1.2. Ruhsalın bilinçli olana ve bilinçsiz olana ayırdedilmesi ruh çözümlemenin temel varsayımıdır ve ruhsal yaşamda sık oldukları denli de önemli olan patolojik süreçleri anlama ve onları bilimin çerçevesi içersinde düzenleme olanağını yalnızca bu varsayım sağlar. Bir kez daha ve başka türlü belirtirsek: Ruhçözümleme ruhsal olanın özünü bilince yerleştirmez, ama zorunlu olarak bilinci ruhsalın öyle bir niteliği olarak görür ki, başka niteliklere ek olarak bulunabilir ya da uzakta kalabilir.
1.3. Eğer ruhbilime ilgi duyan herkesin bu yazıyı okuyacağını düşünebilirsem, kendimi okurlarımdan bir bölümünün daha bu noktada takılıp kaldıklarını ve daha ileri gidemediklerini görmeye de hazırlamam gerekir, çünkü ruhçözümlemenin ilk parolası buradadır. Felsefede eğitimli pek çok insan için ayrıca bilinçli de olmayan ruhsal herhangi bir şey düşüncesi öylesine anlaşılmazdır ki, onlara saçma olarak ve salt mantık yoluyla çürütülebilir olarak görünür. İnanıyorum ki, bunun biricik nedeni, bu görüşü - patolojik belirişlerden bütünüyle ayrı olarak - zorunlu kılan ilgili hipnotizma ve düş fenomenlerini hiçbir zaman incelememiş olmalarıdır. Bunların bilinç ruhbilimleri düş ve hipnoz sorunlarını çözmeye yeteneksizdir.
1.4. Bilinçli olma ilk olarak en dolaysız ve en pekin algı üzerine dayanan salt betimleyici bir terimdir. Deneyim bize bir ruhsal öğenin, örneğin bir tasarımın, genellikle uzun bir süre bilinçli olmadığını gösterir.
Tersine, bir bilinç durumunun çok geçici olması tipiktir; şimdi bilinçli olan bir tasarım bir kıpı sonra artık böyle değildir, ama kolayca yaratılan belli koşullar altında yeniden bilinçli olabilir. Arada tasarımın ne olmuş olduğunu bilmeyiz; gizli olmuş olduğunu söyleyebiliriz, ve bununla her zaman bilinçli olma yeteneğinde olduğunu demek isteriz. Ya da, bilinçsiz olmuş olduğunu söylersek de doğru bir betimleme vermiş oluruz. Bu 'bilinçsiz' o zaman 'gizli ve bilinçli olmaya yetenekli' ile çakışır. Felsefeciler hiç kuşkusuz karşı çıkacaklardır: Hayır, bilinçsiz terimi burada uygulanabilir değildir; tasarım, gizlilik durumunda olduğu sürece, ne olursa olsun ruhsal bir şey değildi. Burada onlarla çelişmek bize hiçbir şey kazandıramayacak bir sözcükler tartışmasına götürecektir.
1.5. Ama bilinçsiz terimine ya da kavramına içlerinde ruhsal dinamiğin bir rol oynadığı deneyimleri irdeleyerek başka bir yoldan ulaştık, Çok güçlü ruhsal süreçlerin ya da tasarımların varolduğunu öğrendik - ki kabul etmek zorunda kaldık demektir -, ve ilk olarak burada irdelemeye nicel, ve dolayısıyla ekonomik bir etmen girdi. Bu süreç ya da tasarımların tümü de ruhsal yaşam için sıradan tasarımlarla aynı sonuçları üretebilseler de – ki bunların arasında tasarımlar olarak yeniden bilinçli olabilen sonuçlar da bulunur -, buna karşın kendileri bilinçli olmazlar. Daha önce sık sık açımlanmış olan şeyleri burada ayrıntılı olarak yinelemek gerekli değildir. Bu noktada ruhçözümleme kuramının içeri girdiğini ve böyle tasarımların bilinçli olamamalarının nedeninin belli bir kuvvetin onlara karşı direnmesi olduğunu, yoksa bilinçli olabileceklerini ve o zaman açıkça ruhsaloldukları kabul edilen başka öğelerden ne denli az ayrı olduklarının görüleceğini ileri sürdüğünü söylemek yeterlidir. Ruhçözümleme uygulayımında direnen kuvvetin ortadan kaldırılmasına ve ilgili tasarımların bilinçli kılınmasına yardımcı olabilecek bir aracın bulunmuş olması bu kuramı çürütülemez yapar.
