Felsefe Ekibi Dergisi
Sayı :14 Yıl: 2010

 

Var Oluş Anlamsızdır
Deniz Denizel


“Nereden ve neden geldiğimizi bilmediğimiz, nereye gittiğimizi bilmediğimiz ve ne yapmamız gerektiğini bir türlü idrak edemediğimiz bir âlemde var olmak, dağın birinde yaşayan ve hiçbir şey bilmeyen bir çobanın -zaten hiçbir zaman gerçekleşmeyecek- kör bir hayali olmaktan başka bir şey değildir…”

“Nereden geldiğimizi bilmiyoruz…”

“Bilimsel” olarak altı milyar yıllık bir var oluş süresi…

Bilim, beş duyumuzla elde ettiğimiz veriler ve bu verilerle ispatladığımız gerçekler bütünüdür. Beş duyumuz ise beynimize algıladığı verileri ileten bir araçtır. Bir gerçeklik düşünün ki, sadece beş duyuyla ve bir de varsayım halinde olan altıncı duyu ile algılansın… Bütün bunların yanındaysa yine bilimin söylediği şekilde pek çok algı şekli ve farkına varmadığımız duyuların olduğu varsayımı ile birlikte, sadece üç boyut ile yaşadığımız kendi yaşamımızda otuz beşinci boyutlara kadar saptandığı iddia edilen düzeyler olsun…

Burada bana düşen ne kısıtlanmış duyuları az bulmak, ne de sürekli yeni bulgular saptayan bilimin yaptıkları varsayım olarak nitelendirip onu eleştirmek olacaktır. Sadece söylemem gereken şeyler olacaktır…

Bilim hep en geriyi irdeleyecektir. Altı milyar yıldan daha öncesi de keşfedilecektir. Hatta bu farklı boyutlarda da açıklanacaktır. Daha da öncesi bilinecektir. Fakat ne yazık ki, bu keşfediş hiçbir zaman son bulmayacaktır. Hep yeni bir eski bulunacaktır. Bunun sonunun olmaması bize iki mutlak önerme sunar; Her zaman geçmişle ilgili bilmediğimiz bir şey olacaktır ve hiçbir zaman mutlak başlangıç bilinemeyecektir.

Buna karşıt olarak bize önce spritüel verilerin sonra da kuantum fiziğinin sunduğu bir zaman görüm biçimi vardır. Ona göre zamanı başlangıçlı ve sonlu kılan, mantık yasamızdır. Yani “elbet bir başlangıç olmalıdır” önermesini yaptıran mantıktır. Bazı spiritüelist öğretilere göre kesin ve kuantuma göre büyük yüzdeli olarak öyle olan zaman, ileriye ve geriye doğru sonsuzdur. Buradan önce ve sonra oradayızdır. Sadece bu âlemde var olan “sınırlı” bir zamana tabidir.

Bütün bunları kendime antitez oluşturmak için yazmadım. Sadece, benim söylediğime en büyük antitez olabilecek şeyin, bir varsayımdan öteye gidemeyeceğini söylüyorum. Belki de başlangıç hiçbir suretle bilinemeyeceği için oluşturulmuş alternatif bir teoriden ibarettir… Bunu da bilmiyorum. Bu öğretiye cevabım ise, “Başlangıç olmadıysa nasıl buradayız?” sorusu olacaktır. Bu soru asla yanıtlanamaz. Ancak başka bir soruyla konu uzatılabilir; “Başlangıcı olmayan bir şey var olamaz mı?” Bu teknik olarak imkânsızdır. Var olma olasılığı sadece “yaratıcı” kavramında ortaya çıkar. Eğer mümkün ise, sadece onun için geçerlidir, bizim için değil.

