Felsefe Ekibi Dergisi
Sayı :13 Yıl: 2009

 


MEKÂNLAR SORUNSALI: KENTLER –

ŞEHRİ BİLMEK, SOKAKLARINI BİLMEKTİR…

Nilsun URALLI


“Bu oyunun türü nedir diye soruyorum kendime. Güldürü mü? İnsanı güldürecek tek bir söz yok içinde… Trajedi mi? Korku, merhamet ve diğer büyük tutkuların hiç sözü edilmemiş. Yine de, ilgi uyandırıyor. Uyandıracak da… Gülümsemeyen bir mizah, titretmeyen bir tehlikeye rağmen, öznenin başat olduğu, ozanın önemli olaylarda benimsediğimiz tonu tutturduğu ve eylemin, türlü karmaşa ve engele rağmen yol aldığı her dramatik kompozisyonda olduğu gibi… Zira tüm bunlar bana, yaşamın en sıradan eylemleri gibi görünüyor.”

DIDEROT

Kentlerin ilk örneklerine, M. Ö. üçüncü ve ikinci binlerde, Mezopotamya ile Nil, İndus ve Sarı Irmak vadilerinde, verimli tarım ürünlerinin biriktirilmesi ve fazlasının takas edilmesi için bir komuta merkezi oluşturulması sonucu rastlanılmaktadır. Mitolojiyi tarihten ayıran bu olayın getirdiği yenilik, ilk yazılı kaynaklarda da yer almaktadır: “Göksel hükümdarlık yeryüzüne gelir gelmez, Eridu’da gelişti”. Bu dönemde, dünyayı iki farklı parçaya bölen çizgi olarak nitelendirilen köy ve kent arasındaki sınır, zihinsel ve kurumsal örgütlenme kadar, uzun süre egemenliğini devam ettirmiştir.

Yunan uygarlığı da, kenti kendi bütünselliği içerisinde, hem insanoğluna yakışan hem de kırsal alanla dengeli bir ilişki kurmayı sağlayan bir yapı olarak değerlendirmiş ve yeniden keşfetmiştir. Bu noktayı ya da örgütlü kent yaşamını Aristoteles de, şu sözlerle desteklemektedir:

“Öncelikle, bir başkası olmadan var olamayanlar, bir birlik kurmalıdırlar; mesela bir erkekle bir kadın… Ve doğal yönetici ile uyruğu; böylece her ikisi de korunabilirler. Bu iki ilişkiden de ortaya çıkacak ilk şey, ailedir. Ancak birçok aile birleştiğinde ve birlik, gündelik gereksinimlerini karşılamaktan daha çoğunu amaçladığında, oluşacak ilk toplum köydür. Ve birçok köy, tek ve eksiksiz bir topluluk olarak birleştiğinde, devlet ortaya çıkar. ……. Bu noktada, bir toplumda yaşayamayan ya da kendi kendisine yettiğinden dolayı buna gereksinim duymayan insan, ya hayvan ya da tanrı olmalıdır.”

Kentlerin belki de bugünkü anlamıyla doğuşu, Batı Avrupa tarihinde yeni bir dönemin başlangıcını belirlemiştir, der Henri Pirenne “Ortaçağ Kentleri” adlı kitabında… Kentlerin ortaya çıkışına dek toplumsal yapı ve düzen, farklı bir sistematiğe endeksli olarak varlığını gerçekleştirmekteydi. Bu anlamda da, toplumun temel dinamiklerini belirleyen iki sınıf söz konusuydu: Rahipler sınıfı ve soylular. Bu iki sınıfın yanında “orta sınıf” da, toplumsal yapı içerisinde göreli daha küçük bir etkiye sahipti. Aslında rahipler sınıfı ve soylular gibi, orta sınıfın da bazı ayrıcalıklara sahip olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle Ortaçağ’ın sonlarına doğru, yani “özgürlük” orta sınıfın güçsüzlüğünün bir nedeni olana dek, bu sınıfa göre bir “tekel” olarak değerlendirilmekteydi. Ancak bu dönemde orta sınıfın varoluş olgusu, kırsal bölgelerde yaşayan sınıfları baskı altında tutmaya yetmemiş, kendisinin neden olduğu ve yok olmaksızın durduramayacağı bir evrimin önüne geçememiştir.

