(Massa Confusa* – Latince: Karmakarışık kütle)
“Sorgulayan akıl, yaşamda bir kişinin sahip olabileceği en değerli hazinelerden biridir.
Bu nedenle, Aristo’nun öğüdüne kulak vermek akıllıca olacaktır:
Bir kişi kendisini eğitmek isterse, ilk iş olarak kuşku duymalıdır.
Çünkü gerçek, ancak kuşku duyularak bulunabilir.”
Charles M. Wynn – Arthur W. Wiggins
HANIUWELE…
Yeni Gine’ye ait adalardan biri olan Ceram’da, E. Jensen tarafından kaydedilen bir öykü…
Mitsel zamanlarda, Ameta adında bir adam, avdayken bir hindistancevizi bulur. O gece rüyasında da, aynı hindistancevizini görür ve rüyasında kendisine, onu ekmesi için emir verilir. O da ertesi gün buyruğu yerine getirir.
Üç gün içerisinde bir hindistancevizi ağacı yetişir, bundan üç gün sonra da ağaç çiçek açar. Ameta, çiçeklerden koparmak ve kendisine bir içecek hazırlamak için ağaca çıkar. Ama parmağını keser ve kanı da çiçeğin üzerine damlar.
Dokuz gün sonra çiçeğin üzerinde bir kız çocuğunun durduğunu fark eder. Ameta bu kızı, hindistancevizi ağaçlarının yapraklarına sarıp sarmalar ve büyütür. Üç gün içerisinde küçük kız, gelinlik çağa gelir. Ameta bu kıza, Haniuwele (hindistancevizi ağacının dalı) adını verir.
Büyük festival süresince Haniuwele, dans edilen alanın merkezine yerleştirilir ve dokuz gece boyunca, dans eden erkeklere armağanlar dağıtır. Ancak dokuzuncu gün erkekler, dans alanının ortasına bir çukur kazarlar ve Haniuwele’yi içine atarlar ve çukurun üstünü kapatıp, üzerinde dans etmeye başlarlar.
Ertesi gün Haniuwele’nin eve dönmediğini gören Ameta, onu arar, ama ancak cesedini bulur. Cesedi topraktan çıkarır ve her bir parçasını farklı yerlere gömer ve bütün bu parçalar da, insanların beslenmesini sağlayan bitkilere dönüşür.
Ameta, Haniuwele’nin sadece kollarını gömmez ve onları, tanrısal bir varlık olan Satene’ye götürür. Satene, dans alanının üzerine dokuz burgulu bir sarmal yerleştirir ve Haniuwele’nin kollarıyla buraya bir kapı yapar ve festivalde dans eden bütün erkekleri de buraya toplar ve tanrısal bir varlık olmasına rağmen şöyle der:
“Mademki size bunca değerli besinler sunan Haniuwele’yi öldürdünüz, o halde ben de artık burada yaşamak istemiyorum. Hatta hemen bugün gideceğim… Aranızdan bu kapıdan geçmeyi başaranlar, insan olarak yaşamaya (bir bedene ve ruha sahip olmaya) hak kazanacaklar, geçemeyenler ise hayvan (sadece bedene sahip olmak anlamında) olacaklardır.”
Ve Satene, tüm bunları söyledikten sonra, insanlara bir daha onlarla ancak öldükten sonra (yani sadece bir ruha sahiplerken) rastlaşabileceklerini haber verir ve Yeryüzü’nü terk eder…
İnsan, evrende bilinen akıl sahibi tek varlık olmakla birlikte, diğer tüm gelişmiş canlılar göz önünde bulundurulduğunda görülmektedir ki, fiziksel olarak doğadaki en güçsüz varlıktır da aslında… Bu anlamda bir kedi ya da köpek yavrusunun, doğduğu andan itibaren yaşamını idame ettirebilecek fiziksel ve içgüdüsel donatıya sahip olduğunu bilmekteyiz. Ancak yine bilindiği üzere insan; ne bebeklik döneminde, ne çocukluk, ne gençlik ve dahi ne de yetişkinlik dönemlerinde, temel fiziksel/bedensel ihtiyaçlarının karşılanması gerekliliği dolayısıyla, başkalarına bağımlı olmadan yaşamını sürdüremez. Yetişkin bir insan olarak, ben, diğer insanlarla birlikte değil de, tek başıma ve bir dağ başında yaşamak istiyorum, desek bile bugünden sonrası için, o aşamaya kadar gelebilmek ve sonrasında yaşamımızı devam ettirebilmek adına, yine diğer insanlara ihtiyaç duymamız söz konusu olacaktır.
