Felsefe Ekibi Dergisi
Sayı :14 Yıl: 2010

 


Bir Doğa Olayı Olarak Fenomenal Bilinç Nasıl Mümkündür?

Felsefe Ekibi



Maddi bir sistem olarak insan nasıl oluyor da fenomenal bilince sahip olabiliyor?
Yirmi beş yılı aşkın hekimlik, ondan da önce öğrencilik yaşamımda bütün öğrendiklerime rağmen beyin denen şu et parçasının nasıl olup da düşündüğü, hissettiği, âşık olduğu, acı çektiği veya sevdiği beni hep derinden şaşırtan bir soru oldu. Bu organa bakınca garip, yağlı görüntüsünün nasıl bir gizemi barındırdığını anlamak zor. Nasıl oluyor da bu yağlı dokunun fenomenal bir bilinci, bir iç yaşantısı olabiliyor?

Bu soru en zor ve temel ontolojik sorulardan biri değil yalnızca; mevcut sinirbilimsel veya nöro-psikolojik çalışmaları ilgilendiren önemli bir epistemolojik sorun aynı zamanda. Çünkü her ne kadar pek çok psikolojik işlev bilinçsiz nöral mekanizmalarla yerine getiriliyor, bu nedenle de söz konusu işlevleri fiziko-kimyaya dayanan biyolojik işlevler çerçevesinde ifade etmek mümkün oluyorsa da, fenomenal bilincin eşlik ettiği psikolojik işlevleri aynı sorunsuz epistemolojik çizgide ele alamıyoruz.

Basitçe ifade edebilmek için, nöro-psikolojik bir çalışma yaptığımızı düşünelim. Gerçekten de çeşitli öğrenme veya hafıza işlevlerinin psikolojik açıdan işlevsel tanımlarını yapabiliriz. Bu tanımları yapmak için de deneğin fenomenal bilincinin olup olmadığına bakmamıza gerek yok. Tam bir davranışçı gibi ele alabiliriz olayı; girdiler ve çıktılar mantığı geçerlidir bu düzeyde. Mesela eğer denek öğrenmişse deney koşulunda neyi yapıp neyi yapmayacağını ölçüt olarak alabiliriz. Yani bu düzeyde psikolojik bir işlevi, mesela dikkat veya hafıza işlevlerini yerine getiren bir organizma (diyelim insan) aynı işlevleri yerine getiren bir bilgisayar gibi ele alınmıştır. İlk sorunumuz işlevi net bir şekilde tanımlamaktır. Daha sonra bu işlevleri yerine getiren nöral ağların nasıl düzenlendiğini bulmaya, bunları modellemeye çalışırız. Son aşamada da beyindeki bu sinir devrelerinde nasıl fiziksel ve kimyasal olayların geçtiğini saptamaya yöneliriz. Burada epistemolojik bakımdan önemli bir sorun yoktur; bir bilgisayarın, hatta sıradan bir makinenin belli bir işlevi nasıl yerine getirdiğine ilişkin bir problemi çözmeye çalışan mühendisinkinden çok da farklı değildir önümüze koyduğumuz vazife.

Oysa aynı süreçlerden bazılarına, mesela deklaratif-epizodik hafıza sisteminin işlevine (yani günlük dilde hafıza dediğimiz edime en çok yaklaşan hafıza işlevine) aynı zamanda fenomenal bilincin eşlik etmesini de benzeri şekilde açıklamaya çalışırsak epistemolojik bir hata yapmış oluruz. Çünkü dış gözlemci olarak deneğin iç yaşantısını hesaba katmadan fonksiyonel tanımını yaptığımız psikolojik işlevlerini tıpkı bir makinenin işlevlerini açıklar gibi açıklamakta sakınca yoktur.

Ama deneğin iç yaşantısı söz konusu olunca farklı bir epistemolojik düzeyi hesaba katmamız gerekir artık; çünkü fenomenal bilinç fiziksel olarak ifade edilebilir bir şey gibi durmamaktadır. Demek ki bilinç devreye girdiğinde indirgemeci açıklamamız çözümsüz bir kalıntı bırakacaktır geride.

Sorunu şöyle de ifade edebilirim: günümüzde bilgisayar teknolojisinin gelişim hızını hesap eden uzmanlar, insanın yaptığı her şeyi yapan gelişmiş bir Yapay Zekâ'yı en geç önümüzdeki elli yıl içinde gerçekleştirebileceklerini düşünmekteler. Bir an için bu tespitin doğru olduğunu varsayalım. Acaba işlevsel açıdan insana özdeş bu bilgisayarın bir fenomenal bilinci olacak mı? Yoksa bugün kullandığımız bilgisayarlarda olduğunu sandığımız gibi içi "karanlık" mı olacak bu maddi sistemin? Açıkçası, fenomenal iç yaşantısı olan bir sistemin (insan beyninin) işlevlerini eksiksizce taklit etmek üzere yapılacak bu maddi sistemin gerçekten de bir bilincinin olup olmadığını onu tasarlayan mühendis kadrosu bile bilemeyecektir. Çünkü maddi bir sistemde fenomenal bilincin nasıl ortaya çıktığını henüz bilmiyoruz. Eğer insana işlevsel olarak özdeşse, görünüşte bu Yapay Zekâ da bir iç yaşantısı olduğunu söyleyecek, mesela canının acıdığını veya midesinin bulandığını anlatacaktır. Hatta "düşünüyorum, o halde varım" ilkesini bulacak, fenomenolojiyi tartışacaktır. Ama sahiden bu iç yaşantılara sahip olabilecek midir? Eğer bilincin ortaya çıkması bir yazılım sorunuysa, hangi yazılım bilinci ortaya çıkarabilir?

Açıkçası maddi bir sistemin fenomenal bilincinin ortaya çıkmasını sağlayacak bir yazılım bilmiyoruz. Ben beynin tüm psikolojik işlevlerinin şu ya da bu şekilde bilgisayarsal bir yazılımla karşılanıp karşılanamayacağını tartışmayacağım. Bu konuda bazı önemli itirazlar olmakla birlikte insan beynine işlevsel açıdan özdeş ama başka tip malzemeden başka bir maddi sistemin de yapılabileceğini düşünebiliyorum. Ama bu sistemin bir iç yaşantısının olup olmamasının yazılıma değil donanıma, yani malzemeye, yani bizzat maddenin örgütleniş tarzına bağlı olacağını sanıyorum.Bir bilgisayar mühendisi nasıl bir yazılımla fenomenal bilinci ortaya çıkaracağını izah ettiğinde bu kanaatimden vazgeçmeye de hazırım.

Eğer fenomenal bilinç donanımın, yani maddenin bir özelliği olarak ortaya çıkıyorsa ve henüz maddenin en temel bilimi olan fiziğin madde anlayışından bilinci açıklayacak bir teori çıkaramıyorsak madde anlayışımızı ne yönde değiştirmeliyiz? Bazen yanıtı bulmanın yolu önce soruyu uygun ve net bir şekilde tanımlamaktan geçer; bu koşul sağlandığında çoğu kez yanıt soruda içerilmiştir zaten. O halde biz de soruyu netleştirelim önce.

Önce fenomenal bilinç problemini buradaki amacımıza uygun şekilde yeniden tanımlamak istiyorum. Burada ele alacağımız biçimde fenomenal bilinç problemine girişin en kolay yollarından biri tartışmaya birinci şahıs-üçüncü şahıs problemiyle başlamak olabilir. Fizikçi-dış gözlemci üçüncü şahıs olarak başkasının fenomenal bilincini (öznelliğini, iç yaşantısını) doğrudan gözleyemeyiz; sadece davranışlarından, konuşmalarından vs. yola çıkarak onun da bir bilinci olduğunu varsayabiliriz. Oysa doğrudan birinci şahıs perspektifine yerleşip bilince ikinci bölümde verdiğimiz tanım açısından bakarsak tüm kendi yaşantımız, doğrudan tanışıklığımız olan her şey fenomenal bilinç içeriklerinden ("fenomenlerden") ibarettir. (Burada öznel gözlemcinin karşıtı olarak niçin nesnel gözlemci terimini değil de fizikçi-dış gözlemci terimini tercih ettiğimi açıklayacak yerim yok, ancak "nesnel gözlemci" teriminin ciddi epistemolojik sorun yarattığını belirtelim.)