Kent yaşamının kendisini hissettirmeye başlamasıyla birlikte, ekonomik örgütlenmelerde de farklılaşmaların görülmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Mesela, o güne dek kırsal kesimin tarımsal üretimleri, sadece kendisine ve efendisine yetecek düzeydeydi ve bu noktada da bir sorun yaşanmadığı düşünülmekteydi. Ancak, kasaba ve kale – kentlerin küçük pazarları; alıcıların sayısının artmasına ve dolayısıyla da, köylünün tüketebileceğinden daha fazla üretmesine ve satabileceğine ilişkin güven duymasına neden olmuştur. Ancak bu durum, mutlaka ki köylünün kendisinden daha çok, derebeyinin işine yaramıştır denilebilir. Çünkü derebeyi, bu yerleri işletmek ve bunlar aracılığıyla doğan ve sayıları gittikçe artan kentler sayesinde, daha karlı ve yeni kazanç yolları sağlamaktaydı.

Bu yeni ve “ekonomik anlamda daha güçlü ve özgür” (!) köylü tipi, en belirgin özellikleri köle olmak olan eski köylü tipinden çok daha farklıydı. Bu özgürlüklerinin temeline de, kentlerin özgürlük anlayışını yerleştirmişlerdi ya da öyle olduğunu düşünmekteydiler. Çünkü bu yeni kasabalarda oturanlar, dar anlamda “kırsal kentsoylu (burgenses – kasabalı)” idiler.

Bu yeni özgürlük anlayışı, yeniden örgütlenmiş bir toplumsal düzene de kaynaklık etmiştir. Mesela derebeyleri artık, uzun zamandan beri topraklarını kirayla işleyen köylülerin kölelikten çıkarak, özgür olmalarına izin vermeye başlamışlardır. Toprağın yönetim biçiminde görülen bu değişim, kaçınılmaz olarak halkın yönetim biçimini de sorgulanmasına ve neticede değişmesine zemin hazırlamıştır. Yani bir noktada günümüz yaşam modeli, bugün çok ayrımında olmasak da, böylesi bir temelin üzerine inşa edilmiştir, denilebilir.

Kırsal bölgede yaşayan halkın ya da genel olarak köylü sınıfın özgürlüğüne kavuşması, elbette ki ekonomik canlanmaların yol açtığı sonuçlardan yalnızca birisidir. Bu olgu, paraya çevrilebilen sermayenin, gittikçe daha fazla önem kazanmasıyla da aynı döneme rastlamaktadır. Mesela Ortaçağ’ın “dirlik örgütü” döneminde, taşınmaz mallardan başka bir servet edinme şekli söz konusu değildi. Toprağın mutlak sahipleri olan din adamları ve soylular, yönettikleri köylülerin emeği ile yaşamlarını sürdürmekteydiler. Yani, “ya toprak sahibi olup efendi olmak ya da efendi sahibi olup köle olmak gerekmekteydi”.

Sermayenin ki, tek sermaye topraktır demiştik, her şey demek anlamına gelmesi bugünlere tekabül etmektedir. Ancak toprak gibi bir sermayenin anlam kazanması da, mutlaka ki nakit sermayeyi önemli kılmıştır/kılmaktadır. Nakit sermaye, para ya da parayla ölçülebilen mallardan oluşan “ticari servet” anlayışını da beraberinde getirmiştir. Bu da, daha 11. yüzyılda Avrupa’da, “kapitalistler”in ortaya çıkmasını sağlamıştır. "Kent kapitalistleri olarak nitelendirebileceğimiz bu kesim, çok geçmeden karlarını yatırım yaparak değerlendirmeyi de akıl etmişlerdir ki, bu da servetlerine servet katmanın en iyi yolu olarak onlara fazlasıyla kazanç sağlamıştır. Ancak daha fazla para edinme hırsları, bir noktada da kendi sonlarını hazırlamıştır. Çünkü para dolaşımının hızlanması, paranın değerinin düşmesine ve dolayısıyla da fiyatların yükselmesine neden olmaya başlamıştır. Bu da “hayat pahalılığı”nın, kentlerin oluşumu ile yine aynı döneme gelmesi gibi bir gerçeği ifade etmektedir.