Bu, insanın akıl sahibi olmakla birlikte, bir bedene sahip olmasının ve bedenin kaçınılmaz kıldığı ihtiyaçların ve bugün birçoğumuz için yaşam amacı haline gelen “zaaf”ların bir sonucu olarak görülüp; “beden – ruh” müsabakasını -görünen köy kılavuz istemez misali- daha ilk saniyelerde “ruh” kazanacak gördüğünüz üzere gibi bir yanlış yargıya ya da yargıya kapılmaya neden olmamalı mutlaka ki. Değil mi ki şu noktada yol gösterici olarak kendimize Aristo’yu seçtik, o halde yazdığımız ya da söylediğimiz, yazacağımız ya da söyleyeceğimiz her şeyden kuşku duymak gibi bir gerekliliği de devre dışı bırakmamız söz konusu olamaz/olmamalıdır. Gerçi aynı bakış açısıyla, aynı kuşkucu yaklaşıma da kuşkuyla bakıp, sonuçta ruh bedenden evla olduğu için Tanrı cennetine bedenlerimizi değil, ruhlarımızı alacaktır da denilebilir…
Neticesinde özellikle günümüz insanının, bırakın “ruh – beden” sorgulamasında bulunup kendinde derinleşmesini; kendi bedenini, diğer bedenlerle ilişkilerinde hangi noktaya oturtması gerektiğini bilmesi bile söz konusu olamamıştır, hatta böylesi bir gerekliliğin dahi ayrımında değildir ne yazık ki. Günümüz “popüler kültür ve popüler sanat(!)” anlayışının dayattığı “zorunlu – karamsar” bakış açısıyla görünen tablo bu yönde ne yazık ki, değilse iç dünyama ilişkin bunaltılarımın/bulantılarımın, vesile bulmuşken açığa çıkartılması çabaları değil tüm bunlar mutlaka ki…
EVREN AĞACI…
Yakutlara göre “Evren Ağacı”, yaşayan ve yaşatan bir ağaç olarak tasarlanır. Bu ağaç, “yerin göbeği”nde yükselen sekiz dallı bir ağaçtır ve bir tür “ilk Cennet”tir. Zira ilk insan orada doğmuş ve yarı yarıya ağacın gövdesinden çıkan bir “Kadın”ın sütüyle beslenmiştir. Holmberg, böylesi bir imgenin, Kuzey Asya’nın sert ikliminde yaşayan Yakutlardan ziyade, prototiplerine Antik Doğu’da, Hint’te ve İran’da rastlanan mitlere dayandığını ileri sürer. (Rig Veda: İlk insan Yama, mucizeli bir ağacın dibinde, Tanrılarla birlikte içmektedir./Hint & Yasna Ve Videvdat: Yima, Evren Ağacı’nın üzerinden, insanlara ve hayvanlara ölümsüzlük dağıtır./İran)
Tunguzlar, doğumdan önce çocuklarının ruhlarının, küçük kuşlar gibi “Evren Ağacı”nın dallarında beklediklerini ve Şamanların gidip oradan onları getirdiklerini söylerler. Şaman adaylarının “sırra erme” rüyalarında görülen bu mitsel motif, bununla birlikte sadece Kuzey Asya’ya özgü de değildir, örneklerine Afrika’da ve Endonezya’da da rastlamak söz konusudur.