Beyin-bilinç problemini birinci şahıs-üçüncü şahıs perspektifinde incelemeyi sürdürmek için kitabın ikinci bölümünde ele aldığımız "algı" olayını tekrar ele alalım. Bildiğiniz gibi algı olayında dış dünyadaki enerji değişiklikleri önce duyu organlarındaki reseptörleri ve bunlar aracılığıyla ilgili sinirleri uyararak beyne elektriksel sinyaller halinde enformasyon iletilmesine yol açar. Beyin de fiziko-kimyasal süreçlerle (nöronal aktivitelerle) bu enformasyonları muhtemelen geniş algoritmik mekanizmalarla işlerken dış dünya hakkında bilgi edinir. Buraya kadar açıklamada hiçbir sorun yok; çünkü hep aynı objektivist epistemolojik düzeyde (yani üçüncü şahsın fizikçi-dış gözlemci teorik inceleme düzeyinde) kalıyor açıklama. Nitekim aynı ilkelere göre çalışarak dış dünyadaki enerji değişiklikleri hakkında enformasyon elde eden, hatta bu enformasyonlara göre önceden programlandığı amaçlara göre davranan bir bilgisayar-robot da düşünebiliriz rahatlıkla. Mars'ta araştırma yapan robotlar aşağı yukarı böyle çalışmıyor mu? Yukarıda da değindiğim gibi bu düzeyde açıklama epistemolojik açıdan sorunsuzdur.

Ama bu düzeyden bakınca beyinde geçen süreçler muhtemelen algoritmik bir programı ifa edecek şekilde düzenlenmiş fiziko-kimyasal mekanizmalardan ibaret kalıyor; böyle bir fizikçi-dış gözlemci perspektifinde beynin bir iç yaşantısı, bir öznelliği, bir fenomenal bilinci olması ifade edilemez hale geliyor. Zaten algı olayında beyin-bilinç sorunu dış dünya hakkındaki bu enformasyonların birinci gözlemci olarak iç dünyamızda fenomenal olarak nasıl temsil edildiği noktasında başlıyor. Eğer basit bir bilgisayar gibi içi "karanlık", iç yaşantısı olmayan maddi bir organizasyon olsaydı beynimiz, sorun kalmazdı. Ama öyle değil, maddi sistemler olarak bir iç yaşantımız, fenomenal bir bilincimiz var bizim. Nasıl olabiliyor bu doğa olayı?

Sorunun nasıl gizemli bir evren sorunu oluşturduğunu anlamak için öznel gözlemci (birinci şahıs)-"fizikçi-dış gözlemci" (üçüncü şahıs) çelişkisinden kaynaklanan bu problemi biraz daha netleştirelim. Ama önce bu netleştirme operasyonu için yeni bir dilsel ifade geliştirelim. Mesela kendimizi "beyin" kavramıyla düşünmeye, böyle ifade etmeye alışalım biraz. "Beyin"ler olarak biz, algı yoluyla gerçekleşenler de dahil bizde oluşan hiçbir nöral aktivitemizi bilinç düzeyimizde nöral aktivite olarak fark etmiyoruz aslında. Bir beyin olarak siz algıyla ilgili olanlar da dahil hangi nöronunuzun nasıl ateşlendiğini hissediyor musunuz? Tabii ki hayır. "Beyin'ler olarak bizim bilinçlilik düzeyinde fark ettiğimiz, yaşantımız olan şeyler nöral aktivitelerimiz değil; çeşitli duyumlar, dış dünyanın, uzamın ve bedenimizin panoramik-bütünsel-holografık bir fenomenal imgesi, hislerimiz, dilsel düşünce, iç yaşantılarımız ve benzeri şeyler. Ama kitabın birinci kısmında gördüğümüz gibi, bütün bu bilinçli fenomenlerin, fenomenal yaşantı dünyamızın nöral korelatları, nöral haritaları var beyin olarak bizde.

Demek ki beyin olarak kendimizde geçen nöral (fıziko-kimyasal) süreçleri bir fizikçi-dış gözlemcinin bizi izlerken gözlemleyebileceği gibi fiziksel bir süreç olarak gözlemlemiyor, fark etmiyor, yaşantı oluşturmuyor, düşünmüyoruz. Oysa söz konusu dış gözlemci uygun cerrahi koşullarda beyin olarak bizi açığa çıkarıp ayrıntılı bir fizyolojik incelemeye tâbi tutsaydı, mesela görsel algı olayında dış dünyanın ışık enerjisi değişikliklerinin bizim belli bir anatomik bölgemizde (kabaca oksipital bölgemizde diyelim) belli bir nöral aktiviteye neden olduğunu söyleyecekti bize. Artık bazı ayrıntılarına kadar biliyoruz bu nöral süreci. Ama beyin olarak biz bu nöral aktiviteleri değil, birer iç yaşantı fenomeni olan görsel duyumları, renkleri vs. algılıyoruz. Yani maddi dış dünyanın ta kendisini değil, bu maddi dış dünyadaki enerji değişikliklerinin beyin-benler olarak bizde harekete geçirdiği nöral aktivitelerimizden kaynaklanan bilincimizdeki fenomenal tasvirini, temsilini görüyoruz aslında. Nasıl meydana geliyor olabilir bu ilginç doğa olayı? İşte sorunumuz bu.

Bilinç araştırmaları bakımından birinci şahıs-üçüncü şahıs problemi bizi epistemolojik bir sorunla karşı karşıya bırakıyor. Bilincin fenomenal yapısını tam olarak gözleyebildiğimiz tek konum birinci şahsın fenomenolojik tutumu. Buna karşılık bilimde üçüncü şahıs perspektifine yerleşerek inceliyoruz olayları; bilimin klasik metodolojisi bu esasa dayanıyor. Göktaşlarını, atomları, yarasaları vs. hep üçüncü şahıs perspektifinden inceleriz bilimde. Toplum bilimlerindeki pozitivizmle yorumsamacılık-tarihselcilik tartışması da bu saptamayla ilgilidir aslında, ama konuyu dağıtmayalım. Konumuz açısından önemli olan şu: Klasik doğabilimsel yöntemi bilinci incelerken kullandığımızda bilinç doğa bilimi tarafından ele alınabilir bir nesne olmaktan çıkıyor, birdenbire gözlenemez hale geliyor. Nasıl çözeceğiz bu problemi? Bilincin fenomenal doğasını klasik doğa bilimi perspektifinde nasıl ele alacağız?

Daniel Dennett (1991) bilinci doğa bilimi çerçevesinde ele almak için heterofenomenoloji adını verdiği bir yöntem ileri sürmüştü. Günümüz bilinç biliminin tartışmalarının temelinde yer alır bu tez; çok etkili olmuş, çok eleştirilmiş, çok tartışılmıştır. Ama aslında kendisinin de belirttiği gibi çok da yeni bir yöntem değildir önerdiği. Bizim psikiyatrik veya nörolojik muayene sırasında şahsın bilinç içeriklerini anlamak için kullandığımız yöntemlerin fılozofik şekilde yeniden tarif edilmesinden ibarettir bu yöntem. Dennett'e göre insani iç yaşantıları doğabilimi çerçevesinde incelemenin tek yolu bu iç yaşantıların şahsın davranışına, konuşmasına yansıyan yönüyle ele almaktır. Heterofenomenoloji kendi bilincini değil başkasının iç yaşantısıyla ilgili olarak söylediklerini, tanımlarını ciddiye alıp bunlar hakkında bilgi sahibi olmaya çalışma esasına dayanır. Dikkat edilirse böylece (mesela davranışçıların yaptığı) gibi hem bilinç büsbütün yoksanmamış, doğabilimsel incelemenin dışında bırakılmamış olur hem de doğa biliminin klasik araştırma yöntemi (üçüncü şahıs perspektifi) terk edilmemiştir.

