Beynin durumunun, bilinç olgusu ile ilişkisi hakkında farklı birçok görüş bildirilmiştir. Önemi açıkça görülen böyle bir olgu ile ilgili olarak dikkat çekici ölçüde az görüş birliği vardır. Ancak, beynin tüm bölgelerinin bilinç olayına aynı derecede katkıda bulunmadığı bir gerçektir. Örneğin, beyincik beyine göre daha çok kendi kendini kontrol eden bir 'otomaton'dur. Beyinciğin kontrolü altındaki eylemler, hemen hemen 'istemsiz' olarak, önceden tasarlanmadan, 'düşünmek' gerekmeksizin, oluşurlar. Bir yerden bir yere yürümeye bilinçli karar verdiğimiz zaman, kontrollü bir eylem gerçekleştirmek için gerekecek ayrıntılı kas hareketlerinin özenli planının çoğu kez farkında olmayız. Aynı şey istemsiz hareketler için söylenebilir. Örneğin, sıcak sobadan elimizi çekmemiz gibi refleksler beyin tarafından değil, omurganın üst kısmından kontrol edilebilir. Buna göre, bilinç olgusunun da, beyincik veya omurilikle değil, beynin işleviyle ilişkili olabileceği düşünülebilir.
Öte yandan, beynin, bilinçli davranışlarımız üzerinde her zaman etkili olduğu açıkça kanıtlanamaz. Örneğin, kaslarımızın ve bacaklarımızın ayrıntılı eyleminin bilincinde olmadığımız normal bir yürüme eyleminde, (beynin öteki bölgelerinin ve omuriliğin yardımıyla) daha çok beyinciğin kontrolünde gerçekleşen eylemde, beynin birincil kontrol bölgelerinin de devreye girdiği anlaşılıyor. Üstelik aynı şey, birincil duyum bölgeleri için de geçerli olabilir: Yürürken, ayak tabanlarımızda değişen basıncın farkında olmayabiliriz ama, beynin beden duyumu bölgesindeki ilgili bölgeler bu konuda sürekli uyarılmaktadır.
Gerçekten de, ABD/Kanadalı beyin cerrahı Wilder Penfield (1940'larda ve 1950'lerde, insan beyninin hareket ve duyum bölgelerinin ayrıntılı haritasını çıkarmıştır), insan bilincinin sadece beyinsel etkinliklerle ilişkili olmadığını ileri sürmüştür. Bilinci yerinde hastalar üzerinde gerçekleştirdiği sayısız beyin operasyonlarından edindiği deneyime dayanarak, üst beyin kökü adını verdiği ve büyük ölçüde talamus ile orta beyinden oluşan (gerçi Penfield'in asıl ilgi alanı ağsı yapıydı) bir bölgenin, bir anlamda, 'bilincin yeri' olarak kabul edilebileceğini önerdi. Üst beyin kökü, beyinle iletişimlidir ve Penfield, 'bilinçli uyarılma' veya 'bilinçli istemli hareket'in, beyin kökünün bu bölgesinin, beyin korteksinin uygun bölgesi ile, yani belirli duyumlar, düşünceler, anılar veya o anda uyarılan veya bilinçli olarak algılanmakta olan eylemlerle ilgili bölge ile doğrudan iletişim kurmasından kaynaklandığını savunmuştur. Örneğin, hastanın sağ kolunu oynatması için beyin korteksinin hareket bölgesini uyardığında (ve sağ kol gerçekten de hareket etmektedir) uyarmanın, hastanın sağ kolunu hareket ettirmeyi istemesine neden olmadığını belirtmiştir. (Hasta, belki de sol koluyla uzanıp, sağ kolunun hareketini durdurmak bile isteyebilir - Peter Sellers'in sinemada Dr. Strangelove karakterini canlandırırken yaptığı gibi!) Penfield'e göre hareket istemi, beyin korteksinden çok talamusun yönetiminde olabilir. Bilincin, üst beyin kökünün işlevinin bir sonucu olduğunu iddia etmesine karşın, bilincinde olunacak bir nesnenin de var olması gerektiği için, bilinç olgusuna katkıda bulunan sadece beyin kökü olamaz; beyin korteksinde herhangi bir bölge, üst beyin köküyle o anda iletişimli olan ve faaliyeti, bilinç durumunun konusunu (duyu veya anı) veya amacını (istemli eylem) temsil eden bir bölge de katkıda bulunmaktadır.
Bazı nörofizyologlar da, özellikle ağsı yapının bilincin 'yerini', gerçekten böyle bir yer varsa, oluşturduğu görüşündedirler. Ne de olsa, ağsı yapı beynin genel uyanıklık durumundan sorumludur (Moruzzi ve Magoun 1949). Bu ağ zedelendiği takdirde, bilinç yitimi meydana gelir. Beyin ne zaman ki uyanık bilinç durumundadır, ağsı yapı faaliyet halindedir; uyanık bilinç durumunda olmadığı zaman ise ağ sistemi aktif değildir. Ağ sisteminin işlemi ile 'bilinçli' olarak nitelediğimiz bir insanın durumu arasında gerçekten açıkça görülen bir ilişki görülüyor. Ancak, düş görme durumunda konu biraz karmaşıklaşmaktadır: Düş görme esnasında insan aslında 'farkında olma' durumundadır, en azından gördüğü düşün farkındadır, oysa ağ sistemi görünüşte faal durumda değildir. Evrimsel yönden beynin en eski parçası onursal niteliğinin bu sisteme verilmesi insanları düşündürmektedir. Bilinçli olmak için ihtiyacımız olan sadece aktif bir ağsı yapı sistemi ise, kurbağalar, kertenkeleler ve hatta morina balığı bile bilinçli demektir!
