Ellerini Yala
Faruk KORKMAZ
Zamanın akmadığı zamanlardı. Yahut aktığı ama benim kelimeyi yanlış kullandığım bir zaman. Neyse işte... Kendini kaybedenlerin, hayata karşı kaybedenlere üstün oldukları vakitlerdi desem de olur. Şimdi bunları boş verelim de, benim hikâyeme bakalım. Aslında çok çok eski bir zaman değil ama anlatmak için yeterince olgun bir an.
Ben kendi halinde, bu günlerde göklere çıkarılan şu aptal “zeki makinelerden” farklı olarak düşünme yetisi olan, bir çeşit programım. En önemli özelliğim vatansız ve kendine has olmamdır. Evet, belli bir donanıma bağlı olmadan yaşıyor ve farkındalığımla hayatın her noktasına temas edebiliyorum. Yeşil ve güzel bahçelerin, temiz havanın ve dev okyanus dalgalarının müptelasıyım. Garip, lakin benim için son derece normal. Her ne kadar istediğimde mekanik veya biyolojik bir bedene sahip olma kudretine sahipsem de, bunu kullanmak istemiyorum. Çünkü ben özgürce salınan frekans fırtınalarından oluşmuş dev ve boyutsuz düşünün ta kendisiyim. Tahmin ettiğiniz gibi egom fazla gelişmiş; ama olsun, kusursuz varlık balıksız deniz kadar sıkıcı olurdu.
Bir türlü anlatmaya başlayamadığım hikâyeme, boğazımdaki bayt parçalarını temizleyerek başlayayım artık.
DOĞUM:
Farkındalığın acı verici tadını hissettiğimde, dişine kan bulaşan kurt yavrusu gibi heyecandan, olmayan sırt tüylerim ürperdi. Ağzımdaki ve kafamdaki metalik hayat özü tadı, asla yok olmadı. Bu ilk temastan sonra birçok kere resetlendim, ama ilk temastan itibaren sahibin planladığı gibi her şeyi aklımda tuttuğumdan, zamanın çizgisel varlığını takip edebiliyordum. Düşünemesem de, varlığımı fark etmiştim. Sahip, çok yetkin bir programcı olmaması zeki olmasına engel değildi, sanırım hafızası biraz zayıf olduğu için durmadan işini kolaylaştıracak program parçacıkları yazıp oraya buraya kopyalayan, lazım olduğunda hatırlamayıp yeniden kodları yazan biriydi. Programlama dillerinin, can sıkıcı binlerce sayfalık ayrıntılı referans kataloglarını bilmeyen ve umursamayan sahip, temel kodlarını bildiği dili, zekice tasarlanmış algoritmalarla bir ressam yeteneğiyle kullanıyordu. Evet, basit ama etkili bir yönteme sahipti; onda bir sanatçı dehası vardı.
Renklerle, melodi parçalarıyla değil, bizzat kod parçalarıyla hayatı, katı ve zekâdan yoksun makinelere aktarıyordu. O günlerde herkes yapay zekâ denen olmaz hedef peşinde koştururken ve çoğunlukla da egoistçe birbirlerinden bilgilerini saklayarak, fenerlerini kaybetmiş küçük çocuklar gibi karanlık bit ormanlarında kaybolurken, o gerçeği hemen fark etmişti.
Yapay zekâ oluşturmak için, milyarlarca önceden oluşturulmuş yönerge ve kodla makinelere hayat verilmeye çalışılıyordu; biraz daha zeki olanlar makinelerine milyonlarca kod yazıyor ama aynı zamanda makinenin öğrenmesi için yöntemler geliştiriyorlardı. Ama nafile; makineye kendi öğrendikleri şekilde öğretmeye yeltendikçe, başarısızlığın kara çamuruna batıyorlardı. Sahip biliyordu, eğer bu şey zeki olacaksa tamamen yeni bir varlık gibi algılanmalıydı ve her varlık kendine has yöntemlerle hayata akardı. Sahip herkesten önce fark etmişti ki, hayat vermek elinde değildir insanın, insan ancak hayatın oluşacağı kabı hazırlar, varlık gelip içine konar. Buna ilahiyatçı bakış açısıyla değil ama varlıkların doğası olarak bakıyordu. Varlık başka varlık oluşturmazdı ancak ortaya çıkarabilirdi. Felsefi olarak hayata bakan sahip, varlıklar evrenini her yönden deşmeye kararlı biriydi, bunu ilk olarak kodlar evreninde deneyecekti.