Türklerin Orta Asya’da yaşarlarken, “Yazgılar Kitabı” inanışını temel almaları doğrultusunda da, benzer temelleri görmek mümkündür. Bu mite göre de, “Hayat Ağacı”nın bir milyon yaprağı olup, her birisinin üzerinde bir insan yazgısı bulunmaktadır ve her bir insanın ölümünde, ağaçtan bir yaprak eksilmektedir. Ve Şaman, topluluğun geleceğini ve “insan yazgısı”nı sorgulama hakkına sahiptir.
Bu bağlamda Mircea Eliade, ruhun bedenden önce var olduğu ya da “öz olanın varoluştan önce geldiği” düşüncesinin/anlayışının, salt eski mitlere özgü olmadığını belirtir “Mitlerin Özellikleri” adlı kitabında. Ona göre “Homo Religiosus (dindar insan)” için, hangi zamanda ya da hangi yerde yaşanıldığından bağımsız olarak, “öz olan varoluştan önce gelir” düşüncesi hâkimdir. Mircea Eliade’ya göre bu görüş, “ilkel insan” ve Doğulu toplumlar için olduğu kadar; Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman olanlar için de geçerlidir.
İnsan öncesinde nasıl belirlenmiş ise, sonrasında da o olacaktır o halde, bu anlayış temelinde bir bakış açısıyla değerlendirmede bulunursak… Yani belirlenmişlikler (!) temelinde yaşamak ya da yaşadığını düşünmek, insanın işine gelmektedir demek ki. Neden işine gelmektedir? Çünkü yaşadıklarınızın/yaşadıklarımızın bizim haricimizde bir tanrı ya da tanrılar tarafından belirlenmiş olması, yapıp-etmelerimizin veya yapamayıp-edemediklerimizin sorumluluğunu da bizden alıp, o tanrıya ya da tanrılara yüklemektedir.
Özellikle günümüzde yaşadıklarından/geçmişinden şikâyet etmeyi temel düstur edinmiş insanın, hataları ya da olumsuz olarak nitelendirdiği yaşanmışlıkları için, “Neden yaptım?” sorusunu sormasının gerekliliği kalmaz bu anlayışla. Aslında bu noktada sorumluluğunu üstlenmesi gereken, ama bir o kadar da sorumsuz yaşamayı temel sorumluluk (!) olarak algılama eğiliminde olan kişi; yaptıkları/yapamadıkları, yaşadıkları/ yaşayamadıkları, sevdikleri/sevemedikleri, birlikte oldukları/kavuşamadıkları, istedikleri/ istemedikleri/isteyemedikleri vs. çerçevesinde, ağırlığı taşıyamaz hale gelir ki, bu da onu ya akli dengesini yitirmesine veya ölümüne sürükler.
Çünkü Sophokles’in de söylediği gibi,
“En zoru tüm yaptıklarımızın bizden kaynaklandığını kabul etmektir.”
Ama bu noktada, önceden Tanrı tarafından bir anlamda “formatlanarak” yeryüzüne gönderilen ruhların, bedenden önce var olduğunu kabul etmek işin kolay tarafıdır ki, Tanrı da sanki durmadan insanların başına ne tür olumsuzluklar getirebilirim diyen ve bu tür belirlemelerde bulunan bir varlıkmış gibi…
Mircea Eliade’ye göre “Homo religiosus”un görevi, kendisinden önce gelen bu “öz olan” belirlenimleri, bedeni vasıtasıyla ya da davranışlarla ortaya çıkarmaktır. Ancak mitsel zamanlarda kararlaştırılmış bu önsel belirlenimlerin içeriğinin, bir dinsel anlayıştan diğerine değiştiğini görmek/söylemek mümkündür.
Bu durumdan bir çıkış arayan A. Gehlen, “ırk antropolojisi”ne karşı ve biyolojik temele dayanan bir görüş ortaya atmıştır. Kısaca belirtmek gerekirse bu görüşe göre, “Biyolojik yapısı bakımından “organ ilkelliğine” sahip bir “eksiklikler varlığı” olan insan, bu eksikliği gidermek için hayvandan farklı olarak davranışlarını “etikleştirmek” ve “rasyonelleştirmek” yoluyla ruhsal ya da psikolojik yönünü devreye sokar ve bir “kültür” ortaya koyar.
