Felsefe Ekibi Dergisi
Sayı :14 Yıl: 2010

 


Felsefe Tarihinde Bilinç

Felsefe Ekibi


Felsefe tarihi boyunca hemen bütün filozoflar birincil değerde önemli bir konu saydıkları bilince yönelik son derece değişik açıklamalar getirmişlerdir. Nitekim ilkçağ felsefesi döneminde, bilinç taşıyıcısı öznenin kendi üzerinde, yapıp etmeleri üzerinde kuşku götürmez bir egemenlik kurma yetisi taşıdığı düşünülmektedir. Sözgelimi, bu "bütüncül" bilinç tasarımının en güçlü savunucularından Aristoteles, ister düşünsel olsun ister duygusal, bilinci insamn bütün etkinliklerini kapsayacak denli çok geniş bir anlamda kullanmaktadır. Tin Üstüne de (De Anima) Aristoteles, günümüz felsefesinde bilinci kavramaya çalışırken yanıt aranan pek çok sorunun ilk biçimlerini ortaya koyar. Bu çerçevede, görüyor olmanın farkındalığının bize "görüş" ediminin kendisinden mi yoksa görüşten başka bir yerden mi geldiğini soran Aristoteles, eğer görüyor olmaya ilişkin farkındalığımızı görüş dışında bir başka yerden ediniyorsak, o vakit ya sonsuz bir kısırdöngüye düşeceğimizi ya da zorunlu olarak bir yerde durup görüşün bir biçimde kendi kendisinin farkında olduğunu varsaymak durumunda kalacağımızı söylemektedir (Tin Üstüne, 425b). Aristoteles, bu iki seçenek arasından ikincisini daha uygun bulmakla birlikte, bir şeyin farkında ya da bilincinde olmanın neliği bağlamında "farkındalık"ın ya da bilincin değergesi sorununun başlıbaşına erekbilgisel bir yaklaşım çerçevesi içinde kalarak "neden araştırması" yapmayı gerekli kıldığını bildirmektedir. Aristoteles ayrıca, bu sorunun "aynı nesneleri düşündüğü biçimde kendi kendisini de düşünebilen zihin" tasarımında da başgösterdiğine dikkat çekmiştir (Tin Üstüne, 430a, 2).

Aristoteles sonrası iki büyük felsefe okulundan biri olan Stoacılık da yine benzer bir kullanımla bilinci, insanın kendi tininden gelen "dolaysız sezgi" yle özdeş görmektedir.

Felsefe tarihinde XVII. yüzyıldan önce "bilinç"e karşılık gelen özgül bir felsefe teriminin olmadığı görülmektedir. Kuşkusuz böyle bir terimin olmayışının gerisinde yatan, bilincin zihnin ya da duyuların bir niteliği olmaktan çok, bütünüyle eylemlerin bir özelliği olarak düşünülmüş olmasıdır. Nitekim Descartes bilinçten hep bilinç oluşum edimleri diye söz ederken, Spinoza tinin kendi edimlerinin farkına varışını "duyarlık" diye tanımlamaktadır.

Bilinç terimini bugünkü anlamına çok yakın bir anlamda ilk kez kullanan Locke, "kişinin zihninden geçeni algılaması" olarak tanımladığı bilinci doğrudan bilinç edimlerinden türetmiştir. Bu noktada Locke'un temel derdi, bilinci öznenin temeli yapmak, bilinç olgusuna dayanarak "kişisel özdeşlik" olgusunu temellendirmektir. Nitekim Locke kişisel özdeşlik temelli bilinç anlayışını kendi sözleriyle şu biçimde dile getirmektedir: "İnsanı kendisine kendisi kılan da bu aynı bilinç değil midir ki zaten... kişisel özdeşliğin dayandığı bir şey varsa o da bilinçtir... Zihnin ya da duyuların etkinliklerinden doğan bilinç, öteki bütün bilinç etkinliklerinin koşulu olma görevini yerine getiren 'öz-bilinç'e dönüşmektedir."