Buna ikinci alternatif olarak dini mitler ve düşünce sistematikleri karşımıza çıkar. Dine göre başlangıcın geriye doğru sonsuza kadar ötesinde yaratıcı ve onun ışığı vardır. Dahası bunu din sembolik bir ifade olarak sunmaz, ona göre bu fiziksel bir şeydir. Bu bilimsel sistematiğe göre bir teori bile değildir. Çünkü teorinin temellendirildiği noktalar vardır. Bunda o temellendirme de yoktur. Bu yüzden bu sadece bir iddiadır. Sınırsızca olasılıkla kendini var eden bir olasılıktır. Gerçek olma olasılığı kelimelerle ifade edilemeyecek kadar çok düşüktür, çünkü olasılığı çok düşüktür.

Toplumda dile getirildiği zaman “deli” veya “şizofren” damgası yiyeceğimiz teoriler de üretilebilir. Örneğin, başlangıcımızla ilgili her zaman bizim evrenimizden önceki bir başka evrende var olmuş bir türün teknolojisinin gelişmesiyle yaptığı bir mikro evren deneyinde oluşmuş, onlara göre mikro bir evrende “yanlışlıkla” var olmuş olduğumuzu düşünmüşümdür. Çünkü bu kadar problematik bir varlık ancak böyle bir yanlışla olmuş olabilir benim için. Bu deney nedir diye sorarsak, bizim şimdi yaptığımız atomları çarpıştırma deneyine benzer bir şeyin daha gelişmişi olduğunu varsayabilirim. Evet, ben şizofrenim.

Sonuç olarak, en başlangıcı hiçbir suretle bilemeyeceğiz. Çünkü hep daha önceki bir bilinmeyen olacaktır. Bunun sebebi karmaşık akıl sistematiğimiz de olsa, gerçekten evrenin ve zamanın kaotik yapısı da olsa, bu böyledir.

Bu, anlamsızlığın başlangıcıdır. Bir şeyin başlangıcı yani özü bilinmediği sürece, o zihnimizde bir karartı ve var oluşumuzda kara bir leke olarak kalacaktır.

“Neden geldiğimizi bilmiyoruz…”

Neden sorusunu irdelemeden önce söylemek istediğim, var oluşumuzda bir neden olup olmadığının ve varsa o nedenin ne olacağının hiçbir suretle bilinemeyeceği gerçeğidir.

Eğer var ise, bilemeyeceğimiz bu neden ilahi bir şey olmayabilir. Yine aynı yere geliyoruz. İnsan her zaman kendi var oluşunu ilahi bir konumla değerlendirmiş ve nitelendirmiştir. Bu dini ve spiritüelist inanç sistematiklerinde gördüğümüz mantıktır. Din ve spiritüalizmin temeli, yumuşak diktalarının yanında kendi mantık ve bilinç sistemlerinde oluşturdukları nedenselcilik kuramıdır. Her şeyin bir nedeni olması gerektiğine inanır, her şeyi bir nedene bağlarlar. Elbet birazı doğru olmalıdır. Belki daha fazlası doğrudur. Ancak sorunumuz, düşünebildiğimiz her şeyi kendi imgelerine göre oluşturdukları bir nedene tabii tutmalarıdır. Söyledikleri her şeyin doğru olması olasılıksızdır. Veya “nedensellik” olgusu her şeyi kapsamaz. Çünkü, her şeyin bir nedeni olmak zorunda “değildir”. Bu mantık sistemimizin yarattığı bir yanılsamadır. Mantık açıklar ile doludur. Beş duyumuzu açıklamak ve yönetmek için oluşmuş bir sistemdir. Sadece “doğum, yaşam ve ölüm” periyodu için geçerlidir. Yani ruhsal değil, beyinsel yani fizyolojik bir fonksiyondur. Doğru determinist mantık bu değildir. Daha doğrusu, bu aynı zamanda determinist mantık içerisindeki bir açıktır. Evet, olgu ve olaylar bir suretle birbirine bağlıdır, belirli nedenler belirli sonuçları yaratır, birçok zaman aynı nedenler aynı koşullarda aynı sonucu verir, fakat her şey bir nedene bağlı kalarak açıklanamaz ve her şeyin bir nedeni olması gerekmez.

