Felsefe Ekibi Dergisi
Sayı :14 Yıl: 2010

 


Bilinç Üzerine Bir Söylev
Tarih ve Tin, Joel Kovel

(Felsefe Ekibi)


İster psikolojik olarak görülsün ister fizyolojik olarak, bilinç kapalı bir gizdir. Freud, bilinç fenomenini tamamen doğal ve bilimsel bir temelle, yani organizmanın (varlığımızın süre, uzam ve kütleye sahip yönü) bir özelliği olarak açıklamaya çalıştığı 1895 tarihli Bilimsel Bir Psikoloji Projesi'ni bir kenara bıraktığında da aynı sonuca varıyordu. Freud, doğa bilimsel vargıların, terk etmesine rağmen, bu "Proje"nin düşünüş biçiminin mahkûmu olarak kaldı. Örneğin psişeyi betimlemek için "zihinsel aygıt" terimini kullanırken bu çok belirgindir.14
Yine de bilinç sinir dokuları tarafından bir salgıymış gibi üretilmez. Bilincin beyin tarafından toplandığını söylemek daha iyidir. Radyosunun düğmesini açarak hiç kimse elektromanyetik dalgalar konusunda bir şey öğrenemez ne de olsa. Bilgi taşımak için dalgaların bazı özellikleri kullanılır; radyo da bu dalgaları toplayarak karmaşık bir biçimde işler. Dalgaların yayılmalarının doğası ise dünyanın temel fenomenlerinden biri olarak kalır.

Radyo, uygun dalga boyundaki yayını alırken biz de görsel aralıktaki elektromanyetik yayılımı görür ve kullanırız. Ama görmek bilinç değildir, bilincin bir formu da değildir. Görmek daha çok görsel elektromanyetik verilerin bilinç üzerinde bıraktığı izlenimdir. Bilinç diğer fiziksel enerji formlarıyla da sınırlı değildir. Duyma, koku ve tat alma ve hissetme bilinç değildir. Duyular, organizmanın değişik fiziksel verileri dönüştürmesiyle bilinç üzerinde elde edilen izlenimlerdir. Bu fiziksel veriler elektromanyetik yayılım, mekanik dalgalar, kimyasal taşıyıcılar (elektromanyetik yayılımın diğer bir biçimi olarak) ve yerçekimi olabilir. Organizmanın duyular yoluyla fiziksel dünyayı kendi içine çeken araçlar geliştirmiş olduğu görülüyor. Ancak bilinç gözün görmesi ya da kulağın duymasından bağımsızdır; aksi takdirde kör ve sağır kişilerin bilinci olmazdı. Duyum yokluğu durumunda, benlikle dış dünya arasındaki bütün algılanabilir farklılıklardan yoksun bırakılan kişi bilincini yitirmez; ancak görece içe dönük, dolaysız bir bilince geçer. Bu nereden gelir?

En basit gözlem Descartes'ın üzerine felsefesini inşa ettiği olguyu desteklemektedir: Bilinç benliğin içinden ya da kişinin nasıl baktığına bağlı olarak, kafasının içinden doğar. Bir adamın kafasına yeterince sert vurduğunuzda bilincini yitireceğine şüphe yoktur. Bilincin beynin içinden geliyormuş gibi görünmesi birçok kişiyi onu sinir dokularının bir özelliği olarak düşünmeye itmiştir. Ancak bu bize bilinç hakkında, televizyona vurduktan sonra görüntünün kaybolmasının elektromanyetik dalgalar üzerine söylediğinden daha fazla bir şey söylememektedir. Psikoloji benliği, fizyoloji ise beyni bilincin yeri yapmıştır. Ama ikisi de ana noktayı kaçırmaktadır. Geleneksel zihin-beden ikiliği bilinç problemini çözmede başarısız olduğu gibi bu ikiliğin iki yarısı da yetersiz kalır. Beden ya da zihinden birini seçmek zorunda olmadığımızı fark etmek bizi rahatlatır. Yalnızca bu ikisinin de birer kurgu olduğunu fark edebilmeli ve gerçekliğin daha tatminkâr bir temsilini (representation) aramalıyız.