Demek ki Dennett'e göre bilinci bir doğa bilimi nesnesi olarak ele almanın tek yolu bu. Ancak bu durumda da bilincin fenomenal özelliği görünmez ve incelenemez hale gelir. İncelenebilen bilinç, farkındalıktan ibarettir. Çünkü şahsın söyleminde ifadesini bulan bilinç durumu tanımları, fenomenlerin doğası konusunda bize hiçbir bilgi vermeyecektir. Bir başka deyişle farkındalık, farkında olunan şeyin (fenomenlerin) özgün kozmik doğası hakkında konuşmamıza imkân tanımayacaktır. Bu durumda da doğa bilimi çerçevesinde bilincin şahsın davranışlarına, söylemine, hafızasına vs. yansıyan, erişilebilir ve gözlenebilir yönü dışında özgün fenomenal bir içeriği olduğunu söylemek anlamsızdır Dennett'e göre. Bu tutum da minimalist bir bilinç anlayışını benimsememizi gerektirir.

Dennett'in bilinç anlayışını tartışmayı bu bölümün daha sonraki aşamalarına bırakarak önce sadece farkındalığın değil bizzat fenomenal bilincin de ilkece klasik doğa bilimi yöntemleriyle ele alınabileceğini göstermek istiyorum. Bence Dennett'in tutuculuğu aşılabilir. Hem doğa biliminin üçüncü şahıs perspektifini korumak hem de fenomenleri fenomen olarak gözlemek mümkündür bence. Nasıl?

Kendi üzerine deney yapan beyin deneyi

Demek sorumuz şu: Önce klasik doğa bilimi çerçevesinde beyin-fenomenal bilinç problemini deney konusu haline getirebilecek bir koşul düşünüp, sonra bu problemi çözmeye yönelik bir varsayım ileri sürmek mümkün mü? Önce problemi doğa bilimi koşullarında daha net görmemizi sağlayacak bir düşünce deneyi tasarlayalım: fiilen yapılması mümkün bir deney. Bu düşünce deneyine kendi üzerinde deney yapan beyin deneyiadını verelim.

Kendi üzerinde deney yapan beyin deneyini tanıtmadan önce kısaca bir anımdan söz etmek istiyorum. Otuz bir yıl önce, tıbbiyenin ikinci sınıfındayken beyin fizyolojisi dersinde bana çok çarpıcı gelen bir deney serisi öğrenmiştim. Kendi üzerinde deney yapan beyin deneyi argümanı da bu deneylere dayanıyor. Fizyolojide Penfield-Rasmunssen deneyleri olarak bilinen bu deneyler 1930'lar ve 40'larda gerçekleştirilmişti. Bugünkü beyin işlevsel haritalandırılmasının temellerinin atıldığı bu deneylerde beyin cerrahları Penfield ve Rasmunssen lokal anestezi altında, yani uyanık ve bilinçleri açık olarak ameliyata aldıkları epileptik hastaların beyinlerini zararsız elektriksel uyaranlarla uyarmış ve hastalara neler deneyimlediklerini sormuşlardı. Hastalar uyarılan bölgeyle bağlantılı olarak kimi kez bir ışık, kimi kez bedenlerinin bir bölümünde bir uyuşma, kimi kez belli bir duygu hissetmiş, kimi kez belli bir anıyı veya yaşantılamayı, mesela bir müzik parçasını canlı bir şekilde deneyimlediklerini anlatmışlardı.

Deneyler ilgimi çok çekmişti. O zamanlar ciddi bir felsefe okuması da yapıyor, İngiliz deneyci filozoflarını çalışıyordum. Bana ilginç gelen şuydu: İki kişi bir ve aynı gibi duran bir olayı biri (hasta) içeriden, diğeri (cerrah) dışarıdan gözlemliyor, tamamen farklı şeyler görüyorlardı. Dış gözlemci konumundaki beyin cerrahı ameliyat ettiği beyne adeta "Şimdi ben şuranda elektriksel bir olay meydana getirdim, içeriden sen bunu nasıl yaşıyorsun?" diye soruyordu. Cerraha göre verdiği elektriksel uyaranlarla belli nöronlar ateşleniyordu yalnızca. Hasta-beyinse bu nöronlarının ateşlenmesiyle belli bir anısını yaşantılıyordu. Bir ve aynı gibi duran bir olayın biri içeriden (yani fenomenal), diğeri dışarıdan (yani nöral) böyle iki farklı görünümünün olması ilginçti. İşte beni bilinç üzerine düşünmeye bu deneyler sevk etti. Daha önce de söz ettiğim gibi, o zamanlar felsefe veya fizik öğrenimi görmek istiyordum; tıbbı kısmen psikanalize olan ilgim kısmen de ailemin arzusu nedeniyle seçmiştim. İşte genç yaşta beni büyüleyen bu deneyler sayesinde tıpla felsefe, hatta biyofizik üzerinden fizik arasında bir ilişkiyi kurabileceğimi görmüş oldum sanırım.

Şimdi kendi üzerinde deney yapan beyin deneyine bakalım. Bir an için beyin cerrahı Wilder Penfield'in epileptik olduğunu ve bizzat kendisinin ameliyat masasına yattığını, yakın çalışma arkadaşı Rasmunssen'in de lokal anesteziyle uygun cerrahi koşullarda kafatasını açarak beynini ortaya çıkardığını varsayalım. Şimdi Penfield-beyin çeşitli ayna ve kamera düzenekleriyle ilk kez kendini görüyor. Tabii ki Penfield-beyin kendini romantik tasvirlere bırakmak yerine kendi üzerindeki elektro-fizyolojik deneylerine geçiyor hemen ve ellerini kullanarak çeşitli elektrotlarla, kimyasal moleküllerle kendinde bazı fiziko-kimyasal reaksiyonlar oluşturuyor. Sonra bir yandan çeşitli monitörlerden kendinde meydana gelen fiziksel değişiklikleri izlerken öznel iç yaşantılamasında, fenomenal bilincinde neler olduğunu da izliyor. Mesela Penfield-beyin kendi üzerinde belli bir noktayı uygun şekilde uyardığında diyelim, sol bacağında ağrı hissettiğini gözlüyor. Şimdi bu olay nasıl meydana geliyor olabilir? Bu deneyi nasıl açıklayabiliriz? Bu deneyi açıklayacak varsayımı üretebilirsek önemli bir aşama kaydedeceğiz bilinç konusunda. Ancak deneyi açıklayacak varsayımı ileri sürmeden önce bu deney koşulunun doğa biliminin klasik üçüncü şahıs perspektifine uygun olup olmadığını, yani bu düşünce deneyinde fenomenal bilincin klasik doğa bilimi deney koşullarında ele alınmış kabul edilip edilmeyeceğini tartışalım.

Fizyoloji asistanlığım sırasında tıp öğrencilerine mikroskopta kan hücrelerini göstermek için kendimizden aldığımız kan örneklerini kullanırdık genellikle. Kendi hücremi incelemekle doğa biliminin üçüncü şahıs perspektifini çiğnediğimi, tıp öğrencilerine yanlış bir şey öğrettiğimi sanmıyorum. Şimdi kendi EEG kayıtlarımı veya beyin MR'ımı inceleyip beynimde bir tümör olup olmadığını araştırsam doğa biliminin yöntemlerine ters düşen bir şey mi yapmış olurum? Açıkçası Penfield kendi akciğerini, böbreğini hatta kendisinden elde ettiği bir atomu veya molekülü incelemiş olsaydı üçüncü şahıs perspektifini çiğnemiş olmazdı. Keza kendi üzerinde deney yapan beyin deneyi koşullarında mesela beyin damarlarının yapısını araştırsaydı da klasik deney koşullarını çiğnememiş olurdu. Bence bu deney koşulunda Penfield-beyin kendini fiziksel olarak uyarırken kendinde meydana gelen fenomenal yaşantı değişikliklerini incelediğinde de gene klasik üçüncü şahıs perspektifinde kalmış olur.