Bu dönem içinde kısıtlanmış “bazı” fonksiyon ve özelliklerle, bu sorunun cevabını “bilimsel olarak” asla veremeyiz. Sadece bazı imgelerin gerçeklik olasılıklarını yüksek kılıp onlara inanabiliriz. İnanç ise bilimsel değildir.

Burada bize düşen, hiçbir şeye inanmayıp, bu büyük nedeni, bu dünyada hiçbir suretle bilemeyeceğimizi kabul etmektir.

İkinci boyut; Nedenin yokluğu saçma değildir. Eğer ihtimal verdiğim gibi ortada bir neden yoksa, bu yokluk bir mantık koşullanması olarak “anormallik” teşkil eder. Bunun anormal olup olmadığını tartışmak yersizdir. Çünkü bu isimlendirmenin ötesine geçemeyecektir. Daha çok her anormalliğin saçma olup olmadığı düşünülmelidir. Norm dışı olmak kötü olmak demek değildir. Sadece genele göre farklı olmaktır. Sistemin doğal bir getirisidir. Her alanda standart normların dışında kendini var eden bir şey vardır. Bu denge sistemine dayalı bir durumdur. Bunun dışında her norm dışı görünen gerçekten anormal değildir. Bir kısmı norm üstüdür, yani sürnormal. Norm üstü her hangi bir yapı, farklı norm değerlerinin ötesinde farklılara ve normallere göre “üstün”dür.

Nedenin olmama olasılığını üstün kıldığımı söylemiyorum. Sadece bu olasılığın anormal olmadığını söylüyorum. Rahatsız ettiğim için özür dilerim.

Eğer var ise nedenin bilinemeyecek olması, anlamsızlığın ikinci evresidir. Kendi var oluş nedeninin bilinemiyor olması her şeyi bilebileceğini iddia eden insan için bir hayal kırıklığıdır. Bu insanın telafi edemeyeceği bir şeydir. Var oluşu anlamsız kılar.

“Nereye gittiğimizi bilmiyoruz…”

En çok olasılığa sahip konudayız…

Yıllar boyunca geçici bir süreliğine bilinç kaybı yaşadıktan sonra bir şeyler gördüğünü iddia eden insanların hikâyelerini duymuşuzdur. Mistisizm ve spiritüalizmle ilgilenen bazı insanların hep ölüm sonrasıyla ilgili bir teorisi olmuştur. Parapsikologlar pek çok şey iddia etmiştir ölüm sonrasıyla ilgili. Medyumların ise bir kısmının kendi dinlerine göre, bir kısmının geliştirdiği inanç sistemleri vardır, ölüm ve sonrası ile ilgili. Ve pek tabii ki, din adamlarının söyledikleri mevcuttur. Her din mensubu kendi dinine göre bir şeylere inanır ve diğerlerini reddeder. Onlara göre daha çok fantastik ütopyalar bizi beklemektedir. Hinduizm, Eski Mısır ve Tibet inançlarına göre de ölüm sonrası daha çok “sinematografik”, yani sanki bir hikâyenin içerisindeymiş gibi sıralı ve ritüelistik olacaktır. Bir de olmuş oldukları varsayılan Atlantis ve Mu kıtalarındaki dine göre de -ki bunun o dönem din olmadığı varsayılmaktadır- günümüzün mutlak dinlerinde ölüm sonrası yaşayacağımızı iddia edilen şeylerin bir kolajı ve aranjmanı bizi beklemektedir. Ölüm sonrası yaşam, bilim insanlarının kimisine göre kesindir, kimisine göre değildir. Bunların kimisi reenkarnasyona sahiptir, kimisi sınırlı reenkarnasyona sahiptir, kimisi de sadece tektir…

Yeniden aynı noktaya geleceğiz, “inanç”. Bütün bunların birçoğu, eğer varsa mantıki değerlerinin ötesinde, sadece inançtır. Bizim bir şeye inanmak yerine, onu bilmemiz gerekir. Bilmediğin şeye inanırsın, inandığın şeyi ise bilmezsin. İnanç, gerçekliği ispatlanmadığı veya inanılan teorinin kendini var ettiği bütün diğer -onunla çelişen- teorilerin gerçek dışılığı ispatlanmadığı sürece, ne kadar mantıki ve vicdani de olsa, oluşturulan hayali bir imaj olma niteliğini hiçbir suretle geçemez.

