Bir sinir biyoloğu olan J.P. Changeux ile filozof Paul Ricoeur’ün “Düşünme” konusuyla ilgili yaptıkları tartışma “Neden Nasıl Düşünürüz” başlığıyla kitaplaştırıldı. Aşağıdaki metin, bu yapıttan alıntıdır.
Kendinin Bilinci ve Ötekinin Bilinci
1.Bilinçli Uzam (Espace Conscient)
JEAN-PIERRE CHANGEUX- Karşılıklı iletişim ve anlaşım etkinliği uyanık ve bilinçli özneler arasında gerçekleşir. Şimdi ihtiyatı da elden bırakmayarak "bilinç" kavramının çıkardığı problemleri ele alalım. Önce bilinçli uzam diyeceğim şeyi, yani sınırları henüz sinir bilimleri (nöroloji) tarafından tam çizilememiş olan ve beynimizle sinir sistemimizin diğer -bilinçsiz- bölgelerindekilerden nitelikçe farklı işlemlerin yapıldığı iç beyin ortamını tanımlamaya çalışacağım.
Bu benzetim (simulation) ve sanal eylemler uzamı, alt omurgalılardan insana kadar adeta şimşek hızıyla gelişmiştir. Organizmanın içinde yer almakla birlikte, bir bakıma dış dünyayla organizmanın "arasına sokulmuş" durumdadır. Niyetler, amaçlar, projeler, eylem programları, her biri ayrı ayrı nöron sistemlerini devreye sokan (en az) dört kutupta sürekli ilişki içinde, bu düzeyde değerlendirilir: dış dünyayla edimsel etkileşim(sizin de sözünü ettiğiniz dünyaya açılım); kendilikve beraberinde belleğe alınmış olaylar, kişinin kendi yaşamı hakkında derlenip kurgulanmış anlatı, duygusal nitelikleriyle bedene (soma) etkide bulunmuş önceki deneyimlerin anısı şeklinde tüm bireysel tarih; ve son olarak içselleştirilmiş toplumsal kurallara uzlaşımlarile aynı şekilde herkesin sessizce içinde taşıdığı o tümel insan ve toplum tasarımı.Burada sizin bilinç tanımınız aklıma geliyor: "ahlak yargısının varsayımsal modda işlediği düşünce deneylerinin müzakere edildiği uzam".1 Bana göre çok uygun bir tanım. Filozofla biyolog nihayet aynı zeminde buluşmuş oluyor!
Bilincin modellenmesi işine tutkuyla atılan sinir biyologlarının yanı sıra (Edelman, Llinas, Crick, Zeki, Dehaene ve ben) filozofların sayısı da az değildir (Dennett, Searle vb.)- Güvenilir nirengi noktaları olarak elimizde, teyakkuz ve dikkat, uyanıklık ve uyku hallerini denetleyen gayet farklı nöron sistemleri; kimyasal amilller yani daha önce bahsettiğim, dünya görüşümüzü ve bilinç hallerimizi değiştiren bağımlılık yapıcı ilaçlar; etkinlik hallerini eşgüdümleyen ve büyük nöron topluluklarının işlevsel tutarlığını sağlayan "bağlama" mekanizmaları; ve son olarak, kendi'den kendi olmayan'a iki yönlü geçişi sağlayan değerlendirme sistemleri (uyanık maymun üzerinde yapılan araştırmalara göre sonradan öğrenilebilen sistemlerdir bunlar) bulunuyor. Bu verilerden hareketle bilincin nöronal temellerinin anlaşılabilmesi için daha pek çok kuramsal ve deneysel çalışmanın yapılması gerekiyor. Buna karşılık, bilincin organizmanın yaşamı açısından işlevi ise apaçık görünüyor: dünya üzerine etki olayında hatırı sayılır bir tasarruf.
PAUL RICOEUR- Burada da nöronal modelinizin kuruluşu bana, deneysel olarak doğrulanışının bir hayli önünde görünüyor ve bu önde oluşu da nöronal bilimlerden hiçbir şey almamış disiplinlerde gerçekleşen ilerlemelere borçlusunuz. Onların ulaştığı sonuçları, temel öncüllerinizle uyum halinde kalmaya çalışarak sisteminize alıyorsunuz. Ama bu öncüller, ödünç alınan analizlerin erimini sınırlıyor: Edimsel ve sanal etkileşimlerce biçimlendirilmiş bir dünyaya doğru gittikçe genişleyen bir açılımın beklendiği yerde, bütün bunların beyinde olup bittiğini söylemek zorunda kalıyorsunuz. Benzetim uzamının, "organizmanın içinde olmakla birlikte", bir bakıma dış dünyayla organizmanın "arasına sokulmuş durumda" bulunduğunu söylüyorsunuz. Aynı anlamda, "bilinçli uzamın modellenmesi"nden de kabulü kesinleşmiş bir olay gibi söz ediyorsunuz. Daha ihtiyatlı bir ifade olan "bilincin nöronal temeli" formülünüzü gönülden kabul ediyorum. Fakat burada yeniden, nöronal ile ruhsal arasındaki ilişki üstüne daha önce yapmış olduğumuz tartışmaya dönmüş oluyoruz. Sadece problem, sözü uzatmamak için "bilinç" adını verdiğimiz şeyin kapsamını genişletmemiz yüzünden daha nazik bir hale gelmiş oluyor.
