Algı, Merleau-Ponty'nin felsefesinin başlangıç noktasıdır ve onun eserlerinde merkezi bir kavram olma statüsünü hiç kaybetmemiştir. Ancak algıyı felsefe geleneği içinde ele alındığı gibi düşünmek, Merleau-Ponty'nin kurduğu yeni yapıyı anlamada işimizi kolaylaştırmaktan çok zorlaştırır. Bunun en belirgin nedeni ise, Merleau-Ponty'nin felsefesinde algının yeni bir tanımının yapılmasından çok, algısal yaşantının betimlenişlerine yer verilmesidir. Algı bir açıklık olarak çıkar karşımıza: Dünyaya açılışımın açıklığı olduğu kadar, dünyanın açılışındaki açıklıktır bu. Algı hem şeyleri bana, algılayan bedenime taşır hem de şeyleri açar ve kendileri haline getirir.
Dünyada ilk yaşantıladığım şey, algımın bana sunduğu bir kesinliktir. Algım, "bir şey var", "ben varım", "dünya var" gibi inançlarımın oluştuğu yerdir. Dünya ve şeyler üzerine düşüncelerim bu inancın üzerinde şekillenirler. Ben şeyleri düşüncemle anlamlandırmaya başlamadan önce, dokunuşum ve bakışım onlarla ilksel bir ilişki kurmuştur çoktan. Bedenimin dünya ile olan bu temasıyla bir anlamlar ağı örülmüştür ki bu ilksel sentez, daha sonra benim bilincimde kurarak, dünyaya kattığım anlamları önceler.
Merleau-Ponty'nin "şeylerle sessiz temasımız" derken kastettiği şey işte bu ilksel ilişkidir. Anlam, "...onlar söylenmiş şeyler olmadan önce...", algısal yaşantıda "şeylerin sessiz dili" içinde oluşur (VI, 61). Merleau-Ponty'nin hedefi algı ile düşünce arasındaki bu bağı kurmaktır. Algı, bizi dünyaya bağlayan göbek bağımızdır. Bedenimizle dünyada bulunuşumuz sonucu oluşan algısal inancımız düşüncemizi önceler. Merleau-Ponty, algısal inancımızla uzlaşacak, refleksiyon öncesi, varlıkla kurduğumuz teması gözden kaçırmayacak ve bu ilksel temasta varlığın bizim için ne olduğu sorusunu barındırabilecek bir felsefenin izini sürer. Görünür ve Görünmez'in daha ilk sayfalarında bunu şöyle dile getirir:
“...düşünce açıkça ortada olan tarihini yadsıyamaz, kendi anlamının doğuşunu kendine dert etmelidir. Duyumsanır dünya, özündeki anlam ve yapı gereği, düşünce evreninden "daha yaşlıdır", çünkü birincisi görünür ve nispeten sürekliyken, görünmez ve kesintili olan ikincisi, ilk bakışta bir bütün oluşturmaz ve ancak diğerinin kanonik yapılarına yaslandığı sürece hakikatine sahip olur.” (VI, 28).
(…)
Deneycilikte, algı dış gerçekliğin kendini sunuşudur, ya da Merleau-Ponty'nin sözleriyle söylersek, "nesnel düşünce algının öznesini tanımaz" (PP, 240). Entelektüalizmde ise bu tez tersine çevrilir, "...dünya, bir dünya düşüncesinin bağlılaşığı (correlati/) haline gelir ve bir kurucudan başkası için varolmaz" (PP, 241). Görülüyor ki idealizm ve realizm, her biri diğerini dışlayacak şekilde, algısal inancın iki kutbunda yer alır. Ve algısal inancın içinde barındırdığı, algımın bir yandan benim algım oluşu, bir yandan şeylere sızması gibi bir çifte olabilirliği, algısal inancı tez haline getirmekle birbirlerinden keskin bir biçimde ayırırlar. Özne-nesne, beden-tin ve öz-varoluş ikiliklerinin ortaya çıkışının altında yatan da bu ayrılıştır aslında.