Bütün bunların yanında, bu kadar olasılıktan bir tanesini seçip inandığımız zaman, bu inancın hiçbir getirisi olmayacaktır. Bu da oluşturulmuş “boş” bir iddiadır. Bunu sadece spiritüelist ve mistik öğretilerde bahsi geçtiği şekilde ele alabiliriz. Yani, bir şeyi isteyince onun gerçekleşme olasılığının büyümesi durumu. Bir şeyi istemek de tam olarak “inanmak” sayılmaz. Sayıldığı başka anlamıyla, -ki bu istençtir- buradaki “inanç” kavramının fiiliyatı daha farklıdır. Bir imaj oluşturup milyonlarca olasılıktan bir tanesine bağlanmaktan ziyade gerçekleşme veya olma olasılığı bir ütopya olmayan, o an bulunduğun dünyada kendi konum ve koşulunun daha iyi yöne dönmesi düşüncesini sağlayan bir oto veya bilinçli güdümdür.

Hayal kurmak olasılıkların arasından bir tanesini seçip ona boş bir umutla bağlanmak değil, kendi olasılığını yaratmaktır. Sistemin bizden beklediği şey bundan başka bir şey değildir.

Bizi ölüm sonrası neyin beklediğini veya nereye gideceğimizi bilmek, yaşadığımızı varsaydığımız şu an ve koşul itibarıyla imkânsızdır. Bunu bilmek için önce ölümü yaşamamız gerekmektedir. Bu hiçbir suretle bilinemeyeceği için, bu konuyla ilgili bir olasılığa inanmak yanlıştır. Bazı insanlar da “bilmediğim için inanıyorum zaten” mantığına sahiptir. Bu düşünce mantıki vicdana, rasyonalizme, bilime ve akli tutarlılığa tamamıyla karşıttır. Özünde duygusal bir güdümdür. Nedenini bilmediğimiz şekilde bir şeye inanırız bazen. Bu büyük ihtimalle o konuya bilinçaltımızda bir duyarlılığa sahip olduğumuz için öyledir. O duyarlılık, güdüm ve koşullanma yaratır. Bilinmeyen bir şeye inanmak, o şeyin başka bir şey olma ihtimalini ortadan kaldırmaktır. Bunu yaptığın anda, kompleks insan bilincinin kurduğu tuzağa düşmüş olursun.

Bütün bunların ötesinde, bir şeyin bizi bekleyip beklemediği de muammadır. “Orada başka bir yer olmalı” önermesini veren yine mantık yasalarıdır. Bu da bir koşullanmadır. Belki de mutlak son bizi beklemektedir, ki bu da olasılıktır.

Yaşam serüveninin sonunda olacak şeyi bilememek, varlığın üçüncü anlamsızlığıdır. Kendi sonunu bilemeyen insan için bütün başlangıç ve sonlar yansızlaşır. Çünkü bütün o başlangıç ve sonları bilmeye yarayan yaşam sürecinin sonunda ne olacağı bilinmemektedir.

“Yaptığımız şeyleri neden yaptığımızı bilmiyoruz…”

“Yok artık…” değil mi?

Bir bebek doğduğunda, yeni sahip olduğu bir bilinçle bu dünyaya gelir. Ruh yani enerji salt bilinçtir. Fiziki beden ve beyin, salt bilinçsiz bir hiçtir. Beden ve ruh birleşince, sadece bu dünya için bir kombinasyon meydana gelir. Bu birleşim “tek” bilinç oluşturur. Fakat enerji için bir problem vardır… O bu tek bilinç içerisinde mutlu değildir. Çünkü o her şeyi bilerek gelmiştir, beden bu bilgileri yok saymaktadır. Mantık yasaları ile yönlendirilmeye başlanmıştır. Beş kısıtlanmış duyu ile kısıtlanmıştır. Ego ile bilinci karartılmıştır. Bu yüzden ruh özünde bedeni her zaman reddeder ve ikisi her daim bir savaş içerisindedir. Bu savaşı çoğu zaman beyin fonksiyonları kazanır. Beyin mantığı kendi yaratır, sonra da der ki, “Benim dünyamda yaşıyoruz, tek bilincin benim istediğim gibi yönelmesi daha mantıklı…” Bu önerme kadar doğru bir şey yoktur aslında. Çünkü buradayızdır. Bu yüzden ruh her zaman acı içerisindedir…