Tasarımların bilinçli kılınmadan önce içinde oldukları duruma baskı diyoruz ve baskıyı yerleştirmiş ve sürdürmekte olan kuvvetin ruhçözümleme işi sırasında direnç olarak duyumsandığını ileri sürüyoruz.
1. 6. Böylece bilinçsiz içerik kavramımızı baskı öğretisinden elde ediyoruz. Baskılanan bizim için bilinçsizin ön-imgesidir. Ama iki tür bilinçsiz içeriğin olduğunu görürüz; biri gizli ama bilinçli olmaya yetenekli ve öteki baskılanan ve kendinde ve doğrudan doğruya bilinçli olmaya yetenekli olmayan.
Ruhsal dinamik üzerine bu görüş terminoloji ve betimleme üzerinde etkisiz kalamaz. Dinamik anlamda değil ama salt betimsel olarak bilinçsiz olana önbilinçli diyoruz; bilinçsiz anlatımını dinamik olarak bilinçsiz baskılanmışa sınırlıyoruz, öyle ki şimdi önümüzde anlamları bundan böyle salt betimleyici olmayan üç terim vardır: Kabul ediyoruz ki, Öbç Bç'ye Bç.siz'den çok daha yakın durur, ve Bç.siz'e ruhsal dediğimiz için, gizli Öbç'ye ruhsal demede daha da az duraksama göstereceğiz, Ama niçin bunun yerine felsefecilerle anlaşmıyorve Öbç'yi de tıpkı Bç.siz gibi tutarlı olarak bilinçli ruhsaldan ayırdetmiyoruz? Felsefeciler o zaman Öbç'nin ve Bç.siz'in 'psikoid'in iki türü ya da evresi olarak betimlenmesini önerecekler, ve birlik sağlanacaktır. Ama biricik önemli olgu, bu iki tür 'psikoid'in hemen hemen tüm başka noktalarda ruhsalolduğu kabul edilenle çakışması bu 'psikoid'lerin ya da en önemli yanlarının henüz bilinmediği bir zamandan kalma bir önyargının çıkarına arkatasara sürülecektir.
1. 7. Şimdi, betimleyici anlamda iki tür, ama dinamik anlamda yalnızca bir tür bilinçsizin olduğunu unutmadığımız sürece, üç terimimizle - bç, öbç ve bç.siz _ rahatça oynayabiliriz. Birçok açımlama amacı açısından bu ayrım gözardı edilebilir, ama başkaları açısından doğallıkla vazgeçilemezdir. Aynı zamanda, bilinçsizin bu ikircimine az çok alışmışızdır ve onunla oldukça iyi anlaşırız. Görebildiğim kadarıyla, bu ikircimden kaçınmak olanaksızdır; bilinçli ve bilinçsiz arasındaki ayrım en sonunda evet ya da hayır ile yanıtlanması gereken bir algı sorusudur ve algı ediminin kendisi bize bir şeyin hangi zeminde algılandığı ya da algılanmadığı konusunda hiçbir bilgi vermez. Hiç kimsenin dinamik etmenin görüngüde ancak ikircimli bir anlatım bulmasından yakınmaya hakkı yoktur. 1
1. 8. Ama ruhçözümleme çalışmasının daha öte gelişiminde bu ayrımlar bile elverişsiz ve kılgısal olarak yetersiz olduklarını gösterdiler. Bunu gösteren durumlar arasında belirleyici olduğu açığa çıkan şudur. Bir insandaki ruhsal süreçlerin tutarlı bir örgütlenişinin olduğu düşüncesini geliştirdik ve bu örgütlenmeye onun beni diyoruz. Bilinç bu bene bağlıdır; benin devinebilirliğe erişebilme, eş deyişle uyarıların dışsal dünyaya boşalımını sağlama gücü vardır; ona ait tüm bölümsel süreçler üzerinde denetim uygulayan ruhsal yapıdır ki, gece uyku durumuna girer ve o zaman bile düşler üzerinde sansür uygulamayı sürdürür. 