Belki şöyle bir itirazda bulunulabilir: Kendi üzerinde deney yapan beyin sadece kendi fenomenal bilincini gözlüyor ve bir başkası aynı fenomenleri izlemek şansına sahip değil. Evet ama bütün biyologlar aynı hücreyi, bütün fizikçiler aynı atomu mu gözlemliyor? Her bilim insanının ilkece kendi beyni üzerinde deney yapabilir olması istenen koşulu karşılar bence.

Eğer kendi üzerinde deney yapan beyin deneyi ilkece klasik üçüncü şahıs perspektifinin korunduğu ama birinci şahsın iç yaşantısının, fenomenal bilincinin doğrudan gözlendiği bir deney koşuluysa bilincin fenomenal içerikleri doğa biliminin meşru nesnesi olabilir demektir. Demek ki Dennett fenomenal bilincin doğa biliminin nesnesi olamayacağını, sadece ulaşılabilir bilinçle yetinmemiz gerektiğini söylerken yanılıyor. Doğada fenomenler var ve ilkece belli bir deney ortamında gözlenebiliyorlar. O zaman bunların kozmik statüsünü sorgulamamızda da bir sakınca yok; doğa biliminin meşru sınırlarındayız.

Elbette kendi üzerinde deney yapan beyin deneyini fiilen gerçekleştirmekte çeşitli güçlükler var. Ama bilinci konu alan her deneyin bu zor koşullan sağlaması gerekmiyor elbette. Bu düşünce deneyi bize fenomenlerin fenomen olarak doğa biliminin meşru nesnesi olduğunu göstermişse vazifesini tamamlamış demektir.

Bilinç fenomenlerinin bir doğa bilimi nesnesi olduğunu gösterdikten sonra yukarıda ele aldığımız deneyi nasıl bir varsayımla açıklayabileceğimize bakalım. İleri sürdüğümüz deney koşulunda beyin-fenomenal bilinç problemi nasıl bir varsayımla açıklanabilir?

Kendi üzerinde deney yapan beyin deneyinde elde ettiğimiz sonucu nasıl açıklayabiliriz?

İlk taslak olarak varsayalım ki en azından şimdilik bilmediğimiz bazı maddi (muhtemelen kuantum) özelliklerimizden dolayı beyinler olarak biz, kendimizde gerçekleşen bazı nöral aktivitelerimizi (dolayısıyla kendimizde geçen bazı fiziko-kimyasal süreçlerimizi) teknik anlamda "bilinç fenomeni" olarak algılıyoruz. Öyleyse fenomenal bilinç, beynin henüz bilmediğimiz bir maddi organizasyonunun gene beyinde geçen kimi maddi süreçleri (nöral aktiviteleri) algılama tarzı olmalı. Yani bilinç, beynin kendi nöral süreçlerinden bazılarını fenomen olarak algılamasıyla oluşur.

Öncelikle bu varsayım taslağında beni şiddetle rahatsız eden bir ifade kullanmak zorunda kaldığımı belirteyim. Algılamak derken neyi kastediyorum? Algılamak kavramı genellikle maddi olmayan bir şeyin özelliği olarak çağrışım yapıyor ilk planda. Ama sıradan dilde bile beynimizin algıladığım söylediğimizde maddi bir şeyin algıladığını kabul etmiş olmuyor muyuz? Buna rağmen algılamak kavramı yerine başka bir kavramı kullanmayı tercih ederdim doğrusu, ileride algılamak kavramının daha uygun bir kavramla değiştirilebileceğini umuyorum.

Şimdi bu varsayımla neyi kastettiğimi daha açık anlatmaya çalışayım.

Hemen yaşadığınız durumdan bir örnekle başlayalım: Kitabınızdaki bu satırları görüyorsunuz, yani kitabınıza bakarken sinir yollarıyla beyninize ulaşan elektrik sinyaller sayesinde beyninizde belli nöronların ateşlenmesiyle fenomenal bilincinizde bu sayfanın fenomenal uzamdaki görüntüsü oluşuyor. Eğer beyninizi bazı mikroelektrotlarla aynı nöral aktiviteye yol açacak şekilde uyarmanın bir yolunu bulsaydım, kitaba bakmasanız da bilincinizde bu sayfanın aynı fenomenal görüntüsünü oluşturabilirdim ilke olarak. Nöronlarınızı uyarmak için şimdilik bildiğim tek yöntem kitap yazmak. Demek ki beyniniz aslında kitabın bu sayfasını doğrudan algılamıyor; kitabın bu sayfası nedeniyle beyninizde (kendinizde) meydana gelen değişiklikleri (nöral ateşlemeleri) algılıyor fenomen olarak aslında. Bir başka deyişle fenomenal bilinciniz, beyninizin kendini (nöronlarının ateşlenmesini) fenomen olarak algılamasıyla oluşuyor.

Bu varsayımla nasıl bir açıklama sunduğumu bir kez daha anlatmak için gene küçük bir düşünce deneyi tasarlayacağım. Diyelim ki uygun cerrahi yöntemlerle bir deneğin kafatasını açıp beyin zarlarını da ayırdıktan sonra beynini iyice açığa çıkardık. Şimdi denek-beynin uyuduğunu, rüya gördüğünü düşünelim. Biz de ayrıntılı nöro-fizyolojik tekniklerle bu beyinde geçen nöral aktiviteleri saptayalım. Gözlemci-beyin olarak bize göre maddi bir organi­zasyon olan denek-beyinde nöronlar düzeyinde bazı fiziko-kimyasal süreçler meydana gelmektedir sadece; hemen hemen bilgisayarımızın içini açıp baktığımızda göreceğimize benzer süreçler. Oysa denek-beyin tamamen bir fenomenal bilinç durumu olan rüya iç yaşantısını algılamaktadır, nitekim uyandırırsak bize gördüğü rüyayı anlatacaktır. Demek ki bir ve aynı süreç biri gözlemci, diğeri gözlenen iki beyin tarafından iki farklı şekilde görülmektedir. Bu paradoksu aşmanın epistemolojik olarak en ekonomik (yani materyalist) yolu yukarıda ileri sürdüğüm varsayımı kabul etmektir: Denek-beyin kendinde geçen bazı nöral (fıziko-kimyasal) faaliyetleri bilinç fenomeni (rüya) olarak algılamaktadır.

Diyelim ki varsayımımız anahatlarıyla doğru. Ama çok genel, pek de önemli bir şey söylemeyen bir varsayım değil mi bu? İleride bu basit varsayıma dayanarak bazı problemleri nasıl çözebileceğimizi göreceğiz. Ama şimdi söz konusu varsayımın, daha incelikli varsayımlara nasıl imkân verdiğini görelim.

Önce fenomenal bilinçle ilgili olarak bu varsayımın bize ne gibi yeni bir pencere açtığını görmek için abartılı ve felsefi incelikleri gözetmeyen bir cümle kurmama izin verin; gene etrafınıza bakmanızı isteyeceğim sizden. Gördüğünüz şey kendi beyniniz, daha doğrusu beyniniz kendini görüyor yalnızca. Ama beyniniz kendinde geçen nöral süreçleri görürken dış dünyayı gördüğünü sanıyor.