Bebekliğin ilk yılları çoğu bilim insanına göre dünyayı tanıma süresidir. Bu süre benim için beynin dış dünyayı tanıma süresi, ruhun ise içine hapsolduğu şeyi tanıma süresidir. Bu süre içerisinde yaşanmış anılarımızı pek hatırlamayız… Bunun elbet bilimsel yönlü bir açıklaması vardır. Ancak, konu daha derindir. Bedenle ruhun birbirine alışma süresi bir “travma”dır. Bu süre içerisinde beyin çok hızlı çalışır ve bilinç tam olarak açık değildir. Bir otokontrol mekanizması ve sezgisel güdüm içerisinde hareket eder bebek. Yani programlanmış gibidir.

Bu süreç, insanı olumsuz yönde kompleks kılan bilinçaltının en hızlı geliştiği dönemdir. Bu dönem esnasında algı daha gelişmekte olsa da, çok açıktır. Söylenen her söz, yaşanan her şey, ufak bir görüntü, önemsiz görünen başka bir şey bile o bilincin derinine işlenip geleceğin temel kodları haline gelir.

Bugün, yaptığımız birçok hareketi o dönemde oluşmuş bilinçaltı kodlamalarına göre yaparız. Son derece olağan, sıradan ve normal olan bir davranışımız bile bize o şekilde olacağına ilişkin önceden bir kodlamadır. Bu kodlamalar, bilincimize yani davranışlarımıza hükmedemediğimiz bir dönemde gelişmişlerdir. Karanlık bir dönemde “elimizde olmadan” gelişen kodlamalarla şimdiyi yaşıyoruz. Bu yaptığımız şeyleri neden yaptığımızı bilemeyeceğimiz doğrultusunda salt bir veridir.

Pek tabii ki, yaptığımız şeyleri neden yaptığımızı bildiğimiz anlar da vardır. Mesela mantıki sebeplerle gün içerisinde pek çok şey yaparız. Şimdi daha önemli bir konuya geliyoruz.

“Sistem Kodlaması”

Sistem kodlaması, bilinç sahibi olan sistemin kendi içinde var ettiği unsurları her hangi bir mantıki ve akli kalıba uyduramayacağımız sistematik bir kaosla düzenlemesi ve yönetmesidir. Bu aynı zamanda tanrısal bilinçtir. Mantık ve akılla çözülemez, anlamı bizim için yoktur. Nedenini ve amacını hiçbir suretle çözemeyiz. Bunu kader diye tarif edilen şeyin daha farklı donanımlı bir versiyonu gibi düşünebiliriz. Aklımıza bir şey geldiğinde, bu düşünce nedensizmiş gibiyse, bu büyük ihtimalle bir sistem kodlamasıdır. Bu isimlendiremediğim bir düzeni sistematize eden bir kodlamadır. Kaos teorisi ile anlatılan düzen bunun içerisinde vardır. Üzerine eklenmiş hali; Kaos teorisinde kendi seçimlerinle yaptığın ufak bir müdahale bile dünyada birçok şeyi değiştirebilir. Sistem kodlamasında da yaptığın ufacık bir şey bile dünyayı değiştirebilir, fakat bu seçimmiş gibi görünen şey sistem tarafından aklına sokulan yalancı güdüm kodlamaları olabilir. Sistem zaten senin için uygun olan şeyi seçmiştir ve onu senin aklına sokar. Düşünebildiğimiz şeyler bizim kontrol mekanizmamız dışında “bir anda” aklımıza gelirler.