Bilinç konusu, Descartesçı felsefenin "özne ile nesne ayrımı"nın doğal bir sonucu olarak, modern felsefe döneminde yapılan hemen bütün düşünsel tartışmalara damgasını vurmuştur. Descartes felsefesinde bilinç, kendisi de içinde olmak üzere hem ruhun özünü hem de düşüncenin kendisini oluşturması bir yana, varolan her şeyin de ana kaynağıdır. Bilinç, bir başka modern filozof Leibniz'e göreyse, tözün gerçek doğasını, tinin özünü kavramaya olanak tanıyan en yüksek düşünsel sezgidir. İlk bakışta bilinç konusuna bir hayli kuşkuyla yaklaşması beklenen deneyciliğin kurucularından Hume'un gözündeyse bilinç, kendimizde sezgisine ulaştığımız açık seçik olgular çokluğunun toplamıdır.

Kant'ın eleştirel felsefesinde ise bilinç, ilkece hiçbir koşulda "kendinde şeyler alanı"nın bilgisini ya da kavrayışını sunma yetisi taşımayan, önsel bir forma karşılık gelen "iç duyum" olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda bütün tasarımlar tek bir bilinçte bir araya geldiklerinden, bilinç olmadan hiçbir şeyin düşünülmesi, görüp tanınması olanaklı değildir. Bu durumu Kant kendi sözleriyle şu biçimde dile getirmektedir: "Bilincin biçimsel birliği bütün bilgilerin nesnel koşuludur. Ona gerek duyuşum salt herhangi bir nesneyi görünce tanımak için değildir; ama bununla birlikte hiçbir sezgi bu koşul olmaksızın nesne durumuna gelemez çünkü bu bileşim olmadıkça çeşitlilik tek bir bilinçte toplanamayacaktır." Kant bilinci, genelde bütün bilme etkinliklerinin evrensel koşulunu biçimlendiren "bende zaten bulunan bir tasarımın tasarımı" olarak tanımlamaktadır. Bütün bilmeleri olanaklı kılan bilinç bu anlamda ancak bilmelerin doğasını ya da neliğini belirlemekten çok, biçimlerini ya da nasıl olanaklı olduklarım açıklamaya yönelik bir yaklaşım içinde ele alınabilecek bir konudur. Böylelikle Kant kendisini, bilmenin "koşulu" ya da "nasıl olanaklı olduğu" deyişleriyle, öteden beri açıkça bilincin kesin değergesini belirleme arayışı içinde olmuş felsefe geleneğinin dışında eleştirel bir felsefe konumuna taşımış olmaktadır. Kant bu noktada, bilinci bilinç yapanın, özbilince ya da kişisel özdeşliğe ilişkin gönderimlerde bulunmaksızın, bütünüyle biçimsel nitelikleri olduğu saptamasıyla yola koyulmaktadır. Nitekim bu bağlamda, Arı Usun Eleştirisi'nde, kendime ilişkin bilincimin özdeşliğinin, değişik zamanlarda yalnızca düşüncelerimin, bunların arasındaki tutarlılığın biçimsel koşulu olduğunu belirterek, hiçbir bakımdan özneliğimin özdeşliğiyle bir ilintisi olmadığını ileri sürmüştür. Bu biçimsel koşulun bütünüyle "kendiliğindenlik" ediminin bir ürünü olduğunu düşünen Kant, tasarımı ya da düşünmeyi ortaya çıkaran, öteki bütün tasarımlarla birlikte ortaya çıkma yetisi taşıyan, kendisinde bütün bilincinde olunanların bir ve aynı olduğu bu özbilincin kendisinin bir başka tasarım yoluyla düşünülmesinin olanaksız olduğunu savunmuştur. Bu edimin de son çö­zümlemede "tam algı" ile özdeş olduğunu, dolayısıyla da deneyimin hem bu biçimsel koşulu hem de onunla birlikte olan ama kendisi olanaklı bir deneyim nesnesi olmayan "öz-bilinç"in aşkınsal birliğini ürettiği sonucuna varmıştır. Deneyim yargılarının bir bilinç içerisinde tasarımları birleştirip bütünleştirmekten öte bir karşılığı bulunmayan a priori ufku çizdiğini, bu yüzden de uygulamalı ruh-bilimin temel konusu sonlu varlıkların deneysel bilinçten kesin çizgilerle ayrılması gerektiğini vurgulamıştır.