Şimdi elbette abartılı bu ifade. Çünkü demek ki zaten beynimizin dış dünyayı fenomenal olarak görmesi, dış dünyanın duyu organları aracılığıyla kendisinde (beynimizde) meydana getirdiği nöral değişiklikleri ikinci bir düzeyde fenomenal olarak algılaması, görmesi anlamına geliyor. Bir başka deyişle beyinler olarak biz dış dünyanın bizde meydana getirdiği fiziksel (nöral) değişikliklerden yola çıkarak fenomenal bir bilinç oluşturuyoruz ve kendimizde (beynimizde) meydana gelen değişikliklerden yola çıkarak dış dünyada ne olup bittiğini öğreniyoruz, hatta kurguluyoruz.

Yani bu varsayımla bilinçli algı olayının açıklamasını klasik anlayıştan bir adım daha geriye çekmemiz gerektiğini ileri sürmüş oluyorum. Klasik anlayışa göre duyu organlarından gelen elektrik sinyaller uzamı ve bedeni temsil eden nöral haritaları uyarırlar ve böylece nasıl olursa olur bu uyarılma da söz konusu nöral haritalarda bilinçli algıya yol açar. Oysa ben bu nöral uyarılmanın ikinci ve beyindeki daha derin (kuantum düzeyinde) bir doğa olayıyla fenomenal bir içerik kazanıyor olması gerektiğini savunuyorum. Yani fenomenal olarak algılayanlar nöronlar değil, onlardan daha derin bir yapılanma olmalı. Bu küçük gibi görünen fark bilinci bilimsel olarak açıklamamıza imkân verebilir. Nasıl?

Bu varsayım bize ne sağlar? Bilinç fenomenleri konusunda doğa biliminin ilerlemesine nasıl bir katkıda bulunabilir? Bu varsayım sayesinde bilinci doğabilimsel olarak daha ayrıntılı olarak ele alınabilecek, deneysel olarak araştırılabilecek bir doğa olayı olarak düşünebilir hale getirmiş oluyor muyuz? Bence evet. Çünkü bu varsayım sayesinde deneysel olarak ele alınabilecek ve ilkece deneysel olarak yanıtlanabilecek en az üç soru sorabiliyoruz.

Birinci olarak beynin hangi tip nöral faaliyetlerini fenomen olarak algıladığını deneysel olarak araştırmaya girişebiliriz. Çünkü beyin bütün nöral faaliyetlerini fenomenal bilinç olarak algılamıyor; bilinçsiz bir zihinsel işlevi de var beynin. Acaba hangi nöral faaliyetler bilinç fenomeni olarak algılanıyor beyin tarafından? Sanırım bu soruya yanıt olmaya en yakın aday, birinci kısımda sözünü ettiğimiz fenomenal bağlamayı sağladığı düşünülen 40 Hz.lik senkronize osilasyonlar. Beyin tarafından fenomen olarak algılanan tamamen başka tipte nöral faaliyetler de olabilir tabii.

İkinci olarak şu soruyu sorabiliyoruz. Beyinde bazı nöral faaliyetleri fenomen olarak algılayan nasıl bir fiziksel yapılanma olabilir? Mesela bu yapılanma acaba kuantum yerel-olmamasıyla (non-locality) bağlantılı olabilir mi? Açıkçası bu sorunun yanıtının yakın bir gelecekte verilebileceğini sanmıyorum. Ama bu sorunun ilkece yanıtsız kalmasını gerektirecek bir sebep de göremiyorum. Bu soruya yanıt bulmamız birkaç yüzyılımızı bile alabilir. Ama ilkece yanıtlanamaz görünmüyor.

Bilmecemsi bir soruyla kafaları karıştırmak yerine bu aşamada durup fenomenal bilincin beynin kuantum yerel-olmamasıyla alakalı bir özelliğinden kaynaklanabileceğini düşünme sebebimi açıklayayım. Önce nedir yerel olmama? İzleyen bölümde kuantum mekaniğinin biraz daha ayrıntılı bir özetini bulacaksınız. Burada kısaca yerel olmamayla alakalı bazı bilgiler vereyim.

Kuantum mekaniği
Klasik kuantum mekaniği kuramına göre deney (ölçüm) yapılmadan önce parçacıklar ölçülebilir özellikleri bakımından bir olasılık durumundabulunur. Ne demek bu? Şimdi makro-fizik düzeyinde bir ölçüm yapılmadan önce de bazı olasılıklar söz konusudur; mesela evden çıkarken kapıyı açık bırakmış olabilirsiniz. Kapının açık olup olmadığını anlamanın yolu gidip kapıyı kontrol etmektir (ölçüm yapmaktır). Ama makro-fiziksel dünyada kapının kendisinin bir olasılık durumunda olduğunu düşünmezsiniz; aslında kapı ya açıktır ya da kapalı. Olasılık durumunda filan değildir yani. Görünürdeki olasılığı yaratan sizin bu konudaki bilgilerinizin eksikliğidir. Gidip kapıyı kontrol ettiğinizde (ölçüm yaptığınızda) zaten açık ya da kapalı olan kapının durumunu saptamış, eksik bilginizi tamamlamış olursunuz, hepsi bu.

Oysa kuantum düzeyinde olayların tamamen farklı seyrettiğini düşündürecek bulgular var. Bir parçacık üzerinde bazı parametreler açısından ölçüm yapmadan önce onun bir olasılık durumunda bulunduğunu söylediğinizde ölçümün sonucuyla kapatacağınız bir bilgi eksikliğinden söz etmiyorsunuz. Ölçüm öncesinde kuantum gerçekliğinin bizzat kendisi bir tür olasılık durumundadır; bilginiz eksik değildir yani. Kuantum mekaniğinde parçacıkların bu olasılık durumuna dalga fonksiyonu veya durum vektörü adı veriliyor. Parçacığı olasılık durumundan çıkarıp belli bir değer almaya sevk eden de bizatihi uyguladığınız ölçüm olacaktır; yani dalga fonksiyonundaki parçacığın makro-fiziksel ölçüm aracıyla etkileşime girmesi olacaktır. Böylece ölçüm sayesinde olasılık durumundaki parçacık makro-fiziksel uzay-zamanda belli gerçek bir değer alır. Kuantum mekaniğinde bu olaya dalga fonksiyonun çökmesi veya durum vektörünün indirgenmesi deniyor.

Durumun saçma denecek kadar sağduyumuza ters olduğunun farkındayım. Ama inanılmaz deneyler kuantum düzeyindeki evrenin böyle kurulduğunu şiddetle telkin ediyor. Söylediklerimi yanlış anlamadığınızı göstermek için şöyle açık bir örnek vereyim. Eğer makro-fiziksel ortamda kuantum dünyasının kuralları geçerli olsaydı kapının açık olup olmadığını kontrol etmediğiniz durumda kapı açık veya kapalı değil belli bir olasılıkla açık ve kapalı olurdu aynı anda, yani kapının bizzat kendisi bir olasılık durumunda bulunurdu. Ve onu belli olasılıkla açık veya kapalı olmaya sevk eden de bizzat sizin kapıyı kontrol etmeniz (ölçüm yapmanız) olurdu. Böylece dalga fonksiyonu çöker, kapı belli somut bir değeri (açık veya kapalı değerlerinden birini) alırdı. İnanılmaz, farkındayım.

Yerel-olmamaya gelince. Einstein daha sonraki bölümde ele alacağımız sebeplerle kuantum mekaniğinin özellikle 1920'lerden sonra girdiği yoldan memnun değildi ve bu teorinin tamamlanmadığını, henüz bilinmeyen bazı "saklı değişkenlerin" bulunması gerektiğini iddia ediyordu. Bu mekaniğin tamamlanmamış olduğunu göstermek için de 1935 yılında bazı çalışma arkadaşlarıyla birlikte EPR deneyi adı verilen düşünce deneyini ileri sürdü; yerel-olmama ilkesi bu düşünce deneyinin ürünüdür.