Burada bana düşen, sistemin belirlediği veya niyet ve istencimizle yarattığımız özel anlarda gerçek seçim şansına sahip olmamız gerektiğini düşünmemdir. Bunun da sadece farklı ve/veya üstün insanların ayrıcalıklı niteliği olduğundan eminim. Gerisi istatistiktir.

Sistemin kendi yazdığı senaryonun dışında verilmiş veya kazanılmış seçim, bir sonraki denklemin önkodlarıdır. Bu yeni kodlamayla birlikte bir sonraki hamlenin ne olacağını bekleyen denklemler zinciri etki-tepki, saçaklanma ve düzen içerisindeki kaosa dayalı bir şekilde değişir. Saçaklanan yepyeni bir denklem haritası oluşur. Bu suretle kaderle arasındaki en büyük fark; kader teorisinde her şey önceden bizim adımıza çizilmiştir, fakat sistem kodlaması teorisinde “özel” insanların bazı seçimlerine göre sürekli ritmik aralıklarla yenilenerek oluşan ve birçok şeyi etkileyen çizgeler vardır.

Sistem kodlaması ile kaos teorisini aynı denklemin içerisine koymam çelişkili bir ifade olarak algılanabilir. “Her şey sistem tarafından manipüle ediliyor ise özgür seçim şansına göre şekillenen kaos teorisinin ne anlamı vardır?” sorusu pek tabii ki sorulmalıdır. Bunu kaos teorisinin üzerine şekillenen yeni bir versiyon olarak görebiliriz. Bahsettiğim o nadir özgür seçimdeki değişime indirgeyebilir, gerisini ise sadece yapılan aksiyonun -sistem tarafından kodlananların da- teknik açıklaması olarak ele alabiliriz. Yani, yapılan şeylerin getirisi öngörülemez noktalara varabilir ve her şeyi değiştirebilir, fakat kendi irademizle yapılmamış olabilir. Daha salt bir açıklamayla, kaos teorisinin anlamı sistemin işleyişini ve neden-sonuç ağının öngörüsünün açıklamasıdır. Kaos teorisinin öznesi özgür seçim değil, her seçim aksiyonunda oluşan sonuçların kompleks ve çoklu bir domino etkisi gibi gelişen gidişatı ve getirisinin teknik açıklamasıdır.

Sistem kodlaması kaderin farklı ve daha gelişmiş bir açıklamasıdır.

Yaptığımız şeyleri neden yaptığımızı bilmediğimiz ve “seçim”lerimizin bizim adımıza sistem tarafından düzenlendiği bir sistemde var olmak biçimi bozulmuş bir gerçekliğin yarattığı oyunda figüran olma trajedisidir. Bu var oluşu anlamsız kılan dördüncü evredir.

Şimdi en mutlak gerçeğe geliyoruz… Birçoğumuzun bir gün aile kurma ve çocuk sahibi olma isteği vardır. Dini öğretilerde aile kurma ve çocuk sahibi olmanın kutsallığından bahsedilir. Fizyolojik yapı itibarıyla hepimizin içinde zaten üreme içgüdüsü mevcuttur. Bu açıdan sadece üremek için yaşarız. Mantıki açıdan insan türünün devamı için üremek ideal düşüncedir. Aslında bütün her şey, üremek için uygun hale getirilmiş ve tasarlanmıştır.

Üzgünüm…

“Çocuk yapmak etik değildir…”

Bilmemiz gereken en mutlak gerçek, çocuk sahibi olmanın ahlaka uygun olmadığıdır. Kim bana bu âlemde var olmak istemiş olduğunu söyleyebilir? Birine var olup lmamak istediğini sormadan onu var etmek hiçbir akli, mantıki ve vicdani duyarlılığa uymaz.

Her daim iyilikten bahseden insan için mutlak bilince sahip bir enerjiyi hiçbir zaman içinde olmak istemeyeceği fiziki bir bedene hapsetmek ve acılar ile dolu bir âleme getirmek ne kadar iyidir?