Mengüşoğlu bu noktada Gehlen’i, Kant’ın, “İnsanın doğal donatım bakımından savunmasız bir varlık olduğu” düşüncesinden kalkıp “metafizik sonuçlara varması” ve insanın tüm yapıp etmelerini biyolojik bir temele dayandırması” nedeniyle eleştirir. Mengüşoğlu’na göre bu bakış tarzı, “İnsanın yapıp etmelerini yöneten değerleri” anlamada yetersiz kalır. İnsanın “problemlerle dolu olan bu yanını hemen ve kolayca çözüveren” bu “teori”, insanın gerçekliğini – “fenomenlerini”- doğru şekilde görüp kavrayamaz.
Çünkü Takiyettin Mengüşoğlu’na göre insan, “biyopsişik” bir varlıktır. Yani, insanın bir “bios”u ve bir de “psyche”si vardır. Fakat insanın “bios”u ve “psyche”si arasındaki ilişki bir eklenti değil, bir bütünlük arz eder ve insan, bu iki öğenin bir toplamı değil, bilakis birbirinden ayrılamaz bir bütünlüğünden ibarettir. Ona göre yüzyıllar boyunca insan, kaynakları ve varlık – nitelikleri bakımından, birbiriyle ilgisi olmayan iki heterojen alandan oluşan bir varlık olarak değerlendirilmiştir ve bunlardan birisine “ruh”, bir diğerine de “beden” adı verilmiştir. Sonrasında da “ruh ve beden”in özellikleri ya da işlevleri gösterilmeye çalışılmıştır, ama bir bütün olarak “insan”ın değerlendirilmesi eksik bırakılmıştır.
İnsanın kendi varlığı üzerine düşünmeye başlaması, felsefi düşünce tarzının ilk örneklerini teşkil etmektedir mutlaka ki… Bu anlamda insanın kendi varlığı ve kendisini bütünleyen/tamamlayan yapılar üzerinde düşünmesi, “insan” olgusu kadar eskidir ve kökleri “ilk insan”ın varlığına kadar dayanmaktadır. Bu anlamda biz günümüz insanı olarak, bilindiği üzere kendimizi “uygar insan” olarak nitelendirmekteyiz ve çoklukla da bizden önceki her dönemde yaşayan insanı da “bizden daha az uygar” ya da “ilkel insan” olarak nitelendirme eğilimine sahibiz, yanlış bir yargının ısrarından bir nebze bile şüphe duymadan… Ancak yine günümüz insanının ya da bizlerin, “kendisi ya da kendi varlığı” üzerinde sorgulama düzeyinin neredeyse dibe vurduğu gerçekliğinden yola çıkarak, “kim daha ilkel ya da kim daha uygar” noktasının tartışmaya açılmasının gerekliliği kaçınılmaz olmalıdır.
Mengüşoğlu, insanın düalizm bağlamında değerlendirilmesine ilişkin olarak, “İnsan Felsefesi”nde şöyle der: “Bu bağlamda, yani felsefe alanında “düal” görüşün ve koşutçuluğun tarihsel babası Descartes’tır. İlk kez Descartes yalnız insanı ontik olarak iki alana ayırmakla kalmamış; aynı zamanda, varolan dünyayı da iki total heterojen alana ya da iki heterojen “substans”a bölmüştür. Descartes, bunlardan birine “res extensa”, diğerine de “res cogitans” adını verir. “Res extensa”dan Descartes, maddesel ve organik dünyayı anlar ve “res extensa” mekanik yasalar tarafından yönetilir. Böylece beden ya da insan organizması da, mekanik yasalar tarafından değerlendirilen bir alanın kapsamı içerisinde yer alır.
