| |
Postmodern(izm)ite'yi
Anlamak
Anlamak
Bu yazının ve eşliğindeki
tabloların, dergimizin ikinci sayısının kapak
konusu olan Postmodernizm üzerine yapılacak okumalara
yardımcı olacak bir okuma atlası denemesi
olarak algılanmasını öneriyorum.
Moderniteyi, birbirleriyle
etkileşimli tüm alanları içeren, dünyayı algılama
ve anlamlandırma ve dönüştürme edimi olarak
nitelendirirsek, postmoderniteyi de bu süreçle bağlantılı
eleştirel ve tepkisel yaklaşımlar olarak
okuyabiliriz.
Modernite- postmodernite ilişkisi ve süreci
oldukça tartışmalıdır. Konu üzerinde düşünce
üretenler, kendi dünya görüş ve duruşları bağlamında
farklı yorumlar yapmaktadır. Bizim gibi uzak coğrafyalardan
bu tartışmaları izleyerek anlamaya çalışanlar
için durum daha da karmaşıktır. Ayrıca konu,
bazı durumlarda ideolojik alanda slogan söylemlerle
dillendirildiğinden, olan biten üzerine yeni anlam katmanları
birikmektedir. Her şeye karşın postmodern yaklaşım,
yorum çokluğunu savunduğuna göre, kendi bakışımızı
temellendirme özgürlüğümüzü kullanara k
ilerleyebiliriz.
Olup bitenlerin anlaşılmasında
karşılaşılan güçlüklerden birisi de,
modernite-postmodernite ilişkilerindeki iç içe geçen
alanlarda görülen, çakışma, birleşme ve çelişkilerdir.
Ayrıca kavramsal belirsizlikler de söz konusudur. Dergimizde
yer alan Postmodern(ite)izm Kavramlar ve Görüşler başlıklı
deneme bu zorluğu aşmak için tasarlanmıştır.
Modern ve Postmodern üzerine yapılan
yorumlarda hep, açık kapılar bırakılmaktadır.
Postmodernite'nin kendi doğasından kaynaklanan, nereye
gideceği belli olmayan süreç konusunda ucu açık
metinler, yazarlara güvence sağlamaktadır. ( Bu aynı
zamanda postmodern bir yaklaşımdır da
)
Elimizde iki yumak var. Modernizm yumağında
ipin ucundan yakalarsanız, iyi kötü yumağı sonuna
kadar bir makaraya sarabilirsiniz. Bu iplik tek renkli olmakla
beraber yine de, ton farklılıkları karışıklık
yaratabilir. Postmodern yumakta durum farklıdır. İplik
sık sık kopar. Yeni bir uç bulmak için çaba gerekir.
Zorluk, kopuklukların çok olmasından ve farklı
renklerde ipliğin birbirine dolaşmasından kaynaklanır.
Arada modern yumağın iplik rengine de rastlarsınız.
Bazen istenmeyen düğümlerle karşılaşırsınız.
Onları çözmeden birlikte makaraya sarmanız,
postmodernistlerin istediği bir şeydir aslında.
Postmodernite(izm) yumağındaki
iplikleri görmeye çalışalım. Postmodernlik terimi
ve türevleri çok geniş alanlarda kullanılmaktadır.
Kullanıldığı alanla bağlantılı
olarak modernizm ile karıştığı, ona katıldığı
durumlar vardır.
Sanat alanında; postmodern müzik, plastik
sanatlar, edebiyat ve kuramı, sinema, fotoğraftan söz
edebiliriz.
Mimari ise, teknik ve sanat yönüyle, (kent
planlama da dahil olmak üzere) modernite-postmodernite sürecinde
geniş bir yer tutmaktadır.
Felsefe ise, postmodern durumun betimlemesi ve
zihin yapısını ortaya koymakta belki de en yüksek
bakışı temsil etmektedir.
Toplumsal yönüyle, özellikle tüketim kültürü
bağlamında, sosyologlar ile felsefeciler adeta kafa
kafaya düşünmektedir. Buna gündelik hayatın kültürel
mantığının değişimi ve sorgulanması
da dahildir. Kamu yönetimi, yine ortak çalışılan
bir alandır.
Teknolojinin, postmodern durum ile doğrudan
bağlantısı vardır. Enformasyon, iletişim,
medya teknolojilerindeki değişim adeta teknolojiye
ideolojik ir anlam katmıştır. Postmodern üretim yöntemlerinden
söz etmek hiç de yanlış olmayacaktır.
Bilim ve dolayısıyla bilim felsefesi
de postmodern düşüncenin etki alanındadır.
Postmodernite-küreselleşme ilişkisindeki
ortak payda da, geniş bir alanı oluşturmaktadır.
Sözünü ettiğimiz bu alanlarda ( ki
birbirlerinden ayırmak belki de olanaksız) her tikel
alanın yorumcularının farklı söylemleri değindiğimiz
karışıklığın nedenlerinden biridir.
Olgusal gerçeklik bağlamında,
konumuz açısından sürece baktığımızda,
bazı belirlemeler yapabiliriz. Batılılar, dünyanın
keşfinde öncü rol oynamışlar ve gittikleri
yerleri sömürgeleştirmişlerdir. Bugünkü demokrasinin
ilk örneklerini oluşturan yönetim biçimi (Atina
Demokrasisi'ni de unutmadan) İngiltere'de, sancılı
bir dönem sonunda ortaya çıkmıştır. İtalya
kent devletlerinde, Rönesans dediğimiz kültürel dönüşüm
yaşanmıştır. Reform hareketi, Hıristiyan
dininde yeni açılımlara yol açmıştır.
Aydınlanma dediğimiz dönem sonunda dünyayı yönetmenin
yetkisi, dinsel otoritelerden dünyevi güçlere devrolmuştur.
Galile ve Newton'un görüşleri, Evren anlayışında
da radikal değişikliklerin meydana gelmesinde rol oynamıştır.
İngiltere'nin öncülüğünde Batı Avrupa'da sanayi
devrimleri başlamış, teknolojik atılım hız
kazanmıştır. Sanat, yukarıda bir kısmına
değindiğimiz, ekonomik, siyasi, sosyo- kültürel değişimlerden
etkilenmiş ve onları etkilemiş, aynı zamanda
da bu sürece tanıklık yaparak farklı gösterge
dizgeleri üretmiştir. İşte tüm bu olgular,
modernite dediğimiz yaşama biçimine ilişkindir.
Postmodernite ise, kimilerine göre, bu olgusallığın
devamındaki yeni durumun betimidir.
Postmodernitenin izini sürdürmenin güçlüklerinden
birisi de, özellikle 20. yy.ın ilk yarısında batılı
büyük güçler arasındaki çatışmanın
getirdiği yıkım ortamında, kültürel dinamiğin
Atlantik ötesine kaymasıdır. İkinci Dünya Savaşı'ndan
yenilgiyle çıkan, Alman düşünme çevresi, Kıta
Avrupa'sındaki sürecin dışına atılmıştır.
Nazilerin sürgüne yolladığı Yahudi asıllı
düşünürler (ki modernite düşüncesinde önemli
rolleri vardı), olup biteni yeniden değerlendirmek
gereksinimi içindeydiler.
Postmodern düşünme tarzı, Batı
Avrupa modernitesi sürecine yönelik, eleştirel, dönüştürücü,
yok sayıcı yaklaşımlar içermektedir.
