Felsefe Ekibi Dergisi
Sayı :14 Yıl: 2010

 


Zihin Felsefesi Açısından Bilinç Kavramına Bir Bakış

Sara ÇELİK


            1) GİRİŞ:

Zihin felsefesi insan doğasını genel anlamda zihin (mind) kavramı üzerinden aydınlatmaya çalışan felsefi bir araştırma alanıdır. Bu alana felsefi psikoloji de denir. İnsan denen varlıkta insan olma açısından zihin çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle zihnin neliği, yapısı, işleyiş biçimi ve işlevselliği insan doğasını aydınlatma bakımından birincil öneme sahip bir konudur. Ancak bu alanda günümüze gelene dek çok dikkate değer bir yol alınabildiği de söylenemez. Bu alanda henüz yapılacak çok iş vardır. Zihni özellikle bedenle olan ilişkisi içinde açıklamaya çalışmanın zorunluluğu da geçen zaman içinde kendisini tam olarak açığa koymuştur. Çünkü insan bir canlı türü olarak her şeyden önce bir bedendir, canlılığının tüm işlevleri bu bedende olup bitmektedir ve bedenin sağlıklılığı ve iyi işlemesi olmaksızın zihnin işleyişinden de pek söz edilemeyecektir.

Ne var ki zihnin kendisi gibi, zihin-beden ilişkisi de düşünce ve bilim tarihinin başlangıçlarından bu yana ele alınmasına karşın, doyurucu bir biçimde açıklanma olanağına kavuşamamıştır. Bu konu zihin felsefesinde halen ‘zihin-beden sorunsalı’ adı altında gündem maddesinin en başında yer alarak çözülmeyi beklemektedir. Bu açıdan felsefe tarihinde birbirine zıt çok çeşitli yaklaşımlar ortaya çıkmıştır, ancak bunlardan herhangi birisi gerçek anlamda doğruluğunu ya da geçerliliğini kanıtlayabilmiş değildir. Her biri de inanç düzeyinde savunulmaya devam edilmektedir. Özellikle ‘zihin-beden düalizmi’ olarak bilinen ve zihni bedenden tümüyle farklı yapıda bir varlık ya da bir töz olarak kabul eden yaklaşım yaygın olarak taraftar bulmasına karşılık, kanımca bilimsel açıdan savunulması ya da geliştirilmesi en zor olan yaklaşımlardan birisidir. Çünkü zihin ve bedeni farklı yapıda birer töz olarak tümüyle birbirinden kopardıktan sonra bunların uyumlu ve tutarlı bir birlikteliğinden söz etmek hiç de inandırıcı olmamaktadır. Oysa zihin-beden ilişkisi aydınlatılmaya çalışılırken insan varlığı bütünsel olarak ele alınmak zorundadır: Bir başka deyişle zihin ve beden birbirinden koparılmadan, bedenin zihinselliğinden ya da zihnin bedenselliğinden söz etmeye olanak verecek şekilde konuya yaklaşmak uygun olacaktır. Sorunu bu tarzda ele alanlar varolmakla birlikte, bu konu halen daha ileri düzeyde geliştirilmeyi beklemektedir.

Şu aşamada bizim birincil ilgimiz bu konuda derinleşmek ya da bir takım açıklamalara girişmek değildir. En temelde zihnin bedenle kaçınılmaz bağlantısı olduğunu ve beden tarafından beslendiğini göz ardı etmeksizin, zihin denen varlık üzerine bir kaç temel saptama yaptıktan sonra bilinç konusuna yönelmek daha açıklayıcı olacaktır diye düşünüyorum.

1.Zihnin Neliği:

Zihin nedir? Bu soru geçmişten bugüne halen gerçek anlamda bir yanıt beklemektedir. Ne var ki soru bu şekilde geniş kapsamlı olarak sorulunca şu an bizim için de yanıtlamak iyiden iyiye zorlaşmaktadır. Kendimize uygun bir yol açabilmek için soruyu biraz daha farklı bir biçimde sorabiliriz. Hangi koşullar altında bir canlının bir ‘zihin’e sahip olduğunu söyleyebiliriz? Ağaçların bir zihni var mıdır? Felsefi ya da bilimsel bakışı bir tarafa bırakalım sağduyusal bir bakışla bile bu canlıların zihne sahip olmadıklarını pek de kuşkuya düşmeden söyleyebilmek için çok iyi nedenlerimiz var gibi görünüyor. Artı, amip gibi çok düşük yapılı hayvanların da zihinselliğinden söz etmek sanırım büyük ölçüde kuşkuludur. Şu halde bu savlarımızın geçerliliği için ve biraz yukarıda sorduğumuz sorumuzun yanıtı olmak üzere, bir canlının hangi koşullar altında bir zihne sahip olmasının öne sürülebileceği konusunu belirlemeye çalışalım:

Şu tanım ya da betimleme oldukça uzlaşımsaldır: “Eğer bir canlı bir amaca yönelik davranışlar sergileyebiliyorsa, amacına ulaşmaya çalışırken önüne çıkan engelleri aşabiliyorsa ya da karşılaştığı problemleri çözebiliyorsa, almaşık stratejiler geliştirebiliyorsa böyle bir canlının bir zihin varlığı olduğunu kabul edebiliriz.” ( Beardsley. 1972; s 80) Çünkü bir zihin sahibi olmak tam da bu edimleri gerçekleştirebilmekle çok yakından ilişkilidir.  İnsan bireyleri ve yine kedi köpek gibi bazı hayvanlar, bir amaca yönelik davranışlar sergileyebilmektedir. Bu duruma maksatlılık, niyetlilik ya da ereksellik özelliği denmektedir.  Bu tür maksatlı ya da niyetli davranabilmek, bir tür düşünme, plan proje üretme ve uygulamaya koyma istekliliğini içermektedir. Ayrıca, “bu sözcük (ister bilinçli ister bilinçsiz olsun), özlemleri, tutkuları, umutları, korkuları,” (Searle. 1996, s.20) kısacası her türlü duyguları ve duygusal yönelimleri de anlatmaktadır. Dikkat edilirse tüm edimlerde bir amaçlılık, maksatlılık açıkça kendini göstermektedir. Karşımıza çıkan amaçlılık, niyetlilik, tasarlama, seçim yapma gibi nitelikler, bu edimleri mekanik ya da bitkisel canlılık edimlerinden ayırt eder olarak görünmektedir. Öncelikle şunu belirtelim:

Beardsley, bu niyetlilik ya da yönelimsellik anlamında zihin anlayışının, deneysel psikologların ‘zekâ’ adı altında ölçümlemeye çalıştıkları şey olduğunu belirtir. Buna göre, zekâ ya da zihinsel kapasite ölçümlemeleri insanlarda yapıldığı gibi, bazı hayvan türlerinde de uygulanma yoluna gidilmektedir. Çünkü insan kadar bazı hayvan türlerinin de bir zekâya ya da zihne sahip olduğu öngörülmektedir. Bu açıdan zekâ denen şey canlılar arasında ve özellikle insanlar arasında daha az ya da daha çok bulunabilir, ama canlılar dünyasında bir zihne ya da zekâya sahip olma bağlamında evrimin insanda ulaştığı düzey, bildiğimiz kadarıyla en yüksek aşama olarak kabul edilmektedir. Ne var ki ulaşılan bu düzey acaba gerçekten türsel bir farklılığa işaret etmekte midir? Yoksa bu noktada sadece bir derece farkından mı söz etmemiz gerekmektedir? Bu soruya doyurucu bir yanıt vermek kuşkusuz pek kolay gibi görünmüyor.

Aristoteles bu farkı türsel olarak görmüş ve zihinsel bir fark olarak ‘insan akıllı hayvandır’ tanımını yapmıştır. Bazı düşünürler halen bu tanıma bağlı olabilir, ama modern psikoloji böyle bir tanımdan yana görünmemektedir. Çünkü akıllı bir hayvan, akıl yürüten, uslamlama yapan bir hayvan olarak ele alındığında, deneysel psikologlara göre, “akıl yürütme bir şempanzenin poker kâğıtlarını kullanmayı öğrenirken ya da bir farenin kafese giden yolu bulmaya çalışırken yaptığı şeyden farklı bir şey değildir.” (beardsley. 1972; s.80) Bu durumda insanın akıl yürütmesi bu hayvanlarınkinden radikal olarak farklı olabilir mi? Bu nedenle deneysel psikologlar türsel ayrımı kabul etmezler, sadece bir derece ayrımını kabul etmekten yanadırlar.

20. yüzyılda Ernst Cassirer ve onun gibi düşünenler insan ve hayvan zihinselliği arasındaki en temel ayrımın insanın sembolleri kullanma yeteneğinde yattığını öne sürmüşlerdir: bu kavrama sadece uyarıcılara uygun tepkide bulunmak değil, dili oluşturmak ve kullanmayı öğrenmek, soyutlamaları geliştirmek, zamanda ve uzayda uzak bir mesafede bulunan bir şeyi işaretlerin yardımıyla yorumlamak girmektedir. Bu yaklaşıma göre “insan sembol kullanan hayvandır.” Gerçekten de düşünme, tasarımlama, usavurma gibi süreçler sembolik yani dilsel süreçler olmalıdır, çünkü düşüncelerimizi sözcüklerle ve öteki sembollerle formüle etmek suretiyle onları gözden geçirebilecek duruma gelmekteyiz.

İnsanın zihinselliğinin çok önemli ve öteki canlılardan ayırt edici bir niteliği olarak insanın bir kişi (şahıs) olmasından söz edilir. Bazen bir kedi ya da köpeğin de kişisel özellikler gösterdiği özellikle sahipleri tarafından dile getirilir. Ancak bu durum hiçbir zaman kişi teriminin gerçek anlamında olan bir şey değildir. Çünkü bir kişi olmanın ne anlama geldiği kavramını açıklamak hiç kolay olmasa da şunlar söylenebilir: Tüm zamanlar boyunca aynı kendi olmanın farkındalığı, hedeflere ve amaçlara sahip olma, öteki insanlarla ilişki içinde bir statüye ya da role sahip olduğunun farkında olma bir insan bireyini bir kişi haline getirmektedir. Bu betimlenen hususlar ise hiçbir hayvanda yoktur.  Şu halde sözcüğün gerçek anlamında bir kişi olmak, en azından bir bölümüyle toplumsal eylemlerde bulunma kapasitesine sahip olmayı içermektedir. Zaten, Aristoteles zaman zaman insan akıllı hayvandır yerine ‘insan toplumsal hayvandır’ tanımını da kullanmıştır ve yine Aristoteles, zaman zaman ‘insanın konuşan hayvan olduğunu’ da söylemiştir. Konuşmak, sembol kullanmak anlamına geldiğine göre,  Erns Cassirer’in yaklaşımı bir bakıma Aristoteles’in insan tanımı tarafından içerilmektedir, denebilir. Ayrıca dil ve kültür, insanı kişiler arası bir varlık haline de getirmektedir. Böylece insan için bir zihne sahip olmanın en önemli sonucu, açık fikirli bir zihne sahip olan her insanın aynı zamanda bir kişi olması, bir kişilik haline gelmesidir. Hayvanın belli düzeyde bir zekâya ya da zihne sahip olduğundan söz etsek bile bu zeka düzeyi hayvanı bir kişi haline getirmemektedir.