Kısacası, bilinç söyleminde zihin-beden karşıtlığından söz etmekten daha iyi bir şeyler yapabiliriz. Bu, bilincin yaşayan varlıkların (hem de daha gelişmiş canlıların) içkin bir özelliği olduğunu yadsımak demek değildir, öyle ki hangi yönümüzün bilinçli yönümüz olduğunu belirleyecek bir ayrım yapılmalıdır. Eğer bilinç içkinse, niçin genelde organizmaya, yani varlığın maddesel boyutuna bağlıdır? Ontolojik bir boyut da vardır. Biz organizma olduğumuz kadar varlıklarız da; eğer varlığımız maddesellikten kaçamıyorsa, organizmamız da varlığın tinsel boyutundan kaçamaz. Bu yüzden hiçbir Fiziksel ya da kimyasal hesaplamanın tamamen anlayamadığı bir "olmaklık" (isness) özelliğine sahibiz. Modern analitik felsefenin önceki bütün felsefelerin uğraştığı varlık sorusundan el çekmesi bu soruyu geçersiz kılmaz; varlık sorusunun bırakılmasının nedeninin ideolojik olduğu gösterilebilir.

Bu varlığın gerçekliğini organizmamızın dışında bir şey olarak değil de ona bağlı, varlık-organizmanın içinde bir şey olarak kabul edemez miyiz? Eğer böyle olursa varlık, doğal dünyanın bir parçası olur ve bu doğal dünyanın özelliklerini içerir. Varlık-organizmadan söz ettiğimizde beden ile zihin arasındaki eski Batı düalizmini başka bir düalizmle değiştirmiyoruz. Söylediğimiz, evrenin bizim varoluş noktamızda, henüz anlayamadığımız bir biçimde, kendini "varlıksallık" (beingness) ve organizmasal doğa olarak farklılaştırdığıdır. Varlık ve organizma birbirine bağlıdır. Burada bir boyut diğerinden kopmaksızın farklılaşır. Buradaki problem, zamanın niçin "uzay-zaman" birliği içinde bir boyut olarak varolduğu sorunundan ne daha az ne de daha fazladır. Zaman boyutu, gözlerimize görünen uzay boyutundan farklıdır; ancak uzay-zamanda birleşmişlerdir. Benzer biçimde, varlık ve organizma farklı şeylerdir; ancak içimizde birleşmişlerdir. Organizma uzay-zamanın, maddenin, fiziksel uzam ve sürenin mevcudiyetini temsil eder. Varlık, mevcudiyeti bilinçte verili olan farklı bir şeydir. Zihin ve beden diye bir kopuş düşünmek yerine varlık ve organizma arasında bir farklılaşma olduğunu düşünebiliriz, farklılaşma noktası da bilinç olarak kendini gösterir. Eğer bu farklılaşma reddedilirse, durum bir zihin-beden kopuşu görünümü kazanacaktır.

Bilincin organizmadan çok varlığın bir yönü olduğu söylenebilir. Ancak bilinç farklılaşmanın bir fonksiyonu olduğu için organizmaya da aittir. Bilincin, varlığın kendini organizmaya sunuş biçimi olduğunu söylemek daha doğrudur. Bilinç varlığın sadece bir özelliği değildir. O, varlık-organizma'daki tire işaretidir. Evrenin varlığı ile duyu organları ve sinir sisteminin çalışması yoluyla algılanan evrenin organik tözselliği arasındaki bağdır.