Postmodernite, Batı Avrupa'nın kendi
tarihselliği içindeki koşullar bağlamında, yaşamı
anlamlandırma tarzına , düşünme yöntemlerine köktenci
karşı çıkışları ifade etmektedir.
Batının diyalektiği içinde
gündeme gelen postmodernite, Batının değerlerini,
siyaset ve ekonomi anlayışını tüm dünyada geçerli
kılma gayretleri sonucu, Batı ile az veya çok etkileşen
tüm coğrafyalar için de anlam taşımaktadır.
Dahası, bir yönüyle Batı'nın ötekileştirdikleri
adına olumlu söylemleri içinde barındıran
postmodern düşünce, Batı dışı kültürler
için dikkate alınacak çözümlemeler sunmaktadır.
Postmoder nizm
bütüncül bir ideoloji mi? Yoksa modernizm sürecinde eleştirel,
kendi üzerine düşünme mi? Postmodernite bir kopuş ya
da kırılma anı mı? Postmodern durum ötekiler
için ne anlama gelmektedir? Hangi koşullarda ortaya çıkmıştır?
Postmoderniteyi ele alan
iki anlayıştan söz edilebilir. Bu yorumların ilk
grubu postmoderniteyi moderniteye karşı geliştirilmiş
bir eleştiri olarak kabul eder. İkinci grupsa onu
moderniteden türemiş, modernitenin bir özel durumu olarak
ele alır ve tanımlar.
Eleştiri olarak postmodernizmin iki temel
yaklaşımı vardır. Bunların ilki,
pozitivizmin modernizmin kurucu ideolojisi kabul edilmesi ve
dogmatik bir niteliğe büründürülüp, toplumsal, kültürel,
siyasal süreçler üstünde hegemonik hale getirilmesidir.
İkincisi, toplum mühendisliği
yaparak bir gelecek ütopyası oluşturmak teleolojik ve
muhayyel bir gelecek ideolojisinin başatlaştırılması
ve gene toplumsal ve siyasal sürecin bu amaca göre örgütlenmesidir.
(Kahraman,
2002:10)
Modernizm sonrasından söz ediyorsak, Batı
Avrupa yaşama evreninde biçimlenen modernizm- modernite koşulları
üzerinde de düşünmemiz gerekiyor. Düşünsel kökleri
Hümanizmaya kadar uzanıyor olmakla birlikte, aydınlanma
ve sanayi devrimiyle ivme kazanan Batı Avrupa modernitesinin
görünümünü 1850' lerden başlayarak göstermeyi deneyeceğiz.
Postmoderniteyi anlamanın ancak, süreç içindeki tüm
alanların birbirlerini etkilemesi temelinde ortaya çıkan
resmi görebilme bağlamında söz konusu olabileceğini
düşünüyorum.
Modernite derken, bir dünya görüşünden
söz ediyoruz. Üretim ilişkilerinin değişimiyle doğrudan
bağlantılı, sınıf çıkarları için
yapılan çatışmayı barındıran,
giderek ulus devletlerin aktör haline geldiği ilişkiler
bütünü var, karşımızda. Düşünürlerin,
sanatçıların, teknokratların, siyaset adamlarının,
bürokratların, bilim insanlarının, devrimci ve karşıdevrimcilerin
etkileşiminin sonucu ortaya çıkan, tarihsel bir olgunun
anlaşılması gibi çetin bir iş var karşımızda.
Yukarıda da sözünü ettiğim gibi,
modernizm Batı Avrupa'nın projesi olmakla birlikte,
Batının yayılmacı politikaları
sonucu küresel ölçekte etkisini göstermiştir. Dolayısıyla
herkes i ilgilendiren anlamlandırma çabasından söz
etmekteyiz.
SİYASET
İlk tablomuz, belki de tüm olguların
temelinde yer alan iktidara sahip olmak bağlamında
yürütülen güç mücadelesi sürecine ilişkin. Modern
sonrası, ikinci modernlik ya da postmodern, hangi kavramı
kullanırsak kullanalım, iktidar ilişkileri, her dönemin
olgusu olmuştur. Değişim, sadece kullanılan yöntemler
dolayımında izlenebilir.

20. yüzyıl, 19. yüzyıldan önemli bir dönüşüm
mirası devralmıştır. Sanayileşme
devriminin ortaya çıkardığı koşullar
yeni sınıfsal, toplumsal gelişmelere yön
vermiştir. Büyük teknolojik devrimler
yaşanmaktadır. Bunun getirdiği yeni ideolojik
oluşumlar söz konusudur. Aynı şekilde Batı
kapitalizmi yeni bir evreye girmekte, bu da 20. yüzyılın
daha ilk yıllarında patlak verecek bir dünya
savaşının altyapısını
oluşturmaktadır. İmparatorluklar parçalanma
noktasına gelmiştir. Kendisini 19. yüzyılda gösteren
milliyetçi çıkışlar yeni ulus devletlerin
oluşumunu zorlamaktadır. Buna ek olarak emperyalizm,
koloniyalizmle birlikte başlı başına bir olgu
olarak siyasal yapıları ve tarihi belirlemektedir. (Kahraman,
2002:12)
Söz konusu olan, sanayile şmesini
farklı aşamalarda tamamlayan batılı güçlerin,
güç mücadelesi temelinde oluşturdukları ortak
cephelerin küçüklü büyüklü çatışmalarıdır.
Aralarında yok edici boyutta, I.ve II.Dünya
Savaşları'nın da yer aldığı bu çatışmalar,
kimyasal ve nükleer silahların başını çektiği
kitle imha silahlarının kullanılmasına sahne
olmuştur.
Bu süreç, postmodernite açısından
ne anlama gelmektedir?
-İnsan aklının, kendi türünü
yoketmek niyetiyle kullanılması,
-Usun özgürlükler önündeki engelleri
kaldırmak idealinden uzaklaşarak, tahakküm üretici bir
araç haline gelmesi,
-Aydınlanmanın aşkın
iradeyi dışlayan ve yerine insanı koyan
mantığının, giderek insanı denetlemek için
kullanılması, modernleşmeden umulan; ilerleme, özgürlük,
mutluluk beklentilerinde hayal kırıklığı
yaratmıştır.
Moderni hazırlayan Aydınlanma
felsefesi, sonuçta 1789 Fransız Devrimi'yle birlikte
siyasallaşmıştır ve bu gelişmeyi milli
burjuva demokratik devrimi diye tanımlamak
olanaklıdır. Bu devrim , bir yandan burjuvazinin siyasal
bir erke dönüşmesini sağlamış, bir yandan da
parlamanterizmi toplumsal bir olgu olarak
geliştirmiştir. Parlementolar başlangıçta
doğrudan siyaset- toplum ilişkisinin
olanaklarını arar ve bulurlarken, zaman içinde belli
bir kesimin çeşitli etkilerle denetleyebildiği kurumlar
haline gelmiştir. (Kahraman,
2002:4)
Aşağıda göreceğimiz, -öncüleri
de dahil- postmodern olarak değerlendirilen düşünürlerin,
usu sorgulamaları, aydınlanmayı
eleştirel olarak yeniden ele almalarında bu hayal
kırıklığının etkisi göz ardı
edilmemeli dir.