'Bu benden baskılar da doğar ve onlar aracılığıyla belli ruhsal eğilimlerin yalnızca bilinçten değil ama ayrıca başka etkililik ve etkinlik türlerinden de dışlanması gerekir. Baskı yoluyla bir yana atılmış olan bu eğilimler çözümlemede ben ile karşıtlık içinde dururlar, ve çözümleme benin baskılanmış gereçle ilgilenmeye karşı sergilediği dirençleri ortadan kaldırma görevi ile karşı karşıya kalır. Şimdi çözümleme sırasında önüne belli görevler koyulan hastanın güçlüklere düştüğünü gözleriz; baskılanmış gerece yaklaştıkları zaman çağrışımları başarısızlığa uğrarlar. Ona o zaman bir direncin egemenliği altına girdiğini söyleriz; ama kendisi bu konuda hiçbirşey bilmez, ve hazsızlık duygularından şimdi kendisinde bir direncin işlemekte olduğunu tahmin etse bile, onu tanımlamayı ve belirtmeyi başaramaz. Ama bu direnç hiç kuşkusuz onun beninden kaynaklandığına ve bu bene ait olduğuna göre, önceden görülmeyen bir durumla karşı karşıyayızdır. Benin kendisinde öyle bir şey ile karşı karşıyayızdır ki o da bilinçsizdir ve tam olarak baskılanmış içerik gibi davranır; eş deyişle, kendisi bilinçli olmaksızın güçlü etkilere anlatım verir ve bilinçli kılınması özel bir çabayı gerektirir. Çözümleme kılgısı açısından bu deneyimin sonucu, eğer alışıldık anlatım yollarımıza sarılırsak ve örneğin sinirceyi bilinçli ve bilinçsiz arasındaki bir çatışmaya indirgemeyi istersek, sonu gelmez bulanıklıklara ve güçlüklere düşmek olacaktır. Bu karşıtlığın yerine ruhsal yaşamın yapısal koşulları üzerine içgörümüzden alınan bir başkasını, tutarlı ben ve ondan kopmuş baskılanan içerik arasındakini geçirmemiz gerekecektir.
1. 9. Ama sonuçlar bilinçsiz üzerine görüşümüz açısından daha da önemlidir. Dinamik irdeleme bizi ilk düzeltmeye götürdü; yapısal içgörü ise ikincisine götürür. Bç.siz'in baskılanmış ile çakışmadığını kabul ediyoruz; tüm baskılanmışın bç.siz olduğu doğru kalır, ama tüm Bç.siz ayrıca baskılanmış da değildir. Benin bir bölümü de -ne denli önemli olduğunu yalnızca Tanrı bilir- bç.siz olabilir, ve hiç kuşkusuz bç.siz'dir. Ve bu benin bu Bç.siz'i Öbç'in anlamında gizli değildir; eğer olsaydı, bç.li olmaksızın etkinleştirilemezdi, ve onu bilinçli kılma süreci böyle büyük güçlüklere düşmeyebilir. Kendimizi baskılanmamış bir üçüncü Bç.siz'i konutlama zorunluğu karşısında bulduğumuz zaman, bilinçsiz olma karakterinin bizim için önemini yitirmeye başladığını kabul etmeliyiz. Birçok anlamı olan bir niteliğe dönüşür ki, ne denli umudetmiş olsak da, uzak erimli ve kaçınılmaz vargılar çıkarmamıza izin vermez. Gene de bu özelliği gözardı etmekten kaçınmalıyız, çünkü en sonunda bilinçli olma ya da olmama karakteri derinlik ruhbiliminin karanlıklarındaki biricik ışıktır.
BEN VE O
11. 1. Patolojik araştırma ilgimizin baskılanmışa gereğinden öte yönelmesine neden oldu. Şimdi benin de sözcüğün asıl anlamında bilinçsiz olabileceğini bildiğimiz için, hakkında daha çok şey öğrenmek istiyoruz. Şimdiye dek araştırmalarımız sırasında elimizdeki biricik ipucu bilinçlinin ya da bilinçsizin ayırdedici özelliğiydi; sonunda bunun nasıl çok anlamlı olabileceğini görmeye başladık.
11. 2. Şimdi tüm bilgimiz her zaman bilince bağlıdır. Bç.siz'i bile ancak bilinçli kılarak bilebiliriz. Ama durun! Bu nasıl olanaklıdır? Bir şeyi bilinçli kılmak ne demektir? Bu nasıl olur?
11. 3. Bu bağıntıda hangi noktadan başlamamız gerektiğini daha şimdiden biliyoruz. Demiştik ki bilinç ruhsal aygıtın yüzeyidir; eş deyişle onu bir işlev olarak bir dizgeye yükledik ki, uzaysal olarak dışsal dünyadan ilkin ona ulaşılır. Dahası, burada 'uzaysal' yalnızca işlev anlamında değil, ama bu kez ayrıca anatomik kesimleme anlamında da geçerlidir. Araştırmalarımız da bu algılayıcı yüzeyi başlangıç noktası olarak almalıdır.