Bu dönemde, tıpkı günümüzde olduğu gibi, öylesine büyük bir “likidite” akışı söz konusuydu ki, krallar bile, büyük tutarlarda borçlar veren tefecilere başvurmak durumunda kalabilmekteydiler. Mesela 12. yüzyılda William Cade adlı bir tefeci, İngiltere Kralı’na borç vermekle ünlenen bir tefeci olarak tarihteki yerini almıştır. Rahip Augustus’un saltanatının başlarındaki Arras kenti de, Britanyalı William tarafından, şu şekilde tanımlanmaktadır:

“Atrabatum… potens urbs… plena

Divitiis, inhians lucris et feonore gaudens.”

“Zenginliklerle, kazanç hırsı ve

Çok sayıda tefecilerle dolu güçlü kent.”

Kentlerde yoğunlaşan ve paraya kolayca çevrilebilen sermayenin bu gücü, sadece ekonomik anlamda bir yükselmeyi sağlamakla kalmamış, siyasal yaşama da katılabilmeyi sağlayan bir güç olarak etkili olamaya başlamıştır. Mesela feodal hiyerarşi, tümüyle toprak mülkiyetine dayanmaktaydı. Paranın bu gücü, ne mutlu ki bugün bizlere (!), icra memurlarının da ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır ki, tam da bu dönemde, 13. yüzyılda, icra memurları borçluların kapısında görünmeye başlamışlardır. İcra memurları, tam anlamıyla bir memurdular ve prenslerin, kamu yönetimini “sağlıklı ve nitelikli”(!) bir şekilde kurmalarına katkı sağlamayı – ve yine ne mutlu ki bizlere – vazife edinmişlerdi. Bu vazifeleri de onlara – bu sefer ne mutlu ki onlara – feodal hiyerarşinin dışında bir yer edinmelerini de sağlamıştı.

Bu yeni ve “modern” (!) kent yaşamı, zorunlu olarak prenslerle tefeciler arasında bir bağ kurulmasına dayanan yeni bir siyasal modeli de beraberinde getirmiştir. Evet, sadece zorunluluk…(!) Artan bu zenginliklerin, insanlara gittikçe artan önemler kazandırması, binlerce kişinin bu uğurda savaşmayı göze almasını da beraberinde getirmiştir ki, kentlerin bu noktadaki etkisi de, mutlaka ki göz ardı edilmemelidir. Tüm bunların yanında kentlerin düşünsel kültürü, Rönesans’a dek, bağımsız bir çaba ortaya konulmasını engelleyen pratik düşüncelerin/çıkarların egemenliği altında/gölgesinde kalmıştır.

“Kentler, tıpkı elektrik transformatörleri gibidir; basınçları arttırmakta, mübadeleleri hızlandırmakta, insanların hayatını nihayetsiz bir şekilde kavramaktadırlar. İşbölümlerinin en eskisinden, en devrimcisinden doğmuş değiller midir; bir yanda tarlalar, diğer yanda kentsel denilen faaliyetler?” der Fernand Braudel “Maddi Uygarlık ve Kapitalizm: XV. – XII. Yüzyıllar – Gündelik Hayatın Yapıları” adlı kitabında, “Kentler” alt başlığı içerisinde… Ve Karl Marx’ın şu sözleriyle devam eder: “Kentle kır arasındaki zıtlık, barbarlıktan uygarlığa, kabileler düzeninden devlete, yerellikten ulusa geçişle başlar ve günümüze kadar tüm uygarlık tarihi boyunca görülür”.

Çünkü der Braudel, “Kent; kesiş, kopuş ve dünyanın kaderidir. Yazı ile birlikte, “tarih” dediğimiz şeyin kapılarını açmıştır. 11. yüzyılda Avrupa’da yeniden doğduğunda, dar kıtanın yükselişi başlamıştır. İtalya’da çiçeklerini açtığında, Rönesans’tır. Sitelerden, Klasik Yunan’ın “polis”inden, Müslüman fethinin “medine”lerinden, günümüze dek bu böyle devam etmiştir. Bütün büyük anlar, kendilerini kentsel bir patlama ile ifade etmişlerdir”.