Ben, bu son görüşü çok güçlü bir görüş olarak kabul etmiyorum. Kertenkelelerin ve morina balığının, düşük düzeyde de olsa bir çeşit bilince sahip olmadıklarına dair elimizde ne gibi kanıt var? Gezegenimizin, 'bilinçli olma' gibi gerçek bir yetenekle kutsanmış yegâne canlıları olduğumuzu iddia etmeye ne hakkımız var? Yeryüzünün yaratıkları arasında 'bilinçli olmak' olasılığına sahip varlıklar olarak yalnız biz mi varız? Bundan kuşkuluyum. Gerçi, kurbağalara, kertenkelelere ve özellikle morina balığına baktığım zaman, 'orada birinin' beni aynı gözlerle süzdüğüne dair pek güçlü bir duyguya kapılmıyorum ama, bir köpeğe veya kediye baktığım zaman, özellikle hayvanat bahçesinde bir maymun veya şempanze bana baktığı zaman, 'bilincin varlığını' gerçekten güçlü bir şekilde duyuyorum. Onların, benim hissettiğim gibi hissetmelerini beklemiyorum, ne de hissettiklerinde olgunluk arıyorum. 'Varlıklarının farkında olmalarını' da beklemiyorum (ancak, 'varlığının farkında olmak' unsurunun var olabileceğini tahmin ediyorum). Bütün istediğim bazen sadece hissetmelere. Düş görme durumuna gelince, bir tür bilincin, fakat çok düşük düzeyde bir bilincin varlığını kabul ediyorum. Ağ sisteminin kısımları, herhangi bir şekilde, bilinçli olma durumundan tümüyle sorumlu iseler, düş görme esnasında, düşük bir düzeyde de olsa, aktif olmak zorundadırlar.
Bir başka görüş (O' Keefe 1985), bilinçlilikten daha çok hipokampusun sorumlu olduğunu savunur. Daha önce değindiğim gibi hipokampus, uzun dönemli anıların yerleştirilmesi işlevinde çok önemli bir rol üstlenmiştir. Sürekli anıların yerleştirilmesi ile bilinç arasında ilinti kurulursa ve bu doğruysa, hipokampus, gerçekten, bilinçli olma durumunda başlıca sorumluluğu üstlenebilir.
Başka görüşler, bu konuda sorumluluğun beyin korteksinin kendisine düştüğünü ileri sürmektedir. Beyin insanın övünç kaynağı olduğuna, (Yunusların beyni insanınki kadar büyük olsa da!) ve zekâ ile yakından ilişkili ussal faaliyetlerin beyin tarafından yürütüldüğü kabul edildiğine göre, öyleyse insanın ruhunun beyinde yer aldığı kuşkusuzdur! Güçlü Al görüşünün ulaştığı sonuç da bu olmalı, örneğin. 'Bilinç', sadece, bir algoritmanın karmaşıklığının bir özelliği, ya da belki 'derinliği' veya kolay kavranamayan düzeyde bir 'niteliği' ise, bu durumda, güçlü Al görüşü uyarınca, beyin korteksinde uygulanan karmaşık algoritmalar, beyin korteksi üzerindeki bölgeleri, bilinci kontrol eden en güçlü aday konumuna getirecektir.
Birçok filozof ve psikolog, insan bilincinin, insanın konuşma dilini kullanma becerisiyle ilişkili olduğu görüşündedir. Buna göre, insanların en büyük özelliği olan düşünme ve içinden geçenleri dile getirme inceliğine yalnız konuşma yeteneğimizle ulaşabiliriz. Bu görüş uyarınca konuşma, bizi öteki hayvanlardan ayıran özelliğimizdir ve bu nedenle gerektiğinde onları özgürlüklerinden yoksun bırakmak ve öldürmek için bahanemizi teşkil eder. Dış dünyanın ve aynı zamanda kendi varlığımızın bilincinde olduğumuzu başkalarına kanıtlamamızın, düşünce ve duygularımızı anlatmanın bir aracıdır konuşmak. Konuşma yeteneğimiz, bu görüş uyarınca, bilinçli olma durumumuzun en önemli unsurudur.
Şimdi, konuşma merkezlerimizin (insanların çoğunda) beynimizin sol tarafında (Broca ve Wernicke alanları) yer aldığını anımsayalım. Biraz önce özetlediğimiz görüş, bilinci, beyin korteksinin sağ tarafı ile değil sadece sol tarafı ile ilişkilendirmektedir! Gerçekten birçok nörofızyolog da (özellikle John Eccles 1973) görünüşte aynı kanıyı paylaşmaktadır. Mesleğin dışında birisi olarak ben bu görüşü, açıklayacağım nedenlerle, biraz tuhaf buluyorum.
* Şempanzelerin aynalarla oynaması sağlanarak yapılan deneyler, şempanzelerin bilinçli davrandıklarına dair bir ölçüde inandırıcı kanıt sunmaktadır.
Us Nerede, Roger Penrose, TÜBİTAK Yayınları,1997