Refleksif felsefe, özellikle de Merleau-Ponty'nin Görünür ve Görünmez'de ele aldığı şekliyle, Descartes ve Kant ile başlayan öznellik üzerine kurulu felsefeler, hatta Sartre'ın negativist felsefesi ve Husserl fenomenolojisi bile öznenin bu dünyada bedenli varoluşunu görmezden gelmiş, felsefeyi, "doğal insanın kendini orada artık hiç tanımadığı", beni dünyaya bağlayan bağların koparılmış olduğu bir yere taşımışlardır (VI, 18). Bilimin de tavrı aynıdır. Sonuç olarak hem felsefede hem de bilimlerde mutlak kuşatıcı bir seyretme (survol absolu) halindeki özne, düşüncesinde yeniden bir dünya kurar. Ama bunu yaparken, algısal inancımız gereği varolan bu duyumsanır dünyadan yola çıkarak bir düşünceler evrenine yükseldiğinin farkında değildir. Kant'ın "eğer bir dünya mümkün olacak ise" deyişinde içerden ihtimal, bu dünyada oluşumuzdan itibaren düşünülebilir ancak. Descartes'ın cogito'ya dayanarak yeniden kurduğu gerçeklik, bu dünyanın gerçekliğinin izlerini taşır, algısal inancımızda temellenir. "Hakikatin içinde olma güvencemiz, dünyada oluşumuzla birdir," der Merleau-Ponty (VI, 28). Bu sözlerinde, onun, Heidegger'in felsefesiyle yakınlığını duymazlıktan gelmek mümkün değildir.
Heidegger'e göre, Aristoteles'ten sonra onu yorumlayan felsefe geleneği upuygunluğa (adéquation) dayanan mantıksal doğruluk anlayışıyla ilksel hakikatin üstünü örtmüştür. Aynı zamanda varolanların varlığının üstünün örtülmesi sonucuna da yol açmıştır bu. Varolanların kendilerini gösterebilmeleri için, bir örtüyü açan ve örtüsü açılan olmalıdır.
(…)
Bilim, kendi payına, algısal inancın paradokslarıyla uğraşmayı, tüm varolanların sırrını çözeceği bir güne erteler. Bilim adamı için "gerçek, nesnel olandır" (VI, 31). Nesnel olana ulaşmak adına, şeylerle kurduğumuz temasta onlara kattığımız anlamlar, belirlemeler bilim tarafından ayıklanır. Bilimsel yöntem, şeylere "mutlak kuşatıcı bir bakışla" yönelişin yöntemidir. Nesneyi her tarafından kavrayabileceğimizi, onu tüm perspektiflerinden görebileceğimizi varsayan bu bakış, temelinde bedenli oluşumuza dayanır. Böyle bir bakışla nesnelere yönelişim, "yapabilirim"in (je peıvc), yani bedenimin mekânsallığının bir sonucudur (VI, 60). Nesneyi kuşatan, onu her tarafından görebileceğimi varsayan bakış, bedenimin nesne etrafındaki hareketinin verdiği bir imkândır aslında. Merleau-Ponty, Algının Fenomenolojisi’nde, şeylerin farklı perspektiflerden görünüşlerini bir bütünde toplamanın, yaşayan bedenin (corps propre) onlarla kurduğu ilişkinin bir sonucu olduğunu savunur. Bir kübe farklı yüzeylerinden bakabilirim. Ancak yine de kübün kendisi bu farklı perspektiflerin toplamından fazla bir şeydir. Yaşayan bedenim ve şeyler bir sistem oluşturur. Bu sistem içinde yaşayan bedenimi tanıdığım gibi tanırım şeyleri de. Bedenimin bölümleri arasındaki "yaşayan birlik"in dünya, şeyler ve bedenim arasında da olduğunu söyler Merleau-Ponty. "Dışarının algısı ve yaşayan bedenin algısı beraberce değişir, çünkü onlar aynı edimin iki farklı yüzüdür" (PP, 237). Bilim ise, mutlak kuşatıcı bakışıyla bir ideal anlamlar düzeni kurarken, bu bakışın bedenimin bir imkânı olduğunu, kısacası algısal inancın çıkış noktası olan bedenli varoluşu unutur. Yaşananı, tüm yaşanmışlığından sıyırarak, onu kendinde şey araştırmasının konusu olan "saf nesne" haline getirir.