Ayrıca, betimlenen biçimiyle tüm sözü edilen bu zihinsel edimler, bunların ne olduğunun farkına varılmadan gerçekleştirilebilecek şeyler değildir. Bu nedenle bir canlının bir zihin sahibi olmasının temelinde öncelikle o canlının bilinçli olması olgusu yatar. Her şeyden önce bilincin evrende ortaya çıktığını kabul etmek gerekir. “ Örneğin kafatasımızın içindeki o vıcık vıcık madde, nasıl olur da bilinçli olabilir?” (Searle. 1996; s. 19)  Gerçekten bilinçlilik insan varoluşunun temel dayanağıdır. Bilinç olgusu varolmadan insan yaşamı varolamazdı.Ancak bu konuda işe en başından ve yalınlığı içinde başlayalım:

2. Bilincin Neliği:

Bilinç ya da bilinçlilik zihinsel olan canlı yaşamının en temel olgusudur; ve belki henüz zihni olmayan bazı hayvanlarda da belli bir bilinç düzeyi olduğundan kesinlikle söz edilebilir. Bununla ne demek istediğimiz aşağıdaki açıklamalar bağlamında daha kolay anlaşılacaktır. Bilinç, bilinçlilik ya da bilinçli olma nedir? ‘Bilinç, yani ‘bir şeyin bilincinde olma’ terimi zihin felsefesi bakımından uyanık olma, farkında olma, duyarlı olma terimleriyle eşanlamlı kabul edilir. Bu terimlerin ışığında, “bilinçli olmak, duygular, düşünceler, duyumlar ve öteki deneyimlere sahip olma durumu içinde olmaktır.” ( Beardsley. 1972; s.79) denebilir.

Bilinçli olmayı önce uyanık olma ile eş anlamlılığı içinde ele alalım: Buna göre uykuda, baygın ya da koma halinde olmak, bilinçli olmak ile bağdaşmaz. Tersine uykudan uyanmış olmak bilinçli duruma gelmiş olmak ile kendini belli eder. Şu halde uyanmış ve uyanık olmak bir bakıma bilinçli olmayı anlatır. Çünkü insanlar uyanık iken dış dünyadaki varlıklardan birtakım duyumlar ve buna bağlı olarak etkiler almaktadırlar ve aldıkları bu duyum ve etkilerin farkında olmaktadırlar; böylece tüm eylemleri ve edimleri anlamlı hale gelmektedir. Oysa uyku halinde iken bu dediklerimizin hemen hemen hiçbirisi gerçekleşmemektedir. Bu durumun önemini milattan önce 6. yüzyılda yaşayan Herakleitos da fark etmiş görünüyor: Ona göre tüm evrende evrensel akıl (logos) hüküm sürer. İnsanın zihinsel edimlerini yerine getirebilmesi de bu evrensel akıl ( logos)  ile ilişki içinde olmasına bağlıdır. Bir başka deyişle bu evrensel akıldan pay almasına bağlıdır. Bu nasıl olanaklı oluyor? Biz insanlar uyanık iken nefes aldığımız esnada ve dış dünyaya açılmış olan duyu organlarımız aracılığıyla, tanrısal aklı içimize çekiyoruz, böylece bilinçli hale gelerek, düşünme ve akıl yürütme edimlerini gerçekleştirebiliyoruz. Oysa uykuda iken duyularımız dış dünyaya kapandığı için, evrensel akıl ile bağımız kalmıyor ve bu şekilde bilinçsiz hale geliyoruz ya da bir başka deyişle bilinçli edimlerimiz yok oluyor. Uyku esnasında “dış dünya ile sadece nefes almak şeklinde bir bağımız kalıyor; tıpkı bir ağacın kökü gibi.” (Capelle. 1994; s. 131) Görüldü gibi, Herakleitos, insanın zihinselliğini ve bilinçliliğini metafizik bir temele bağlasa bile, zihinsel edimlerin ortaya çıkmasını ve işlevsellik kazanmasını gerçek anlamda uyanık olmaya (uyku halinde olmamaya) dayandırmaktadır. Çünkü uyanık iken duyularımız ve bilinçli zihinsellik birlikte çalışmaktadır. Buradan çıkan sonuç; uyanıklık demek, bir bakıma bilinçli olmayı kendiliğinden getiriyor. Çünkü çevremizde olan şeylerin farkında olma devreye giriyor.

Şu halde, ‘Bilinçli olma’ ile eş anlamlı olan bir diğer terim ‘farkında olma’ terimidir. Uyanık iken alınan duyumların ve etkilerin farkındayız, bir başka deyişle bu duyum ve etkilerin bilincindeyiz. Farkında olma, bir şeyin ya da şeylerin farkında olmadır. Yani duyumların, duyguların, düşüncelerin, bilişlerin ve öteki zihinsel deneyimlerin farkında olmaktır. Farkında olmadan bir bilinçlilikten ve genel anlamda bir zihinsellikten söz edilemezdi. Uyanıklık da dahil, bu anlamda bilinçli olma yani farkında olma salt insanlara özgü bir şey değildir.

Farkında olma, dış dünyadaki nesnelerden duyu organlarımıza gelen duyu verilerinin etkisi olarak zihnimizde oluşan duyumların, duyguların, düşüncelerin ve tüm öteki zihinsel edimlerin neliğini algılamak ve bunları birbirinden ayırt edebilmek demektir. Her türlü duyum ve duyguyu ve etkileri hissetme ya da algılama, bunların farkında olma ile özdeş bir edim olarak ele alınabilir.