J.-P. C— "Bütün bunlar beyinde oluyor" demekle, analizimin erimini sınırlamış olduğum fikrindesiniz. Gerçekten de öyle oluyor. Bu konuda, sırası gelince tartışmayı genişletme özgürlüğümü saklı tutarak, sinir bilimlerinin araştırma alanı içinde kalmak isterim. Bu bağlamda, biri entelektüel davranış ve uygulamalar, öbürü -daha ciddisi- içerik veya öz hakkında olmak üzere iki noktaya işaret edeceğim. İnsan bilimlerinin araştırma alanında Freud'a ve psikanalize gönderme yapan yazarlar pek bol. Siz de yazılarınızda durmadan bunu yapıyorsunuz. Buna karşılık, sinir bilimleri alanındaki araştırma çalışmaları aynı yazarlarca hemen hiç zikredilmiyor, ya da aralarında sır gibi kalıyor. Beyinden fazla bahsetmekle hiç bahsetmemek arasında, kimin haklı kimin haksız olduğuna karar vermeyi size bırakıyorum!
İçerik konusunda, beynimizde uzun vadeli olarak "yazıya geçmiş" tutum ve davranışlar, eylem programları, çeşitli duygusal renklere boyanmış anılar "evreni"nin önemini küçümsemek hata olur. Marx'ın dediği gibi, "ölmüş kuşakların ağırlığı yaşayan kuşakların üzerine çökmektedir". Gerçekten de, ansefalimizde içselleşmiş tüm tarih ve kültür izleri sayesinde durum böyledir. Sperber ve Wilson' un duruma uygunluk üstüne düşünceleri gibi sizin bağlamın önemine yaptığınız vurgular da, birçok durumda dış dünyadan aldığımız sinyallerin ancak "yönelimsel bir çerçevede", yani beynimize göre içsel olan ve referanslarını uzun vadeli anılarımızdan oluşmuş o çok zengin repertuardan alan bir çerçevede anlam kazandıklarını gösteriyor. Beyinlerimiz bu sayede, şimdiki ve geçmişteki dış dünyanın çok ve çeşitli kaynaklarını işe koşarak, birbirleriyle danışıklılık içinde -etik tartışması sırasında bu konuya tekrar döneceğiz-bu sürece etkili biçimde müdahil olabiliyorlar.
P. R.- Bellekten bahsetmeden önce, sizin "bilinçli uzam" kavramınıza dönmek istiyorum. Gerçekten de canlı deneyimde uzamla zaman birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Uzam fenomenolojiyi iki açıdan ilgilendirir. Yaşanan uzam bir yandan "özgü bedenin" uzamı, onun organlarının uzantısı olarak algılanan, onun konum ve devinimlerinde, yer değiştirmelerinde, ama bundan başka haz ve elemin bedensel derinliğinde de duyulup yaşanan uzamdır; bir başka yandansa ufka kadar yayılıp giden çevredeki uzamdır. Bedenin dışındaki bu uzama göre, beden hiçbir yerde değildir; daha doğrusu, ona karşı bir orası'nın, sizin bulunduğunuz o yerin var olduğu mutlak burasını tanımlar; ayrıca içinde şeylerin birer yere sahip olduğu, bizim de yer aldığımız ve yer değiştirdiğimiz ortak bir uzam da vardır. Bu uzam yönelimlidir, aktif olarak araştırılır, yürünebilir yollarla ve az çok aşılabilir engellerle örülmüştür. Bu, içinde yaşanabilen uzamdır. İmdi, nesnel bilginin görevi, bu özel ve ortak, bedensel ve kamusal uzamı geometrik ve fiziksel bir uzamdaki soyut bir yer sistemiyle ilişkilendirmektir; burada söz konusu yerler coğrafi "sitler", burası ve orası da herhangi birer yer olur. Sözünü ettiğiniz "içsel beyin ortamı" ile ikimizin de ele aldığımız "benzetim uzamı" işte bu nesnel uzamda yer alır. Belleğin zamanı da buna benzer bir problem çıkaracaktır. Şimdiden denebilir ki, sinir bilimleri için beyin, "içinde" maddesel izlerin (kalıntıların) depolandığı son derece dikkate değer bir uzamdır. İz kavramıyla, uzamla zaman arasındaki ilişki daha da sıkılaşır.