(…)
"Refleksif çözümleme, dünya üzerinde olan deneyimimizden yola çıkar, ondan farklı bir olanak koşulu olarak özneye yükselir", bu öznenin dünyayı bilincinde yeniden kurarak oluşturacağı "evrensel sentezi göz önüne sermek" uğruna, dünya ile olan ilişkimizi, her an gerçekleşmekte olan o deneyimi feda eder (PP, iv; AFÖ, 28). Refleksif düşüncenin öznesi, bedensiz bir öznedir. Oysaki deneyim yoluyla beni dünyaya açan, "dünya üzerindeki bakış açım olan" algılayan bedenimdir (PP, 85).
(…)
Doğal algıda bakış açılarımdan görürüm dünyayı. Dünyayı bütününde görebilmemin koşulu, onun dışında durmaktır. Refleksif felsefe, öznenin bu dışarıda duruşunun mümkün olduğunu sanır. Oysa doğal algıda bedenin imkânları, dünyayı bir bakış açısı yönünde açar, bu açının dışında kalanlar karanlıktadır, orada dünya kendini gizler adeta. Yine doğal algı içinde, yanılgılar da gerçekler kadar dünyanın bir açılma koşuludur. Fenomenolojik dünya bir doğrunun gerçekleşmesidir; yanılgı da bu gerçekleşmenin içinde bir doğrudur, dünyayı algılayışımın bir türüdür yanılgı. Öyle görünüyor ki Merleau-Ponty, yanılgıyı, sözü geçen örtülme imkânına dahil etmiştir. Algıda yaşanan yanılgı silinmeksizin, bir doğrunun onun yerini alamayacağından bahseder. Doğal algı içinde özne, mutlak bilinç olarak değil, algıladığı anda algıladığı şeye bir anlamda hapsolmuş, neredeyse o algı edimi ile tanımlanmış halde bulunur. Denebilir ki her algı edimi, bu öznenin farklı özel halleridir. Hatta algılayan ve algılanan, aralarında her an yeniden kurulan bağ sayesinde, her algı ediminde bir yeniden doğuşu, bir başka algı edimine geçmek için bağ koptuğunda ise, o algıda ölümü yaşar gibidir. Bir diğeri onun yerini almaksızın, yanılgı bile olsa, yaşanmakta olan algı silinmez ve her bir algı içinde bulunduğumuz gerçeğin farklı bir yüzüdür adeta. Bu da "...her deneyimin aynı dünyaya aidiyetidir, aynı dünyanın olanakları olarak, onu ifşa etmedeki eşit yeterlikleridir" (VI, 64).
(…)
Merleau-Ponty'nin düşüncesi, bedenli varoluşun düşüncesidir. Tin-beden ilişkisinin yeniden ele alındığı bu düşünce içinde tinin egemenliği yıkılmıştır. Ancak beden de onun yerini almaz. "Tinin bir bedeni vardır ve bedenin bir tini ve aralarında bir kesişim" (VI, 313). Beden yalnızca varoluşun bir şekli olmakla kalmaz, algıyı mümkün kılan olarak, kendisinin şeylerle iletişimimin yolu olduğunu da bildirir bana. Algılayan olduğu kadar algılanandır da. Bedenimde, algının bu çifte varoluş imkânını bana kanıtlayan şey, dokunan elime dokunmamın deneyiminde, algılayanın algılanana dönüşmesi ya da başkasının bakışının bedenli varoluşumu ispatlarcasına, beni şeyler arasında bir şey kılmasıdır. Bedenden bahsederken şöyle der Merleau-Ponty:
"...o, temelde ne yalnızca görülen şeydir, ne de yalnızca gören, o Görünürlüktür..." (VI, 181). "Ten"dir bu "Görünürlük". Şeylerle aramdaki bir geçişlilik, tersine çevrilebilirlik ilişkisinden ortaya çıkan ve her an kurulmakta olan Ten. Merleau-Ponty görenin aynı zamanda görünür oluşunu "şeylerle akrabalığım" olarak ifade eder. Bu akrabalıktır Ten'i açan. Dokunulur oluşum dokunabilmemin koşulu gibidir. "Bedenin kalınlığı", "şeylerin kalbine gitmemin tek yolu"dur ona göre (VI, 178). Algının Fenomenolojisi'nde, yaşayan bedenimi tanıyışımın adeta şeyleri tanımamın koşulu olduğunu söylerken kastettiği, bu geçişlilik ilişkisinden başka ne olabilir? Yaşayan bedenle şeyler arasındaki birliktir bu geçişlilik ilişkisi. Algıda benden dünyaya, dünyadan bana akanın, geçmişe, şimdiye ve geleceğe yayılışından çıkar Ten. Bedenim görünürü algılar, bakışımın dokunuşunda tenselleşir şeyler, düşünce -görünmez olan- ben'den dolayımlanarak tene katılır, söz'de beden bulur, düşüncenin bedenidir söz, onun görünür yüzüdür. "Sözün basit bir sabitleme aracı ya da hatta düşüncenin kılıfı ve giysisi olduğunu söyleyemeyiz," der Merleau-Ponty (PP, 212). Söz ve düşünce, görünür ve görünmez birbirinde zarflanmışlardır. Teni düz bir satıh olmaktan kurtarıp, onu derinliğine fırlatan, görünürden aldığımı görünmez kılarak görünüre geri verişimde yaşanan, bu sürekli geçişlilik halidir. Şeylerden bana, benden onlara geçendir. Ben dünya olurum, şeyler tenselleşir (VI, 178). Bu anlamda tenin kalınlığı sürekli bir derinleşmeden ibarettir belki de.
Görünür ve Görünmez 'de "Ten"i şu sözlerle betimler Merleau-Ponty:
Suskun görme söze aktığında ve karşılığında söz, adlandırılır ve söylenilir olanın alanını açarak kendi hakikatine uygun bir şekilde bu alanda yerini aldığında, kısaca, görünür dünyanın yapılarını dönüştürüp kendini tinin bakışı kıldığında, bu her zaman hem sözü hem dilsiz algıyı tutan ve tenin bir yüceltilişiymişçesine idenin neredeyse tensel varoluşuyla beliren geçişlilik fenomeni gereği olur (VI, 203).
Tenin betimlendiği bölüm boyunca, algı ve düşünce ya da beden ve tin arasındaki ilişki, "görünür" ve "görünmez" terimleri üzerinden kurulur. Dünyada görünürü algılarım. Görünmeyenim olan düşünceden dolayımlanan algımı söz içinde görünür kılarak yeniden dünyaya katarım. "İdenin neredeyse tensel bir varoluşa" bürünmesi budur işte. Ten'i belirleyen özellikler olarak, aynı anda açılma ve örtülme, gören ve görülenin çevrilebilirliğindeki iç içe geçmişlik, neredeyse ayırt edilemezlik, bilimin ya da refleksif felsefenin kesin olarak belirlenmiş varlığının imkânları olamaz. Ten, özne-nesne ikiliğinden sıyrılmış bir yapı içinde algısal varoluşu betimler bize. Öyleyse bu algısal varoluş, algısal inancın paradokslarıyla yüzleşecek bir felsefenin kapılarını açar mı diye sormalıyız.
PP: Phénomeologie de la Perception (Algının Fenomenolojisi)
VI: Le visible et l’invisible ( Görünür ve Görünmez)
Dünyanın Teni, Hazırlayan Zeynep Direk, Metis Yayıncılık
Not: Toplam 23 sayfalık metinden bazı bölümler alıntılanmıştır. Amacımız Ponty felsefesinde önemli bir yer tutan “algı” bağlamında “beden” in yeniden düşünülmesini dikkatlere sunmaktı. Konuya ilgi göstereceklere, aynı yapıtta yer alan, “Görülmeyeni Görmek: Et Kavramı Üzerine” başlıklı bölümü de öneriyoruz.
Felsefe Ekibi.