Tabloda yer alan dönem, burjuvazinin yükselişini,
kapitalizmin evrilerek ileri kapitalizm aşamasına
gelmesini de içermektedir.
Konu üzerine yapılan yorumlar ile devam
edelim:
(....)Bilginin merkezileşmesi, giderek
otoriter bir kullanıma dönüşmesi ve kaynakların
belli bir öncelikler sıralamasına göre
kullanılması merkezi planlamayı da beraberinde
getirmiştir. Devlet, bir yandan merkezi planlamayla hem yeni
düzeni sağlam ve akılcı bir zemin üzerine
oturtacak, böylece pozitivizmin bir gereğini yerine
getirecek, bir yandan da bilgiyi elinde bulunduranların ona
dayanarak geliştirdikleri otoriter tutumlarını
kendisiyle bütünleştirmesine olanak
sağlayacaktır. Bu tavır, ister kapitalist blokta
olsun isterse artık iflas etmiş olan sosyalist blokta,
aynı amaca yönelir: Toplum mühendisliği...
Toplum mühendisliği, önceden
tanımlanmış bir toplumsal gerçekliği
oluşturmak için belli programlar üretmek ve onları
toplumun önüne kabul etmesi için koymaktır. Burada sorun,
toplumsal gerçekliğin ne ve nasıl olduğunu önceden
belirlemek, bunu da kurumsal bir başlangıçtan yola çıkarak
yapmaktır. Bu tavır ve tutum tüm totaliter
yaklaşımlarda, büyük kuramlarda geçerlidir. (Kahraman,
2002:7)
David Harvey''e göre ; "Postmodernizm hem
bir üslup hem de belli ülkelerde hayâl güçlerimizi
belli bir süre ile etkisi altına alan tarihsel bir hareket
olup, Kapitalist ülkelerde 1960 ile 70'li yıllarda ortaya çıkıp
1990'larda zayıflamıştır". Peki bu
Postmodernizm nereden çıkmıştır? Savaş
sonrası kapitalizm 1973-75 yılları arasında
ilk büyük ölçekli krizini yaşamış, öncelikle
kapitalist ülkelerdeki daha sonra da bu ülkelerin etkisi
altındaki ülke insanlarını kökten
değiştirmişti. Dünya (ABD'nin askerî ve ekonomik
hegemonyası altında), soğuk savaşın
ortaya çıkardığı kesin bölünmelere
dayanarak yaratılmıştı. Seri üretim, kitlesel
tüketime (Fordist), müdahâleci devlet, sermaye ve ulus devlet içinde
yer alan güç sistemlerine dayalı politikalar etkiliydi.
Belli
rahatsızlıklarına rağmen yine de hâkim güce
dayalı güvenli bir dünyaydı bu.
Fakat
1979-81 kriziyle tüm belirli istikrar unsurları hemen
dağılıverdi; Berlin duvarı
yıkıldı; SSCB dağıldı. Soğuk
savaş sona erdi, üretim Japonya ve yeni sanayileşen ülkelere
doğru kaydı ve sonuç olarak paranın
değerindeki hızlı değişmeler, artan bir
hızla çeşitlilik arayışları hem politik
olarak (yeni yeni gelişen feminizm, ekoloji, ırkçılık
aleyhtarı hareketler, kültürel
bağımsızlık hareketleri) hem de tüketim
kalıpları açısından gitgide daha rekabetçi hâle
gelen bir dünyada tüketicilerin daha güvenli dallar
arayışı insanların maddî refaha ve üretime
erişme araçlarına ilişkin konumlarını
derinden etkilemiştir. Bunun sonucunda ise kendimize
tanımladığımız kimlik elimizden
kayıvermiştir; toplumsal yaşamın
koordinatları sağlam bir zemine oturmayıp kum
tanecikleri gibi dağılmıştır.
Zaman ve mekân tanımı; bireysel ya
da toplu kimlik yaratım açısından temel bir önem
taşımaktadır. Kimliğimizi,
sırtımızı güvenilir zaman-mekân
koordinatlarına dayanarak tanımlarız; ama bu
koordinatlar kaydığında ya da güvenilir olma özelliğini
yitirdiğinde kim olduğumuzu tanımlamamız güçleşir.
Çoğunun söylediğinin tersine özne "ölmedi"
ama kesinlikle dayanaklarını yitirdi. Dünya
olaylarının zaman ve mekânında kayma meydana
geldiği ve dünyaya ilişkin konumumuz
değiştiği için kimliğimizi yeniden kurma
arayışı içindeyiz. Uluslararası
borsacılığın ve küresel ticaretin hâkim
olduğu bugünün dünyası, dünyada üretilen ürünlere
ve farklı mekânlara erişebilirliğimizdeki
hızlı değişim (kitle turizminin
yaygınlaşması, uzaklık engelinin
kalmaması), modadaki ve yaşam tarzlarındaki
değişmeler, insanların değerleri ve zaman-mekân
içinde başkalarıyla kurdukları ilişkiler gibi
temel konularda büyük bir belirsizlik ve kişisel güvensizlik
yarattı ki yaşananların böylesine
yoğunlaşmasına zaman-mekân
sıkışması (space-time
compresion) denilebilir (D. Harvey; 1993, s. 55-59).
(Aktaran, Kale, 2002:10)
BİLİMSEL-
TEKNOLOJİK TABLO.
Teknoloji, modernleşme sürecinde
aşkın bir güç haline gelmiştir. Hatta
diyebiliriz ki, Tanrı'nın, arkasından
İnsan'ın, ölümünün ilanından sonra teknoloji
tek egemen güç olarak hayatiyetini sürdürmektedir. Teknolojiye
getirilen eleştiriler, sadece üretim tekniklerinde
değişime yol açmış, onun değişim gücüne
ve önüne geçilmez hızına, herhangi bir
sınırlama getirmemiştir.


Bu bağlamda tablodaki; iletişim,
elektronik, uzay, bilgi teknolojilerindeki gelişmelerin
postmodern durum betimlemesindeki rolleri üzerinde düşünmek
gerekmektedir.
Silah teknolojisinin insanlığı
yok edecek kapasiteye ulaşması, modernizme yönelik
eleştirilerde dikkate alınmalıdır.
Tıp teknolojisindeki gelişmeler ise
çok daha farklı soru ve sorunları gündeme
getirmektedir.
Gelenekten modernist kopuşta bilimsel
devrimin rolünü Jeannier'in söylemiyle özetleyelim.
Bilimsel devrimi Newton başlattı
ve evrensel yerçekimi kanununu keşfederek iki dünya görüşü
arasındaki kopuşu belirledi. Doğrudan tanrı ve
melekleri tarafından yönetilen bir doğadan, kendini düzenleyen
bir doğaya; tanrısal istemleri (volontes) yansıtan
ve Tanrı'nın ihtişamını anlatan bir
doğadan, doğanın yasalarının
belirlenimciliğinden başka bir şeyi dile getirmeyen
bir gök mekaniğine geçilir. Çok geçmeden Laplace da
Evrensel Mekaniğini ortaya atacaktır.
(Jeanniere,1990 :17)
Modernleşme kavramı, zaman içinde
insan öznesini yok sayan kategorik bir makinalaşma ve
sanayileşmeyle, ama, özneyi yok sayan bir sanayileşme
anlayışıyla bütünleşmiştir (Kahraman,
2002)
Yukarıda bilimsel devrimin gelenekten
moderniteye geçişte oynadığı rolden söz
etmiştik. Aynı şekilde tekno-bilimdeki yeni görüşler,
moderniteden postmoderniteye geçişte benzer bir rol
oynamıştır.