Kentlerin durumunu, Georges Gurvitch “perspektiflerin karşılıklılığı” ile değerlendirir Braudel; “Kent genişlemeyi yaratır, ama onun tarafından yaratılır da…” Ama her zaman oyunu kendi çıkarlarına uygun olarak yürütür. Mesela, tüketimin gelişmesinde ve çeşitlenmesinde, kentlerin rolü göz ardı edilemez. Mesela, koruyucu olma iddiasına rağmen, baskıcı olmayan kent iktidarı da yoktur. Bu anlamda tüm kentler, kent olmak adına, zorunlu olarak aynı dili konuşurlar. Ama bazıları efendi, bazıları da köle olarak varlıklarını devam ettirirler. Ve bir kent – kent olarak, tıpkı efendi – köle ilişkisinde olduğu gibi – ancak kendisininkinden daha alt bir hayatın desteğiyle var olabilmektedir. Yani kendi köyleri, kendisine eklenmiş/eklemlenmiş kırsal hayat parçaları olmayan, kendi “kır”ına dayanmayan hiçbir kent yoktur. Mesela İktisat Tarihçisi W. Abel’e göre, 11. yüzyıldan itibaren, 3.000 nüfuslu bir merkezin yaşayabilmesi için, 10 kadar köy toprağına, yani tarımın düşük verimli olduğu düşüncesiyle, kabaca 8,5 kilometrekareye ihtiyaç duyması söz konusu olacaktır.

Bir kent, sağlayabildiği “insan” sirkülâsyonu ile varlığını devam ettirebilir, der Braudel. Kent bu sirkülâsyonu sağlayacak insanları çekebilecek sunumlara sahip olabilmelidir bu anlamda… Ve bu insanlar çoğu zaman, kentin abartılı ışıklarına, görünüşteki özgürlüklerine ve daha iyi (!) ücretlerine endeksli olarak, kendiliklerinden kent yaşamına dâhil olmaya başlarlar. Mesela, özellikle 1788 yılında, Paris’te “ağır işçi” olarak çalışanların tümünün, göçmen ya da yabancı oldukları ya da zaten hâlihazırda kentte yaşamadıkları saptanmıştır.

Özellikle 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar kentlerin hemen hemen hepsi, “büyülü gizemlere” sahip olduklarını göstermek istercesine, surlarla çevrilmişlerdir, özde kendilerini bir hapishaneye çevirmek suretiyle… Bu surların temel nedeni, mutlaka ki güvenliği sağlamaktı. Ancak ironik bir şekilde bu surlar, kentleri tehdit eden bir tehlikenin var olmadığı durumlarda bile inşa edildiğine göre, herhalde bizzat kentlilerin gözetim altında tutulmaları adına inşa edilmişlerdi.

Diğer taraftan kentler, her daim ait oldukları uygarlıkların bir göstergesi olma niteliğini/özelliğini de taşımışlardır. Fransız bir seyyah olan R. Mantran, 1766 yılında İstanbul sokakları için şu satırları kaleme almıştır: “Sokaklar, eski kentlerimizde olduğu gibi dardır ve genelde de pistir. İki kenarda kaldırımlar olmaksızın, kötü havalarda çok kullanışsız hale gelirler bu sokaklar… İki kişi karşı karşıya geldiğinde, birinin sokağa inmesi ya da kapı eşiğine çıkması gerekir. Kapı eşiklerinde, aynı zamanda yağmurdan korunulur. Evler genellikle, zeminde çıkıntı yapan tek bir kata sahiptirler ve hemen hepsi badanalıdır. Bu süsleme, duvarları daha az karanlık ve hüzünlü hale getirmektedir, ama hemen her zaman uğursuz bir görünüştedir. Padişahınki ve en zengin Türklerinki de dâhil olmak üzere, bütün bu evler, ahşap ve kiremit ile yapılmış ve kireç ile kaplanmıştır. Yangınların, kısa zamanda büyük felaketler doğurması da, mutlaka ki bundan kaynaklanmaktadır”. Yazılmayan tarihimiz, objektiflere yansımayan fotoğraflarımız ve resmedilmemiş simalarımız… Kentlerimiz…