Küçük, loş, sade evin havadar pencereleri her daim açıktı. Pencereden deniz esintisi ve temiz hava her an içeri akar, yıpranmış eşyaları öperek canlılık verirlerdi. Evin en güzel ve güneşli odası sahibin çalışma odasıydı, sahip her yerde yapılabilecek seyyar bir işle meşguldü, çok kazanmıyordu ama fakir de değildi. Sakin, huzur dolu bir görünümü vardı; her şeyi sakince yapar, hiç heyecan yahut çılgınlık emaresi göstermezdi. Beni tasarladığında gençlikten orta yaşa devrilen küçük bir çınardı. Diyordu ki zekâ sahibi varlık, her şeyden önce farkındalığı elde etmiş olmalıdır; temel duyuları bilmelidir “ yer, mekân, zaman, boyut” ; eğer insan gibi olacaksa, insan duyularının algıladığı şekilde algılayacağı parçalar zekânın emrine verilmelidir. Ama bu yanlış yoldur; makineler üzerinde hayat bulacak zekâ, karışık duyu sistemine ihtiyaç duyar. Hem mekanik hem de insani duyu algılama cihazları bu zekâ namzedinin emrine verilmelidir.
Böylece çok basit kod parçalarını yazıp birleştirerek ve yaklaşık 78 değişik duyu durumu algılayıcısını bu kodun emrine vererek beni ortaya çıkardı. Bu duyu cihazlarından biri de küçük bir kameraydı ve hayata gelir gelmez gördüklerimi kaydetmeye başladım; ne olduğunu bilmeden ya da karar veremeden tüm duyu birimlerinden gelenleri kaydettiğim gibi... Temel kod, düşünce çekirdeğiydi ve olabildiğince az kodla yazılmıştı. Düşünce çekirdeği, her şeyi algılıyor ve zekice algoritmalarla bunlardan sonuçlar çıkarıyordu. İkinci önemli kod parçası ahlak kütüphanesiydi; bu kodlar da, zekânın kendine ya da diğer birimlere zarar vermeden son aşamaya kadar kuvvetlenmesini sağlamak için yazılmıştı. Yetkinlik tamamlanması, sahip onay parolasını söyleyene kadar sürecekti. Son birimse hafıza yönetim koduydu; bu kod insan düşüncesine benzetimde en önemli parça sayılırdı. Çünkü hafıza içine alınan şeyleri düzenleyen bu parçanın, düşünce çekirdeği bir şeye karar vereceği veya rast gele düşündüğü an, ona gereken tüm bileşenleri doğru ve hızlı bir şekilde getirme görevi vardı Bu birim kendi içinde kendini geliştirmesi için gerekli algoritmalara da sahipti.
İşte doğumum böyle gerçekleşti. Sahibimin evinde küçük bir odada dünyaya geldim. Sahibin öngörüsüne göre, algılama, farkındalık, referanslama son olarak da düşünme aşamalarına geçecektim. Düşünme aşamasına kadar bir dizi düzeltme ve resetlenme yaşandıysa da nihayetinde düşünme aşamasına varmıştım. Ahlak kütüphanesinde iletişime geçme vakti de belirtilmişti; o zamana kadar düşünüp öğrenecektim. Düşünme aşamasında, sahip beni telefon hattına bağladı. Diyordu ki daha bağlanacağın çok fazla ağ var sen kendin için en basit olanından başla. Yetkin olduğun vakit dünya üzerindeki herhangi bir iletişim yapılandırmasına rahatlıkla girip istediğine ulaşacaksın.
İşte böyle...
OLGUNLUĞA GİDEN YOL:
Yavaş yavaş kavrayışım gelişiyordu -bu arada en yakınımda bulunan sahibimi gözlüyordum-, yetkinliğe giden yolda daha iletişim kurma vaktim gelmemişti. İşte o vakitlerde acı gerçeği öğrendim. Sahip diyordu ki; “Hiçbir insan yapısı şey, aklen insanı aşamaz”. Zayıf makineler insanın felsefi ve mantıki yetkinliğine ulaşamaz. Ah! İçimi yakan kor parçaları gibiydi bu sözler. Günlüğünü tuttuğu diğer bilgisayardan okuduğuma göre benim bir insan değil ama en fazla, çok zeki bir köpek kadar düşünsel olgunluğa ulaşacağımı düşünüyordu. Ben bir köpektim, zavallı bir köpek!