Yerel-olmamayı anlamak için bir de kuantum dolanışıklığından söz edelim. Bazı özel durumlarda, mesela bir atomun yörüngesindeki elektronların durumu gibi birbirleriyle ilişkiye geçmiş parçacıklar söz konusu olduğunda, bunlar üzerinde yapılan ölçümler birbirleriyle bağlantılı sonuç verir. Mesela momentumun korunumu ilkesi kuantum fiziği düzeyinde de geçerlidir ve aynı atomun elektronları bu ilkeye göre birbirleriyle bağlantılı momentum değerleri alabilir ancak.

Şimdi A ve B gibi birbiriyle dolanışık iki parçacığı, mesela aynı atomun aynı yörüngesindeki iki elektronu ele alalım. Belli bir fi­ziksel parametre açısından ölçüm yapılmadan önce A parçacığı diyelim (1/2, -1/2) gibi bir olasılık durumunda olsun. Yani A parçacığı üzerinde deney (ölçüm) yapıldığında 1/2 veya -1/2 değerlerinden birini alacağı biliniyor ama parçacık dalga fonksiyonunda (olasılık durumunda) olduğu için ölçüm öncesinde her iki olasılığa da sahip durumda bulunuyor. Aynı şekilde B de aynı parametre açısından (1/2 , -1/2) olasılık durumunda bulunuyor olsun. Buraya kadar sorun yok. Ancak A ve B parçacıkları öyle dola-nışık bir durumdan seçilmiş olsun ki A 1/2 değerini aldığında B zorunlu olarak -1/2 değerini, A -1/2 değerini aldığında B zorunlu olarak 1/2 değerini alsın. Şimdi durumu kavramak için abartılı bir örnek verelim; A ve B parçacıklarını galaksinin en uzak iki ucuna götürdüğümüzü ve A parçacığı üzerinde ilk ölçümü yaptığımızı düşünelim. Olasılık durumunda bulunan A'ya ölçüm uygulandığında dalga fonksiyonu çökecek ve A 1/2 veya -1/2 değerlerinden birini alacaktır. Diyelim A 1/2 değerini aldı. Bu durumda galaksinin öteki ucundaki ancak onunla dolanışık olan B de ânında A'nın aldığı değere bağlı olarak -1/2 değerini almalıdır. Peki ama B galak­sinin öbür ucundaki A üzerinde deney yapıldığını ve deney sonucunun 1/2 olduğunu nasıl haber alabilir? Bu olaydan ânında nasıl etkilenebilir? EPR'nin esası budur.
Matematik olarak mümkündür bu. Çünkü fizikçiler bildiğimiz uzay-zamanda farklı yerlerdeki bu dolanışık parçacıkların "Hilbert karmaşık sayılar çok boyutlu faz uzayında" bir tek durum vektöründen ibaret olduğunu söyleyeceklerdir. Biraz karışık olan bu ifadeyi izleyen bölümdeki açıklamalar çerçevesinde yeniden değerlendirmeniz gerekebilir.

Einstein ünlü EPR paradoksunun kuantum mekaniğinin tamamlanmadığının bir belirtisi olduğunu düşünüyordu. Oysa bu konuda elli yıl boyunca devam eden tartışmalar ve incelikli deneyler kuantum düzeyindeki olayların yerel-olmadığını, yani birbirleriyle dolanışık parçacıkların aralarındaki mesafeye rağmen bir tek nokta gibi, tek parçalı bir bütün gibi davrandıklarını gösterdi.

1990'larda Penrose (1994, 1997) ve Hameroff (1994) beyinde önemli bir kuantum dolanışıklığı olabileceğini iddia etmişlerdi. Eğer beyinde yerel-olmayan böyle bir kuantum sistemi varsa; mesela beynin farklı yerlerinde geçen nöral süreçleri (diyelim farklı bölgelerde ama senkronize nöral ateşlemeleri) bir tek fenomenal bütünde bağlayarak algılayan yerel-olmayan bu kuantum sistemi olabilir diye düşünüyorum. Bu bilhassa üzerinde durulabilecek bir öneri bence.

Üçüncü olarak da beynin, hangi alt tipte nöral faaliyetlerini, hangi modalitede fenomenler olarak algıladığını sorabiliriz. Görsel fenomenler olarak algılanan nöral faaliyetlerle işitsel fenomenler olarak algılanan nöral faaliyetler arasında nasıl bir fark var? Bu sorulan yanıtladığımız zaman bir doğa olayı olan bilinçle ilgili pek çok sorunu çözmüş olacağız.

Demek ki fenomenal bilinç bir doğa olayı olarak ele alınıp deneylenebilir.
Burada hemen belirtmeliyim ki ileri sürdüğüm varsayımın içerimi ve temeli olan daha derin ve maddenin doğasına ilişkin bir varsayım daha ileri sürmüş oluyorum örtük olarak. Bu varsayımın doğru olması için, muhtemelen en azından beyin tipi, henüz bilmediğimiz belli kuantum durumlarındaki madde, fenomenal anlamda algılıyor olmalı.

Açıkçası fizik biliminin tanımladığı haliyle maddenin fenomenal anlamda algıladığına veya algılayabileceğine ilişkin hiçbir belirti yok. Ancak eğer biz maddi sistemlersek maddenin böyle bir özelliği olmadan nasıl algılıyor olabilirdik? Fenomenal bilinci olan maddi sistemler olarak biz, kendi ilginç doğamızı açıklamak için maddenin böyle bir özelliğinin olduğunu kabul etmek gerektiğini düşünmek zorunda kalıyoruz. Tabii, bir şekilde maddi sistemler olmayabiliriz de. Ama bu son varsayımı şimdilik bir kenara koyduk.

İleri sürdüğüm varsayıma Dennett'in küçümseyici bir şekilde kullandığı terimle "kartezyen materyalizm" de denebilir mi? Bence evet, denebilir; hatta belki de kartezyen materyalizmin iyi örneklerinden biridir bu tez. Ama bu kartezyen materyalizmle Dennett'in teorisi büsbütün bağdaştırılamaz mı? Birbirinin alternatifi mi bunlar. Önce Dennett'in kendi teorisinden, çoğul taslaklar (multiple drafts) modelinden söz edelim kabaca ve kartezyen materyalizme ne bakımdan karşı olduğunu görelim. Sonra acaba çoğul taslaklar modeli benim önerdiğim kartezyen materyalizmle bir ölçüde de olsa bağdaşmaz mı sorusuna dönelim.

Dennett'in çoğul taslaklar modelini incelemeye bir deneyde elde edilen ilginç sonuçları tartışarak başlayalım. Karanlık bir ortamda birbirine oldukça yakın, dolayısıyla denek tarafından küçük bir açı farkıyla gözlenebilen iki ışık kaynağı alalım. Bu ışık kaynakları renkli olsun, mesela biri yeşil diğeri kırmızı. Sonra bu ışık kaynaklarını bir saniyeden kısa bir zaman farkıyla yakıp söndürelim; önce yeşili hemen sonra kırmızıyı. Bu deney koşulunda denekler şu ilginç olayı gözlediklerini bildirirler: Önce yeşil bir ışık belirmiş ve bir çizgi boyunca yana doğru hareket etmeye başlamış, çizginin tam ortasında aniden kırmızıya dönüşmüş ve bir süre de kırmızı ışık olarak gittikten sonra durmuş ve sönmüştür.
Şimdi belli ki bu deney sırasında denek-beyin yeşil ve kırmızı ışıkların yanmasını belli bir şekilde yorumlayarak bir yanılsama oluşturuyor bilincinde. İyi de hayali çizginin tam orta noktasında, daha kırmızı ışık yanmadan yeşil ışığın kırmızıya dönüştüğünü nasıl söyleyebiliyor denek? Belli ki kırmızı ışık da yandıktan sonra oluşturmuş bu yanılsamalı senaryoyu beyin. Ama nasıl?