Klasik dünyanın çöküşünün belli başlı unsurlarından birisi, kent sisteminin girdiği krizdir, der Leonardo Benevolo “Avrupa Tarihinde Kentler” adlı kitabında. Mesela İmparatorluk Devleti’nin çöküşü, adını taşıdığı kentin, Roma’nın yıkılmasıyla özetlenir. Bu anlamda örgütlü toplumun parçalanması da fiziksel ifadesini, kentin doğa görünümünün yıkıma uğramasında bulur. Aziz Ambrosius’da, 387 yılında Kuzey İtalya’ya yaptığı yolculuğunu, “semidirutarum urbitum cadavere (yarısı yıkılmış kentlerin cesedi)” olarak özetler.

"Non tempora summus..." / "Biz kendimiz zamanız..."

Augustinus

“Hafıza mekânları… Bir tarih içindeki anma bilincinin sürüp gittiği uç tarz. Ulusu ortaya çıkaran şey, dünyanın ritüellerden arındırılmasıdır. Baştan aşağı, değişime ve tazelenmeye sürüklenmiş bir toplumun, oyunla ve bilerek çıkardığı, kurduğu, düzenlediği, ilan ettiği ve sürdürdüğü şeydir bu. Doğası gereği; yeniyi eski üzerinde, genci yaşlı, geleceği geçmiş üzerinde saymak demektir bu. Müzeler, arşivler, mezarlıklarla koleksiyonlar, bayramlar, yıldönümleri, anlaşmalar, tutanaklar, anıtlar, kutsal yerler, dernekler; bunlar bir başka çağın tanıkları, sonsuzluk hayalleridir. Hafıza mekânları, kendiliğinden hafızanın olmadığı düşüncesinden doğarlar.”

Pierre Nora – Hafıza Mekânları

Baudelaire de, özde aslında sadece mekân değil, zaman sorunumuymuş gibi ele alınan bu durumdan, yani modern kentin melankolisinden, ya bireysel belleğin yardımı ile geçmişe ya da düşlerin daha da kırılgan mekanizması yardımı ile geleceğe kaçmanın yollarını aradığını belirtir. 1861 yılında yazdığı “Paris Düşü” adlı çalışmasında, modern kentin kendisinde yarattığı yabancılaşmanın artık çok büyük olduğunu dile getirmektedir ve alışılmış egzotik ve Delacroix vari betimlemelerle, geleceğin ufak bir parçasını yakalar gibi olduğunu belirtir:

“Uyku mucizelerle doludur!

Tuhaf bir kapris yüzünden,

Kural dışı bitkinin

Bu görünümlerini sürgüne yolladım

Ve dehamdan gurur duyan ressam

Tablomda tadını çıkaracağım

Maden, mermer ve suyun

Sarhoş eden tekdüzeliğini.”

Bu büyük çalışmanın, Maxime du Camp’a ithaf edilmiş “Le Voyage (Yolculuk)” bölümü de, şimdiki zamandan, ne belirtilmiş ne de belirtilebilen bir yere kaçışın – hem öznel hem de nesnel anlamlarla yüklenmiş – simgesi olarak karşımıza çıkmaktadır:

“Au fond de l’Inconnu pour trouver du nouveau!”

“Yeni’yi bulmak için, Bilinmeyen’in derinliğinde!”