Ancak “insanı insan yapan” öğe, insanın ruhudur, yani “res cogitans”tır. Descartes’tan sonra, “res cogitans” kavramı yerine, “geist ya da akıl” kavramları kullanılmaya başlanmıştır. Fakat Descartes, “ruh – beden” ilişkisinin koşutluğunda ve bununla ilintili olan düalitede, büyük güçlüklerle karşılaştığını kendisi de dile getirmiştir.
Husserl de, bedensel – zihinsel yaşamın, bir bütün ya da “anonim” olduğunu söylemiştir. Bununla anlatmak istediği şey, bir bütün olarak zihinsel yaşamın, “etkin benlik” tarafından üretilmediğidir. Benlik, daha kapsayıcı nitelikteki, “anonim” zihinsel yaşamın içerisine yerleşmiştir ve onun, yalnızca bir parçasını etkin olarak üretir. Diğer bir anlatımla; “Ben”in (ego) içinde yaşadığı, zihinsel yaşamdır. Yaşantıların bu birleşik bütünü, “Ben”in onun bir parçası olması anlamında “benimki”dir. O, birleşmiş bir bütündür ve “Ben” bu bütünün bir parçası olarak, onunla bütünleşmiş durumdayımdır.
Fakat zihinsel yaşam, bu iç zaman süreçleriyle kendisini birleştirmesine ek olarak, bir bedenin varlığıyla kendi varlığının bireşimini yapar. Zihinsel olaylar; görsel, işitsel, dokunsal, kokusal ve tatsal algısal yönelişler aracılığıyla gelen, çeşitli bedensel fenomenlerle bireşime sokulurlar. Böylece, kolumu hareket ettirme yönündeki kararım, hareket eden kol ve elimdeki “devinduyusal (kinestetik)” yaşantılarla ve hareket eden kol ve elimin görsel algısıyla birleştirilir.
“Kendilik” kavramı, anlaşılması zor bir kavramdır ve “kendisini kavrama ve anlama” çabalarının her zaman için bir adım önündedir. Manfred Spitzer, “Felsefe Ve Psikopatoloji” adlı kitabında şöyle der: “Kendilik, şaşırtıcı bir şekilde “kendini yansıtma” süreci ile ortaya çıkan bir ruhsal yapı olarak tanımlanabilir. Yani kendilik, aynı zamanda hem özne, hem de nesnedir.” Buradaki paradoks, kendiliğin tanımında göz ardı edilebilecek bir şey değildir. Döngüsellik, dolaysız bir biçimde kendilik fenomeninin özüne yöneliktir ve kendiliğin kendisi, kendine dönüşlü, yineleyici ve kendi üzerinde katlanan bir süreçtir. Kendilik – farkındalığının kendiliği, sürekli bir biçimde varlık bulur.
Böylesi bir süreç, kimi zaman psikopatolojik bir hal alabilir. Mesela Descartes, epistemolojik temelini “Düşünüyorum…” da bulmuştur. Böylesi temel öğeleri sorguladığımız zaman, zeminin altımızdan kaydığını hissetmek söz konusu olabilir. Böylesi bir durumun yarattığı psikozla, yaşantımızın iyeliğini kaybetmek de olasıdır, yani tüm bunlar bedenimde karıncalanmaların oluşmasına neden oluyor gibi… Yani soru, “Ben kimim?” sorusu değil, “Duyumsadığım gerçekten ben miyim?” gibi sorgulamaların temelini oluşturmaya aday olabilir: “Kendimle nasıl eşduyum yapabilirim ve benim bir bölümümün bana ait olmayabilir ya da olamaz oluşu durumunda neler hissetmekteyim?” Sonuçta ruhla ilgili olarak, kişinin yaşantıladığı ve ilişkilendirdiği ve ruhunu etkileyen, dış kaynaklı moleküllerce değiştirilen anlamlara ilişkin karmakarışık yan etkileri, onu nasıl etkiler?