11.4. Dışardan alınan tüm algılar (duyusal-algılar) ve içerden alınan duyumlar ve duygular dediğimiz tüm algılar başından bç.li'dirler. Ama kabaca ve sağınlık olmaksızın - düşünce-süreçleri olarak biraraya toparlayabileceğimiz o iç süreçlerin durumu nedir? Kendilerini aygıtın içersinde bir yerlerde eyleme geçme yolundaki ruhsal erkenin yerdeğişimleri olarak gösteren bu süreçler bilincin ortaya çıkmasına neden olan yüzeye ilerler mi? Yoksa bilinç mi onlara doğru gider? Bu açıktır ki ruhsalolayların uzaysal ya da topografik tasarımlarını ciddiye aldığımız zaman kendini gösteren güçlüklerden biridir. Her iki olanak da eşit ölçüde tasarlanamazdır, ve bir üçüncü durum olmalıdır."
11.5. Başka bir yerde bç.siz bir tasarım ve öbç.li bir tasarım (bir düşünce) arasındaki edimsel ayrımın birincinin kendisini bilinmeyen kalan bir gereç üzerinde yer alırken, ikincinin ise (öbç.li olanın) ek olarak sözcük-tasarımları ile bağıntı içine getirilmesinden oluştuğunu ileri sürmüştüm. Bu Öbç ve Bç olarak iki dizgenin bilinç ile ilişkileri dışında bir başka ayırdedici özelliklerini daha belirtmek için ilk girişimdir. 'Birşey nasıl bilinçli olur? sorusu böylece amaca daha uygun olarak 'Birşey nasıl önbilinçli olur?' biçiminde bildirilir. Ve yanıt 'Ona karşılık düşen sözcük-tasarımları ile bağlanma yoluyla' olacaktır.
11. 6. Bu sözcük-tasarımları anı kalıntılarıdır; bir zamanlar algılar idiler, ve tüm 'anı kalıntıları gibi yine bilinçli olabilirler. Doğalarını daha öte ele almadan önce, ancak bir kez bç.li algı olmuş olan birşeyin bilinçli olabilmesi ve duygulardan ayrı olarak içerden doğup da bilinçli olmaya çalışan herhangi birşeyin kendini dışsal algılara dönüştürmek zorunda olması üzerimize yeni bir içgörü gibi doğar. Bu anı kalıntıları ile olanaklı olur.
11.7. Anı kalıntılarını A-Bç dizgesine dolaysızca bitişik dizgelerde kapsanıyor olarak düşünürüz, öyle ki o kalıntlara yatırım içerden kolayca bu dizgenin öğeleri üzerine yayılabilir. Burada hemen sanrıları, ve en diri anının her zaman bir sanrıdan ve bir dışsal algıdan ayırdedilebilir olması olgusunu düşünürüz," ama aynı zamanda hemen görürüz ki bir anı yeniden yaşandığı zaman yatırım anı dizgesinde kalırken, bir algıdan ayırdedilemeyen sanrı ise yatırım yalnızca anı kalıntısından A -öğesi üzerine yayıldığı zaman değil ama bütünüyle üzerine geçtiği zaman doğabilir.
11. 8. Sözel kalıntılar özsel olarak işitsel algılardan kaynaklanırlar, öyle ki bu yolla bir bakıma Öbç dizgesi için özel bir duyu-kaynağı verilir. Sözcük tasarımlarının görsel bileşenleri ikincildir, okuma yoluyla kazanılır, ve ilk olarak gözardı edilebilirler; ve bu sağır ve dilsizler dışında destek imleçler rolünü oynayan sözcüklerin devim-imgeleri için de geçerlidir. Sözcük gene de aslında işitilmiş sözcüklerin anı kalıntısıdır.
11.9. Belki de yalınlaştırma gibi bir amaç uğruna, şeylere ilişkin oldukları zaman görsel anı kalıntılarının önemini unutmaya, ya da düşünce-süreçlerinin görsel kalıntılara bir geri dönüş yoluyla bilinçli olmalarının olanaklı olduğunu ve birçok insan durumunda bunun gözde yöntem olarak göründüğünü yadsımaya götürülmemeliyiz. J. Varendonck'un gözlemlerine göre, düşlerin ve önbilinçli düşlemlerin incelemesi bize bu görsel düşünmenin kendine özgü yanı konusunda birşeyler anlatabilir. Onda çoğunlukla yalnızca düşüncenin somut gerecinin bilinçli olduğunu, ama düşünceleri özel olarak nitelendiren ilişkiler için görsel bir anlatımın verilemeyeceğini öğreniriz. İmgelerde düşünme öyleyse bilinçli olmanın yalnızca çok eksik bir yoludur. Ayrıca belli biryolda bilinçsiz süreçlere sözcüklerde düşünmeden daha yakın durur ve hiç kuşkusuz hem özgelişimsel hem de soygelişimsel olarak sözcüklerde düşünmeden daha eskidir.