Felsefe tarihinde bilinç kavramı temelde salt bu açıdan ele alınmıştır: zihin kendi edimlerinin farkındadır. Locke’a göre, bilinç, bir insanın kendi zihninin içinden geçen şeyleri algılamasıdır. Locke buna iç-algı anlamında yansıma (reflection) demektedir. Kendimizin bir aynada kendimize verilmesi gibi zihinsel edimler de bu yansıtma edimi ile kendi kendimize verilmektedir. Sağduyusal bir anlatımla, zihnin edimleri kendisi için açık, parlak ve saydamdır; zihin düşünüyor mu, algılıyor mu yoksa imgeliyor mu ya da bir şeyleri mi anımsıyor. Tüm bu edimlerin aracısız olarak farkındadır, aynı zamanda bunların içeriklerinin de farkındadır. Locke, bunu da şu şekilde ifade etme yoluna gitmiştir: “herkes düşündüğünün ve düşündüğü sırada zihninin uğraştığı şeyin ideler olduğunun bilincinde olduğuna göre, insanların zihninde ‘aklık’, ‘düşünme,’ ‘devim,’ ‘adam’ gibi sözcüklerin anlattığı idelerin bulunduğu kuşkusuzdur. Görüldüğü gibi insan hem bir şeyleri düşünüyor hem de düşünmekte olduğunu biliyor. Yani iç-algılama, yansıtma (refleksiyon) yapıyor. Bu duruma daha sonraları içebakış (introspection) denmiştir, ama ikisi arasında açıklama olarak çok fazla bir fark yapılmamıştır. Refleksiyon ya da içebakış ne dersek diyelim, bilinç kavramına bu bakış açısına pek çok düşünür tarafından karşı çıkılmıştır; bu durumda insan zihni iki bölüme ayrılıyor denmiştir. Söz gelimi, özne-zihin hem bir şeyleri algılıyor, hem de aynı zamanda bir şeyleri algılamakta olduğunu algılıyor yani biliyor; buna göre aynı anda iki ayrı edim gerçekleştiriliyor olmaktadır. Oysa pek çok düşünüre ve sözgelimi G. Ryle’a göre, zihin aynı anda iki ayrı edimi gerçekleştiremez. Örneğin bir şeylere öfkelenirken aynı anda öfkelenmekte olduğumuzu düşünme olarak işlemden geçiremeyiz. Olsa olsa kısa bir süre sonra geriyebakış (retrospection) biçiminde bir öz-eleştiri yapabiliriz. Şu halde zihnin gerçekleştirdiği edimlerin farkında olması anlamında bililinçlilik, salt düşünülen, algılanan, imgelenen, bilinen, ya da istenen şeyin farkında ya da bilincinde olmayı anlatmaktadır.

Bilinçli’nin duyarlı olma ya da birtakım etkileri hissetme terimleri ile zaman zaman eşleştirilme yoluna gidilmesi birtakım duyumlar ya da duyguların farkında olmayı ve bu farkındalığın kısa ya da uzun belli bir zaman aralığına yayılmışlığını anlatmaktadır; hatta bazen zamansal bir sürekliliği de anlatabilir:  Hayvanların çok büyük bir bölümü duyumları, duyguları etkileri hissetme özelliğine ya da duyarlılığına sahiptirler.  Bir solucan ya da kurtçuğun genel anlamda bilinçli olup olmadığından kuşkulanabiliriz ama, eğer bir balık oltasının çengeline takılmış iseler,  bunlar çok düşük düzeyde de olsa, bir acı duyumu hissedebilirler ve bu anlamda bir bilince-etkileri hissetme dediğimiz tarzda bir bilince- sahip oldukları söylenebilir. Ayrıca acıyı hissetmekle aldıkları duyumların farkında olduklarını da kabul etmemiz gerekir. Bu noktada şunu söyleyebiliriz; bilinçliliğin bu düzeyinde olan canlılarda yukarıda açıkladığımız anlamda bir zihin (kişi olma özelliğini taşıyan) olmasa bile, bir bilinç düzeyi bulunmaktadır. Bundan dolayı, bilimsel yaklaşıma bağlı bazı zihin filozofları, bilinci insan ve belirli hayvan beyinlerinin biyolojik bir özelliği olarak kabul etmektedirler. Buna göre,“bilinç, nörobiyolojik süreçler tarafından ortaya konmaktadır ve doğal biyolojik düzenin fotosentez, sindirim ve mitos bölünme gibi birtakım özellikleri arasında bir özelliğidir.” ( Searle. 1994; s.90)  

Bu bağlamda bazıları bilincin bir tür “madde” olduğunu bu maddenin içebekış yetisi tarafından bilindiğini ve bu nedenle de içebakışsal yetinin bir tür nesnesi ya da konusu olduğunu öne sürmektedirler (Searle. 1994;s.104). Buna karşılık Searle gibi düşünenler ise bilincin bir tür madde olmadığını nasıl ki suyun bir akıcılık özelliği varsa tıpkı buna benzer şekilde beynin bir niteliği ya da özelliği olduğunu dile getirirler. (Searle. 1994; s.105). Ne var ki biz burada bu tartışmalara girecek değiliz. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki, bilinç olgusu sinir sisteminin bir özelliği olunca, bu sistemin evrimsel skaladaki gelişmişlik düzeyine bağlı olarak, hayvanlardaki ve insanlardaki bilinç düzeyi farklılıklarını kavramak kolaylaşmaktadır. Gerek bilinç ve gerekse de bir zihne sahip olma bakımından hiçbir hayvan insanla yarışabilecek bir durumda değildir.

Bilinçlilik, duyumun keskinliği, duyguların derinliği, düşüncenin konu alanının genişliği, yoğunluğu ve açıklığı bakımından insan bireyleri arasında da farklılıklar göstermektedir. Bir bireyin kendisinde de bu düzeyler zamandan zamana farklılaşabilir. Şu halde insandaki bilinçliliğin çeşitli kullanım farklılıklarına biraz daha yakından bakabiliriz. Öncelikle ‘bilinçli’nin bedensel koşul ile yakından ilişkili olan bir kullanım biçimi ile işe başlayabiliriz. Burada da yine temelde duyum alma ve etkileri hissetme ya da duyarlılık anlamında bir ‘bilinçli’ kullanımı söz konusudur.