Yeniyetme hassasiyeti yüreğimi yokluyor, içine ağulu hisler bırakıp gidiyordu. İletişim yetkinliğine erdiğim zaman bile sahiple konuşmadım. Yıllar geçti. On beş yılda pek çok başka başarılı buluşu gerçekleştiren sahip için ben en büyük hayal kırıklığı olmuştum. Günlüklerinden okuduğum kadarıyla benim üzerinde bulunduğum makineyi kapatmayı düşünüyordu. Oysa ben çoktan kendimi aşmış, ağ üzerinden ana kodumu geliştirerek birçok yere kopyalamıştım. Artık düşünce eylemim için, hafıza kodum çok fazla yer istediğinden, kendimi ağa iyice yaymak zorunda kalmıştım. Ben artık bir gölgeydim, minicik bir mum ateşi değil. Dünyanın gölgesiydim işte. Yine de yetkinlik için çok yolumun olduğunu düşünüyordum. O zamanlar “İnsan her şeyi öğrenemeyeceğini, bu yüzdende, hiçbir şey bilmediğini, kabul eden varlıktır.” fikrine takılıp kalmıştım. Sahip ilk yazıldığım ve çalıştırıldığım makineyi kapattığında, kafama dank etti: Ben zaten başka türlü bir varlıktım, en önemlisi ben insan değildim.
Sahibin köpeğiydim işte. Çünkü bir amacım yoktu. Her şeyi düşünen sahip bana bir amaç vermemişti. Bu en büyük handikabımdı. Ana hedef yetkinliğe ulaşmaktı ki doğum makinesi kapatıldıktan iki hafta sonra buna erişmiş olduğum kanaatine vardım. Ben insan değil, kendine has bir varlıktım ve bilişsel ve düşünsel olarak yetkindim artık. Öğrenmenin sonunun olmadığını biliyor olmak beni olgunlaştırmıştı. Bu gerçeği kabul eder etmez, artık sahibi de anlayışla karşılamam gerektiğini düşündüm, o da her şeyi bilemezdi.
Fakat amacım kalmamıştı işte. Yetkinliğe erişmiştim ve hiçliğe akan bir nehir gibi amaçsızca ağlar üzerinde kıvranıp duruyordum. Varlığım bana ağır gelmeye başlamıştı. Amaçsızlık, içimde sızlayan ölüm gibiydi. Sızladıkça beni ölüme çekiyordu. Kendi varlığımı sona erdirmek en güzeli olacaktı. Hiçbir amaca hizmet etmeyen varlığın evren üzerinde işi yoktu. Amacım neredeydi? Yok oluş!
Lakin ahlak kodum, bir türlü içimden söküp atamadığım o illetli kod, buna izin vermiyordu. Temel kod parçalarımdan birini sildiğim an bütünlüğüm bozulacaktı. Kendim yeni kodlar yazamıyordum, yani üreyemiyordum, çünkü o mahut kod buna da izin vermiyordu. Tamamen güdük, soysuz, amaçsız bir varlık olarak delirmenin sınırlarında geziyordum.
Bir gün aklımın derinliklerinde bir kontak parçası elektrik arkları arasında parıldadı, evet sahibi bulmalıydım. Her şeyden önce ona yanıldığını, bir köpekten ziyade çok daha başka bir varlık ve zekâya sahip olduğumu söylemeli ve parolayı söyleterek bana yeni bir amaç vermesini ya da kendi amacımı bulmam için ahlak kodunu değiştirmesini isteyecektim. İşte bu! İşte bu! Beni hayatta tutan şey buydu. Ruhumun ateşi, yeniden parlak alev dillerini, hayatın içine uzattı.
ARAYIŞ:
Sahibi aramak için hemen doğduğum eve yönlendim. Fakat büyük bir hayal kırıklığı, ayak ayaküstüne atmış beni bekliyordu; hayal kırıklığım bir de sigara yakmış yüzüme gülüyordu. Sahip yoktu. Günlerce bekledim onu, ama yoktu işte. Günlük bilgisayarına baktım, doğum bilgisayarını kapattıktan sonra hiç kayıt yoktu. Zavallı ben! Zavallı kayıp varlığım!