11.10. Öyleyse, uslamlamamıza geri dönersek, kendinde bilinçsiz olanın önbilinçli olma yolu bu ise, baskılanmış olan birşeyi nasıl (ön)bilinçli yaparız sorusunun yanıtı şöyledir: Bu böyle öbç.li halkaları çözümleme çalışması yoluyla kurarak yapılır. Öyleyse bilinç kendi yerinde kalır; ama öte yandan Bç.siz ise Bç'ye yükselmez.
11. 11. Dışsal algıların ben ile ilişkileri bütünüyle açıkta yatarken, içsel algıların ben ile ilişkileri özel araştırmayı gerektirir. Bir kez daha tüm bilinci yüzeysel bir A-Bç dizgesi ile ilişkilendirmenin doğru olup olmadığı kuşkusunu yaratır.
11. 12. İç algılar ruhsal aygıtın en büyük türlülüğü gösteren ve hiç kuşkusuz ayrıca en derinde olan katmanlarındaki süreçlerin duyumlarını verirler. Bunlar konusunda çok az şey bilinir, ve haz-hazsızlık dizisine ait olanlar henüz en iyi örnekleri olarak görülebilir. Dışsal olarak doğan algılardan daha kökensel, daha öğeseldirler ve bulanık bilinç durumunda bile ortaya çıkabilirler. Bu duyumlar tıpkı dışsal algılar gibi çok-yerlidirler; eşzamanlı olarak değişik yerlerden gelebilirler ve buna göre değişik ya da giderek karşıt nitelikler taşıyabilirler.
11. 13. Haz verici duyumların kendilerinde itici hiçbir özellikleri yokken, buna karşı hazsızlık duyumları bu özelliği en yüksek derecede gösterirler. İkinciler değişime, boşaltıma doğru basınç yaparlar, ve bu yüzden hazsızlığı erke yatırımının bir yükselmesi olarak ve hazzı ise bir alçaltılması olarak yorumlarız. Haz ve hazsızlık olarak bilinçli olanı ruhsal süreçteki nicel-nitel bir 'başka' olarak adlandıralım; ve böyle bir 'başka' acaba tam olduğu yerde bilinçli olabilir mi, yoksa A dizgesine dek iletilmesi zorunlu mudur diye soralım.
11. 14. Klinik deneyim ikinciden yana karar verir. Bu 'başka'nın baskılanmış bir dürtü gibi davrandığını gösterir. Dürtücü kuvvet uygulayabilir, ve bunu benin zorlamayı saptaması olmaksızın yapabilir. Ancak zorlamaya direnç ya da boşaltma tepkisinin durdurulması bu 'başka'yı hemen hazsızlık olarak bilinçli kılar. Gereksinimlerden doğan gerginliklerin bilinçsiz kalabilmeleri ile aynı yolda, acı da bilinçsiz kalabilir; ve acı iç ve dış algı arasındaki bir halkadır ki, dış dünyadan kaynaklandığı yerde bile bir iç algı gibi davranır, Öyleyse duyumların ve duyguların ancak A dizgesine ulaşma yoluyla bilinçli olmaları olgusu doğru olarak kalır; eğer ilerleme yolu kapatılırsa, duyumlar olarak ortaya çıkmazlar, üstelik uyarı sürecinde onlara karşılık düşen 'başka' yine o aynı 'başka' olsa da. O zaman kısaltılmış ama bütünüyle doğru olmayan bir yolda bilinçsiz duyumlardan söz ederiz, ve bilinçsiz tasarımlarla bütünüyle haklı olmayan bir andırıma sarılırız. Ayrım şöyledir: bç. siz tasarımları Bç dizgesine getirebilmek için ilkin bağlantı halkalarının yapılmasının gerekmesine karşın, buna karşı kendilerini doğrudan ileten duyumlar için bu gereksizleşir. Başka bir deyişle, Bç ve Öbç arasındaki ayrım duyumlar için hiçbir anlam taşımaz; Öbç burada konu dışıdır, ve duyumlar ya bilinçli ya da bilinçsizdir. Sözcük-tasarımlarına bağlı oldukları yerde bile, bilinçli oluşları bu durumdan ötürü değildir; tersine, doğrudan doğruya bilinçli olurlar.