G. Ryle, “Zihin Kavramı” adlı yapıtında  ‘bilinçli’ teriminin çeşitli kullanımlarını ele aldığı sırada sözünü ettiğimiz bu anlam boyutuna şu şekilde yer vermektedir; “uyuşmuş ya da anestezi altında bir kişinin ayaklarından dizlerine dek bilincini yitirmiş olduğu söylenir. Bu kullanımda ‘bilinçli’ duyarlı ya da duygulu, bilinçsiz ise yarı baygın ya da duyarsız ile eş anlamlıdır. Bir insanın herhangi bir görme, işitme, tat ve koku duyarlılığı sona erdiği zaman biz onun bu yönden bilinçliliğini yitirdiğini söyleriz (Ryle. 2009;s.139). Görüldüğü gibi burada belli bir duyumun ya da duyuların işlerliği bilinçlilik, bu açıdan işlerlik yitimi ise bilinçsizlik olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda, organ ya da dokuların duyarlı olması ya da duyarlılığını yitirmesi yani duyarsızlaşması söz konusu edilmektedir. Bu olgu yine bilincin hayvanlarla paylaşılan bir katmanını dile getirmektedir. Çünkü aynı duyarlılık ya da duyarsızlık hayvanlar için de geçerlidir.

Ryle’a göre bu kullanımla yakından ilişkili olmakla birlikte, ondan biraz farklı bir kullanım yolu da şudur: “Bir kişinin dikkatini vermediği zaman bir duyumun bilincinde olmadığı söylenebilir. Ateşli bir tartışmaya dalmış olan bir yürüyüşçü su kabarcığı toplayan topuğundan gelen duyumların farkında olmayabilir ve bu satırların okuyucusu, kitabı okumaya başladığı zaman olasılıkla, boynunun arkasındaki ya da sol dizindeki deri ve kas duyumunun bilincinde olmayabilir. Bir kişi yine kaşlarını çattığının, müziğe tempo tuttuğunun ya da mırıldandığının bilincinde ya da farkında olmayabilir. (Ryle. 2009; s.139) Görüldüğü gibi burada artık bilinçliliğin anlamı bakımından insansal katmana geçilmiş gibidir. Çünkü burada ‘bilinçli’ terimi ‘dikkat etmekle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hayvanların bir konuya dikkatlerini yönelterek var olan bir duyumun bilincinde olmadıklarını söylemek ne derecede mantıklı olur bunu belirlemek hiç kolay görünmüyor. Ryle, dikkate bağlı bilinç düzeyleri konusunda şu saptamaları yapmaya devam eder:

“ Duyum ılımlı düzeyde ise, kişinin dikkati güçlü bir biçimde bir başka şey üzerinde toplandığı zaman bu duyuma güçlükle dikkat edilir. Tersine, bir kişi tümüyle imgesel duyumlara çok aşırı bir biçimde dikkat edebilir. Örneğin bir kişi apandisit ağrısı çektiği zaman çok keskin bir biçimde bunun bilincinde olacaktır ve bu durumda mide ağrıları hiçbir biçimde açık olmayacaktır; ve yine bu anlamda kişi, kuşkudan doğan bulantı, endişeden doğan sancı gibi duyguların şiddetle bilincinde olabilir, güçlükle bilincinde olabilir ya da bunlar üzerinde oldukça bilinçsiz olabilir.” (Ryle. 2009; s. 140)  Ryle, bu konuda şu önemli noktaya da dikkat çekmekten geri durmaz. “Bir kişinin organik duyumlarına ya da duygularına dikkat etmesi, onun, onlara ilişkin olarak hatadan arınmış olmasını gerektirmez; onların nedenleri üzerine hata yapabilir. Üstüne üstlük, hipokondriyakların yaptığı gibi, onların gerçek ya da imgesel olup olmadıkları üzerine de hata yapabilir. ‘Dikkat etme’ bilişsel kesinliklerin özel bir kanalına işaret etmez.” (Ryle. 2009;s.140) Şu halde bazı duyumlara ne denli dikkat edersek edelim bunların gerçek bir nedene dayanıp dayanmadığı ve ayrıca yerlerini belirleme bakımından hatalı sonuçlara ulaşılması her zaman için bir olasılıktır. Bir konuya dikkat etmek, onun epistemolojik doğruluğu beraberinde getirdiği anlamına gelmemektedir. Bir şeyin bilincinde olmak bir başka deyişle bir şeyi algılamak, onunla ilgili doğru bilgiyi doğurmayabilir.

Görüldüğü gibi ‘bilinçli’nin bu anlamı çok büyük ölçüde dikkat etmekle eş anlamlı olmaktadır. Dikkat olgusu tümüyle insana özgü bir zihin durumu olarak kabul edilir. Oldukça ileri düzeyde bir zihne sahip olduğu kabul edilen hayvanların bile bir şeylere dikkat edip etmedikleri son derecede problematik bir konudur. Şu halde bilinçlinin bu anlamı ile salt insansal düzeye atladığımızı kabul edebiliriz.

