Felsefe Ekibi Dergisi
Sayı :14 Yıl: 2010

 

“P’AN – KU’NUN PİRELERİ”NİN UYGARLIK VE AHLAK BİLİNCİ
Nilsun URALLI


Başlangıçta, çok eski bir Çin metnine göre, “P’an – ku” adında bir yaratık varmış. P’an – ku, her gün on ayak büyümeye devam etmiş ve öldüğünde, bedeninin çeşitli parçaları bizim yaşadığımız dünyaya dönüşmüş. Bir gözü güneş olmuş, diğeri ise ay. Sesi gök gürültüsü; soluğu rüzgâr ve böylece devam etmiş… Ancak insanlar, P’an – ku’nun hangi parçasından oluşmuş dersiniz? Çinlilerin inancına göre, herkes P’an – ku’nun pirelerinden gelmekte...
Günümüzde söz konusu olan “uygarlık ve ahlak bilinci” de, onun pirelerinin bilinç düzeyinden…

 “İnsan’ın Rahatı ve Mutluluğu İçin, Bildiklerimizi Açıklamak Görevdir.”
Francis Bacon

İnanıyorum ki artık “insan”, inandığını düşündüklerine bile “inanmayan / inanmayı başaramayan” bir varlıktır. İnanıyorum ki her insan, inandıkları doğrultusunda yaşamı – genel ve özel anlamda – cennete çevirebileceğini düşünmekte, ama neden çeviremediğini anlamlandıramamakta ki; aslında bunun da, inandığını düşündüklerine yeterince inanmadığından – inanmayı başaramadığından – kaynaklandığını bile anlayamamaktadır.

İnsan; tarihin hiçbir döneminde, inandıkları / düşündükleri doğrultusunda yaşamını bu denli değiştirebileceğini düşünmemiş olmasına rağmen, yine yaşamının kontrolünü bu denli elinde tutamadığı bir başka döneme de tanıklık etmemiştir. Bugünkü durumuna da pek tanıklık denemez ya aslında… Yakalasa zamanı ve zamanın içerisinde bunca kaybolan – ama aslında, kaybolduğunun bile farkına varamayacak denli “kayıp” olan – kendisini, belki tanıklık edecek haline / halimize…

Seçenekleri çok artık insanın, ne mutlu ki ona (!). Bunca seçeneğin içerisinde yer almak, kafasını karıştırdı “P’an – ku’nun Pireleri”nin… Hangisini seçmeli acaba? Çok zor bir soru mu bu cevaplamak adına? Hayır. Peki, çok kolay bir soru mu? O da değil. Tüm bu seçenekler arasından, “öncelikle kendisini seçmesi” gerektiğini bilen insan için zor bir seçim olmayacaktır. Ama bu seçeneklerden, hangisinin içerisinde yer aldığını bilmeyen insan için sonuç muallâk görünmekte… Daha da zoru, seçilen artık “bireysel bir seçim” olmayacaktır / olmamaktadır. Yine insan, seçimleri doğrultusunda “insanlığı” bu denli etkileyebilecek tercihlerle karşı karşıya kalmamıştı hiç…

Birçok insanın hayatını idame ettirebilmesi adına ihtiyaç duyulabilecek her şey / birçok şey, tek bir insanın hayatında mevcut artık. Zoru, bir insan “ancak bir insan’lık kadar” yaşamını sürdürebilir. Karşımıza aynı anda çıkan birden fazla seçenek, birden fazla insan olmayı gerektirmekte ki, bu da hangisi olmayı seçeceğini bilemeyen insan için, ya hiçbirini seçmemek / seçememek ya da hepsini birden seçmek gibi bir karmaşayı beraberinde getirmekte… O zaman insan, bugün kendisini “kökten” değiştirmek durumunda olan bir varlık mıdır?

Birçok insan, yüksek yaşam kalitesine sahip (!). O halde değiştirmemeli hiçbir şeyi… Bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde, birçok hastalığın tedavisi mümkün (!). O halde değiştirmemeli hiçbir şeyi… Geçmiş dönemlere göre, açlık ve yokluk daha az hüküm sürmekte dünyada (!). O halde değiştirmemeli hiçbir şeyi… Her şey daha adil (!). O halde değiştirmemeli hiçbir şeyi… Artık “ilkel” değil, “uygar” insanlarız (!). O halde değiştirmemeli hiçbir şeyi…

İnsan atomu parçalarken, yüreğine de kaçırmış olmalı ki bir ya da birkaç parçasını, yüreğini parçaladı bu atom altı parçacıklar insanın… Değilse bunca paramparça etme çabası her şeyi, başka nasıl bir duygu / düşünce ve bilinç halinden kaynaklanıyor olabilir ki? Bu denli birbirine endeksli ya da bağımlı yaşamak durumunda kalan / bırakılan insanın, bu “kalabalığa” rağmen yaşadığı “yabancılaşma” nedendir o zaman?