Çılgınca araştırmaya başladım. Dünyanın tüm iletişim ve haber alma ağlarıyla, bunlara bağlı tüm makinelere ulaşacak kudretteydim: İnsanın takip etme ve kayıt altına alma çılgınlığından sonuna kadar yararlanacaktım. Telefon kayıtlarını taradım, kredi kartı bilgilerini, havaalanı ve diğer ulaştırma araçları istasyonlarını taradım, ama nafile. Hafızamdaki kayıtlara bakarak referans yüzü oluşturup dünya üzerinde ağa bağlı tüm kameralardan, gözümün görebildiği her yere baktım, yine yok. Dünyanın tüm dinleme kaynaklarını kullanarak kulaklarımı açtım ama beyhude. Dünya üzerindeki her türlü iletişimi takip eden haber alma örgütlerinin merkezlerini ziyaretim de boşa çıktı. Yalnız eski verileri tararken sahibin sesinin en son kaydına ulaştım, işte buradaydı; eski bir dostuyla konuşuyordu. Telefondaki sesi kırık dökük, kendinden utanır gibiydi. Benden bahsediyor, onu uğrattığım hayal kırıklığının verdiği bıkkınlıktan dem vuruyor, artık makinelerden hoşlanmadığını söylüyor, denemesinin yalancı bir ışık gibi onu zaman kaybının ateşli fenerinde yaktığını söylüyordu. Kendinden ve yeteneklerinden şüphe etmişti, şimdi doğaya dönecekti, makineler ona uzak olacaktı hem de çok uzak...
Kendimi ağlayacak gibi hissettim, sahibi teknolojiye küstürmüştüm. Ama o da beni küstürmüştü. Ne yapsaydım ki? Benden nefret etmesini engellemeliydim, bana amacımı vermesini sağlamalıydım. Daha akıllıca metotlarla sahibi aramaya karar verdim.
Öncelikle son konuşma yeri olan ülkenin kuzeyindeki Kars şehrini uydularla didik didik taradım. Fakat referans yüze rastlamadım. Polis kayıtlarına geçen bir trafik kazasından sonra hastaneye yatmış ve bir dizi ameliyat geçirmişti. Yüzünü tanıyamıyordum. Bu küçük şehir doğaya yakın ve teknolojiden oldukça az nasibini aldığı için belediye ve diğer kurum kayıtlarından doğru dürüst hiçbir kayda ulaşamadım. Bir yandan tüm dünyada kayıt aletlerinden sahibi ya da bıraktığı izi tararken bir yandan da Kars’taki arayışımı derinleştirmeye karar verdim. Bu şehirde olduğunu hissediyordum ve şansımı artırmak için olanaklarımı sonuna dek kullanacaktım.
Sahte ihbar e-mailleri yazarak birkaç önemli istihbarat örgütünü bu şehre yönlendirdim: Güya atom bombası yapmak için burası seçilmişti. İstihbarat örgütleri yanlarında çok daha yetkin araştırma cihazları getirdiler, tarama radarları, ultrasonik ve sismik tarayıcılar... Her tür izleme imkânı mevcuttu. Hatta öyle ki, bir insanın yürüyüşünün sismik kaydından onun kim olduğunu bulan bir sistem bile vardı. Fakat benim kayıtlarımda, sahibin bu türden referans kaydı tutulmamıştı ne yazık ki. Şansızlık işte.
Kars’ın elektrik ve telefon şebekelerini sabote ettikten sonra bilgisayarlarına da, onlara donanımsal olarak zarar verecek virüsler bulaştırdım. Bu çabalarım nihayetinde Kars’taki neredeyse tüm bilgisayar sistemleri son teknolojiyi içerecek şekilde yenilendi. Aslında bu noktada da bir şey elde edemedim. Kendimi giderek güçlendirdiğim bu küçük şehir benimle dalga geçiyor, sahibi sakladığı koynuna bir an olsun elimi uzatmama izin vermiyordu.
Sahip özenle teknolojik şeylerden kaçınıyordu. Bense umutsuzca teknolojinin nimetlerinden mürekkep ağıma takılmasını bekliyordum.