J.-P. C- Birlikte daha önce, "hastalığını bilmeme" durumu vesilesiyle, kişinin kendi bedenini ve kendi imgesini algılamasının nörolojisinden bahsetmiştik. Aynı şekilde, insanda lezyonların analizi ve hayvanda elde edilen fizyolojik kayıtlar da bizi, bu benmerkezci algılamayı, bedenin -en başta beynin pariyetal lobunu devreye sokan- dış uzamdaki "öteki-merkezli" (allocentrique) algılanmasından ayırmaya sevk etmektedir. Bu çeşitli geometrik koordinat sistemlerinin birbirleriyle denkleştirilmesi önemli bir öğrenme sürecinin konusu olur ve bunların uzam ve zamandaki tutarlılıkları, gerçek devinimler olarak edimselleşmeden önce, bilinçli uzamdaki benzetim deneyleri esnasında sınanır.
2. Bellek Sorunu (…..)
3. Kendini anlamak, ötekini anlamak.
J.-P. C- Tartışmamız esnasında kişinin kendisiyle ve Ötekiyle olan ilişkisini söz konusu ettiniz. Bunun insanda özellikle gelişmiş olan bir bilişsel düzeneğe denk geldiğini düşünmek bana makul görünüyor: ötekine çeşitli ruh halleri -çektiği acılar, eylem planları, niyetler- atfedebilme veya bunları tasarlayabilme kabiliyeti.
Premack ve Woodruff ünlü bir metinde, kendinin ve başkalarının davranışını ötekinin ruh halleri (arzuları, niyetleri, inançları, bilgileri) üstüne çıkarımlar aracılığıyla yorumlama kabiliyetinin insana özgü olup olmadığı sorusunu soruyorlar. "Şempanzenin de bir ruh (zihin) kuramı var mıdır?" diye yazıyorlar. Onlara göre kuram sözcüğü, ötekinin ruh hallerinin özne tarafından doğrudan gözlenemediği ölçüde burada yerindedir. Öznenin ötekinin davranışları üstüne öngörülerde bulunabilmesi için, bu hallerin varsayımsal veya kuramsal bir biçim altında "tasarlanmaları" gerekir. Bu atfetme kabiliyeti bebekte yavaş yavaş gelişir. Çocuk iki aylıkken anneyle arasında bir iletişim kurulur ve ilk yaşın sonunda çocukla yakınları arasında bakışlarda eşgüdüm meydana gelir. Çocuk jestlerle iletişim kurar, nesne ve durumları eliyle gösterir. Görsel ve işitsel bir bilgiyi kullanabilir. Nihayet, birinci ve üçüncü şahıslar arasındaki yönelimsel ilişkileri tasarlayabilecek duruma gelir.
İkinci yaş boyunca, çocuk gizlenmiş nesneleri aramaya başlar, artzamanlı taklitler yapar, oyun olarak rol yapar, dili kullanır, algıladığı olayları yorumlamak ve onlara karşılık vermek için bellemiş olduğu tasarımlara başvurabilir. Geçmişe ait bellek nesneleriyle güncel gerçekliği karşılaştırmak için imgelemi yardıma çağırabilir. Yetişkin şempanzelerin yaptığı gibi kendini aynada görünce tanıyabilir. Bir buçuk yaşından küçük bebekler bir başka bebeğin acı çektiğini algılayabilir ve onunla birlikte ağlamaya başlarlar. Fakat bu yaştan sonra davranış değiştirir ve acı çekmekte olan bebeğin karşısında bu kez kendiliğinden rahatlık belirtileri gösterirler. Piaget ile Kohlberg'in öne sürdükleri gibi, bir "merkez kayması" meydana gelir. Bebek başkalarının duygularının kendininkilerden farklı olabileceğini ve kendi tutumunun bunları değiştirebileceğini anlar. Başkalarının ruh halleri üzerinde etkide bulunmak için bu halleri "imgeler" (tasavvur eder). Baldwin'in daha 1894'te fark ettiği gibi, kendini anlama, ötekine ilişkin (imgelenen ama gerçek) anlayışa koşut olarak gelişir. Kendini bilme ile empati-sempati arasında apaçık bir ilişki kurulur.
Premack'lar şık bir video animasyon düzeneği yardımıyla on aylık ve daha yukarı yaştaki çocukların son derece yalın, kendi kendine gidebilen nesnelere (örneğin farklı renklerde toplar) bir bakıma "insana özgü" niyet ve amaçlar atfettiklerini göstermişlerdir. Okşama bebek tarafından olumlu, şiddetli bir vuruşsa olumsuz olarak kodlanır. Amaçlı/niyetli bir nesnenin bir başkasına (örneğin kapalı bir yerden kurtulması için) "yardımı" olumlu, kaçmayı engellemesiyse olumsuz olarak değerlendirilir. Bebek, nesnenin saklı olduğu yerden çıkma "özgürlüğü"nü olumlu olarak kodlar. Amaçlı/niyetli nesnelere bir "içsel neden" atfeder ve olumlu bir jestin olumlu karşılık görmesini takdir eder (A B'yi okşarsa, B'nin de A'ya olumlu davranmasını bekler). İyi zıplayan bir topu iyi zıplamayan topa yeğler. Çok küçük çocukta kendiliğinden, işbirliği ve sempatiyi değer sayan bir ahlaki değersistemi, hatta ahlaki değerlerden ayrı estetik tercihlerbile vardır.