Öte yanda, Kant'ın yaşadığı dönem boyunca en azından Alman felsefesinde son derece etkili bir konumda bulunan "Wolffçu Okul", bilinç denilen insan yetisini her durumda bilincinde olma edimiyle özdeş görmüştür. Nitekim okulun önde gelen düşünürlerinden Meissner, bu durumu daha da açarak bilinci "düşünmekte olduğumuzu kendisi aracılığıyla bildiğimiz edim" diye tanımlamıştır. Kant'ın hemen ardından gelen Kant sonrası felsefeciler kuşağının da "öz-bilinç"i kendi felsefelerinin "en yüksek ilkesi" konumuna taşıyarak kavramsallaştırdıkları görülmektedir. Sözgelimi Schelling, bütün bilgiler içinde bizim için en temel olan bilginin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikte kendimize ilişkin bilgi ya da "kendilik bilgisi" olduğunu öne sürmüştür.

Buna karşı Hegel, hem bilinç felsefesinin içinden hem de dışından çalışmaya gayret göstererek, bir nesneyle ilişkisi olan bilinç ile bir özneyle, bir başka öz-bilinçle ilişkisi bulunan öz-bilinç arasında bir ayrıma gitmiştir. Bu noktada Kant ile Fichte'ye karşı bilinç ile özbilinç arasındaki ayrımı ıskaladıkları eleştirisini getirerek, bu iki düşünürün de ilkece hiçbir zaman bilinmesi olanaklı olmayan ama buna karşı öteki bütün öz-bilinçlere sanki birer şeylermiş gibi yaklaşan bütünüyle egemen bir kendilik bilincinin koyutlanması gibi istenmeyen bir duruma yol açtıklarını dile getirmiştir. Hegel, Tinin Gorüngübilimi'nde, gerek bilincin gerekse özbilincin nasıl ortaya çıktığını, her zaman için bir başka özbilincin tanıması aracılığıyla keşfedilen özbilincin bütüngücüyle verdiği tanınma mücadelesi ya da arzusu doğrultusunda aynntılarıyla ortaya sermiştir. Öz-bilince ilişkin olarak kuramsal düzenlenimden ayrı olarak Hegelci felsefe yoluyla gerçekleşen bu gelişim, XX. yüzyılda bilinç felsefesi alanında yapılan pek çok çalışma üstünde oldukça değerli açılımlar doğurmuş olması bakımından önemlidir.

Bilinç üzerine her biri değişik bağlamda, değişik gerekçelerle ortaya konmuş bütün bu bilinç konumlarından da anlaşılacağı üzere, modern felsefede bilinç tek tek durumlardan ya da yaşantılardan hareketle oluşan bir parçalılıktan çok, bütün bir evreni kucaklayan tekparça bir bütünlüğün yaratıcı, etkin ve canlı kavrayışı olarak saltık bir kaynağa ya da tanrısal düzeyde bir aşkınlığa bağlanmaktadır. Buna karşı çağdaş felsefede özne ile nesne ayrımının sorun haline getirilmesiyle birlikte, öznenin bilinç dolayımıyla kendi üstünde kurduğu egemenliğine dayalı yetkinlik kurgusu da son derece kuşkulu bir konuma düşmüştür.