Kendilik, iki farklı yabancı – yaşantı türünü ayırt etmektedir: Birisi psikoz içindeki kendilik yapısı içinde yabancı, ama tanıdık; diğeri, yabancı ve yeni türdür. Bu aşamada şunu sorabiliriz: “Kendilik spirali içine alınan yabancı bir süreç, gerçekten de kendiliğini istermiş gibi arzu edilebilir mi?”
Tüm bunlarla birlikte, insanın “gerçekte” kim olduğunu merak edişinde, kavramsal olarak belirsiz ya da paradoksal herhangi bir sorun yoktur aslında: İnsan ya da kişi, tam olarak kendisindeki eğilimler, düşünceler, duygular, eylemler vs. hakkında bildiklerine gönderimde bulunma isteminde ve arayışında olan bir varlıktır ve bunu, genel değerlendirmelerde bulunarak yapması da en doğrusudur mutlaka ki… Nasıl ki, ellerimi görsem ve onlar hakkında düşünsem de düşünmesem de, iki elim var olmaya devam edecektir ki, onlar benim kendilerini düşünmemle ya da düşünmememle, duyumsamamla ve duyumsamamla var olmayacaklardır ya da var olmaya devam etmeyeceklerdir, kendiliğim ve bütünlüğü de, ben onu düşünsem de, düşünmesem de vardır ve var olmaya devam edecektir.
Kuşkusuz, bana ait bu özellikleri değerlendirme yoluyla bazı düzeltmelere gitme yönünde kararlar verebilirim; fakat bu değişimler, “dönüşlü (refleksif)” edimlerin sonucu olsalar da, bu edimler açısından özgül ya da özünde sorunsallık taşıyan herhangi bir ölçüt bulunmamaktadır. Sonuçta, salt böylesi bir problemde/sorunsalda değil, başka sorunlardan ötürü sıkıntı duyduğum anlarda da, aynı şeyi yapma ve tutarsızlıkları saptama ve düzeltme yönünde bazı çabalar harcarım.
Hegel, bu soruna şöyle bir yaklaşımda bulunmaktadır: “Deneysel (empirical) psikoloji, genel olarak ruhu ele aldığı kadar, gözler önüne serebilmek için, bölümlenmiş olan özel yetileri de incelemektedir… Deneysel Psikolojideki, ruhun bölümlendiği ve birbirinden katı bir biçimde farklı tutulan özel kısımlar (particularizations) bunlardır. Ruh, her biri ancak karşılıklı bir biçimde yerleşen ve bu nedenle diğeriyle dışsal ilişki gösteren, bağımsız güçlerden kurulu ve yalın bir birleşik yapı olarak ele alınmaktadır.”
“Derinlik inversiyonu” fenomeni, Disneyland’daki “Perili Köşk”de, çarpıcı bir şekilde sergilenmeye devam etmektedir ve ziyaretçileri, kendileri yürüdükçe bütünüyle döner görünen bir çift insan yüzüyle karşı karşıya bırakmaktadır. Gerçekte bu yüzler, yanlış olarak normal yüzler şeklinde algılanan üç boyutlu iç – dış maskelerdir. Binoküler “derinlik inversiyonu”nun yarattığı bu yanılsama, 19. Yüzyılda Helmholtz ve Mach tarafından araştırılmıştır. Temel mekanizmalara ilişkin sorunlar, Gregory tarafından da tekrar ele alınmıştır. Özellikle Yellott’un deneylerinde, görsel yaşantıların ve görsel yaşantılarla deneyimlenen süreçlerin, “Nesnelerin, gözün ağtabakasındaki imgelerin sağladığı kanıtlar karşısında, onların üç boyutlu şekillerine ilişkin hipotezlerin, beyin tarafından sınandığı bir işlemin sonucu olduğu ortaya konulmuştur.
“Binoküler derinlik inversiyonu”, ters – yüz üç boyutlu nesnelere ilişkin olarak, tüm koşullarda ortaya çıkmaz. Sadece, “Yalnızca derinlikte ters – yüz göründüğü zaman, normal görünen son derece inanılmaz bir gerçek biçimin söz konusu olduğu durumlarda gerçekleşir.”