Yirmi dört aydan itibaren çocuk, görür, ister ve inanır saydığı amaçlı/niyetli nesnelere inançlar atfetmeye başlar. Dört yaşında ruh "kuram"ına ulaşır. Bu konuda belirleyici sınama yanlış inanç testidir. Çocuk bir başka çocuğun yeni bir duruma uygun bilgilere sahip olmadığı, kendisininse gayet yeterli bilgiye sahip olduğunu bildiği bir durumu hayal etmeyi başarır. İmgeleminde iki tasarımı, yani ötekinin bilgilerini ve kendi sahip olduğu bilgileri kıyaslar.
Otistik çocuklar sosyal iletişim ve duygusal temasları, empati ve sempatiyi etkileyen ağır bilişsel gelişme bozuklukları gösterirler. Leslie, Utah Frith ve Baron-Cohen'den oluşan İngiliz ekibine göre, otistiklerde ruh kuramı yoktur; birinci ve üçüncü şahıslarda bilgi çıkarımı yapamazlar ve yeni doğmuş bebeğin bilişsel düzeyinde takılıp kalmışlardır.
Ruh kuramının beyindeki bağıntılı karşılıklarını beyin görüntüleme tekniğiyle (pozitron kamerasıyla) tanılamak için çeşitli denemeler yapılmıştır. Belli ruh hallerim gösteren terimlerin tanınmasına dayalı psikolojik testleri temel alan çeşitli yazarlar, prefrontal korteksin ruh kuramıyla doğrudan ilişkili olduğunu göstermişlerdir. Bu zaten beklenirdi, çünkü orası insan ansefalinin evrim açısından en yakın zamanda gelişmiş bölümüdür.
P. R - Yazılış/kayıt kavramından kültürel tasarım kavramına geçtiniz. Bana öyle geliyor ki bu geçişle birlikte bilimsel disiplin değişikliği de yapılmış oluyor ve bu değişme çift yönlü bir problem ortaya çıkarıyor: [bellek izlerinin] bir yandan sinir bilimleri alanında, öbür yandan yorumlayıcı insan bilimleri alanında nasıl alımlanacağı sorunu. Ne Birinde ne öbüründe "beyinden beyine iletişim"' gibi genel bir formülle yetinilemez.
Önce sizin alanınızda, bana öyle geliyor ki, ağırlık merkezi nörolojik biyolojide olan bir bilimle, kendini sosyal veya kültürel antropoloji olarak tanımlayan bir sosyal davranış bilimi arasında bir "arayüz" problemi var. Bana öyle geliyor ki her disiplinin kendi gündemine hâkim kalmasında yarar var; bu gündem de iki şeyden oluşuyor: bir yanda o bilimde nihai gönderge değeri taşıyan şeyin -burada nöronal organizasyon, orada iletişimin sosyal formları- tanımlanması; öbür yanda, ele alınan bilimsel iletişimde geçerli kabul edilen -hipotezlerin hazırlanışı, modelleme ve hipotezlerin sınanma/çürütülme testleriyle ilgili- prosedürlerin belirlenmesi. Kuhn' un gösterdiği gibi, yürürlükteki modellemeye başkaldıran yeni olgular yerleşik paradigmada bir devrimi zorunlu kılmadıkça, birtakım kabul kuralları o paradigmanın geçerliliğini güvencede tutar. Her belli bilgi alanı böylece belli bir disipline tahsis edilmişse, o zaman sonuçların karşılaştırılmasını ve gerekirse tamamlanmasını mümkün kılan örtüşme bölgelerini ortaya çıkarmak disiplinlerarası tartışmaya düşer. Hiçbir bilim, bu disiplinlerarası çalışma dışında, kendi alanıyla komşu bilim alanları arasındaki ilişkilerin çıkaracağı problemleri kendi içinde çözebilir görünmüyor. Bu disiplinlerarası çalışmaya başvuru bana, her bilimin bağlantılı diğer bilimlerin alanlarını kendi terimleriyle yeniden tanımlamak gibi hegemonyacı bir eğilime sahip olması yüzünden de haklı ve yerinde görünüyor, ki siz de aynı şeyi sosyal antropoloji konusunda yapmaya yelteniyorsunuz. "Sosyal tasarım" kavramı, o ünlü "zihinsel nesne" ile birlikte, sinir bilimlerinin terim dağarcığında yer alabilir, ama yalnız orada değil bilişsel bilimlerin ve kültürel antropolojininkinde de... İmdi, bu sözcükte vahim bir muğlaklık var. Kâh nörologun, diğer doğa bilimleri tarafından daha önce betimlenmiş olan dış çevreden alınan enformasyona yanıt olarak beyin tarafından geliştirilmiş saydığı