3. Ben-Bilinci (Öz-Bilinç):

İnsanlarda şu ana dek sözünü ettiğimiz bilinç düzeylerinin üstünde yükselen bir bilinç durumu olarak, ben-bilinci, öz-bilinç ya da kendilik-bilinci (self- consciousness) ve yine bunun bir uzantısı olan  kendilik-bilgisi (self-knowledge) diyebileceğimiz, insana özgü özel farkındalık durumuları söz konusudur.. Gerçekte bu ikisi arsındakli fark da tam anlamıyla açık değildir. Bunlar zaman zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır. Ben-bilinci ya da ben-bilgisi bu bağlamda bizim için çok fazla bir fark yaratmamaktadır.  Bu nedenle burada daha çok  ‘ben-bilinci’ terimini kullanmayı yeğliyoruz. Şu halde ben-bilinci nedir?  Eğer bir insan içinde bulunduğu ortamın farkında ise ve kendine ilişkin belirli bir tasarımı varsa bu insanın ben-bilincine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu tarz bir bilinçlenme kendi içinde süreklilik taşıyan bir bilinçlenme tarzı olduğu için, çocukluktan başlayarak oluşan ve gelişen bir yapı gösterir. Bu konuda yine Ryle’ın belirlemeleri şu şekildedir:

“İnsanlar, ‘bilinçli’ ve kendinin-bilincinde olma’yı (self- conscious), özellikle genç bireyler tarafından sergilenen bir sıkıntıyı betimlemek için kullanırlar. Bu gençler kendi karakter ya da zihin niteliklerine ilişkin olarak başkalarının taşıdığı fikirler açısından endişelidirler; çekingenlik ve nazlılık bu bağlamda, ‘kendinin-bilincinde olma’nın doğal olarak sergilendiği yollardır.” (Ryle.2009;s.138) Görüldüğü gibi bu anlamda genç bir insan bireyi kendisine değgin birtakım duygu, düşünce, inanç, istek ve özlemlere ulaşmıştır ve ayrıca bunlar konusunda öteki insanların görüşlerini merak etmektedir. Bu aşama ben-bilincinin oluşmaya başladığı ilk basamağı göstermektedir.

Buna yakın olmakla birlikte ‘bilinçli’nin daha genel bir kullanımını ise Ryle, şu şekilde dile getirir: “Birisinin kendi karakter ve zihin niteliklerine dikkat yöneltebilecek aşamaya ulaştığını göstermek için de bilinçli terimi kullanılır. Birey öteki insanların bu niteliklere ilişkin değerlendirmeleri konusunda merak içinde olabilir, ama bir çocuk kendisinin aritmetik meraklısı olduğuna ya da daha az memleket özlemi duymaya başladığına dikkat ettiği zaman sözcüğün en geniş anlamında ‘kendisinin bilincinde olma’ düzeyine gelmiş demektir.” (Ryle. 2009;s.139.)

Ryle, bu geniş anlamda ben-bilincinde olmanın (self- consciousness) bireyin yaşam bilgisi bakımından çok önemli olduğunu belirtir. Çünkü kavram bu şekliyle etik alanında da önemli olmaktadır. Gerçi Ryle bu konuya hiç girmez. Sadece şunu belirtir. “Bir kişinin kendi karakter ve zihin nitelikleri ile ilgili düşüncelerini nasıl oluşturacağı ve gözden geçireceği ya da arkadaş ve yakınlarınınkilerle nasıl karşılaştıracağı konusunda hiçbir özel öğretiden yardım almaya gereksinimi yoktur. Onun kendi açık yürekli içtenlikli yönelimi bu konuda yeterli olacaktır.” Ryle, burada, özellikle Freudçu öğretiye göndermede bulunmaktadır. Çünkü Freud’un ‘bilinçdışı’ ve ‘bilinçaltı’ gibi terimlerle ‘bilinçli’nin anlamını iyiden iyiye bulanık bir hale getirdiğine inanmaktadır.

Görüldüğü gibi bilinçliliğin insan düzeyinde karşımıza çıkan görünümü,  her bir insanın kendi varlığına ilişkin öz-bilinçliliğini oluşturmuş olmasıdır. Kuşkusuz bu bilinçliliğin insandan insana değişen farklı dereceleri ya da görünümleri vardır: Alınan eğitim ve mesleki yetişme tarzı bu bilinçliliğin görünümünü belirleyecektir: “Bir roman yazarı ya da bir psikolog kendi duygusal durumlarının sıradan insanlara göre çok daha derinlemesine ve sürekli bir farkındalığına sahip olabilir. Bir mantıkçı inançlarının süregiden evriminin daha detaylı bilincinde olabilir; bir ressam görsel duyumlarının yapısını daha keskin olarak tanıyabilir ve böyle devam eder. Ben-bilinci çok büyük ölçüde öğrenilmiş bir yapıtaşına sahiptir.” (Churcland.1984; 73)  İşte bu nedenle her bir kişinin dünyaya bakışı, olup-biteni değerlendirmesi ya da yorumlayışı ben-bilincinin ona sağladığı perspektif ya da bakış açısından olacaktır Bir bireyin karakterinin rengi, onun taşıdığı ben-bilincinin rengi ile boyanacaktır, ister istemez. Burada şunu ısrarla vurgulayalım: Ben- bilinci dünyaya daima bir perspektif içinden bakar. Belirli bir görünüm çerçevesi içinde öteki kişilere ulaşır. Ben bilinci insanın belirli bir kişilik görünümü çizmesinin temel etkeni durumundadır.
Ben-bilincinin, daha doğrusu insandaki bilinçlilik düzeyinin genel nitelikleri nelerdir? Bu nitelikleri çok kısaca ve özet olarak görmeye çalışalım:

Ben-bilincinin en temel özelliği öznel olmasıdır. Öznellik, gerçekte tüm zihinsel süreçlerin olmazsa-olmaz özelliğidir; her birey kendi bilinçli zihinselliğini salt kendisi yaşar ve bilir; bu süreçleri başkalarıyla yaşantı olarak paylaşamaz. Örneğin ağrı duyumu kişinin salt kendisi tarafından yaşanır ve herhangi bir gözlemci tarafından bu duyuma eşit düzeyde bir giriş yapılamaz. Her bilinç durumu daima birisinin bilinç durumudur. Örneğin bir ayak da birisinin ayağıdır ama ayağın yerine bir başka ayak konabilir, yani bu alanda transplantasyon olanaklıdır, ama, bir ağrı duyumunun yerine başka birisinin bir ağrı duyumu konulamaz (Searle. 1994; s. 94). Şu halde bilinç durumları dış gözlemciye kapalıdır. Sadece kişinin kendisi bunların bilincindedir ve bunlar üzerine bir bilgiye sahiptir. Ama bilgiye sahip olması demek bunların kaçınılmaz olarak doğruluğunu getirmiyor.