Yeninin keşfedilmesi için, başından beri girişilen bir araştırmanın yanı sıra, şimdiki zamanla daha çok daha yakından bağlı olan ve kentin sorunlarına bilimsel yaklaşımlar getirmeyi amaçlayan yeni yöntemler de söz konusudur günümüzde… Mesela, kentin var olan çelişkileri karşısında, birikerek artan bir dizi eleştiri… Post – liberal kentin, bireysel çarpıklığını düzetmeyi hedefleyen eleştiriler… Kentlerin, kamu hizmetlerini yerine getirecek mekânlardan yoksun kalmasına neden olan yoğunluklarına ve kalabalıklığına ilişkin eleştiriler… Sanayileşmenin dışında kalma zorunluluğuna endeksli olarak, kentlerin daha uzak mesafelere kurulmasına yönelik eleştiriler… Yüksek ev kiralarına yöneltilen eleştiriler… Bahçesiz evlerde yaşamak zorunda bırakılmışlığa ilişkin eleştiriler… Kentin, “sanayi kenti” olarak tasarlanmışlığına yönelik eleştiriler… Hatta bunların salt eleştiri olarak kalmasına yönelik eleştiriler…

“Dişi şehirler, erkek kentler” der, Mehmet Ali Kılıçbay “Şehirler ve Kentler” adlı kitabında ve ekler; “bazı kentler bana erkekmiş gibi gelir – ki onlara kent diyorum – diğerleri de dişiymiş gibi – ki onlara da şehir diyorum –. Uygarlığı da dişi bir olay olarak değerlendirdiğini belirtir Kılıçbay ve bu nedenle de, şehirlerin uygarlık yanları ağır basan yerleşim yerleri; kentlerin ise, daha çok insan ve bina yığını olarak ortaya çıktıklarını belirtir; “Kendini ve yaşadığı mekânı, olduğundan başka bir biçime büründürme eylemi olarak nitelendirebileceğimiz süsleme tavrı, daha çok kadınların gayretleriyle söz konusu olmuştur bugüne dek… Bununla birlikte erkek yaşam tarzı da, başlangıcı itibariyle uygarlığın dışında yer almıştır; çünkü en mükemmelinden erkek ekonomisi olan avcılık, ne doğayı dönüştürür, ne de belli bir mekânda sabitlemeyi gerektirir. Uygarlık, “ev”i icat eden kadının damgasını, her daim taşıyacaktır. Erkek süreç içerisinde, kendi kent modelini oluşturmuştur ve sadece “erkek kentler” kurmuştur”.

Sonuç yerine…

“Herkes kendi dişi şehirlerini ve erkek kentlerini kendi ölçüleri içerisinde üretebilir. Ancak, yaşadığımız alanlara sahip çıkabilmenin ve onlara, sadece maruz kalan edilgen yaratıklar olmaktan uzaklaşabilmenin yollarından biri de bu olsa gerek…”

                                                                                        Mehmet Ali Kılıçbay

Penceremden dışarıya baktığımda, bulunduğum “şehir”den çok, sadece gökyüzünü görmek istiyorsam ve aslında hangi “kent”te yaşadığım önemli olmamaya başladıysa, artık yaşayıp yaşamıyor olmam da önemli olmamaya başlamış demektir, diye düşünüyorum. Bulunduğu kenti, sadece “yaşama mekânı” olmaktan çıkarmak ve şehir haline getirmek – yaşamın içerisinde “kendisi” olarak yer aldığını ve bunun önemli olduğunu anlamasını sağlayacak mekânlar” haline getirebilmek; mutlaka ki, “varoluşunu gerçekleştirmek isteyen” ve bunun kaygısını taşıyan insan için önemli olmalı… “Yaşanılan mekânları anlamlı kılacak dostluklardan ve paylaşımlardan uzak kalmamak”, “bize ait olmayan yaşamlara tanık olmamak”, “kendisi olamayan “ben”lerin bir toplamı” olmaktan çıkmak adına, mademki şehrin her bir sokağı aslında bizi yansıtmakta, önce yaşadığı şehrin sokaklarını tanımalı insan… Çünkü şehri bilmek, sokaklarını bilmektir… Ve bilinmeyen bir yere ilişkin, nasıl doğru bir karar verilebilir ki insan?

Ve her yazımın sonunda belirttiğim gibi, dostluklarımız ve paylaşımlarımız adına, biliyorum ki bunu sağlayabileceğiz. Benim hala umudum var…

Nilsun URALLI/Ankara

 

 
Geriİleri
 
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.
© 2001-2008 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar...
Yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazarlara aittir.