içsel imge; kâh bilişsel bilimlerin, "X istiyor ki", "X inanıyor ki" vb. biçiminde önermeler olarak formüllendirdiği arzular, inançlar vb. söz konusu oluyor. Ve bazen de bununla iletişim işlevleriyle dolaysızca tanımlanan sosyal formasyonlar kastediliyor. Bunların "paylaşılmak üzere oluşmuş kültürel tasarımlar" olduğunu söylüyorsunuz. Dan Sperber tarafından kendi disiplini çerçevesinde önerilen sınıflama da, kendinin, ötekinin ve öteki-karşısındakendinin etik "tasarımı" yönünde sizin önerdiğiniz bütün uzantılarıyla birlikte tamamen konuyla uyumlu. Ancak yine "tasarım" sözcüğünün muğlaklığı üzerinde sözcük oyunu yapılıyor. Bu muğlaklık, Piaget, Köhler veya Premack'larla birlikte çocuk gelişimi bilimleri gibi komşu bilimleri devreye soktuğunuzda daha da artıyor. Bildiğim kadarıyla onlar betimledikleri davranışsal olguların nöronal yazılışı/kaydı problemiyle ilgilenmiyorlar. Son aşamada söz konusu ettiğiniz, "ruh kuramının beyindeki bağıntılı karşılıklarını tanılamak" için yapılan girişimler bende, yukarıda zihinsel nesne konusunda dile getirdiğim aynı çekinceleri uyandırıyor.
J.-P. C- Bu sonucun dışa vurduğu geriye dönüş doğrusu beni şaşırtıyor. Bir yandan, zihinsel nesneler konusunda, yaptığımız diyalog bizi sözünü ettiğiniz muğlaklığı aşma noktasına getirmişti. Her şey boşa mı gitti acaba? Sonra, sizin disiplinlerarası, benimse çokdisiplinli dediğim -yani bilimin ve özellikle sinir bilimlerinin yeni buluşlarına açık- bir araştırmanın zarureti üzerinde mutabık kalmıştık. Belki de beyin bilimlerindeki gelişmeler bir hegemonya korkusu uyandırabilecek kadar önemli. Ama benim tutumum kesinlikle bu değil. Bulunduğumuz aşamada, gündem belirlemekle uğraşacak yerde, bilgi alışverişi ve diyalog yoluyla karşılıklı olarak birbirimizi zenginleştirmeyi düşünmek daha verimli görünüyor.
Öte yandan, "tasarım" sözcüğü üstüne yapılan "dil oyunları" benimle ilgili değil. Ben asıl öz konusunda bilgimizin gelişmesine önem veriyorum, biçim üstüne tartışmaya ilgim çok daha az. İma ettiğinizin aksine, Piaget sinir bilimlerine ve "nöronal kayıt" konusuna gerçek bir ilgi gösteriyordu, Premack'lar da farklı değillerdi. Chomsky'yle "dil ve öğrenme" konusundaki tartışması esnasında, Piaget girişinin genişçe bir bölümünü "bilginin biyolojik kökleri"ne ayırmıştı. Hatta sonsözünde, benim sunmuş olduğum "sinapsların seçimi yoluyla fonksiyonel epigenez" kuramını kendi düşüncelerine eklemlemişti.
Antropolojiyle sosyoloji arasında da verimli bağlar kurulabileceğini sanıyorum. Sosyal tasarımlara yüksek düzeyli zihinsel nesne statüsü vermek elbette "felsefi" riskler almaktır. Disiplinler arasındaki kınıma hatlarını aşarken, elbette yanlış veya haksız yorumlamalara düşme tehlikesine maruz kalınır, ama aynı zamanda önemli keşifler yapma şansı da denenmiş olur!
Habitus kavramı bence, Bourdieu'nün bize sunduğu şekliyle, birleştirdiği çeşitli disiplinlerde potansiyel olarak yararlı "köprü-kavramlardan sayılır (yalnız köprü-sözcüklerden değil). Bu kavram, tam tamına sözünü ettiğimiz sosyal tasarımlar bağlamında, öğrenme kavramını sosyokültürel çevrenin damgası kavramına bağlar.
Bourdieu habitus'u tam da böyle, yani edinilmiş, sürekli ve kalıcı, doğurucu ve düzenleyici yetenekler, uygulamalar ve tasarımlar olarak tanımlar. Ben onu, öğrenmenin -doğuştan gelen ve insan soyuna özgü nöronal karşılama yapılarını seferber ederek- belirleyici bir rol oynadığı, dilin edinilmesi modeline göre anlıyorum. Nöronal öğrenme süreçleri Bourdieu'de öyle önemlidir ki, Meditations pascaliennes (Pascalcı Meditasyonlar) adlı eserinde açıkça "sinaps bağlantılarının kuvvetlenmesi veya zayıflaması"ndan bahseder!