Bilimdeki gelişmeler, örneğin
"kuantum" fiziğinin getirdiği
"belirsizlik" kuramı. Einstein'in ortaya
attığı Relativite kuramı'na göre
"doğru"nun ancak belli koşullarda ve de göreceli
olarak "doğru" olduğu fıkri; kısaca
tekno-bilimin bize evrenin bir sistemler karmaşasından
oluştuğunu ve tüm evrenin durmaksızın
genişleyerek yok olmaya doğru gittiğini söylemesi,
"gerçek'' tanımını bir kez daha
değiştirdiği gibi evrensel
değişmezliğe olan inancı bir kez daha
yıkmış, insanın "biyolojik" ve
"doğal" ortamında da güvensiz olduğunu
vurgulamıştır.
Postmodernizm öncelikle evrenin bir kaos
olduğunu, bu kaosa bir anlam verilemeyeceğini ve de hiçbir
formülle açıklanamayacağını söyler.
Eğer doğrular varsa evrenin ancak bir parçası için
doğru olabilecektir; anlam varsa, evrenin ancak bir parçası
için geçerli olabilecektir.
(Kale, 2002:10)
DÜŞÜNSEL ALAN

Postmodern Felsefe kendisinden önceki;
bilgibilimsel, varlıkbilgisel (metafizik) etik yaklaşımlara
duyulan kuşkucu yaklaşımlar olarak karakterize
edilebilir.
Postmodern olarak değerlendirilen düşünürler,
farklı yönleriyle, Marksçı, yapısalcı,
varoluşçu, yorumbilgici, fenomenolojik görüşlere eleştiriler
getirmişlerdir. Bu düşünürler, yerleşik bilgi ve
bilim felsefelerine kökten karşı çıkışlar
ile adını duyuran post-olgucu ve post-yapısalcı
düşünürlerden yararlanmışlar, hatta bazıları
onlarla birlikte anılmışlardır.
Postmodern felsefe metinleri, daha önce
felsefe alanı dışında kabul edilmiş,
toplumsal ve kültürel alanları içeren yönleri ile de
dikkati çekmektedir.
Descartes ile başlayan, Kant ve Hegel ile
genişletilen, yaşamı bütün olarak kavramsal bir
temele oturtmayı ve açıklamayı hedefleyen modern
felsefenin tüm alanları postmodern düşünürlerce yıkıcı
eleştirilere tabi tutulmuştur.
Lyotard'ın üstanlatılara duyduğu
güvensizlik, Derrida'nın Batı metafizik tasarımlarının
dayandığı dilsel temelleri sarsmayı amaçlayan
yaklaşımları, Foucault'nun değişik
alanlardaki kurumsal yapılarda yer alan bilgi tutumları
altındaki gizli iktidar ilişkilerini ortaya çıkartmayı
hedefleyen çözümlemeleri, post-feminist düşünürlerin
dilde yapılaşmış cinsiyetçi egemen söylemleri
deşifre etmeleri, yukarıda sözünü ettiğim eleştirilerin
bazı örneklerini oluşturmaktadır.
Modernitenin batı merkezci, evrenselci,
ilerlemeye inançlı, dizgeci felsefi söylemi, başlangıçta
değindiğimiz siyasi, bilimsel-teknolojik değişimler
çerçevesinde geçersizleştirilmeye çalışılmaktadır.
Yapısalcı felsefenin postmodern düşüncedeki
önemi, özne merkezli, usçu, erekbilgisel tarih tasarımlarına
dayalı evrensel tekçi anlam dizgelerine ciddi eleştiri
getirmeleridir. Tarihin, öznenin, yazarın devre dışı
bırakıldığı yapıların sökümü
postmodernlerin son hamlesini oluşturmuştur.
Postmodern düşünürlerin esin kaynakları
arasında, Nietzsche ve Heidegger'in yapıtlarının
ayrı bir önemi bulunmaktadır. Farklı alanlardaki
yaklaşımlarıyla; Wittgenstein, Bata ille,
Deleuze& Guattari, Foucault, Levinas, Derrida, Lyotard,
Baudrillard, Rotry, Jameson, Kristeva ilk akla gelen isimlerdir.
Konuyla ilgili yorumları aşağıda
sunuyorum. .
Modern felsefeye göre; bilgiden kuşku
duyulmaz, bilgi toplumlara ve zamana göre değişmez
(temelcilik) Önermenin betimlediği olgu gerçekten var ise
önerme doğru, yoksa önerme yanlıştır (tekabülcülük).
Dildeki sözcükler dilden bağımsız olarak algılanan
nesneleri adlandırır: sözcüğün adlandırıldığı
nesne onun anlamıdır (temsilcilik)
Mode rn
ussallık, genel olarak kabul edilebilir bilginin şartlarını
belirlemiştir; öncelikle bu bilgiler başkalarının
da ulaşabileceği kanıtlara dayanmalı; kanıtlama
yolu empirik araştırma, matematiksel ve mantıksal
uslamlama olmalıdır. Ayrıca yapılacak çıkarımların
açık ve tutarlı olması gerekmektedir.
Çünkü pozitivist (olgucu) düşüncedeki
temel olgu doğru bilginin gerçeği yansıttığı
ve bunun da evrensel geçerliliğinin olmasıdır.
İşte Max Weber'e göre tüm bu
durumlara yol açan rasyonelleşme ve entelektüelleşmeyle
dünyanın büyüsü yitirilmiştir; Daniel Bell 'e göre
de gündelik yaşam değerleri "anlatısal
bilgiler" zedelenmiştir ki bu modern dünyanın yazgısıdır.
Modernizme bir tepki olarak ortaya çıkıp 1950'lerden
itibaren kendinden söz ettirmeye başlayan postmodernizm
1980'lerin başlarına yaygın olarak kullanılan
bir kavram olmuştur.
Postmodernizme asıl esin veren filozoflar
Nietzsche ve Heidegger'dir.
Doğrunun tam bilinmemesi veya
bilinememesi, sistemlerin kabul edilmesini sağlayan bir
durumdur. Postmodernizmin özellikle kavramların kurmaca yapısına
dikkati çektiği görülür; çünkü kavramlar, dolayısı
ile, anlamlar insana ve doğaya yabancı olan
"dil" tarafından yaratılmışlardır.
Dilden önce kavram yoktur, ancak dilin yarattığı
anlamlar kurmaca olduklarından, yani sözcükler ile anlamları
arasındaki ilişki gelişigüzel ve değişken
olduğundan, dil açıklık değil ancak, görecelik
getirebilir.
(Kale, 2002:32-37)
Postmodernizm, mathesis kavramı çevresinde
oluşmuş ve evrenselci aklın en önemli kabulü sayılabilecek
deterministik olgusalcı durumu kabul etmez. Modernitenin en
önemli kıvrılma noktası bu itirazla başlar.
Çünkü, böylece sıralılık, çizgisellik gibi
kavramlar da yerlerini görecelik kavramına bırakır.