Değerlerimiz de neticesinde, bu “çok şıklılık (ya da çoktan seçmeli, hoş birilerinin çoktan seçtiğini biz neden yeni baştan seçmek durumunda kalıyorsak)” durumundan payını almış durumda elbet. Nedir insanın çözümlemesi gerekenler; bir, insanlığın varoluşunu açıklamakla meşgul insan; iki; yaşam içerisindeki yerini / konumunu / değerini açıklamak durumunda insan; üç; iyinin ve kötünün ayrımını belirlemek durumunda insan; dört, güzelin ve çirkinin ayrımını belirlemek durumunda insan; beş, doğrunun ve yanlışın ayrımını belirlemek durumunda insan; altı, yaşam standardının nasıl olması gerektiğini ve hep daha iyi olmasını sağlamaya çalışmakla meşgul insan; yedi… Yok artık yemiyor insan! (Bağışlayın lütfen) Yemiyor ve tüm bunları düşünmek gerekliliğini de duymuyor açıkçası.

Hangi model cep telefonunu alması gerektiğini düşünüyor çünkü artık insan, internette arkadaşlık / dostluk (!) kurduğu insanlara hangi yalanları söyleyeceğini, izlediği dizilerin son bölümüne ilişkin ne tür senaryolar oluşturması gerektiğini, kazandığından daha fazlasını harcadığında ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor artık insan, buzdolabı ödemelerini bitirdikten sonra, arabasını hangi model bir başka arabayla değiştireceğini düşünüyor, ha bir de – 20 yıl sonra ne olacağını çok da bilmezken – 20 yılda ödeyeceği ev kredisi taksitlerini…

“Seçeneklerinizi başkaları belirliyorsa, seçim size ait olamaz.” Bugün başkalarının seçtikleri, ama “bakın tercih hakkı sizin” edasıyla bize sundukları doğrultusunda ve bunca artık her şeyi daha fazla fark etmesine / farkındalık düzeyinin artmasına rağmen insan, bu şekilde yaşamaya devam edememektedir. Çünkü fark etmek durumdadır ki insan, aslında fark etmesine rağmen farkında değilmiş gibi yaşadıkça / yaşamaya devam ettikçe, “kendisine olan saygısını” kaybetmeye başlamıştır / başlayacaktır ki; bu da, yaşamaya devam edebilmemiz adına, su ve ekmekten daha elzemdir aslında bizim için. Çünkü biz bunca farkında değilmişiz gibi yaşamaya devam etmeye çalıştıkça; zayıflıklarımız, korkularımız, bilgisizliğimiz de daha fazla hâkim olmakta tüm benliğimize. Aslında bunca zayıf, bunca korkak ve bunca bilgisiz olmamamıza rağmen…

Bu nedenledir ki, bildiklerini öncesinde kendisine açıklamak, insanın en büyük görevidir. Bu görev, bir başkasının ifa etmesi gereken ya da bir başkasından beklenecek bir görev de değildir. Bizzat insan, kendisine karşı bu görevi yerine getirme yükümlülüğüne sahiptir.

“Pek Çok Şey Hayret Vericidir, Ancak Hiçbiri İnsanın Kendisinden Daha Hayret Verici Değildir”
                                        Sofokles

İnsanın en önemli sorunu ya da en önemli sorunlarından birisi belki de, bu dünyaya ne denli ait olduğunu ve bu dünyadaki varlığının nelere bağlı olduğunu kavrayamamış / anlayamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Peki, işin özü nedir?

Taoizm’in temsilcisi Lao – Tse, konuyla ilgili olarak şöyle der;

“Biz insanlar, evrenin ya da onun varoluş kanunlarının ve kendi ahengine uyan doğanın bir parçası, hatta çok küçük birer parçasıyız. Yaşamak için en doğru yol, doğaya ve özümüze boyun eğmek olmalıdır. Ancak bu şekilde kendimizi kendimize ve olduğumuz gibi ifade edebiliriz. Çünkü bu, insanoğlu tarafından inşa edilmiş ve doğamızın / özümüzün şiddetle arzuladığı ne varsa, kuşatıp engellemeye çalışan yapay bir durumdur. İnsanın kurtuluşu; toplumsal karmaşadan çekilip / uzaklaşıp, kendi özünü keşfetmesi ve yalnızca sezgilerle / içinden gelen sesle algılanabilen ve sözlerle tanımlanamayan özüne ulaşmasıyla mümkün olabilecektir”.