Hiç kuşkusuz öznenin üzerinde bilinç kaynaklı böylesi bir güç kurulmasının ilkece olanaksız olduğunu en açık biçimde gösterenlerin başında Nietzsche gelmektedir. Nietzsche bilincin çoğu durumda gerçekleri görmek yerine bunları işine geldiği gibi yorumlayıp algıladığına ya da bile isteye görmezden geldiğine yönelik saptamasıyla, bilince bütün bir felsefe tarihini darmadağın edecek denli sert bir çekiç darbesi indirmiştir. Nietzsche'nin gözünde bütün bir tarih boyunca bilincin gerçekliğinin kavranması için bakılması gereken biricik yer "erk istenci"nin kendisini nasıl ve hangi kılıklar ya da maskeler altında açığa vurduğudur. Bu bağlamda Nietzsche'nin ortaya koyduğu "bilinç soykütüğü"ne göre, başta "saltıklık" olmak üzere kendisine bir yığın değerin atfedildiği, bütün bir felsefe tarihi boyunca kızılca kıyametin koparıldığı "bilinçlenme" ülküsünün arkasında insanların hep daha güçlü olmayı istemelerinden daha öte bir şey yoktur.

Nietzsche' nin önceli Schopenhauer, kör bir istencin tutsağı olarak tanımladığı insanın kendi bilinciyle ilişkisini son derece başka bir düzleme, bilinçaltına taşıyarak çözümlemiştir. Başyapıtı İstenç ve Tasarım Olarak Dünyada sunduğu, istencin kaynaklarının bilinçaltında yattığına yönelik anıştırmalarıyla Schopenhauer, bilinçaltı diye bir şeyin varlığından ilk söz eden olmakla kalmamış, geçmişte hep düşünüldüğünün tersine, bilinçaltına gitmeksizin "bilincin bilinç olarak" anlaşılamayacağı sonucuna varmıştır.

Schopenhauer'un bilincin bilinçdışılığı anlayışından esinlenen Freud bu düşünceyi daha da ilerilere taşıyarak bilincin çoğu durumda eylemlerin ana dayanağı olamayacağım, insanın pek çok davranışının kaynağında bilince çıkmamış bilinçaltı itki ve dürtülerin olduğunu ileri sürmüştür. Nitekim Freudcu ruhçözümleme yönteminin söz-dağarında bilinç, "süperego"nun ("üst-ben"in) vicdan ("törel bilinç") gibi kimi yönlerine ek olarak, büyük ölçüde "ego" nun ("ben'in) düşünme, tasarlama, algılama gibi bilişsel süreçlerine karşılık gelmektedir. Bu arada yeri gelmişken, Fransızca'daki conseknee sözcüğünün yerine göre "bilinç", yerine göre de kişinin kendi eylemlerini yargılama yetisine karşılık gelen "vicdan" anlamında kullanıldığına da dikkat çekmek gerekir. Öte yanda yakın dönemlerde yapılan çalışmalarda, bilincin kişiliği oluşturan bütün edimlere içkin olduğunun düşünülmesine bağlı olarak, bilinçli davranış ile bilinçdışı davranış arasında yapılan ayrımın bütünüyle terk edildiği gözlenmektedir. Ayrıca yine bu yakın dönemlerde nörofizyoloji yönelimli bilişsel bilim kuramcılan, düş görme de dahil olmak üzere değişik bilinç durumlarını bellek ile bilinç arasında koparılamayacak denli içice geçmiş ilişkiye yoğunlaşmak yoluyla açıklamaya çalışmaktadırlar. Bilincin şaşmaz kesinlikte bilgi vereceğine ya da kavrayış sunacağına yönelik geleneksel varsayım, post-yapısalcı felsefeden büyük eleştiriler almıştır. Sözgelimi, bu çerçevede Nietzsche' den aldığı esinle düşünmeye koyulan Fransız felsefeci Bataille, hiçbir yanılgısı olmadığıyla övünen bütün bilinç ifadelerinin bulanık bir bilincin sabuklamaları olmaktan öte bir değerleri olmadığım öne sürmektedir.