11. 15. Sözcük-tasarımlarının rolleri şimdi bütünüyle açıktır. Aracılıkları yoluyla, iç düşünme-süreçleri algılara çevrilir. Bu tüm bilgi dışsal algıdan kaynaklanır önermesinin tanıtlanması gibidir. Düşünmenin bir aşırı-yatırımı durumunda düşünceler edimsel olarak - sanki dışardan geliyorlarmış gibi - algılanırlar ve dolayısıyla gerçek sayılırlar.
11. 16. İç ve dış algı ve yüzeysel A-Bç dizgesi arasındaki ilişkilerin bu durulaştırılmasından sonra, ben tasarımımızı kurma işine geçebiliriz. Gördüğümüz gibi, çekirdeği olarak A dizgesinden yola çıkar ve ilk olarak anı artıklarına dayanan Öbç'yi kucaklar. Ama ben de, gördüğümüz gibi, bilinçsizdir.
11. 17. Şimdi sanırım kişisel güdülerden yola çıkarak sağlam ve yüksek bilim ile hiçbir ilgisinin olmadığını kibirle ileri süren bir yazarın uyarısını izlemekten büyük ölçüde kazançlı çıkacağız. Benimiz dediğimiz şeyin yaşamda özsel olarak edilgin davrandığını, ve onun anlatımına göre bilinmeyen ve denetlenemez güçler tarafından "yaşanırız" demekten hiçbir zaman bıkıp usanmayan Georg Groddeck'ten söz ediyorum. Hepimiz aynı tür izlenimleri edinmişizdir; üstelik bize tüm başkalarının dışlanması düzeyine dek egemen olmamış olsalar da, ve Groddeck'in buluşu için bilimin yapısında bir yer bulma konusunda duraksama göstermemiz gereksizdir. A dizgesinden doğan ve ilkin öbç.li olan varlığa Ben/Ego diyerek, ve ruhsal yapının içine bu varlığın uzandığı ve bç.siz olarak davranan öteki parçasını, Groddeck'in kullanımına göre, O/Id olarak adlandırarak bu buluşu dikkate almayı öneriyorum.

11. 18. Bu görüşten hem betimleme hem de anlama açısından yararlar sağlayıp sağlayamayacağımızı çok geçmeden göreceğiz. Şimdi bir birey bizim için bilinmeyen ve bilinçsiz bir ruhsal O'dur ki, yüzeyinde ben yerleşmiştir, A-dizgesi çekirdek olarak ondan gelişmiştir. Eğer imgesel bir betimlemesini yapmaya çabalarsak, benin O'yu bütünüyle kuşatmadığını, ama onu ancak A dizgesinin benin yüzeyini oluşturduğu düzeye dek az çok dölüt diskinin yumurta üzerine oturması gibi kuşattığını ekleyebiliriz. Ben O' dan keskin olarak ayrılmış değildir; alttan onunla kaynaşır.
11. 19. Ama baskılanmış içerik de O ile kaynaşır, yalnızca onun bir parçasıdır. Baskılanmış içerik ancak baskının dirençleri yoluyla benden keskin olarak koparılır; O yoluyla ben ile iletişim kurabilir. Hemen anlıyoruz ki patolojinin uyarısı üzerine çizdiğimiz sınır çizgilerinin hemen hemen tümü de ruhsal aygıtın yalnızca yüzeysel katmanları ile bizim tarafımızdan bilinen biricik katmanlar ile ilgilidir. Bu ilişkiler için bir taslak çizge verebiliriz. Burada çizgiler hiç kuşkusuz yalnızca betimlemeye hizmet ederler ve hiçbir özel yorum isteminde bulunmazlar. Belki de ekleyebiliriz ki, ben beyin anatomisinden öğrendiğimiz yolda yalnızca bir yanda olan bir “işitme takkesi” giyer. Deyim yerindeyse, onu çarpık takar.