Yani insan özünde, kendisine bir yaşam kurabilmek adına, kendisinin ya da bir başkasının ya da başkalarının yaşam hakkına kast etmek zorunluluğunda olan bir varlık değildir. Onun varlığı, bir başkasının varlığı üzerine kurgulanmış ve konumlandırılmış değildir. Hindu kutsal metinleri arasında kabul edilen “Kutsanmış Olanın Şarkısı” şöyle demektedir;

“Beş kardeş olan Pandavalar ile kuzenleri Kauravalar arasındaki savaşta, Pandavlardan biri olan Arjuna, savaş arabasında giderken, karşı tarafta sıralanmış akrabalarını görür ve öldürmek ya da ölmek arasında bir seçim yapmak zorunda olduğunu bilerek, ansızın fikir değiştirir ve sürücüsüne; “Yakınımız olan bu insanları öldürmek zorunda değiliz, çünkü kendi akrabalarımızı öldürerek nasıl mutlu olabiliriz ki?” der. “Kutsanmış Olanın Şarkısı”nın büyük bir kısmı, Arjuna’yı erkekliğe yakışmayan bir şekilde davranmak ve korkak olmakla suçlayan, ama sonra da Arjuna’nın kavgasını haklı kılan nedenleri gösteren sürücünün yanıtını içerir. Çünkü sürücü, Tanrı Krişna’dır ve Arjuna’ya hak vermektedir”.

Batı uygarlığında ise, insana ilişkin olarak Doğu’da görülen bu “tek kutupluluk”, yerini “iki, üç ya da çok kutupluluğa” bırakmaktadır. “İçimde iki ruh üstünlük için çekişiyor” der bu durumu ifade etmek adına Goethe’de. Bu “çok kutupluluk” neticesinde insan; ilimi, bilimi ve teknolojiyi alet edebilmiştir kendi çıkarlarına. Yaptığı çalışmaların ya da genel anlamda bilimsel çalışmaların, “insanlık” tarafından ne denli yersiz kullanılacağını düşündüğündendir ki Leonardo da Vinci de şöyle demektedir;

“Yiyeceksiz durabildiğim kadar uzun bir süre, suyun altında kalabilme yöntemimi açıklamıyorum; deniz altında gemilerin altını delip, tayfalarıyla birlikte batmasına yol açarak, alçakça adam öldürmeye kalkışabilecek kötü niyetli insanlar olabileceği için, bunu yayınlamıyorum ve duyurmuyorum”.

Bu bilgiye sahip olsaydı eğer, yapar mıydı peki bunu insan? Mutlaka ki Leonardo da Vinci, doğru bir çözümlemede bulunmuştur.

İnsanın ahlaki yönünün sorgulanması gerekliliği çerçevesinde, şöyle der “Uygarlığın Ahlaki Bunalımları” adlı kitabında Leslie Lipson; “Ahlaki yaratıcılık diye bir olgu var mıdır? Yani ahlaki gelişimimizde; sanat, edebiyat, bilim ve teknolojide olduğu gibi, benzer ve kendisine özgü “Altın Çağlar” geçirmiş midir? Ahlak da kendi Michelangelolarını çıkartmış mıdır? Hamlet’in, Tac Mahal’in, Dokuzuncu Senfoni’nin, İzafiyet Teorisi’nin dengi olan bir şeyleri, ahlak alanında da göstermek olası mıdır? Beynin ve hayal gücünün parlak başarılarında kendisini gösteren insan ruhu; sosyal girişim, toplumsal yaşam ve birbirimizle olan ilişkilerimiz alanında, nerede ve ne zaman, nasıl ve niçin bizden / insanın kendisinden uzaklaşmış ve süzülerek gökyüzüne yükselmiştir?”

İnsanoğlunun doğal olarak rekabetçi ve saldırgan olduğu argümanına dayanan Hobbes gibi düşünürler, insanı denetim altında tutabilmek için, çok güçlü sınırlamalar gerektiği anlayışını savunmuşlardır. Bu anlayış da neticesinde, mutlak güçleri olan bir yönetim anlayışının temelinin atılması sonucunu doğurmuştur.