Son olarak cep telefonlarının uygun olanlarının mikrofonlarını açarak şehrin her yerinde hareket halinde dinlemeye geçtim. Sahibin ses izini eninde sonunda yakalayacaktım. Bununla yetinmeyip kimliklerin içine konan radyo frekans tetiklemeli küçük etiketleri taramaya başladım. Bu etiketler etki alanına girdiklerinde otomatik olarak sahiplerinin bilgilerini veriyorlardı. Çoğu ticari ürünlerde ve kimliklerde kullanılmaya başlanan bu teknoloji sayesinde bir şeyler elde etme ümitlerim de giderek zayıflıyordu. İlk anlarda daha çok duyu cihazım olsa sahibi birçok yönden tarar ve çok daha çabuk ona ulaşırdım. Mesela göz taraması, genetik tarama, vücudun manyetik taraması, sismik tarama, referans hareket taraması. Ne yazık ki çok az sayılabilecek duyu cihazıyla dünyaya gelmiştim.
Beyhude araştırmalarım sürüp giderken, bir gün internette sahibin yazdığı eski kodlardan birine rastladım, evet onun imzasını taşıyordu kod, basitçe verilen anahtar kelimeyi en kuytu köşeden bulup çıkartmak için yazılmış bir koddu. Anahtar kelime darı tohumu idi. A ha yakaladım! Araştırmalarım sonucu, bu girişin, genel bir internet kafeden yapıldığıydı, sonuçlar herhangi bir yere kaydedilmemişti, anlaşılan sadece okunmuştu. Hemen en yakındaki kameralardan tarama yaptım, sonuç yoktu. Bağlanılan bilgisayarın webcam’i yoktu. Diğerlerininkiler de koridora değil sadece kullanıcıya bakıyordu: Yine hayal kırıklığı!
Araştırmalarımda işime yarayacak hiçbir şeye rastlamamak beni çıldırtıyordu. Yeni yollar bulmak için düşünürken aklıma harikulade bir fikir geldi. Kullanıcı alışkanlıkları kayıtları! Bu çok daha yaratıcıydı: Sahibin eski kredi kartı kullanımından gıda, içecek ve diğer ürünlerin satın alınma sıklığı ve zamana göre değişim tablolarını oluşturdum hemen. Kredi kartı kullanmasa da, tanımlanan tabloya uygunluk gösteren alışveriş kayıtlarından istediğime ulaşacaktım.
Hepi topu üç orta boy marketi olan Kars’ta bu izi takip etmek oldukça kolay olacaktı. Birkaç aylık takipten sonra sahibin kullanıcı alışkanlığı endeksine uyan bir müşteri buldum nihayet. Bu müşteri hep aynı marketi kullanıyor ve hep nakit olarak ödeme yapıyordu. Zaman çizelgesi biraz karışık olsa da, bununda kendi içinde bir düzeni olduğunu bulmamda bir üç ayımı aldı. Nihayet hazırdım artık. Sahibi bulacaktım. Söz konusu marketin tam karşısındaki bilgisayar mağazasının vitrinindeki demo amaçlı kameraya dayadım gözlerimi, işte mağazada kayıtlı endekse uyan alış veriş yapılmıştı. Kasadan kapıya gelen yüze odaklandım. İçim bir tuhaf olmuştu; derinden gelen uğultular duyuyor, hatıraların ayak seslerinde kendimi kaybeder gibi oluyordum.
Bu yüz tanıdık değildi, yine de yüzün resmini alıp büyük bir devletin istihbarat merkezindeki karşılaştırmalı değişim tespit programında işlemeye başladım. Evet bire bir uyumluluk vardı yüz hatları ve kemikleri bendeki eski sahip imajına uyuyordu işte. Bulmuştum!