Bu yanıyla postmodernite, modernitenin gerçek
anlamda yapamadığı, yarım bıraktığı
bir şeyi tamamlamaktadır. Kimi yazarlara bakılırsa
postmodernist yaklaşımda aykırılık ve
belirsizlik türünden olgular artık öncü, belirleyici rolü
oynamaktadır: Modernizm rasyonel düşüncenin gücü
yoluyla insanın kapasitesinin mükemmelleştirilmesi
inancını ortaya koyar ve bunu bir ülkü olarak
belirlerken, postmodernizm daha işin başında bu
etnikmerkezci rasyonalizasyonu ağır biçimde eleştirir.
(...)
Bilindiği gibi, Marksizm türünden
sosyolojiler tarihin öznesi düşüncesine dayanır
Tarihin öznesi ve onunla iç içe geçmiş olan sonulluk
anlayışı özünde evrenselci bir anlayış/kabul
taşır. Bu da tarihin ilerlemesine, ilerleyerek dönüşmesine
dayanır. Stalin'in beş evre' kuramı Marksist
determinizmin geldiği son aşamadır. Oysa bu anlayış,
postmodernizmin önkabulleriyle ters düşmektedir. Crook,
Postmodernist düşüncenin temellerini atan Baudrillard,
Deleuze, Foucault, Lyotard gibi farklı gruplardan gelen
yazarların ve düşünürlerin ortak özelliği,
hemen hepsinin radikal teori ve pratiğin (Marksist)
modellerini reddetmeleridir, derken aslında bu noktayı
zımni olarak vurgulamaktadır. Lyotard'ın çözümlediği
üzere büyük anlatıların (grand narrative) artık
bittiğini belirtirken gene böyle bir yaklaşıma
vurguda bulunmaktadır.
(Kahraman, 2002:10)
MİMARLIK

Mimarlık, kültürel olgunun önemli
bileşenlerinden biri olmasının yanı sıra,
Steven Connor'un belirttiği gibi Modernizm ile
postmodernizm arasındaki ilişkiyi incelemeye başlamak
için en uygun alandır. Bunun nedeni belki de, mimarinin,
bu yüzyılda modernizm ve modernite üstüne yapılmış
bütün tartışmalarla yakından ilgili olmasının
yanında, hareketlerin ve egemen tarzların başka
alanlardakinden çok daha belirgin ve tartışmasız
bir şekilde göz önünde durduğu bir kültürel
pratik alanı olmasıdır; bu doğru olmasa
bile, bu alanın tarihçi ve teorisyenleri böyle
kategorik yargılar vermeye diğerlerinden çok daha
isteklidir.
Mimarlık, hem konutlarımız
hem de yaşama alanlarımızın (kent) biçimlenmesi
ile doğrudan ilgili sanatsal yanı da olan bir
etkinliktir. Ayrıca kültürel değişimin ve özgünlüğün
en açık, kalıcı ve görünen göstergelerini içerir.
Bu bağlamda yine Steven Connor'un metninden yapacağımız
alıntılar ile, yukarıda yer alan tabloyu
dillendirmeye çalışalım. Böylece modernist
yaklaşım ile ona yönelik postmodernist tepkiyi
anlamlandırmakta somut bir örnekten yararlanmış
olacağız. Bundan sonraki bölüm, andığımız
metinden yapılmış seçimlerdir.
Mimari modernizmin yirminci yüzyıl
deneyiminde gözle görülür bir egemenliğe sahip olmuştur.
Bu durumun başlangıçları, ütopyacı
mimari teori ve pratiğinin yüzyılın ilk yıllarındaki
yükselişinde bulunabilir. Bu devrim asıl olarak,
1919'da Almanya'da kurulu Bauhaus okulu ve bu okulun Walter
Gropius, Henri Le Corbusier ve Mies van der Rohe'nin yapıtlarında
ifade bulan fikirleri çevresinde odaklanmıştır.
Bu üç teorisyenin yapıtları, aralarındaki
farklara karşın, mimaride birleşik bir değişim
programı oluşturur.
(...)
Mimarideki modern hareketin yeniliği,
asıl olarak, indirgeme, basitleştirme ve yoğunlaştırma
biçimlerinde yatar. Çizgi, mekan ve biçim özsel öğelerine
indirgenir ve yapının kendine yeterli işlevselliği
açık sözlülükle ilan edilir. Uzun zamandır
dekorasyon, simgecilik vb. sahtelik ve gösterişleriyle
kendi misyonundan uzaklaştırıl nuş olan
mimari, yirminci yüzyılda kendisini safça ve basitçe,
neyse o olarak ortaya koyar. Onun güzelliği artık işlevinin
bir tamamlayıcısı ya da arızi bir özelliği
değildir, güzellik işlevin kendisidir. örneğin
Le Corbusier, yeni ruhu temsil eden sanat çının mühendis
olduğunu, çünkü işleve karşı ilgisinin
mühendisi kaçınılmaz olarak güzellik yaratmaya götürdüğünü
söyler. Mühendis, diye yazar Le Corbusier, ...
kendi estetiğine sahiptir...
(...)
Kamusal, ekonomik dünyayla maddi ve
ideolojik bağları olan mimaride durumun böyle olduğu
söylenemez; ressam ve yazarlar modern teknoloji toplumunun
bohem kıyılarında yaşayabilirler, ama
genellikle tasarladıkları biçimlerin gerçekleşmesine
bağımlı olan mimarlar için bu pek mümkün değildir.
Bu ve başka nedenlerle, mimari, ticaret ve hükümet dünyalarıyla
erkenden barış yapmak zorunda kalmıştır.
Peygamberlerinin ütopyacılığına karşın
-ki bu durumda ütopyacılığın bir küskünlük
ifadesi olduğu da düşünülebilir- mimari, sanatsal
olanla teknolojik olanın, modernizmle modernitenin işbirliğine
zorlandıkları kültürel üretim alanıdır.
(...)
l950'lere gelindiğinde dünya
Uluslararası Biçem, Gropius ve van der Rohe'nin hayal
ettiği basit, geometrik yoğunluğu ifade eden
binalara artık alışmıştı.
Uluslararası Biçeme karşı post modernist
tepki ortaya çıktığında ona böyle bir açıklık
ve tanım kazandıran, işte bu gözle görülür
egemenliktir.
(...)
Mimari postmodernizmin en etkili tek
savunucusu olan Charles Jencks'in kendinden emin bir gülümsemeyle
Modern Mimari 15 Temmuz 1972'de, saa t
öğleden sonra 3.32'de Missouri'de öldü
diyebilmesini sağlayan da bu açıklıktır.
Jencks'in sözünü ettiği olay, kötü ünlü Pruitt-Igoe
toplu konutunun, ellerindekinin kadrini bilmeyen sakinlerinin
enerjik vandalizminin sonuçlarını düzeltmek için
harcanan milyonlarca doları yuttuktan sonra dinamitle yıkılmasıdır.
Jencks'e göre bu an hegemonyasına karşı çoğul
bir dizi direnişin başlangıçlarının
billurlaştığı andır.
(....)
Jencks, her
şeyden önce, modern mimarinin tekdeğerliliği
dediği şey üstünde durur. Bununla kastettiği,
van der Rohe ve takipçilerinin neredeyse evrensel cam ve çelik
kutularının simgelediği basit, özsel biçimlerdir.