Bu konuyu biraz uçuk, ancak yararlı bir spekülasyonla sürdürelim. Bilincin varlıkla olan işlevsel ilişkisinin yerçekimi ile madde arasındaki ilişki gibi olduğunu düşünelim. Eğer yerçekimi ayrı madde merkezleri arasındaki çekici güç ve tek bir uzay-zaman dizisi halinde maddeyi bir arada tutan evrensel kuvvet ise bilinç varlık düzeyinde benzer olamaz mı; yani evrensel varlığın bireysel varlıklara tepkisi? Bu görüşte, bilinç diğer bütün varlıkların ve kendi varlık durumunun her varlıktaki kaydıdır.

Bu önemli bir düşünceye yol açar: Bilinç, varlığın, varlıkların ayrı oluşunu ifade eden ve aynı zamanda bu ayrılığı bozan bir yönüdür. Yani diğer varlıkların bilincinde olan bir varlık, onları ken­disine sunulmuş bir şekilde bulur. Bilincin sunumu ayrılmış olan şeyleri yeniden yakalar. Varlıkları belli bir uzaklıktan bağlantıya sokar. Ayrı oluşun olmadığı yerde bilinç de yoktur; öyle ki varlıklar birbirine özdeştirler ya da daha doğrusu tek bir büyük varlıkta özümsenmiştirler. Varlıkların birbirlerinden ayrıldığı yerde, bilinç bu ayrımın bir yönü olarak ortaya çıkar. Bilinç, bir varlık içinde, diğer varlıkların yokluğunu ilan eden ve bu yokluğu ortadan kaldıran şeydir. İnsan örneğinde -bunun insanlar için neredeyse tanımlayıcı nitelikte bir şey olduğunu söyleyebiliriz-, ayrılma ve birleşme üzerindeki yoğun gerilim bilinç için gereken benzersiz koşulları yaratır. İnsanlar için bilinç, uyarımları alan hareketsiz bir zar ya da ekran olamaz.15 Türümüzün genel durumunu, varlığın geri kalanı ile aramızdaki süreksizliği belirten etkin bir süreçtir. İnsan varlığı Varlık'la aynı şey değildir, kendi türüne has özellikleri vardır. Organizmamız doğanın bir parçası olsa da varlık formumuz doğadan kopuktur ve bilincimiz bu kopukluğun canlı bir ifadesidir.

Doğa ile olan kopuşun yaşandığı insan bilincinin kurucu öğesi dildir. Bizim görüşümüze göre dili yalnız işlevsel olarak düşünmek yeterli değildir. Yani dil, sayesinde kültürün oluşturulduğu ve "insanın doğaya egemen olduğu" harika bir araç değildir. Bu şeylerin dilin kurumlaşması ile olduğunu inkâr etmiyoruz. Bizim ısrarımız dilin kurumlaşmasının sadece nöral ya da pragmatik olay olmadığı (her ne kadar bunlar doğru da olsa), aynı zamanda ontolojik bir olay olarak da görülmesi gerektiğidir. Freud'un bu konudaki derin görüşüne göre bilincin kendîsi bilinçdışı dünyadaki "şey-temsiller"in yerine koymak üzere "sözcük-temsilleri" edinmektir.16 Bu görüşte söz, insan varlığının Evrensel Varlık'tan oluşumunu anlatır. Bu edinim Prometeus'unki gibi bir eylemdir, logosun gücünü anlatır. Sözcük sayesinde, evren sunulandan daha fazla bir şey olur. Üzerinde sonsuz bir biçimde çalışmayı olası kılan bir biçimde bize yeniden sunulur. Ama aynı zamanda dil, sözcüğü şeyin doğrudan kavranışının önüne koyarak varlığın ayrılmışlığını kurumsallaştırır. Eğer varlığın bilinçteki sunumu bu ayrılmışlığı bozma yolunda bir çaba ise varlığın sözcükle temsili ayrılmışlığı yeniden üretir. Dünyayı daha da yitirme pahasına ona hükmeder. Bu, şiir, dua ve tinsel konuşmanın aşmaya çalıştığı, soyutlama trajedisidir. Her durumda dil bir yabancılaşmadır ve varlık karşısında saydam değildir. Konuşmacılar yalan söylemeyebilir, ama konuş: manın kendisi söyler. Bu durum dil felsefesini çağdaş düşüncenin ön planına çıkarmıştır. Kendi tinselliğinden umutsuzluğa kapılan ve varlık sorusundan uzaklaşan bir çağ, bunun yerine dil ve temsili daha yakından incelemeyi geçirir.