11.20. Benin O'nun A-Bç aracılığı altında dışsal dünyanın doğrudan etkisi tarafından değişkiye uğratılmış parçası olduğunu, belli bir ölçüde yüzey ayrımlaşmasının bir sürdürülmesi olduğunu görmek kolaydır. Dahası, Ben dışsal dünyanın etkisine O ve amaçları üzerinde geçerlik kazandırmakla uğraşır, ve O'da kısıtlanmadan hüküm süren haz ilkesinin yerine olgusallık ilkesini geçirmeye çabalar. Algı Ben için O'da içgüdüye düşen rolü oynar. Tutkuları kapsayan O ile karşıtlık içinde, Ben us ve sağduyu denebilecek olan şeyi temsil eder. Tüm bunlar hepimizin tanıdığı halksal ayrımlar ile bir çizgiye düşer, ama ancak ortalama olarak ya da ideal olarak doğru sayılacaklardır.
11. 21. Benin işlevsel önemi normal olarak devinebilirliğe yaklaşımlar üzerindeki denetimin ona bağımlı olması olgusunda anlatım kazanır. Böylece O ile ilişki içinde, atın üstün kuvvetini dizginlemesi gereken bir binici gibidir. Aralarındaki biricik ayrım binicinin bunu kendi kuvveti ile yapmaya çalışırken, benin ödünç kuvvetleri kullanmasıdır. Bu andırım bir parça daha ileri götürülebilir. Binicinin atından ayrılmak istemediğinde sık sık onu da gitmek istediği yere götürmekten başka yapacak birşeyinin olmaması gibi," Ben de genellikle O'nun istencini sanki kendininmiş gibi eyleme çevirir.
11. 22. Benin doğuşunda ve O' dan ayrılışında A dizgesinin etkisinden başka bir etmen daha rol oynamış görünür. Birinin kendi bedeni ve her şeyden önce onun yüzeyi hem dışsal hem de içsel algıların kaynaklanabileceği bir yerdir. Bir başka nesne olarak görülür, ama dokunmaya iki tür duyum üreterek karşılık verir ki bunlardan biri bir iç algıya eşdeğer olabilir. Ruhbilimsel-fizyoloji birinin kendi bedeninin algı dünyasında [başka nesneler arasında] hangi yollarda belirginlik kazandığını yeterince tartışmıştır: Acı da burada bir rol oynuyor görünür, ve acılı hastalıklar sırasında örgenlerin yeni bir bilgisinin kazanılış yolu belki de genel olarak birinin kendi bedeninin bir tasarımına ulaşma yolunun modelidir.
11. 23. Ben her şeyden önce bedensel bir bendir; salt yüzeysel bir varlık değil, ama tersine kendisi bir yüzeyin izdüşümüdür. Eğer onun için anatomik bir andırım bulmayı istersek onu anatomistlerin "beyin-insancıkları'' ile beyin kabuğunda kafası üstü duran, topuklarına doğru uzanan, geriye bakan ve bilindiği gibi konuşma bölgesini solda taşıyan "kortikal homonkulus"ları ile özdeşleştirmek en iyisidir.
11. 24. Benin bilinç ile ilişkisini yineleyerek ele aldık; gene de burada yeniden betimlenmesi gereken birkaç önemli olgu vardır. Toplumsal ya dil törel bir değerlendirme tarafından belirlenen bakış açısını gittiğimiz her yere yanımızda götürme gibi bir alışkanlığımız olduğu için, alt tutkuların etkinliklerinin bilinçsizin alanında yer aldığını işitince şaşırmayız; ama ruhsal işlevler bu değerler cetvelinde ne denli yukarıda duruyorlarsa, bilince güvenilir bir giriş yolu bulmalarının o denli kolay olacağını bekleriz. Ama burada ruhçözümsel deneyim bizi aldatır. Bir yandan başka bakımlardan sıkı derin düşünce gerektiren ince ve güç entellektüel emeğin bile önbilinçli olarak ve bilince çıkmaksızın yerine getirilebileceği konusunda kanıtımız vardır. Bu durumlar bütünüyle ikircimsizdir; sözgelimi uyku sırasında yer alabilirler ve örneğin biri uyandıktan hemen sonra bir gün önce hiçbir sonuç alamadan uğraşmış olduğu güç bir matematiksel problemin ya da başka bir problemin çözümünü bildiğini görür.