Nihayet, Broca tarafından beyindeki dil bölgelerinin keşfiyle aynı döneme (1865) rastlayan, frontal lobun nöropsikolojisiyle ilgili çalışmalar da ahlaki tutum ve davranışların beynin örgütlenişi içinde kök salmış olduğunu gösteriyor. 1868'de Harlow, Massachusetts Demiryolu Şirketi'nde çalışan, kafasına bir demir çubuğun saplanması sonucu beyninin ön bölümünde meydana gelen ağır lezyona karşın sağ kalan işçi Phineas Gage'in vakasını betimler. Gage' in kişiliğinde meydana gelen bozukluklar arasında, Harlow onun kabalaştığını, bazen en ağza alınmaz küfürleri ettiğini, dostlarına artık hiç saygı göstermediğini kaydeder. Geçirdiği kazadan sonra Gage sosyal uzlaşmalara aldırış etmez, en geniş anlamıyla "ahlakı" umursamaz ve çıkarlarına hizmet etmeyecek kararlar verir olmuştur. Frontal lob üstüne araştırmalar da Harlow'un gözlemlerini doğrulamıştır. Hatta Rus nörolog Aleksandr Luria frontal lobdan "uygarlık organı" diye bahseder. Demek ki sosyal tasanmlarm, özellikle de kendi ve öteki hakkındaki etik tasarımların nöronal yazılışı konusunda araştırmaları geliştirmek ivedi bir görev olmaktadır.
P. R - Piaget ya da Chomsky'nin biyolojiye ilgi göstermediği fikri benden uzak olsun! Disiplin içi probleme dönüşmelerine izin vermek istemediğim disiplinlerarası sınırlar problemlerine ben de sizin kadar ilgi duyuyorum. Sosyal tasarımların nöronal yazılışına ilişkin nörobiyoloji çalışmalarının daha fazla hesaba katılması lehindeki savunmanıza, fenomenolojinin -biliminsanları ve filozoflarca biraz fazla kolaylıkla genel kabul görmüş sayılan- "tasarım" kavramına yönelttiği eleştirinin yapıcı olacağını umduğum bir serimlemesi ile karşılık vermek isterim.
Bir yandan, sadece eleştirel bir açıdan, sorgulanan şey yapılıp bitmiş bir dünyaya ait bir dış gerçekliğin kafamızdaki zihinsel modeli (tıpkısı) fikridir; başka deyişle, bilincin "içine" resmedilmiş reel bir tablo gibi düşünülen zihinsel ide problem yaratmaktadır. Bu "idelerle dolu ruh" kavramı kötü bir kartezyen mirastır; bu ideler İngiliz ampirizminde ve sonrasında Kant idealizminde tasarımlara dönüşecektir. Bunlara dair en sert eleştiri Heidegger'dedir. Heidegger'e göre, [bilincin] dünyayla en temel ilişkisi kaygı ilişkisidir ve "durum içindeki" varlığın edilgin etkileniminden dil-öncesi ve dilsel anlaşmaya kadar, zamanın geçişiyle ilgili tüm tutumlar (önceleme, tekrarlama vb.) dahil, geniş bir bileşenler yelpazesini kapsar. Bu görüşün bizim tartışmamıza etki veya katkıları karmaşık olup, Heidegger'in geliştirdiği Dasein ontolojisiyle bizim tartışma planımız arasında birçok dolayımlar gerektirecektir. Bunlar arasından, aynı zamanda tasarım krizinin daha yapıcı bir versiyonunu da öneren bir tanesini ele alacağım. Bunu daha önce bir kez, zihinsel nesne üstüne tartışmamızda söz konusu etmiştim. O zaman, kuramsal plandan ("şempanzenin kuramı"ndan bahsetmediniz mi?) uygulamalı plana doğru bir kayma öneriyordum. Eylem kavramı çevresinde oluşan yeni disiplin önümüzde, sizin yukarıda tasarımlar düzeyinde ana hatlarıyla çizdiğinize paralel geniş bir yol açıyor: Başlangıçta, dünyanın çeşitli yol ve engellerle örülmüş eyleme elverişli bir ortam olarak "konfigürasyon"una, kısaca içinde yaşanabilir bir dünya oluşturmaya katkıda bulunan yön belirleme (orientatiori), yakalama ve tutma edimleri, motor/devimsel müdahale eylemleri yer alacaktır. Husserl'in az önce bahsettiğim basılmamış yazıları arasında bulunan, bazen kendi kendine mırıldanarak bazen coşkuyla haykırarak çizdiği taslaklar, "yaşam dünyası"na hasrettiği ünlü büyük eseri Krisis'tekı (Kriz) sezgilerini besleyip genişletecektir.