Yani aslında gerçek problem şu olmalı:
“Her şey ne kadar gerçek! Tüm bu üzerinde düşünce üretme çabasında olduğumuz alan ya da konu da dâhil…”
Peki, bu süreçten/karmaşadan kurtulmanın/sıyrılmanın yolu nedir/ne olmalıdır? Felsefe desem, tüm alternatiflerin üzerinde yer alan felsefeyi bu noktada sunmak, ne denli felsefenin hakkını veren bir söylem olur, bilemiyorum aslında… Tüm bunların bir yolculuk olduğunu sıklıkla hatırlatma çabasında olan Jaspers, şunu söyler bize bu noktada da ve “Niçin felsefe? sorusunu sorduğumuzda: “Ne bilinir ve bu nasıl bilinir ve bilinmeyen nedir?” dediğiniz vakit, cevap biliniz ki felsefedir.”
Adger Allan Poe ve Ölülerin Ruhları:
I
Karanlık düşünceleri içinde, gri mezar taşının
Ruhun, yapayalnız bulacak kendisini
Bir tek kişi bile kalabalıktan
İzlemeyecek senin, gizlilik saatini.
II
Ses çıkarma o ıssızlıkta
Bir yalnızlık değil bu –
Çünkü yaşamda önün sıra
Duran ölülerin ruhları
Ölümde de yine çevreni alır ve onların
İstekleri gölgeler seni – ses çıkarma.
III
Kaşlarını çatacak gece, berrak da olsa
Ve yıldızlar gökteki tahtlarından
Işıklarıyla, ölümlülere verilen umut gibi
Bakmayacaklar aşağıya.
Hâlbuki pırıltısız kıpkırmızı gözlerin
Sonsuza dek tenine yapışacak,
Bir ateş ve humma gibi
Görünecek, bıkkın ruhuna.
………..
Steven Mithen, “Aklın Tarihöncesi” adlı kitabında şöyle der:
“Geçmişimizi Agatha Christie’nin ya da Jeffrey Archer’in yazdığı bir roman olarak değil, bir Shakespeare tiyatrosu olarak düşünmelisiniz ve onu, oyunun sonunu önceden bilmenin, onunla ilgili anlayışınızı ve ondan aldığınız zevki zenginleştiren bir öykü olarak değerlendirmelisiniz. Böylece, bundan sonra “ne olacağı” konusunda endişelenmenize gerek kalmayacaktır. Bunu yerine, olayların neden meydana geldiği konusuyla, yani aktörlerin akılsal durumlarıyla ilgilenebilirsiniz. Macbeth’i, onun Duncan’ı öldürüp öldürmeyeceğini öğrenmek için seyretmeyiz ya da Hamlet’in, yaşayıp yaşamayacağı üzerine bahse girmeyiz.”
Onun yerine, yani onların neler yapıp yapmadıklarıyla ilgilenmek yerine; onların davranışlarının, akılsal durumları konusunda bize neler anlattığıyla ilgilenmek, mutlaka ki daha yerinde olacaktır.
Felsefenin işlevleri arasında, mutlaka ki “sevgi, dostluk, vefa” kavramlarının anlamını kavramak ve bağlarını güçlendirmek yer almaktadır. Bu çerçevede, felsefenin vesile olduğu bu anlamları yine/yeniden kavramama yardımcı olan Felsefe Ekibi Dergisi’ne ve editörümüz Selma Hanım’a, geçmiş yıllarda öğrencim olma şansına sahip olduğum ve bugün bunu özellikle hissedebildiğim Gökhan Bey’e ulaşma konusunda bana yardımcı olmaları adına teşekkür etmek isterim.
Felsefe, benim yaşam amacım… Yaşam amacımı seviyorum… Felsefeyle birlikte yaşamımı/varoluşumu anlamlı ve beni güçlü kılan tüm dostlara ve tüm sevgimle…
Ve her yazımın sonunda belirttiğim gibi, benim hala umudum var!