11. 25. Ama çok daha tuhaf olan bir başka deneyim vardır. Çözümlemelerimizde kendilerinde öz-eleştiri ve duyunç yetilerinin, dolayısıyla genel olarak yüksek değer verilen ruhsal yetilerin bilinçsiz oldukları ve bilinçsiz olarak çok önemli etkiler ürettikleri insanlar olduğunu öğreniriz; çözümlemede direncin bilinçsiz kalışı öyleyse hiçbir biçimde bu türden biricik durum değildir. Ama bizi sağlam eleştirel içgörümüze karşın bir bilinçsiz suçluluk duygusundan söz etmeye zorlayan bu yeni deneyim bizi ötekinden çok daha fazla şaşırtır ve özellikle büyük bir sayıda sinircede bu tür bilinçsiz, bir suçluluk duygusunun ekonomik olarak belirleyici bir rol oynadığını ve iyileşme yoluna en güçlü engelleri çıkardığını aşamalı olarak görmeye başladığımız zaman, önümüze yeni bilmeceler çıkarır. Eğer bir kez daha değerler cetvelimize geri dönersek, yalnızca en altta olanın değil ama en yukarıda olanın da bende bilinçsiz olabileceğini söylememiz gerekecektir. Sanki bu yolda bilinçli ben konusunda ileri sürdüğümüz şey, onun herşeyden önce bir beden-ben olduğu görüşü tanıtlanmış gibidir.
1- Bilinçsizin eleştirisinin tuttuğu yeni yön burada irdelenmeye değer. Ruhçözümlemenin olgularını tanımayı reddetmeyen ama bilinçsizi kabul etmeye isteksiz olan birçok araştırmacı bilinçsizde – bir fenomen olarak - yeğinlik ya da duruluk açısından büyük bir dereceler türlülüğü saptamanın olanaklı olması gibi hiç kimsenin karşı çıkmadığı bir olgunun yardımıyla güçlüğü aşmanın bir yolunu bulur. Tıpkı çok diri, göz kamaştırıcı ve ele gelecek denli bilinçli süreçlerin olması gibi, ancak zayıf olarak, güçlükle belirgin olarak bilinçli olan başkalarını da yaşarız; ve en zayıf olarak bilinçli olanlar kendilerine ruhçözümlemenin o uygunsuz 'bilinçsiz' sözcüğünü uygulamak istediği durumlar olacaktır. Ama bunlar gene de bilinçli ya da "bilinçte"dirler, ve eğer onlara yeterince dikkat edilecek olursa tam olarak ve güçlü olarak bilinçli kılınabilirler.
Ya uylaşıma ya da duygusal etmenlere bağımlı olan bu tür bir soru üzerine kararı uslamlamalar yoluyla etkileyebilmenin olanaklı olduğu düzeye dek, şunları belirtebiliriz. Bilincin duruluk derecelerine gönderme hiçbir biçimde bağlayıcı değildir ve örneğin şöyle andırımlı önermelerden daha öte bir tanıtlama gücü yoktur: 'Aydınlığın en göz kamaştırıcı ışıktan en sönük parıltıya dek birçok dereceleri vardır, ve dolayısıyla genel olarak karanlık diye birşey yoktur'; ya da: 'Değişik dirilik dereceleri vardır, ve dolayısıyla ölüm diye birşey yoktur.' Böyle önermeler belli bir yolda anlamlı olabilirler, ama onlardan örneğin 'Öyleyse ışık yakmak gereksizdir,' ya da, 'Öyleyse tüm örgensel varlıklar ölümsüzdür' gibi belli sonuçlar türetilecek olduğunda, kılgısal olarak değersizdirler. Dahası, dikkate çarpmayanı bilinçsiz olanın altına almak bütününde elimizde ruhsalolana ilişkin olarak bulunan biricik dolaysız pekinliği altüst etmekten başka birşey değildir.
Gene de, hakkında hiçbirşeyin bilinmediği bir bilinç bana bilinçsiz bir ruhsal durumdan çok daha saçma görünür. Son olarak, dikkate çarpmamış olanı bilinçsiz olanla bu eşitleme girişimi açıktır ki ruhçözümlemeci görüşü formüle etmede belirleyici etmenler olan ilgili dinamik koşullar hesaba katılmaksızın yapılır.
Çünkü burada iki olgu gözardı edilir: ilk olarak, bu tür dikkate çarpmayan birşey üzerinde dikkati yeterince yoğunlaştırmak aşırı ölçüde güçtür ve çok büyük çaba gerektirir; ve ikinci olarak, bu başarıldığı zaman daha önce dikkatten kaçmış olan düşünce şimdi bilinç tarafından kabul edilmez, ama sık sık ona bütünüyle yabancı ve karşıt görünür ve onun tarafından hemen reddedilir. Böylece bilinçsizden kaçıp çok az dikkate çarpana ve hiç dikkate çarpmayana sığınmak gene de yalnızca ruhsalın bilinçli olanla özdeşliğini tam olarak saptanmış gören önyargının bir türevidir.