J.-P. C- Sinir bilimlerinin eylem kavramının anlaşılmasına yapabileceği katkı önemlidir. Rizzolatti'nin "ayna nöronlarından ve eyleme hazırlanma ve bunun taklidi konusundaki görüntüleme ve elektrofizyoloji çalışmalarından yukarıda bahsetmiştim.
P. R - Andığınız, kültürel tasarımlara ait mükemmel analizler her halükârda, adı geçen "dünya pratikleri"nde kendilerine uygun bir çerçeve bulacaklardır. Önemli bir durak noktası, Clifford Geertz'inki gibi bir kültürel yorumbilgisi yönünde aranabilir; bunu Dan Sperber'in kültürel antropolojisiyle karşılaştırmak da ilginç olabilir. Üçüncü dünya kültürlerinin bu büyük uzmanı da, deneklerin kendi dünya vizyonları ve pratiklerine dair yaptıkları yorumlara karşı rahat bir konuşma, bir aktif paylaşma tutumu benimser. Demek ki kültürel yorumbilgisiyle genişletilmiş bir eylem felsefesi, aradığımız disiplinlerarası tartışmaya "sosyal tasarımlar"ın pratikler düzeyinde alışverişi çerçevesinde yapılmış bir yorumunu sunabilir. Bundan başka, önerdiğim kuramsal alandan uygulama (pratik) alanına kaymanın da, epistemolojik problemden ahlak problemine geçtiğimizde yararlı ve verimli olacağını sanıyorum.
J.-P. C- Uygulamalar yönündeki bu açılımınızla mutabıkım ve tabii "zihinsel nesne" terimine devimsel programları, planları, eyleme yönelik içsel halleri de dahil ediyorum. Tartışmamız, filozofun düşünceleriyle kuramcı sinir biyologunun denemeleri arasındaki tamamlayıcılığı gösteriyor. Filozof fethedilecek kaleleri açığa çıkarıyor, güçlükleri ortaya koyuyor, sinir bilimleri ve bilişsel psikoloji alanında halen yürümekte olan çalışmalardaki aşırı basitleştirici tutumun altını çiziyor. Mihenk taşı yönelimsellik olarak kalıyor, sorulan soru da şu: Yönelimsellik "doğallaştırılabilir" mi? Bu sorunun yanıtı olumlu gibi görünüyor. İkimiz de yönelimselliği, insan davranışlarını yönlendiren, eylem planlarını, projeleri, dünya görüşünü belirleyen en yüksek düzeydeki tasarım olarak anlıyoruz.
P. R - Yönelimsellik kavramının tasarım kavramına indirgenip o sınırlar içinde kapanıp kalmasına razı olamam. Az önce kuramsal alandan pratik alana doğru bir yer değiştirme lehinde konuştum. Bununla sadece inceleme alanının genişletilip projeleri, eylem planlarını, istemli yönelimleri de kapsamasını değil, dünyada yol ve yönünü bulmaya çalışan, orada onu etkileyen birtakım huy ve eğilimlerin, uyguladığı güçlerin merkezini keşfeden bir öznenin en ilkel yetenek ve eğilimlerinin araştırılmasını da kastettim; bu güçlerin bazıları yeni becerilerin öğrenilmesine yarayan bir temel güçler demeti oluşturur. Bu genişletme, eylem kuramının gerektirdiği bir yer değiştirmeyle eşdeğerlidir, çünkü bizim "tasarım" dediğimiz şey de bir gücün, bir kabiliyetin alanına girer ki, biz bunu "yapabilirim" duygusunda hisseder, yaşarız. Yönelimselliğin hedefini kendi dışına taşıyan da işte bu "yapabilirim" duygusudur. "Yapabilirim" le -belki daha çok "düşünüyorum"la- ben oradayımdır, kafamın içinde değil şeylerin yanındayımdır.
J.-P. C- Niyetlerin doğuşu ve eylem programları halinde edimselleşmesi, beynin işleyişinin projektif bir modeli çerçevesinde yorumlanır. Yönelimsel etkinlik uyanık öznede sürekli olarak kendini gösterir. Organizmanın hayatta kalması için temel önem taşıyan "duygusal" bir taban-etkinliğin, güdülenmenin (motivation) üzerine aşılanmıştır. Belli bir anda baskın olan niyet, bir tür genel formel plana, hiyerarşide bir üst basamakta bulunan ve daha sınırlı, daha "somut" niyet ve programları içine alan, ama edimselleşmelerinde bunlara belli bir "özgürlük" de bırakan istikrarlı bir tasarıma tekabül eder. Hatta bu eğilim ve kabiliyetler sanal bir nöronal organizma şeklinde, frontal korteksi devreye sokan gayet sınırlayıcı bir görev çerçevesinde, uygulamaya bile konmuştur: Londra Kulesi oyunu. Acaba bu modellemenin ilkesini daha genel bilişsel süreçlere teşmil etmek doğru olur mu?