Ancak- bilinç, diğer varlıkların dil yoluyla bir temsili olduğu kadar, kendisinin de bilincidir. Yani, başkalarına olduğu kadar kendine de dönüktür. İnsana özgü bir özellik olan kendine-dönük öznellik, bilinç alanını bilen özne ve bilinen nesneye göre ya farklılaştıra ya da yarılmaya yol açar. Bölünme kişiliğin ayırıcı yanı olur ve bu kişilik de bilen özneyi saran ve "benlik" (self) denen bilinç bölümünde yansır. Ancak bu bölünme benliği temelden Problematik hale getirir. Bilinç içindeki temel farklılaşma ya da kopuş yüzünden benlik kendini hiçbir zaman tam olarak bilemez.
Öte yandan, biz fark etmesek de benlik kendisinden daha fazlasını bilmektedir. "Sezgi", "öznelerarasılık" veya "empati" gibi değişik başlıklarla gösterilen bütün bir bilme alanı, özünde, doğrudan varlıktan varlığa iletişim kuran bir düzeydeki bilinçtir ve burada organizmanın katkıları gerekli olsa da ikincil önemdedir. Bütün bu bilme formlarının özelliği, dilin dolayısız müdahalesi olmaksızın ortaya çıkmalarıdır. Sözcük sezgisel ve empatik bilgiyi izler ve kodlar; ontolojik dil görüşümüzden beklediğimiz de budur. Bu alanı anlatırken Pascal şöyle yazıyor: "Yüreğin, aklın hiç bilmediği kendi nedenleri vardır."17

Benliğin varlığın bir tür tortusu olduğunu gözledik. Benlik oluşurken bir varlık parçası (quantum) geride bırakılır âdeta. Bu artık varlık, kendi kendinin temsiline bağlanmaksızın bilinç alanına dahil edilir. Bu benliğin geride bıraktığı, ancak hâlâ arzuladığı şeydir. Söz konusu ilksel Ötekilik bilinç alanında kalan yerlere yerleştirilir. Bilinç alanında kalan bu yerler (bilinen nesneler) homojen değildir ve kendinde şeyler olan ve benlik tarafından nesne olarak kullanılan (kalem, tabak, bu masa ve artık varlıkça kullanılan diğer her şey) nesneler biçiminde farklılaşır ya da kopuşurlar. Birinci tür nesneler kendinde varlıklardır, diğerleri de her ayrı varlık nasıl varlıksa öyle varlıktırlar; ancak ayrıca bir arzu yatırımı içerirler. Bu ikinci kategori Ötekilik boyutunu oluşturur. İki nesne sınıfı arasındaki pratik ayrım değer kavramınca verilir. Herhangi bir eski kalem bir nesnedir; benim değer verdiğim kalemin ise artık varlığı vardır; Ötekilik özelliğine sahiptir.

Bir kaleme sahip olsam da onu tamamen temellük edemem. Ötekiliği somutlayan bu varlıkların eksikliği, kayıp olarak yaşanır. Bu deneyim ilk varlık kaybının temsilidir ve insanın, bilincini oluşturan ayrılmaya hoş gözle bakmadığına işaret eder. Kaybetme duygusu ile kaybolan şeyi karşılayacak bir bağ doğar: Arzu. Bu konuyu dördüncü bölümde daha yakından inceleyeceğiz.