Bu deneyle ilgili iki türlü açıklama ileri sürülmüş. Dennett bunlardan birine Stalinci, diğerine Orwellci açıklama diyor. Stalinci açıklamayı anlamak için gençliğimizde pek moda olan bir fıkrayı hatırlatayım: CIA altı ay sonraki Sovyet seçimlerinin sonuçlarını ele geçirmiş. Stalinci açıklamaya göre beyin, Stalin döneminin önceden planlanıp sonradan sahnelenen düzmece mahkemelerinde olduğu gibi önce iki ışığın yandığı enformasyonunu almakta, sonra bunları bilinçsiz düzeyde (sahne arkasında) tek bir olayda bütünleştiren yanılsamalı bir senaryo oluşturup bilinç alanına, yani "kartezyen sahneye" çıkartıp sergilemektedir.

Eğer beyin Orwellci stratejilere göre çalışıyorsa yanılsamanın oluşumu farklı olmalı. Orwell'in 1984 adlı romanındaki diktatörlük rejimi, tarihi, yeni durumlara göre geriye dönük olarak yeniden yazmaktaydı. Eğer beyin bu stratejiye göre çalışıyorsa yeşil ışıktan sonra kırmızının yandığını görünce hafızasında olayı geriye dönük olarak yeniden kurgulayacak, olayı yeşil ışığın hareket edip kırmızıya dönüştüğü sonra durduğu şeklinde hatırlayacaktır. "Kartezyen sahne" olan bilinçte bu oyunun anısı kalacaktır.

Dennett'e göre her iki açıklama da aslında aynı hatayı paylaşmaktadır ve dolayısıyla deneysel olarak ayırt edilemez durumdadır. Her iki açıklama da beyinde bilinçsiz süreçlerin "kartezyen sahne" olan bilinçte sergilenecek, yer alacak senaryolar oluşturduğunu düşünmektedir. Dennett'e göre bu tezler kartezyen materyalizme dayanmaktadır. Nedir kartezyen materyalizmiÖnce Descartes'ın tezlerini hatırlayalım.

Çeşitli akıl yürütmelere dayanan Descartes maddi beyinle iletişime geçen maddi olmayan (boşlukta yer kaplamayan) bir zihin (ya da bir ruh) olduğunu düşünüyor ve bunların karşılıklı olarak birbirini etkilediğini ileri sürüyordu. Bu etkileşmenin yeri de beyinde simetriği olmayan tek bir bölge olmalıydı Descartes'a göre. Çünkü zihin veya ruh olarak biz her iki beyin yarıküresinin ayrı ayrı ürünlerini bir tek bütünleşmiş yaşantı olarak algılıyorduk. Bu birleşme de beyinde simetriği olmayan bir noktada, mesela epifız bezinde yapılıyor olmalıydı bu mantık çerçevesinde.

İşte gerek Stalinci gerek Orwellci modelleri savunanların, hatta çağdaş pek çok filozof ve bilim insanının kafasında açıkça itiraf etmeseler de böyle kartezyen bir model vardır Dennett'e göre. Ancak artık maddi olmayan bir ruhtan, zihinden söz edilmiyor tabii. Bu nedenle materyalist tezler bunlar. Ama beyinde bilinçli olan bir bölge, belki de yaygın nöral bir ağ (kartezyen sahne) olduğunu düşünüyorlar ve beyindeki bilinçsiz nöral süreçlerin bu bölgeyi aktive etmesiyle bilinçli yaşantıların ortaya çıktığını sanıyorlar.

Oysa beyinde böyle bir bölge ve yaygın bir nöral ağ, "kartezyen sahne" yoktur. Yerine ve durumuna göre beynin her tarafına dağılmış olan tüm nöral süreçler bilinçli olabilir. Dennett heterofe-nomenolojik yöntemi gereği bilinçli zihinsel faaliyetleri diğer zihinsel faaliyetlerden kesin sınırlarla ayırmaz. Önerdiği çoğul taslaklar modeline göre beyin sürekli olarak çevreyle etkileşim halinde yaygın uyaranlara maruz kalır ve bunları anlamlandırmak üzere sürekli olarak açıklayıcı ve eyleme dönük taslaklar oluşturur. Mevcut duruma göre bu taslaklardan bazıları ön plana çıkar, harekete, davranışa, konuşmaya etkide bulunur ve hafızada iz bırakır. İşte bizim bilinçli dediğimiz zihinsel faaliyetler bunlardır; izleyen eylem ve tutumlarda iz bırakanlar.

Dolayısıyla tek bir kartezyen sahne yoktur Dennett'e göre. Üstelik bilinç de sadece heterofenomenolojik ifadelere yansıdığı haliyle var sayılabilir doğa bilimi açısından. Fenomenlerden uzun uzun söz etmek, bunların doğasını araştırmak anlamsızdır. Minimalist bir bilinçtir Dennett'inki; sinirbilimin mütevazı amaçlarını karşılar.

Şimdi bence Dennett'in modelinin üstün tarafı beynin her tarafındaki nöral faaliyetlerin bilinçli olabileceğini söylemesi. Ama çoğul şemalardan hangisi, niçin ön plana çıkıyor ve daha önemlisi nasıl oluyor da bilinçli bir iç yaşantı haline geliyor? Dennett bu soruları, bilhassa ikincisini yanıtlamak yerine görmezden gelmeyi tercih etmiştir.

Fenomen olarak bilincin nasıl ortaya çıktığı sorgulanamaz Dennett'in modelinde; bilincin kozmik açıdan esas ayırt edici yönü olan fenomenal doğası üçüncü şahıs tarafından doğrudan gözlenebilir davranışların ve söylemlerin ardında gözden kaybolur.

Oysa ben burada maksimalist bir bilinç anlayışının da doğabilimsel olarak ele alınabileceğini ve açıklanabileceğini göstermeye çalıştım. Bir başka deyişle aşağıda göreceğimiz gibi benim ileri sürdüğüm model Dennett'in açıkladığı her şeyi açıklar ama onun modeli benim açıkladığım her şeyi (fenomenal bilinci) açıklayamaz; sadece yok veya en azından üzerinde konuşulmaz sayabilir.

Çünkü burada gerçekten de bir tür kartezyen materyalizmi savunmakla beraber bilincin, beynin kendisinde geçen nöral süreçleri fenomen olarak algılamasıyla oluştuğunu söylediğimde beyinde algılayan belli bir yeri veya yaygın nöral bir ağı kastetmiyorum; beynin bütünün (muhtemelen yerel-olmayan kuantum özellikleriyle bağlantılı) maddi bir özelliğinin söz konusu olduğunu ileri sürüyorum. Bu model çoğul taslaklar modeliyle de bağdaşır. Dolayısıyla Dennett'in minimalist bilinç modelinin bütün avantajları ortadan kaldırılabilir. Nasıl? Açıklayayım.

Bir an için ileri sürdüğümüz gibi beynin nöral faaliyetleri fenomenal olarak algılayan maddi yapısının bütün beyne yayıldığını düşünelim. Öyleyse fenomenal bilinci oluşturacak maddi yapı, üzerinde nöral süreçlerin geçtiği sessiz (makro-fiziksel ve nörolojik olarak gözlenemeyen) bir fon oluşturacaktır. Bu algılayan sessiz fon üzerine çoğul taslaklar modeline göre çalışan bir nöral faaliyet ilave edelim. İşte benim beyin modelim aşağı yukarı bu. Burada taslakları üreten nöral aktivitelerden belli bir özelliği karşılayanlar maddi fon tarafından bilinç fenomeni olarak algılanacak, ön plana çıkacaktır. Bu durumda Dennett'in modelini tercih etmemizi gerektirecek ne gibi bir avantaj geriye kalmış olabilir?