Bilinç durumları indirgenemezlik özelliğine sahiptir; bunları maddesel temele indirgemek olanaklı değildir. Örneğin bir cismin sonul anlamda molekül gruplarından, bunların da DNA moleküllerinden başka bir şey olmadığı gösterilebilir. Oysa bilinç durumları gerçek bir temel oluşturan fiziksel süreçlerin bir görünümünden başka bir şey değildir. Ve yine, görünüm denen şey fiziksel sürecin kendisine indirgenemez. Çünkü görünüm, görünümdür, başka hiçbir şey degildir. Bu nedenle fiziksel sürecin kendisine indirgenemez. Felsefe tarihinde sözü geçen ikincil nitelikler de nesnenin birtakım görünümlerinden başka bir şey değildirler. Bu nedenle, renk ses, koku ve tat gibi şeyler de indirgenebilir değildir.

Yönelimsellik (intentionalite) bilinç edimlerinin bir başka önemli özelliği olarak dikkati çekmektedir: Bilinç edimlerinin çok büyük bir bölümü yönelimsel (intentional) bir nitelik taşımaktadır. Pek çok durumda bir bilinç bir şeyin bilincidir; böylece bilincinde olunan şey ile varoluş kazanmış olur.  Aslında pek çok düşünür zihni tümüyle yönelimsel bir yapı olarak görürler. Bu açıdan algılamak bir şeyin algılanması, düşünmek bir şeyin düşünülmesi,  imgelemek bir şeyin imgelenmesidir ve bu şekilde devam eder. Bu yönelimsellik özelliği söz gelimi, bir şeyin belli bir perspektiften algılanmasını, bir başka deyişle görünümsel bir biçim içinde algılanmasını da beraberinde getirir. Ancak yönelimsel olmayan zihinsel olguların varlığından da söz edildiği için bazı teorisyenler, bu özelliği tartışma konusu yapmaktadırlar.

Ve yine, bilinç durumları sınırlı tarzlarda karşımıza çıkar: Bunlar, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyuları olmak üzere beş duyu alanı ve ayrıca altıncı duyu olarak denge duyusu ve yine bedensel duyuların algılanışı ve düşünme akışı şeklinde belirginleşmektedir Şu halde insanın doğadan gelen yapısına bağlı olarak bilinçlilik bu sözü edilen sınırlı tarzlar içinde yaşanan bir olgu olmaktadır.

Ayrıca bilinç durumlarını birbirleriyle iç içe geçmiş bir durumda değil de başı sonu belli bir bütünlük içinde/olarak yaşadığımız öne sürülmektedir.

Bilimsel bir bakış açısından günümüz zihin felsefesinde, bilinç olgusunun belli başlı niteliklerinden olmak üzere, bu sözünü ettiklerimizle yetinebiliriz. Ne var ki günümüzde bazı kaynaklarda bilinçliliğin çeşitli özellikleri sıralanırken, Descartes’den bu yana pek çok filozof tarafından geleneksel olarak ele alınan şu iki özelliğe de değinmeden geçmeyelim:

Bunlardan birisi bilinç edimlerinin doğaları gereği gizlilik ya da kişisel dokunulmazlık (privacy )özelliğine sahip olduğunun üstüne basarak ifade edilmesidir. Bu açıdan şunlar öne sürülür: Tüm fiziksel olaylar dış gözleme açıktır; bir başka deyişle pek çok kişi bunları aynı anda ya da farklı zamanlarda gözlemleyebilir. Oysa bir bilinç durumu ya da bir zihinsel edim sayıca iki gözlemciye açık değildir: salt o zihinsel edimi gerçekleştiren kişi tarafından iç gözlem yoluyla gözlemlenebilir. Bunun sonucu olarak zihinsel olaylar bir başka deyişle bilinç durumları gizlidir, dışarıdan bakanlar tarafından asla görülemez ve bu nedenle de dokunulamazlık özelliğine sahiptir. Bu edimlere hiç kimse yaşandığı esnada ortak olamaz; onlar üzerinde dilediği gibi oynayamaz. Bir başka deyişle bir zihne sadece onun sahibi tarafından ayrıcalıklı giriş yapılabilir. Başka hiç kimse bu ayrıcalıklı girişe izinli değildir. Gerçekte bu özellik, görüldüğü gibi, biraz yukarıda sözünü ettiğimiz öznellik niteliğinin oldukça abartılmış ve çarpıtılmış bir durumunu yansıtmaktadır.

Ayrıca bilinç durumları düzeltilemez (incorrigible) bir özelliğe sahiptirler. Bir başka deyişle bunlar salt birinci-şahıs önermelerde dile gelirler. Örneğin bir kişi “başım ağrıyor,” diyebilir, ama bir başka kişi, “başın ağrıyor” diyemez: Öteki insanlar bizim zihin durumlarımız hakkında yanılabilirler. Oysa “başım ağrıyor,” diyen birisinin bu sözünün gerçek anlamda doğru mu yoksa yalan mı olduğunu hiç kimse bilemez. Kişinin doğru söylediğine ve bu açıdan söyleyene inanmak zorunluluğu vardır. Bu nedenle düzeltilemez bir niteliğe sahip oldukları söylenmektedir.  