Öteki varlıkların bilincinin sınırı, sezgi ve empatiyi (dile bağlı olmayan bilgi formları) aşıp "duyularüstü algı" denilen şeye dek genişler. Burada asıl olarak organizmanın dolayımı olmaksızın oluşan öteki varlıkların bilincine varırız. Bunun nasıl olduğunu biliyormuşum gibi davranmak istemem. Ancak olduğunu düşünüyo-rum ve geniş bir bilinç kuramının organizma ötesi dünya algılarına da yer vermesi gerektiğini savunuyorum. Duyularüstü algıyı (DÜA) sıkı bir bilimsel kuşkuculuk adına küçük görenler bana göre soru­nu karanlıkta bırakmaktadırlar. Kayıtlara geçmiş duyularüstü algı deneylerinin çoğu batıl inançlara dayanabilir (hatta bazen gülünç bile olabilirler); ancak bunlar bilinç ile fiziksel dünya arasındaki bağıntıları yeniden kavramlaştırmamız gerektiği konusunda sahici bir örnek oluştururlar. O zaman bilincin varoluşunu niçin belli organizmik etkilerden ayırmak zorunda olduğumuzu anlarız ve bilincin varlığın "ayrılmışlığının" bir özelliği olduğunu (tıpkı yerçekiminin kütlelerin "ayrılmışlığı"nın bir özelliği olduğu gibi) görürüz. Gerçekleşmiş DÜA olaylarının az rastlanır tesadüfler olduğunu ya da madde gibi bir ortama ve ona bağlı duyu organlarına ihtiyacı olmayan bir bilinç intikali tarzı olduğunu kabul edebiliriz. Ben ikinci varsayımı kabul ediyorum. Bu sadece bir varsayımdır; bu tür şeyleri kanıtlayacak sağlam kanıtlar yoktur ve kuşkucuları ikna edecek bir yol bulmak da mümkün değildir.19

DÜA'nın geçerli örneklerinin genellikle annelerle ilgili olduğu söylenir. Anneliği doğaötesi bir içgüdü düzeyine yükselterek, onun değerini fazla abartmak istemiyorum. Dünya dinlerinde yaygın olarak görülen anne figürlerinin anlamı psikolojik olarak açıklanabilir. Ancak anneliğe özgü başka şeyler vardır. Başka bir varlığın üretilişi ve doğumu, yoğun bir bağlılık ve ayrılma ağı oluşturur âdeta. Bu durumun annelik bilincini "ateşlediğini" ve daha sonraki ayrılış anlarında yeniden canlanma imkânı yarattığını söyleyebiliriz. Bu etkinleşmiş bilincin kişinin "bağlandığı" diğer bir varlığa bir zarar geldiğinde ya da kaybolduğunda bunu anında algılamasının doğal olacağını ileri sürüyorum. Buradaki "bağlanma" bir metafor değildir; bireysel organizmik varoluşun sürmesi için zorunlu olan ayrılışın maskelendiği fiili bir varlık durumudur. Bu da benim görüşüm, ancak henüz beni ikna eden daha iyi bir açıklama bilmiyorum.


14. Marcel Mauss, "A Category of the Human Spirit", The Psychoanalytic Review 55, no. 3 (1968) : s. 457-81.
15. Paul Radin, Primitive Man as Philosopher, (New York: Dover, 1957), s. 259. Bu çalışmada geliştirilen bakış açısına göre Ego terimi, benliğin, kapitalist modernliğe özgü, tin karşıtı formu olarak düşünülecektir.
16. a.g.y., s. 258.
17. insanın varlık olarak oluşmasında, tin-varlık gibi rasyonel olmayan bir şeyin rol oynadığı iddiasına herhalde Marx kesinlikle düşmanca bir tavır takınırdı. Kanımca bu yaklaşım Marx ve Marksist gelenekte kartezyenclliğin bıraktığı izin sonucudur ve hem teorik hem de pratik açıdan pahalıya mal olmuştur.


Tarih ve Tin, Joel Kovel, Ayrıntı Yayınları, 1994

 
Geriİleri
 
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.
© 2001-2010 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar...
Yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazarlara aittir.