Örneğin tam şu sırada her ikimiz de, herhangi bir programa tabi olmaksızın argümanlarımızı ortaya koyma özgürlüğümüzü de bırakmadan, tartışmayı sürdürme ve ilerletme niyetini paylaşıyoruz. Bu niyet, açlık ya da ailevi görevler tarafından başka bir niyet lehine iptal edilinceye dek, saatler boyunca olduğu gibi kalacaktır. Ama bu arada binanın çatısı tutuşursa, ortak niyetimiz hemen iptal olur, diyalog kopar ve hiç gecikmeden binayı terk ederiz.
P. R - Elbette ben yönelimselliği çok daha kapsayıcı bir anlamda almıştım, çünkü projelerde, algıda olduğu gibi duygu ve heyecanlarda da yönelimsellik vardır. Yönelimsellik dönüşlü düşünce değil, ötekine yönelmiş bilincin genel karakteridir. Bu vesileyle şunu da belirtmek isterim ki, "bilinç" sözcüğünün böyle hiç ayrım yapılmadan, kâh dönüşlü düşünce, kâh uyanıklık, kâh niyet veya eğilim anlamlarında kullanılması, "bölünmüş beyin" (split brain) fenomeni vesilesiyle ortalığı kasıp kavurmuş olan tartışma gibi anlamsız tartışmaların başsorumlusudur. Bu vakada sinir biyologlarının, beynin yarımkürelerinden birine veya öbürüne almaşıklı olarak bilinç atfettiklerini görüyoruz. Sağ ya da sol yarımkürenin, kör ya da "uykuda" olan öbürünün haberi olmaksızın algılayabildiği söyleniyor. Durmadan vurgulayarak kınadığım semantik kafa karışıklığından başka, şu ya da bu yarımküreye atfedilen bilinç kavramı üzerinde de yanılgıya düşülüyor. Bir kere, deneklerin (sıradan sohbet koşullarından çok farklı deneysel ve klinik koşullarda) tabi tutuldukları testler ve diğer sorgular esnasında verdikleri sözel "raporlar" sorunu hesaba katılmıyor. Bu durumda kimin konuştuğu sorulsa yeridir. Herhalde bir yarım-beyin değil, klinik bakış açısından tek bir vücuttaki tek bir kafatasının içinde beyninin sadece yarısı başat etkinlik halinde bir kişi olmalıdır bu, yoksa beyni bölünmüş bir insandan söz edilmezdi. Burada "bilinç" adı verilen şey kimlik kavramını da zımnen içerir ve izler burada birbirine karışır. Gerçekten de kimlik kavramı hayli güçlük çıkaran bir kavramdır, ama peşin hükümlerle dolu olan popüler psikoloji, birlik ya da çoğulluk sorununu basit bir sorunmuş gibi ele alır. Sıradan deneyim edebiyat, felsefe veya dinler tarafından yaratılmış bir kültürel tarihin yanı başında gider, bazen de onu taşır. Kişisel kimlik kavramı, sıradan deneyimin kültürün bin yıllık tarihiyle iç içe oluşunun özellikle çarpıcı bir örneği ve göstergesidir. Kimlik kavramı böylece, zamanın sınamasıyla sürekli olarak kırılganlaştığı, ideologlarca manipule edildiği veya ütopyacılarca yüceltildiği ölçüde, sanı/kanı (présomption) statüsüyle hakkını arama (revendication) statüsü arasında gidip gelir. Adları ister Locke, ister Hume veya Nietzsche olsun, filozoflar burada, daha kaotik olmasına bizzat katkıda bulunduklan mayınlı bir arazi üzerinde ilerlemektedirler. Ya edebiyata ne demeli, Montaigne'den Musil'e, Proust'a kadar?.. Burada edebiyat, sıradan konuşmaların henüz tahammül edilebilir bir "çatlak sesli uyum" halinde tuttuğu şeyi daha yüksek bir sorunsallık düzeyine taşımaktadır. Bu aşamada, bilişsel bilimlerle fenomenoloji aynı yafta altında buluşur.
Her kim psikiyatri literatürünü okumuşsa, sadece beynin iki yarımküresine değil, birbirlerinden ayrı nöronal mimari yapılarla korelasyonlu zihinsel fonksiyon gruplarına da parça parça kişilikler atfetmeye kalkışmanın, "Bir topluiğne başında kaç melek dans edebilir?" sorusuna cevap aramaya benzediğini söyleyen Patricia ve Paul Churchland'ın alaylarını anlayabilir.
Neden Nasıl Düşünürüz?, Jean Pierre Changeux, Paul Ricoeur, Metis Yayınları, 2009