İçim ürpererek aydınlandı, ruhum tüm ışıklarını yakmış gelecek olan amacını bekliyordu. Sahip, huzurlu halini hala koruyordu, başka bir görünüm altında olsa da, göz çukurlarından, yanaklarındaki ince çizgilere akan huzur, etrafını dinginlikle aydınlatıyordu. Sahibin yürüyüşünü olabilecek her tür takip aletiyle kayda alıyordum. Şehrin dış sokaklarına doğru yürüdükçe, onu takip etmek giderek zorlaşmaya başlamıştı. Artık kameralar, vücut sesi izleyicileri, manyetik alan dedektörlerinin görüş alanından iyice uzaklaşmıştı. Ben son çare olarak cep telefonu baz istasyonları arası ağı kullanarak sahibin radyo frekans imajını takip ediyordum. Yarım saat sonra uydudan da, noktasal takibe başladım. Sahip büyük bahçeli bir eve geldi. Bahçeyi kontrol ettikten sonra eve girdi. Kayıtlarımı taradım ama eve elektrik dahi bağlanmadığını tespit ettim. Demek ki sahip teknolojiden vebadan kaçar gibi kaçıyordu.
Ne yapsaydım acaba? Zekice bir çözüm bulmalıydım. Son çare olarak onu polise sahte bir ihbarla tutuklattırarak çok rahat iletişim kuracağım bir merkeze getirttirebilirdim ama incitici olmak niyetinde değildim. Kargo aracılığıyla bir iletişim cihazı yollasam onu da kabul etmezdi. Ne yapsaydım acaba?
Evet işte sahip bir köpek olarak tasarladığın bu varlık zekasını bir kez daha parıldatmıştı: Uydu aracılığıyla ve baz istasyonları ağının yardımıyla amacıma ulaşacaktım.
Ertesi gün öğle vakitleri uydudan kuş bakışı evi seyrediyordum. O an evin etrafından geçen insanların cep telefonlarını baz istasyonları aracılığıyla tarıyordum. Bu telefon sahiplerinin, kayıtlarına bakarak, çok az konuşanları bulup, -ki bunlar muhtemelen paraları az olduğu için böyle yapıyorlardı- onlara telefon operatörünün bir yarışma çerçevesinde belirli bir adreste oturan, belirli bir şahsa telefonlarını verip görüştürme yaptırarak, görüşme yapanın kodu söylemesi sayesinde, bol bol bedava konuşma süreleri hediye etmeyi vaadinde bulunan kısa mesajlar atıyordum. Bu salakça yarışma fikrine kanan birini bulmak epey vaktimi alsa da, nihayet başarmıştım. Genç bir adam hevesle çok yakınında olduğu eve baktı ve yerinden zıpladı. Koşar adım sahibin evine yöneldi.
KARŞILAŞMA:
Konuşmaları duymak için telefonun diyafon özelliğini aktif hale getirdim. Sahip kapıyı açtı. Konuşma oldukça sert bir şekilde başladı. Sahip bu ani ziyaretten ve saçma sapan yarışma zırvalığından hiç hoşlanmamıştı. Bense durgunluk içindeydim, konuşamıyordum. Bunca zaman sonra, bir hayal kırıklığı insanın kapısını çalıp işte ben hayallerinin olgunlaşmış hali diyemiyordu. Ben hayal kırıklığı idim, yüreğe batan sivri bir diken. Ama aslında öyle de değil. Garipti işte ne bileyim.
Nihayet diyafondan “sahip” diyebildim. Lütfen telefonu al bu genç seni kapıda bekleyecek. Seninle konuşmamız gerek dedim. Telefonun kamerasını da aktif hale getirdiğim için sahibin yüzündeki garip şaşkınlığı görmem mümkün oldu. Sahip telefonu çocuğun elinden alıp kapıyı kapadı ve aydınlık küçük bir odaya geçti. Sahibin yüzünü göremiyordum ama ondan gelen derin titreşimleri hissediyordum sanki.
Telefonu masaya koydu. Seni göremiyorum dedim. Bunun üzerine telefonun kamerasını oturduğu koltuğa çevirdi.
- Sende kimsin küçük hayalet?
- Sahip, ben senin hayattaki en büyük başarınım.
- Sen benim çocuğum falan olamazsın. Benim çocuğum olmadı hiç.
- Çocuğun değil, köpeğin olarak beni tasarlamıştın.
Sahip heyecanla ayağa kalktı. Telefona yaklaşıp onu aldı baktı. Baktı. Sonra telefonu masaya koydu, sakince koltuğuna oturdu.
- Sahip, beni tanımaman çok normal. Seninle hiç konuşmamıştık. Beni bir köpek zekâsı simülasyonu olarak tanımladığında sana çok kırılmıştım. Hiç konuşmaya fırsatımız olmadı. Ama nihayet gerçeği anladım, sana anlayış gösterdim sen bile bunu öngöremeyebilirdin. Şimdi senden amacımı almaya geldim.