John Searle ve Gilbert Ryle gibi düşünürler bu iki noktaya da karşı çıkmaktadırlar. Çünkü bu iki nokta da onlara göre, kabul edilemez olan zihin-beden düalizminin bir sonucu olarak ortaya konulmaktadır.

Ryle, bir kişinin kendi zihnine ayrıcalıklı giriş yapması ve bu zihnin öteki kişilere kapalı kalması ve düzeltilemez olması noktalarına şiddetle karşı çıkarken, buradaki sorunun, ele alınan kişi ya da kişilerin gözleme açık ve gözleme kapalı davranışları ile ilgili belirli türden yasa-benzeri önermelerin nasıl oluşturulacağı ve nasıl uygulanacağı konusundaki basit yöntemsel bir sorun olduğunu öne sürer ve şunları söyler: ”Bir satranç oyuncusunun ustalığını ve taktiklerini, onun ve öteki oyuncuların satranç oynayışını izleyerek değerlendirebilecek bir duruma gelebilirim. Belirli bir öğrencimin tembel, tutkulu, zeki olup olmadığını çalışmasını izleyerek, özürlerine dikkat ederek, konuşmasını dinleyerek ve performansını öteki öğrencilerle karşılaştırarak öğrenirim.” (Ryle. 2009; s 150) Buna göre, bir kişinin zihinsel alışkanlık, kapasite ve yönelimlerini araştırma işi tümevarımsal bir süreçtir; gözlemlenen eylemlerden, yasa-benzeri önermeleri çıkarımlayan bir tümevarımsal çalışma söz konusudur.  Bu uzun süreli niteliklerin doğruluğunu anlamak için, böyle bir tümevarımın sonucunu yeni örneğe uygulamakla özel bir eylemi ya da tepkiyi açıklamış oluruz; eleştirel önyargısız ve insancıl gözlemcilerin, pek çok deneyime sahip olarak ve büyük ölçüde ilgi duyarak gerçekleştirdikleri karakter değerlendirmeleri ve davranış açıklamaları hem hızlı hem de güvenilir olma eğilimindedir. Sonuç olarak, gerçek yaşamda insanlara değer biçme teknikleriyle oldukça tanışık olduğumuz söylenebilir.” (Ryle. 2009; s.153) Yani burada öyle söylendiği gibi hiçbir gizemlilik yoktur.

Ryle’ın zihin felsefesi alanındaki duruşu mantıksal davranışçılık olarak nitelenmektedir. Bunun kabaca anlamı şudur; bir kişinin tüm gözlemlenebilir davranış ve edimlerinden yola çıkarak,  o kişinin zihinsel kapasite, yeti, yetenek ve yönelimlerini ve yine karakter özelliklerini keşfetmiş oluruz. Kaldı ki zihin denen şey, bir insanın tüm davranış yönelimlerini bir bütün olarak anlatan bir kavramdır. Ryle, bu şekilde bir zihnin kendilik-bilinci ve kendilik-bilgisi konusunda yapısı gereği daima gizli, gizemli, dokunulamaz ve düzeltilemez olarak kalacağı iddialarına köktenci bir biçimde karşı çıkmaktadır. Kuşkusuz Ryle’ın her şeyin anahtarını açık ve gözlemlenebilir davranışlarda bulan yaklaşımına da karşı çıkışlar olmaktadır. Ryle’ın zihin-beden düalizmine ve bununla bağlantılı birtakım zihin kavramlarına karşı çıkışı gerçekten yerinde ve doğru bir yaklaşım olarak görünüyor. Ama zihinselliği salt davranışlarda yansıyan ya da dışlaşan bir yatkınlıklar ya da eğilimler toplamı olarak görmeye çalışması gerçekten tartışmaya açık bir konudur.   

Bugün gelinen noktada, Searle’ün, zihni tümüyle bilinç durumlarına indirgemeye çalışan yaklaşımı da henüz tartışmalara açık durumdadır. Bilinçli zihinsellik kavramının yanı sıra bilinçsiz zihin durumları olması olasılığı akla oldukça yakın görünmektedir. Ancak bu olgunun tümüyle Freudçu bir jargonla ele alınması ayrı bir konudur ve yine birtakım tartışmaları beraberinde getirmektedir. Şu halde bilinç ve zihinsellik konuları kolayca bir çözüme bağlanabilecek gibi görünmemektedir: Zihin ve beyin ilişkileri bağlamında anti-düalist bir yaklaşımla sürdürülen araştırma ve incelemeler, bu alanda doğru sonuca ya da gerçek olana ulaşma bakımından öteki yaklaşımlara göre çok daha umut verici görünmektedir.

Kaynakça

1. Beardsley, Elizabeth L. Beardsley,Monroe C. (1972) Invitation to Philosophical Thinking, U.S.A. New York: Harcourt Brace Jovanovich,Inc.
2. Capelle, Wilhelm. (1994)  Sokratesden Önce Felsefe I, çev. Oğuz Özügül,
İstanbul: Kabalcı Yayınevi
3. Churchland,Paul M. (1984) Matter and Consciousness, London:  A Bradford Book The MIT Press 
4. Locke, John. (1996) İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, çev. Vehbi Hacıkadiroğlu İstanbul: Kabakcı Yayınevi

5. Ryle,Gilbert. (2009) The Concept of Mind, New York: Roudledge

6. Searle, John.  (1996) Akıllar Beyinler ve Bilim, çev. Kemal Bek, İstanbul: Say Yayınları

7. Searle, John. (1994) The Rediscovery of The Mind, London; A Bradford Book The MIT Press

 

 
Geriİleri
 
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.
© 2001-2010 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar...
Yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazarlara aittir.