Felsefe tarihinde bilinç üstüne yapılan çalışmalann doğasında Husserl'in "kesin bir bilim" olarak temellerini attığı görüngübilimsel felsefe yöntemiyle derin bir kırılma yaşanmıştır. Nitekim "bilinç her zaman ve her durumda hep belli bir şeyin bilincidir" sözüyle Husserl, bilincin doğası gereği taşımak durumunda olduğu yönelmiştik, niteliğine dikkat çekerek, bilincine varılan ile bilincine varan arasındaki ilişkinin (klasik felsefenin diliyle "özne" ile "nesne" arasındaki ilişkinin) asla birinin diğerine indirgenmesi yoluyla kavranamayacağı gerçeğini dile getirmiş olmaktadır. Buna göre, kayıtsız koşulsuz yönelmişlik yoluyla kendisini açığa vuran bilinç, başta verili bir yeti olmayıp ancak bakanın baktığına etkin biçimde yönelmesiyle kurulan, yani inşa edilen bir kavrayıştır. Bu yüzden Husserl'in gözünde her bilinç öyle ya da böyle yönelinen belli bir nesnenin bilinci olduğu gibi, her yönelinen nesne de ona yönelen belli bir bilincin nesnesidir.

En azından yöntem-bilgisi bakımından Husserl'in açtığı yoldan yürüyen bir başka önemli görüngü-bilimci Merleau-Ponty, Bedenin Görüngü-bilimi başlıklı başyapıtında, şeyler ile bilinç arasında kesin bir ayrıma gidilmesi gerektiğini şu sözleriyle temellendirmektedir. "varolan her şey ya şey olarak vardır ya da bilinç olarak, bunların dışında bir üçüncü durumun, bir orta noktanın olması söz konusu bile edilemez."

Öte yanda bütünüyle başka bir düşünsel iklim olan Marxçı gelenekte bilinç, nesnel dünyanın, yani içinde yaşanılan gerçek dünyanın bilinci olmakla birlikte, bundan çok daha önemlisi bu bilincin doğaüstü kaynaklardan değil de doğrudan dünyanın kendisinden edinilmiş olması nedeniyle dünyayı dönüştürmek gibi son derece önemli ve devrimci bir gizilgücü olmasıdır. Nitekim bu çerçevede bilinç, öteki her şey bir yana, öncelikle bir "sınıf bilinci"dir. Marksçı kuramın hem bütününde hem de sınıf bilinci açıklamasında bilinç konusu bütünüyle siyasal bir anlam kazanmıştır. Bu bağlamda Lenin, Lukacs ve Adorno'nun başını çektiği bir dizi Marksçı düşünür, Marxci çözümlemelerde geçen bilinç tasarımını en ince ayrıntısına dek işleyerek oldukça ilerilere taşımışlardır. Marx ile Engels'in de belirttiği üzere, geleneksel felsefede sanıldığının tersine yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamın kendisi, yaşamın kendi akış dengeleridir. Bu bağlamda, Marx'ın "filozoflar şimdiye dek dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa şimdi asıl yapılması gereken dünyayı değiştirmektir" yollu "11. Tez" olarak tarihe geçen ünlü sözü, doğrudan Marxçı bilinç tasarımının manifestosu değerindedir. Bu Marxcı manifestoda içerimlenen bilinç anlayışım yine Marx'ın kendi sözlerine başvurarak daha da belirginleştirmek olanaklıdır: "Bilinci yeniden düzenlemek gerekiyor demek, dünyayı bilinçli kılmak, dünyayı kendi düşlerinden uyandırıp kurtarmak demektir."

Son çözümlemede Marxçılıktan varoluşçuluğa, yorumbilgisinden görüngübilime hemen bütün çağdaş akımlarda bilinç baştan verili, olmuş bitmiş bir yetkinlik durumu olarak tasarlanageldiği geleneksel felsefenin tersine kendisinde bütün bir geçmişi taşıyan, ileride gerçekleşecek bütün olanakları içerimlemek anlamında hep geleceğe açılan, asla yaşanan "an"la ve "buradalık"la sınırlanamayacağından zamanla değişen, dönüşen, başkalaşan, oluşa açık bir kategori olarak bambaşka bir çerçeveye oturtularak değerlendirilmektedir.

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

 
Geriİleri
 
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.
© 2001-2010 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar...
Yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazarlara aittir.