Bazı spiritüelist öğretilerde ruhun buraya gelmeden önce kendi isteğiyle buraya yollandığı söylenmektedir. Hangi ruh bunu ister? O zavallı, ölene dek maddi ve manevi gereksinimleri hiç bitmeyen, ego ile lanetlenmiş, duyusal ve boyutsal olarak belli bir sınırı aşamayan, zaman ile ehlileştirilmiş ve mutluluk yanılsamasıyla ömrünü harcayan bedenin içerisine, o bedenin normlarına göre çok uzun bir süre hapsolmayı isteyen ruh, tıpkı o beden gibi zavallıdır.

Üreme ile ilgili kurduğumuz her hayal, güzel düşünce, güdüm, koşullanma ve mantıki açıdan sebep gösterme ve istek; üremek için kodlanmış fizyolojik yapımız ve kalıplaşmış genetik kodlama ile vücutta yaratılan hormonlar (testesteron ve östrojen) yüzündendir. Bu süreç ve seleksiyonun parçası olmak “aynı” olmaktır.

Bütün bunların ötesinde eğer öyle bir seçim şansı verildiyse veya var olmak isteyip istemediği sorulduysa, -ki bu ütopik bir retro şizofrenidir- var olmamayı dilemiş olmayı istemelidir insan. Çünkü bu saatten sonra sadece yok olmayı dilemek yetmez, ki zaten yok olmak için var’ız.

Kendi varlığının ve senden bir sonrakini var etmenin etik olmadığı bir olasısızlık sentezinde kendini var saymak ve sanmak, var oluşun sonuncu ve en dramatik anlamsızlığı, hatta imkânsızlığıdır. Ondan öncekilerle arasındaki diyalektik, yine anlamsızlığın aralarındaki özne olmasıdır.

“Bir başka boyut…”

Buna ek olarak, etik olasılıksızlığının dışında, çocuk yapmak günümüz dünyasında bir lüks olmalıdır. Bozuk ve problematik genlerin bir sonraki kuşağa geçmesi insanlık, doğa ve organizmanın kendisi için sorun ve tehdit teşkil etmektedir. Doğru genetik kodlamanın yanında, getirilecek olan insanın geleceğinin her yönden düşünülmesi ve ona göre pozisyon alınması gerekir. Birinci faktöre uymayan durumda ve birinciye uyup da ikinciye uyamayan durumda kişinin çocuk yapma hakkı olmamalıdır. Varken yok etmek etiğe aykırıdır lakin yok iken var olmasını engellemek tamamıyla yansız ve mantıkidir. Zaten yüksek ivmeyle artan popülasyon ve ağaçlılık oranının düşmesi yüzünden oksijen oranı düşmektedir. Her yeni varlık, yeni bir yaşam alanı gereksinimi demektir. Her yeni yaşam alanı, doğanın yok olması demektir. Doğa yoksa, insan da yoktur. Ve doğayı yok eden insan geleceği yok eder.

Bunlardan sonra “Hiç kimse çocuk yapmazsa insanoğlunun devamı olmaz…” gibi bir şey söylenmesi olasıdır. Benim buna cevabım ise “Devamı gerekli mi?” sorusunu sormaktır. Öyle bir varlık düşünün ki, var oluşunun her evresinde bir şeyleri yok etmiş, doğayı yok etmiş, yakmış ve yıkmış, yok edecek hiçbir şey bulamadığında kendi türünü yok etmiş, her daim kendi varlığını kendi yarattığı yalan teorilerle ilahi ve kutsal kılmış, kendini kandırmış, beş duyu ile kısıtlanmış, ego ile lanetlenmiş, mantık yasalarıyla durdurulmuş, aşk ile uyuşturulmuş, boş hayalleriyle kendi gözünü boyamış, kendine yenilmiş, kendi kendini çektiği trajedi filmini izleyip onu epik bir hikâye sanmış olsun…

İnsan mutlak yetisi bilimi yok etme, klonlama, robotik evren ütopyasıyla yazılımlar ve robot üretme yönünde ve zaman kırılmalarının üzerine giderek kullanmıştır.