Kendi kendisini sınırlayan ve aslında sınırların kendisini zihninde / bilincinde sıkıştırmasından çok sonra sınırlardan nefret ettiğini anlayan insan; tıpkı evren gibi, tek sınırının “sınırsızlığı” olduğunun ayrımında olmayan insan; ahlaki bir ilerleme olasılığı varken, bu olasılığı yine kendi kurduğu “ahlak sistemleri” ile yok etmeye çalışan insan ve Schopenhauer’ın alegorik “Bir Grup Oklu Kirpi” hikâyesinde “kirpi” olan insan;

“Bir grup oklu kirpi, çok soğuk bir kış akşamında, donarak ölmemek için, birbirlerinin ısısından yararlanmak amacıyla, iyice kaynaşarak toplaşırlar. Fakat çok geçmeden birinin dikeni, diğerine batmaya başlayınca, ayrılmaya zorlanırlar. Ve şimdi, ne zaman ısınma ihtiyacı onları bir araya getirse, ikinci kötülük yine ortaya çıkar. İşte bu yüzden, bir dertten diğerine gidip gelirler, ta ki dayanabildikleri bir uzaklık buluncaya kadar.”

Türümüzün, sivri oklarını çıkaran yaratıklar olarak tanımlanması, Freud’un iki dünya savaşı arasında yazdığı, “Uygarlıklar ve Hoşnutsuzlukları” adlı eserinde ana fikri oluşturmuştur. Wagnervari bir ana motif gibi, nakarat peş peşe tekrarlanır durur Freud’un sözleri; “bu saldırgan zulüm”, “bu saldırganlığa eğilim”, “insanın insana düşmanlığı”, “saldırganlık içgüdüsü” ve özetle; “Bunların arkasında yatan gerçek – kişinin şiddetle yadsıdığı – insanın nazik, sevgi arayan, dostça yaratıklar olmadığıdır. Çünkü insanlar arasındaki bütün sevgi ve dostluk ilişkilerinin temelinde saldırganlık vardır”

“Teneke taç giyen başı, çamurdan ayaklar destekler.” İnsan, bunca şeye hayret ederken, en fazla hayret edilmesi gereken şeye, “kendisine” hayret etmedikçe, “teneke taç giyen başları destekleyen çamurdan ayaklar” olmaktan kurtulamayacaktır. Bu nedenledir ki insanın ikinci görevi; kendisini, tenekeden taç giyen başları destekleyen çamurdan ayaklar olmaktan kurtarmak olmalıdır demek, öyle düşünüyorum ki yanlış olmayacaktır.

“Doğa, İnsan Yeteneklerinin Mükemmelleşmesine Hiçbir Sınır Koymamıştır. … İnsanın Mükemmelleşebilirliği Gerçekten Sınırsızdır”
                                                                                        Condorcet


Tarih gibi, insanın izlediği yol da yer yer ve zaman zaman paradokslarla doludur. Bu çerçevede denilebilir ki; evet ahlak da, tıpkı sanat gibi, tıpkı edebiyat gibi ve tıpkı bilim ve teknoloji gibi, “ilerleme olasılığı” içeren bir alandır ve tıpkı sanat gibi, tıpkı edebiyat gibi ve tıpkı bilim ve teknoloji gibi, ne yazık ki “gerileme olasılığı” da içermektedir. Neticesinde göz ardı edilmemesi gereken, ahlakta da diğer alanlarda olduğu gibi, ilerleme ya da gerilemenin ölçütü olan birtakım göstergeler mevcuttur ve insan için, bir “Ahlak Devrimi” söz konusu edilebilir.

Tıpkı bir Rainboro Albayı’nın, 17. yüzyılda, İngiltere’de yaşayan insanlar için söylediklerini, tüm insanlık adına genellemenin mümkün olması gibi;

“Doğrusu dünyadaki en yoksul kişinin, zengin bir insan gibi yaşanacak bir yaşamı olduğunu düşünüyorum”.

Benmerkezcilikten çıkıp, toplumdaki herkesin refahı ve onuru için kaygı duymak; özgürlüğün, sadece belirli özgürlüklerin eşit dağıtılmasından ibaret olmadığını anlamak ve buna boyun eğmemek; yaşamın kontrolünü “gizli ellere” ya da “Pazar güçlerine” bırakmamak; ruhsal bölünmelerini, kendi mükemmelliğinin sınırsızlığında aşmaya çalışmak; sahip olduklarının yanında, sahip olmadıklarının / olamadıklarının da anlamını kavramak…

Çünkü Myers’inde söylediği gibi; “Hiçbir çağın ya da halkın ahlakı, sonradan görmelere karşı duramamıştır”.