Demek ki burada ileri sürdüğüm model hem potansiyel olarak beynin her tarafında geçen nöral süreçlerin bilinçli olabileceğini, hem sinirbilimsel olarak beynin sürekli olarak çoğul taslaklar üreterek çalıştığını, hem de yerine ve duruma göre bunlardan bazılarının bilinçli olduğunu kabul etmekle çelişmez. Bir başka deyişle Dennett'in tüm katkısını içerir ve kabul eder. Demek ki Dennett'in modelinin avantajlarını korumak için fenomenal bilinci araştırmaktan vazgeçmemizi gerektiren bir sebep yok; çoğul taslaklar modeli burada ileri sürdüğüm model tarafından da içeriliyor zaten. Üstelik Dennett'in modelinde görmezden gelinen fenomenal bilinç problemi de açıklanabiliyor bu model çerçevesinde.

Fenomenal bilinci eksik bırakmasına rağmen Dennett'in çoğul taslaklar modeli birçok bakımdan cazip görünüyor bana; en önemlisi bu model beynin çalışma tarzıyla alakalı olarak bildiklerimize uyuyor geniş ölçüde. Ancak bu modele bir şey ilave etmemiz gerektiğini düşünüyorum; bu taslaklardan hangisinin ön plana çıkacağını belirleyen az çok merkezi bir yapılanma olması gerektiğini, yani dikkat mekanizmalarını da modele ilave etmek gerektiğini savunuyorum. Zaten birinci kısımda ileri sürdüğüm beyin modeli kısmi bir merkeziyetçilik özelliği gösteriyordu. Bir başka deyişle beyin bir yandan çoğul taslaklar üretirken bunlardan hangisinin ön plana çıkacağı az çok merkezi bir özellik gösteren motivasyon-dikkat mekanizmalarıyla belirleniyor olmalıdır. Bu saptama bilinçle ilgili araştırmamızın diğer sonuçlarıyla da uyumludur.

İkinci bölümde maksimalist bir bilinç kavramı, yani fenomenal bilinç kavramı ileri sürmüştüm ve bilincin bu kavranışının da doğa-bilimsel olarak açıklanabileceğini savunmuştum. Bu iddiamı az çok karşılayabildiğimi sanıyorum. Gerçi fenomenal bilinci tam olarak açıklayamadım tabii. Ama bilimsel olarak açıklanabileceğini, böyle bir açıklamanın mümkün olduğunu gösterdiğimi sanıyorum. Eğer fenomenal bilinç beynin kendisinde geçen nöral süreçleri algılamasıyla oluşuyorsa bütünlüklü fenomenal dünyamız (bilincimiz) beynimizin kendindeki bir yansımasından ibaret. Demek ki beyin fenomenal olarak sadece kendini algılarken kendisinde nöral mekanizmalarla temsil edilen dış dünyayı ve bedeni de dolaylı olarak algılamış oluyor. Fenomenal bilincin açıklamasının anahtarı bu. Beynin organize nöral yapısı dış dünyayı ve bedeni temsil ettiği için beynin kendi nöral süreçlerini fenomenal olarak algılaması doğrudan dış dünyayı ve bedenimizi algıladığımız yanılsamasını temellendiriyor. Böylece kendi bilincimizin bir kısmını dış dünyanın ta kendisi sanıyoruz doğal tavrımızda.

Aslında bu bölümde karşımıza çıkan tuhaf gerçeklik üzerinde biraz durmakta fayda var. Şimdi tekrar etrafınıza bakmanızı isteyeceğim sizden. İkinci bölümde dış gerçekliğin ta kendisini değil, onun bilincimizdeki fenomenal temsilini gördüğümüzü söylemiştim. Bu bölümde ileri sürdüğüm varsayım doğruysa aslında beyin olarak biz kendi nöronlarımızın bazı ateşlemelerini fenomenal bilincimiz olarak görüyoruz. Elbette beyin olarak kendi nöronlarımızın faaliyetine fiziksel-fizyolojik mekanizmalar aracılığıyla yol açan maddi bir dış gerçekliği de kabul ediyoruz. Ama biz bu dış gerçekliği değil beyin olarak bizde bu dış gerçekliği temsil eden nöron faaliyetimizin fenomenal temsilini görüyoruz. İki dereceli bir temsil sistemi bu. Mesela şurada bilincimizdeki imgesine tıpatıp uyan kırmızı bir koltuk yok aslında. Orada olan maddi şey beyin olarak bizde onu temsil edecek bazı nöronların ateşlenmesine yol açıyor. Bir başka özelliğimiz, muhtemelen belli bir kuantum özelliğimiz bu nöral faaliyetimizi kırmızı bir koltuk olarak temsil ederek algılıyor. Sonuç olarak biz kendi nöronlarımızın faaliyetini algılamış oluyoruz. Ama onları nöron olarak değil, fenomen olarak algılıyoruz.

Tekrarlarsak algı olayında aslında iki kez temsil ediliyor dış dünya.Öncelikle beyin olarak bizim nöronlarımızın faaliyetinde temsil ediliyor. Sonra bu nöral temsil de bir başka düzeyde fenomenal olarak temsil ediliyor. Acaba doğada bu ikinci temsile gerek var mı? "Niçin bilgisayarımız gibi bizim içimiz de karanlık değil?" sorusunun bir benzeri bu soru. Algı olayında beyin kendi nöronlarında meydana gelen değişiklikler sayesinde oluşan birinci (nöral) temsili kullanabilirdi sadece ve sonuç değişmezdi. Acaba beyin-ben olarak ikinci temsili, yani fenomenal temsili kullanıyor muyuz sahiden' Bize kullanıyoruz gibi geliyor. Mesela "Şurada kırmızı bir gül var" dediğimizde sahiden de kırmızı fenomeninden söz ettiğimizi sanıyoruz. Yani beyin-ben olarak sahiden fenomenlerden söz ettiğimizi sanıyoruz. Ama ya bu da bir yanılsamaysa? Bizler beyin olarak fenomen-kırmızıdan değil, kendimizdeki kimi nöronların ateşlemesinden söz ediyorsak sadece; yani aslında tıpkı içi karanlık bir bilgisayann yapacağı gibi yalnızca birinci (nöral) temsil sistemini kullanıyor, ama bilinç düzeyinde fenomenlerden söz ediyor sanıyorsak kendimizi?

Pekâlâ mümkün bu. Şöyle düşünelim: Dil sistemimizi oluşturan nöronlar görme alanımızdaki nöronlardan kimi elektrik sinyaller alıyor ve bunlardan hareketle "kırmızı"dan söz ediyor olabilir sadece. Üstelik "kırmızı" gördüğünü söyleyen bir beyni açıp elektrotlarla inceliyor olsak saptayacağımız fiziksel süreç tam da bu olacaktır. Dil sistemimiz görsel alandan gelen kimi sinyallere "kırmızı" demeyi "öğrenmiş" olabilir. Biz kendimizi kırmızı fenomeninden söz ediyor sanırken, görsel alandan gelen kimi nöral enformasyonlardan söz ediyor olabiliriz aslında. Bir bilgisayar da böyle konuşabilir, çevresindeki olaylardan bu mekanizmayla söz edebilirdi. O zaman fenomenlere ne gerek var evrende?

Tuhaf bir doğa olayıyla karşılaşıyoruz kendimizde. Neden acaba?

Bilinçle ilgili bir başka temel soru da şu: Maddi bir organ olan biz beyinlerin öznel iç yaşantılamamız (yani kendimizi algılama tarzımız) olan bilinç fenomenleri maddi yapımızın fiziksel esaslara dayalı çalışma tarzını henüz bilmediğimiz bir şekilde etkiliyor olabilir mi?
Yoksa bilincimiz hiçbir fiziksel, dolayısıyla zihinsel, biyolojik sürecimize etkide bulunmayan, bazı maddi nöral süreçlerimize sadece eşlik eden paralel ama etkisiz bir epifenomen mi? Özgür iradeye sahip maddi sistemler miyiz? Yoksa sadece doğal yollardan oluşmuş otomatlardan mı ibaretiz?

Histerik Bilinç, Saffet Murat Tura, Metis Yayıncılık, 2007

 
Geriİleri
 
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.
© 2001-2010 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar...
Yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazarlara aittir.