Tekdeğerli yapı, tek bir tema üstünde ısrar
edip onu kuruluşuna egemen hale getirerek, biçiminin
basitliğini öne çıkaran yapıdır. Bu,
genellikle, yatay kemerleri bir araya getiren Chicago Belediye
Binasında ya da van der Rohe'nin perde duvar kuruluşunu
yansıtan, gene Chicago'daki Lake Shore toplu konutlarında
olduğu gibi, tekrarlama yoluyla elde edilir. Böyle yapılar
biçimlerini aynı anda hem öne sürer hem de inkar
ederler. Bir yandan ben bu kareden, bu somut kutudan başka
bir şey değilim diyerek basitlik ve bütünlüklerini
öne çıkarırken, diğer yandan geometrik mükemmelliğe
yaklaşmalarıyla bir anlamda öte dünyaya ait
olduklarını iddia ederler. Modernist yapının
tekdeğerliliği, onun katı ve görünür hale
getirilmiş ideal bir ilke olarak mutlak kendine yeterliliğini
tesis eden şey gibidir. Tekdeğerlilik aynı
zamanda dışlama demektir. Modernist yapı hem
saf maddilik hem de alıntı ya da anıştırma
yoluyla kendi dışındaki bir şeye gönderme
yapmayan saf imdir. 1940 ve 50'lerde Amerikan Yeni Eleştirmenlerinin
betimlediği ideal şiir gibi modernist yapı da
kastetmemeli, olmalıdır
Jencks'e göre postmodernist mimari, bu
tekdeğerlikli ilkenin çeşitli yollardan
reddedilmesiyle nitelenir. Bu yolların birincisi ve en açık
seçik olanı, mimarinin anlamlı ya da göndergesel işlevine
geri dönmektir. Özellikle Robert Venturi ve Denise Scott-Brown
'ın yapılarında, kendi ötesine işaret
etmeye ve anlamını, amacını ya da çevresini
benimsemeye hazır bir mimariye karşı yeni bir
tolerans görülebilir. Robert Venturi'nin Las Vegas'tan
Öğrenmek adlı kitabı, mimarları, yapıları
kendi bağlamlarında okuma ve tercüme etme duygusunu
canlandırmaya teşvik eder ve bunun bir örneğini,
yol kenarlarında boyanmış, aydınlatılmış,
hakiki ya da simgeselin Las Vegas caddelerinde bulur.
(...)
Postmodernist mimari, sanki mimariyi
yorumlamanın (ya da, bir anlamda, peşinen yorumlamanın)
yollarıyla ilgili bir şeyin kendi biçimi içine
girmesine izin vererek, modernist mimarinin geometrik tekdeğerliliğinden
uzaklaşmaya başlar. Modernist mimar yapıda
niyet ve icranın birliği üstünde dururken,
postmodernist mimar tarz, biçim ve doku uyuşmazlıklarını
araştırıp sergileyerek, bu sadelik gereğini
artık kabul etmediğinin işaretlerini verir.
Robert Venturi daha önceki bir kitabında mimaride
karmaşıklık ve çelişki dediği
şeyi savunmuş, Charles Jencks de mimari farklılıklann
sergilenmesini takdir etmiştir.
(Connor, 2001:108-120)
. ESTETİK BAĞLAM
OLARAK POSTMODERNİTE

Postmodernitenin moderniteyle olan ilişkileri
açısından en iyi okunabileceği alanların başlıcası
sanattır. Bu postmodernitenin kendisinden çok modernitenin
geçirdiği evrimle ilgili bir şeydir. Postmoderniteyi
hem bir analoji içinde anlama hem de onu modernitenin içinde
bir alan olarak görme eğiliminde bulunan kesimler haklı
olarak bu karşılaştırmayı, hatta benzeştirmeyi
yapmaktadırlar. Ne var ki, bu ilişki genel bir durum
olarak kabul edilebilecek bir postmodern'den çok, nispeten sınırlı
bir postmodernizm' için daha çok geçerlidir. Gene bu
durumun ortaya çıkmasında kökleri 16. yüzyıla
kadar inen modernite'nin değil, özellikle 20. yüzyılın
ilk yirmi yılı içinde öne çıkan ve kendisini
sanatsal üretim alanlarında gösteren modernizm'in açılımları
etkili olmaktadır.
(....)
Erken 20. yy. Modernizmi Ve Kapsamı
Eğer yüzyılın başında
gelişmiş olan modernist sanatsal-düşünsel akımlar
gözden geçirilip irdelenecek olursa, onları ayakta tutan,
birer gerçeklik olarak var eden olguların çıkış
noktaları çözümlenirse, hepsinde yerleşik burjuva
değerlerine karşı yoğun bir karşı
çıkışın, bir başkaldırının
bulunduğu görülebilir.
Bu, içinde yaşanılan tarihsel dönemin
bir sonucudur. 20. yüzyıl, 19. yüzyıldan önemli bir
dönüşüm mirası devralmıştır.
Sanayileşme devriminin ortaya çıkardığı
koşullar yeni sınıfsal, toplumsal gelişmelere
yön vermiştir. Büyük teknolojik devrimler yaşanmaktadır.
Bunun getirdiği yeni ideolojik oluşumlar söz
konusudur. Aynı şekilde Batı kapitalizmi yeni bir
evreye girmekte, buda 20. yüzyılın daha ilk yıllarında
patlak verecek bir dünya savaşının altyapısını
oluşturmaktadır. İmparatorluklar parçalanma
noktasına gelmiştir. Kendisini 19. yüzyılda gösteren
milliyetçi çıkışlar yeni ulus devletlerin oluşumunu
zorlamaktadır. Buna ek olarak emperyalizm, koloniyalizmle
birlikte başlı başına bir olgu olarak
siyasal yapıları ve tarihi belirlemektedir.
Kübizm
Kübizm yukarıda siyaset tablosunda
20.yy. başında belirttiğimiz koşullara, diğer
iki hamleyle birlikte verilmiş ilk yanıttır. Diğer
iki atılımı Freud'un ve Einstein'ın kuramları
meydana getirmektedir.
Ne kadar önemli olursa olsun, Kübizm
siyasal açıdan nötr bir çıkıştır.
Eleştirel bir boyuta sahip değildir. Bir eleştirellik
içeriyorsa da bu kapalı ve dolaylıdır. Kübizm,
yeni bir algı sisteminin yeni bir teknolojiye bağlı
olarak kendisini ifade ettiği düzlemdir. Devrimci yanı
bu özelliğinden kaynaklanır. Bu yanıyla Kübizm
kabul edilmiş estetik sistemlere bir başkaldırıdır.
İzlenimcilik
Ne var ki, onun aştığı
İzlenimcilik de kendi döneminde benzeri bir anlam taşımıştır.
Gene Kübizm'le tarihsel olarak çok yakın bulunan Fauvizm
de bu anlamda son derecede önemli bir çıkıştır.
Kullandığı bütün üslup özellikleriyle
birlikte Fauvizm tam bir tepkidir.
Dada
Bununla birlikte, asıl eleştirel
sistematik 20. yüzyılın ilk on yılının
ortalarında biçimlenir. Bu da Dada'yla birlikte kendisini
gösterir.Dada, büyük çıkışını
Duchamp'ın Pisuvar'ıyla birlikte yapar. Gerçekten de
biraz daha geç tarihli olmakla birlikte, Duchamp'ın bir
pisuvarı duvara asması ve onu bir sanat yapıtı
diye sunması burjuva değerlerle, burjuva sanat anlayışıyla
alay etmekti.