Gerçi bilinmektedir ki, hiçbir hak yoktur ki, onunla ilgili bir de görev olmasın. Bu iki kavram, bir madalyonun ön ve arka yüzü gibidir. Kimi dönemde “ödevler” ön yüz olarak kabul edilmiş, kimi dönemde de “haklar ya da özgürlükler”. Mesela Aydınlanma Çağı öncesinde, öncelikle üzerinde durulması gerekenlerin ödevler olduğu düşüncesi hâkim olmuş; Aydınlanma Çağı ve özellikle Fransız Devrimi ile birlikte de, “haklar ya da özgürlükler” gündeme gelmiştir.

Peki, “Ahlaki Devrim”, bunlardan hangisi ile gerçekleşebilir. Yüzyıllar boyunca, “neyin iyi – neyin kötü” olduğunu hep sermaye sahiplerinin belirlediği bir düzen içerisinde, öncelikle yapılması gereken, salt birine prim veren söylemlerden uzak durmak ve Edmund Burke’nin de söylediği gibi şu durumu fark etmek olmalıdır;

“Şövalyelik çağı bitti. Bu çağ; safsatacıların, ekonomistlerin ve hesapçıların çağı”.

Benzer bir ruh durumuyla Wordsworth da şöyle der;
“Dünya çok fazla bizimle; er ya da geç,
Kazanıp harcayarak, tüketiriz güçlerimizi.
Düşünerek artık yaşamımızın yalnızca süslenmek olduğunu
Gösteriş için; bayağı zanaatı ustanın, aşçının
Ya da uşağın! Bir dere gibi akmalıyız parıldayarak
Gün ışığında, yoksa kötüyüz:
Aramızdan en iyisi, en zengini”.

Sonuç olarak, yine Leslie Lipson’un kitabında “televizyon” ile ilgili olarak yer verdiği anlatımlara, “yaşam” bakış açısı ile bakmak yerinde olacaktır;

“İnsanoğlunun geliştirdiği iletişim araçları arasında, en güçlü etkiye sahip olanın televizyon olduğu konusunda, herhalde herkes aynı fikirdedir. Televizyon, görsel olduğu için etkisi anında ve güçlüdür. Normalde bir televizyon programı, birbiri ardına gözün önünden geçen görüntülerden oluşur. Bu da, eleştirel bir yaklaşımla seyretmek için oldukça hızlıdır. Eğer bilgece kullanılıp dikkatle denetlenseydi, televizyon eğitim için değerli bir yardımcı olabilirdi. Fakat ne yazık ki televizyon, okumanın yerini almıştır. Günümüz kültüründe çok fazla sayıda çocuk ve genç, okuyucu değil, izleyicidir ve bu dev bir fark yaratmaktadır İzleyiciler edilgendir; ekran tarafından gerçekten hipnotize edilmişlerdir. Bu da onların eleştiri yeteneklerini öldürmektedir. Oysa okuyucular etkendir. Okuyucu denetimi kaybetmez, hızını kendisi saptar ve basılmış sayfada yazılanlar üzerinde, eleştirel bir tutumla düşünebilir”.

Yaşamı da bu çerçevede düşünürsek; sadece izleyici durumunda olduğumuz ya da seyirci kaldığımız bir yaşam sürdürmek yerine; okuyabildiğimiz, satır araları üzerinde düşünebildiğimiz ve üzerinde yorum yaptığımız bir yaşam ve insanın kendi yaşamına seyirci kalmaması. İnsanın, kendisine ve insanlığa karşı en önemli görevi de bu olsa gerek. Bunu başarabilen insan, mutlaka ki kendi “Ahlaki Devrimi”ni de gerçekleştirebilmiş, gerçek “Uygarlık Bilinci”ni yakalayabilmiş ve kendi “Aydınlanma Çağı”nı yaşayan insan olabilecektir.

Çünkü;

“Eğer ahlaki bir ilerleme varsa, bu insanoğlunda yeni içgüdülerin ya da dürtülerin gelişiminde veya eski ve kötü içgüdülerin kaybolmasında değil, daha ziyade toplumun ilerleyişi ile birlikte, tüm ayrıntılarıyla düşünülmüş, daha tutarlı ve etraflıca uygulanan ahlak ilkelerinin ussallaştırılmasında bulunacaktır.”
                        Hobhouse

Herkesin, kendi yaşamının parıltısında akması ve kendi “Aydınlanma Çağı”nı yakalayabilmesi dileğimle. İnsanlık için, artık benimle birlikte umut eden dostlara ve özellikle kendi yaşamlarının parıltısında akmayı başarabilen dostlarım Alex’e ve Gizem’e sevgiyle…



Nilsun URALLI
Haziran 2010 / Ankara

 
Geriİleri
 
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.
© 2001-2010 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar...
Yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazarlara aittir.