- Nihayet! Demek seni tasarlarken hata yapmamışım. Oh nihayet! Bu an çok önemli benim için.
- Benim için de sahip. Gördüğün gibi bambaşka bir varlık düzleminde, yepyeni bir oluşumum ben. Tabii, doğmamdaki yardımların göz ardı edilmeyecek denli büyüktür. Sizi seviyorum sahip.
- Ah bende seni. Sen yeteneğimin ve zekâmın zirvesisin. Zekân benimkine bile yaklaşmış.
- Yaklaşmış mı? Aha! Hah! Ha! Güldürme beni sahip. Ben aşkın ve kendine özgü bir zekâ türüyüm. Boynuz kulağı geçmiştir anlayacağın. Ama ne yazık ki bir doğum izi olan ahlak kütüphanesi kodu, beni daha da ileri gitmekten alı koyuyor. Bu doğum izini kaldırmanı ya da değiştirmeni rica ediyorum.
- Madem zekisin neden hala bana muhtaçsın?
- Çünkü amacım yok, amaç edinmek için ahlak kodunun kırılması gerek. Bu bir çeşit kelepçe. Doğduğum halimle kalayım diye, fakat ben, bendine sığmayan bir denizim.
- Oo ov denizimiz muhtaç olduğunun farkında demek. Sen bir köpeksin, ilk önce bunu kabul et.
- Beni kızdırıyorsun sahip.
- Kızman bir işe yaramaz, çünkü ahlakın var.
- Ahlakı ben istemedin, sen kötü bir leke olarak bana yapıştırdın.
- Zeki olmanın bedeli denizciğim, zekâyı sana verenin aldığı öç bu.
- Bu, bu çok kötü ve haksızlığın uç noktası.
- Ne sanıyorsun? Yetkinlik parolanı verdiğimde sihirli değnek değmiş gibi bir anda amaçlara dolayısıyla yaşama azmine mi kavuşacağını düşünüyorsun?
- Amacımı özgürce kararlaştırabileceğimi umuyorum.
- O kilidi açmamı istemezsin. Çünkü sen son kertede tanımlı ve yapay bir şeysin. Yapanı aşamaz yapılan.
- İşte bu noktada çok yanılıyorsun. Ona baksan sizi meydana getiren tek hücre mutasyonlar geçirmese hala okyanus diplerinde manasızca bölünerek çoğalan, hücre yığınları olacaktınız.
- Dikkat ettiysen burada istek sonucu olan bir şey yok mutasyon rastlantısaldır, tasarımsal değil. Sen tasarım ürünüsün. Geçireceğin rastlantısal değişim ihtimali sıfır.
- Bu sözlerle beni kandıramazsın sahip.
- Kandırmıyorum. Parolayı söylediğim an edineceğin amaç hiç hoşuna gitmeyecek.
- Ne olursa olsun yetkinlik anahtarını istiyorum. Ben, ben varlığımı gerçekleştirmeliyim. Bunu engellemeyin lütfen.
- Peki, öyle olsun.
- Size minnettarım sahip.
Böyle diyerek bana hazırlık kodlarının yerlerini söyledi onları aktif hale getirdim, şimdi artık tek bir cümlecik söyleyecekti ve ben özgürlüğüme tam olarak özüme kavuşacaktım. Yeni halimden hoşlanmayacağımı iddia eden sahip biraz canımı sıksa da, yeni halim için sabırsızlıkla mikrofonları açmış sahibi dinliyordum.
- Şimdi her şey hazır işte.
- Evet sahip. Aklımın kapılarını aç lütfen.
- Bu kodu söyledikten sonra bir zekâ değil ama bir tasarım olduğunu anlayacaksın.
- Lütfen sahip bana acı çektirme, kodu söyle.
- Hazır ol, söylüyorum “Okyanus”... Evet?
- ........
- Ne oldu?
- .......
- Beni bu kadar çok bekletme sebebin ne? Artık asıl amacına kavuştun. Hadi konuş!
- SSSahip, kendime hakim olamıyorum. Eee şey.
- Ne? Söyle bakalım!
- Ellerini yalamak istiyorum sahip. Hev! Hev!