Bu adımın biraz öncesinde, biraz
sonrasında yer alan Dada hareketi ise bu başkaldırın
doruğa ulaştığı noktaydı. Dada,
kendisini oluşturan sanatçılarla ve sanatsal değerlerle
birlikte topyekün bir irdeleme, bir sarsma girişimiydi.
Dada, dönemin en önde gelen karşı hareketlerinden
birisiydi.' Fakat tek değildi.
Dönemin öteki modernist hareketleri de bu
başkaldırının içinde yer alıyordu.
Tepkileri bütünüyle bilinçli hareketler olarak nitelendirmek
aslında güç. Bu anlamda bütün hareketler dönemin
egemen mantığıyla ve siyasal arayışıyla
hem içli dışlıdır hem de ona belli bir
mesafeden ve belli bir eleştiriyle yaklaşmaktadır.
Alman Dışavurumculuğu
Bu tür akımların en önemlilerinden
birisi de Alman Dışavurumculuğudur. Daha sonraki
gelişmeleriyle 1. Dünya Savaşı dolaylarında
bütün Avrupa'yı sarmış olan erken dönem Faşizmine
doğru açıldığı söylenen, bu nedenle
de Luckas gibi düşünürler tarafından yoğun biçimde
eleştirilen Alman Ekspresyonizmi bir başka yanında,
Gorsz, Beckmann gibi sanatçılar aracılığıyla
kapitalist düzeni, silah tacirlerini, bankacılık,
finans sistemini ve onların arkasındaki ahlak anlayışını
top ateşine tutmuştur.
Bunda şunu belirtmek gerekir:
Modernizmin bu dönem eleştirisi bütünüyle ilerici'
bir anlam içermez. Aksine, Alman Dışavurumculuğunda
görüldüğü gibi bir yanıyla Hıristiyan ahlakına
yaslanır, bir yanıyla da modernitenin getirdiği dönüşüme
yer yer radikalleşen bir karşı çıkıştır.
Henüz yerine başka bir şey önermemektedirler
ama sanatçılar daha çok da içgüdüleriyle yaşanan
kapitalistleşmenin getirdiği içe dönük çöküntüyle
dışa dönük emperyalist gidişe tepki içindedirler.
Yaklaşımları daha çok reaksiyoner' bir
kapsama sahiptir. Fakat 1910'lu yıllar boyunca büyük bir
ivme kazanan sosyalist/komünist çıkışlar bu
hareketlerle taktik' bir uzlaşma içindedir.
Öte yandan sosyalizmin ke ndisi
de bu konuda bir çelişki yaşamaktadır. Çünkü,
sosyalizm bir yanıyla emperyalist süreç bağlamında
moderniteyi eleştirmektedir. Fakat kendisi tam anlamıyla
bir modernist söylem ve zihniyet içindedir Hatta, modernitenin
merkeziyetçi, hiyerarşik, otoriter, nihayet dogmatik yapısını
biçimlendirmektedir.
Konstrüktivizm
Bunun yanı sıra dönemin Rusya'sı
sanatsal alanda serpilen modernizmle tam bir örtüşme içindedir.
Hatta ona birinci elden ve doğrudan katkıda
bulunmaktadır. Rus Avangardizmi diye bilinen ve iki önemli
akımı Konstrüktivizmi ve Fütürizmi içeren iki
anlayış, yeni bir bakış açısının
doğmasına ve onun toplumsal bir zihniyete dönüşmesine
yol açmaktadır. Ne var ki, Fütürizm bir yanıyla Faşizme
doğru gelişirken Konstrüktivizimle birlikte artık
bir modernite eleştirisi içermemektedir. Aksine her iki
anlayış da, ama özellikle Fütürizm tam bir
modernite övgüsü olarak biçimlenmektedir.
Bu nedenle dönem, 1910'lu yıllar içinde
modernite ve modernizm bir tür aşılamayan bir ufuk
gibidir. Ona karşı olanlar da modernitenin içinde,
onun dokusundan ve genetiğinden parçalarla aşılanmıştır.
Üstelik bu, l930'lu yıllarda modernizmin lirik'
nitelikler taşıyan Üstgerçekçi akımların
doğduğu döneme kadar devam etmiştir.
Ayrıca l930'lu yıllar, Amerika'da
yaşanan ve bütün kapitalist bloku etkileyen Büyük Çöküntü'nün
sonrasında devletçiliğin dışına
çıkılamayacak bir daire olarak etkinleşmesiyle
yeni bir evreye taşınmıştır. O kadar
ki, ortaya çıkan büyük kriz toplumsal alanda gene
modernitenin temel önermeleriyle iç içe geçen Faşizmi
doğurmakta gecikmemiştir. Bu açıdan
bakılırsa birbirinin zıttı
gibi duran iki siyasal ideoloji, devletçilik bağlamında
tam bir anlayış benzeşmesine sahiptir. Bu yaklaşım,
2. Dünya Savaşı sonrasındaysa Avrupa'da etkinliğini
koruyacaktır. Fakat, yeni demokrasi tanımları ve
o yönde biçimlenen siyasal ögeler modernitenin temel önermelerine
bazı revizyon'lar getirmekle kalmayacak, devletçiliği
de daha demokratik bir çizgiye çekecektir. Nitekim, buna bağlı
olarak da Minimalizm gibi artık daha içine kapalı,
moderniteyi daha fazla içselleştirmiş, fakat onunla
dolaylı ilişkiler kuran akımlar üretecektir. (Kahraman,
2002:13)
(.....) postmodernite öncelikle sanatsal
düzlemde kendisini gösteren gelişmelerin okunmasıyla
anlaşılabilir. Bunu bir fantezi olarak görmemek
gerekir. Aynı şekilde bu postmodernitenin önemini ve
kapsamını küçülten, onu basitleştiren bir
yaklaşım da değildir. Her şeyden önce, bu,
herhangi bir toplumsal oluşumun ortaya koyduğu
zihinsel durumdur ve sanatın varlıkbilimiyle ilgili
bir olgudur. Çünkü, sanat son tahlilde zamanın biçimidir.
Öte yandan sanat kendi başına bir yaratı alanı
olduğu kadar arka planında bir dönemi ve bir düşünme
sistematiğini barındıran bütün ögeleri
muhafaza eder. O nedenle sanatın tepkisi eğer dikkatle
okunur ve doğru çözümlenirse siyasetin göstergelerinden
daha önemli kabul edilebilir. (Kahraman,
2002:6)
Postmodernist sanatın en önemli özelliklerinden
birisi, modernizmin doruklarına taşıdığı
matematik ussallığı aşmasıdır.
Herhangi bir postmodernist yapıtın, bu nedenle,
steril, arınmış, saf, sezgisel olduğunu düşünmek
olanaksızdır. Postmodernist yapıt bunların
tam karşısında bir noktada yer alır. Bunlara
bir tepki anlamındadır. Modernist metafiziğin
getirdiği düzene tam bir saldırı niteliği
taşır. Sıradan, olağan, gündelik etrafında
oluşur. O nedenle de eklektisizm, postmodern yapıtın
bir kurucu öğesidir.