En büyük günah cehalettir. İnsan hiçbir zaman günahsız olamamıştır. “İnsan” olarak bilmemiz gerekenlerin ne kadarını biliyoruz? Eğitim seviyesi bilim ölçütlerinden yalnızca biridir, ki o da bizim oluşturduğumuz kriterlere göre nitelik kazanan bir şeydir. Tek ve mutlak ölçüt olan “evren” ölçütüne göre neyi, nasıl ve ne şekilde biliyoruz? Asıl sorunsal budur.

En büyük hıyanet kendini kandırmaktır. Her şeyi bildiğimizi sandığımız en muhteşem anlarımızda bile kendimizi kandırmıyor muyuz? Bu utanç verici gerçeği önce kendimizden, sonra etrafımızdakilerden saklamaya çalışmıyor muyuz? Hangimiz kendinden en emin olduğu anlarda bile hiçbir suretle kendini kandırmadığını iddia edebilir? Veya kendini kandırdığı gerçeğini doğru manada kim idrak edebilir ve bunu önce kendine, sonra da etrafındakilere itiraf edebilir? Oluşturduğumuz maskeler her daim öz benliğimizin önüne geçer ve bu savaşın galibi olur. Bu da kendi kendine yenilmektir. Büyük üstat Nietzsche de bundan bahsetmiştir. “İnsan kendini kandırır”. Bu yüzden kendinizi kandırmayınız.

En büyük adaletsizlik kendi türünü ve kendini yaratan dünyayı yok etmektir. İnsan, kendine ve onu var eden doğaya bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla hıyanet içinde olmuştur. Diğerleriyle arasındaki en büyük farkı, “düşünme”yi hak ettiği değerde başaramamıştır. Erdem sahibi olma, kudretli olma ve bilgiye vakıf olmayı olması gerektiği gibi başaramamıştır. Olumsuz yönleri her daim olumlu yönlerinden üstün olmuştur. Kendinin dışına her hangi bir şey için hiçbir şey yapmamıştır. Bu bencillik ve egoizmin görünür hiper dinamiklerini hiç kaybetmeyen mutlak şizofrenisidir. İnsan, bu dünyanın ve kendinin başına gelmiş en büyük problemdir.

Şimdi tekrar soruyorum; “Devamı gerekli mi?”

Bütün bunlara rağmen eğer devamı gerekliyse, yine üzgünüm… İnsanoğlunun devamlılığının gerekliliği, insanın yakın zamanda kendi kendini her hangi bir yolla yok edeceği gerçeğini hiçbir suretle değiştirmemektedir.

Böyle bir olasısızlık ve karamsarlık sentezi içerisinde bize düşen, burada acı çekmek için olduğumuzun -ki bu ruhu evrimleştirir, güçlendirir ve yüceltir- idrakıyla, felsefi, sanatsal ve doğru anlamda bilimsel yönde kendimize, hak ettiğini düşündüğümüz insanlara ve/veya insanlığa ve mutlak suretle dünyaya yani doğaya elimizden geldiğince yüksek nitelik ve boyutta bir şeyler katmak ve var etmektir. Gerçekten yetenekli ve bir o kadar cüretkâr isek zaten tarihe bir suretle geçeriz. Biraz daha iyi işler başarırsak da hatırlanırız. Bir şeyi yapabilmek veya var etmek, o alandaki yetiden çok imgeleyebilmek ve cüret etmekle alakalıdır.

Var oluş her daim anlamsızlığını, ihtimal dışılığını ve imkânsızlığını muhafaza edecektir. Kendi yarattığı tek taraflı çok yönlü dizgeyle bağlandığı nokta yok oluştur. Varlık yok olmak için vardır. Varlığı imkânlı kılan tek şey yok oluştur. Var oluşun anlamsızlığı burada başlar, irdelemiş olduğum beş evreyle biter. Burada biten sadece var oluşun anlamı değil, aynı zamanda var oluştur.

 

Deniz Denizel / 2009

 
Geriİleri
 
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.
© 2001-2010 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar...
Yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazarlara aittir.