Burada bir noktaya daha değinmek
gerekir. Postmodern sanat bu nitelikleriyle birlikte yercil (secular)
bir sanattır. Postmodernitenin modernite karşısındaki
en önemli eleştirel niteliği de budur. Modernitenin
oluşturduğu sanat da kurumsal söylem de belli bir aşkınlığa
dayanır. Mathesis'in çevresinde oluşan mantığın
ve onunla iç içe geçmiş sanatın özü budur. Kant
estetiğinin modern estetiğin kurucu bilinci oluşu
da buradan kaynaklanır. Clement Greenberg'in savaş
sonrası Amerikan sanatını Kant'tan türemiş
bir olanak olarak nitelendirmesi bu nedenle gerçekçidir.
Modernitenin sanatı, ürettiği
ussallığın bir uzantısı olarak
dokunulmazdır. Bir bilgi nesnesi haline gelmiş olan
yapıtın kavranması ancak başka bir düzlemde
ortaya koyulacak çabanın ve başka bir algılama sürecinin
uzantısıdır. (Kahraman,
2002)
Eğer yüzyılın başında
gelişmiş olan modernist sanatsal-düşünsel akımlar
gözden geçirilip irdelenecek olursa, onları ayakta tutan,
birer gerçeklik olarak var eden olguların çıkış
noktaları çözümlenirse, hepsinde yerleşik burjuva
değerlerine karşı yoğun bir karşı
çıkışın, bir başkaldırının
bulunduğu görülebilir.
Postmodernizm tartışmaları kültürel
teori alanında, modernist sanat biçimleri ve
pratiklerinden koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı
tanımlayan mimari, edebiyat, resim vb. alanlarda yeni
postmodern kültür biçimlerinin işaretleri olarak
başladı. Postmodernizm,yüksek modernizmin
ciddiyetinin aksine yeni bir ilgisizlik, yeni bir şakacılık
ve herşeyden önce Andy Warhol'un pop art'ında
somutlaşan, ama aynı zamanda Las Vegas mimarisinin törenlerinde,
rast gele bulunmuş nesnelerde, happening'lerde, Nam June
Paik'in video düzenlemelerinde, yer altı filminde ve
Thomas Pynchon'ın romanlarında ortaya konan yeni bir
eklektizm sergiledi.
Modernist sanatın ince işçiliğinin,
biçimsel bilgiçliğinin ve estetik talepkârlığının
aksine, 'yüksek kültür' ve popüler kültür' biçimlerini
karıştıran, estetik sınırları altüst
eden, sanatın alanını reklam imgelerini,
televizyonun oldukça değişken mozaiklerini, soykırım
sonrası nükleer çağın deneyimlerini kapsayacak
denli genişleten ve her zaman tüketim kapitalizmini çoğaltarak
üreten postmodernist sanat bölük pö rçük
ve eklektikti.
Yüksek modernizmin ahlaki ciddiyetinin
yerini ironi, pastiche, kinizm, ticari tutum ve kimi durumlarda
dobra bir nihilizm aldı.
Sonuçta modernizm yüksek sanat'ın
yasası ve bir parçası haline gelirken, postmodernizm
pop art'ta aynı zamanda dönemin mimarisinde, filminde ve
edebiyatında görülebilen anything goes' (her şey
uyar) yollu bir popülist estetik sergiledi. Modernist sanatın
büyük bir kısmı geleceğe yönelimliydi, yeni
olanın karşısında coşkuya kapılıyor
ve yeniliği hoşnutlukla karşılıyordu;
postmodernist sanat ise bütün bir sanat tarihinden seçilmiş
stillerin,biçimlerin ve türlerin eklektik karışımları
içinde eskiye nostaljik hayranlığı yeninin karşısında
büyülenmeyle kaynaştırdı.
(Kellner, 1988:227)
.EDEBİYAT

Bir çok nedenle, edebiyat çalışmalarında,
postmodernliğin sınırları, diğer
alanlardaki kadar net görülmeyebilir. Edebiyat alanında,
modernizm - postmodernizm bağlamında sözü yine Bülent
Kahraman'a bırakıyorum.
Modernitenin Batı'da bir toplumsal,
ekonomik, siyasal süreç olarak başladığı,
edebiyatın bu sürece daha sonra katıldığı
söylenebilir.
Gerçekten de özellikle yüzyılın
başında devrimlerle parçalanan insanlık bilinci,
ona uygun bir ütopya düşüncesini dönüştürüp,somutlaştırmaya
çalışan bir sanat anlayışını da
beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla Modernist
edebiyattan söz ederken, onu, bir ütopya düşüncesinden
kopuk olarak ele almak olanaksızdır. Çünkü,
modernleşmenin ana ülküsü, ana çıkış
noktası, yeni ve başka bir dünya oluşturma ütopyasına
dayanır.
Fakat, 1900'lerin başında 1910'lu,
1920'li yıllarda ortaya çıkan Fütürizm, Konstrüktivizm
gibi yeni bir dünya düşüncesini ayağa kaldırmaya,
bunu insan topluluklarına sanatsal bir ifade olarak sunmaya
çalışan akımlarla, 19. yüzyılın ortasından
itibaren doğan, özellikle Fransız şiirinde Dört
Büyükler diye adlandırılan, Baudelaire, Verlaine,
Rimbaud Mallarme'nin şiirinde kendisini gösteren modernist
anlayış arasında ciddi farklar söz konusudur.
19. yüzyılın ortasında
çıkan modernizm, o dönemde oluşturulan toplum düşüncesine
dönük, onları ihmal etmeyen fakat toplumsal olmayan, daha
çok bireysel düzeyde kalan başkaldırıları
içeriyor. Bu nedenle, 19. yüzyılın ortasında
yani 1850'lerde başlayan modernist erken yahut ön
modernist akımlarda toplumun o dönemde karşı karşıya
kaldığı ortak duyarlılığa bir
tepki bulunduğunu söylemek mümkün. Gerçekten de
Baudelaire'i okuduğumuz zaman o sırada gelişmekte
olan Paris'e, o sırada gelişmekte olan kentsel dokuya
karşı duyulan, spleen dediği bir iç sıkıntısının
ifadesini, görüyoruz.
Öteki şairlerin; Verlaine'in,
Rimbaud'nun ve diğerlerinin ise Lanetli Şairler diye
tanımlandığı anımsanır ve onların
da bu sıfatı topluma karşı gösterdikleri
tepkiden aldıkları düşünülürse 19. yüzyılın
ortasındaki modernist akımın ana niteliklerini
biraz daha iyi kavrama, tanıma olanağı
bulunabilir. Baudelaire'in dünya şiirini yeniden kuran
kitabının adının bile Kötülük Çiçekleri
başlığını taşıması, o dönemde
yaşanan duyarlılıkla doğrudan doğruya
bir özdeşleşme yaşanmadığını
dile getirmek mümkündür.
Mallarme ise güç yazan bir ozandır,
fakat o da, modernizmin öteki' yaklaşımlarına
yakın durmaktan çekinmemiş zar atışlarının
şansı çok da belirleyemeyeceğinden söz etmiştir.
Bunların tarihlerini de anımsamak gereklidir. Kötülük
Çiçekleri 1857 yılında yayınlanmıştır.
Denebilir ki, bütün bir modernist edebiyat Baudelaire'in
eteklerinden doğmuştur. Daha sonra çok genç yaşta
şiirini bir şimşek pırıltısı
gibi kısa bir süre çakıp giden Rimbaud'nun 1873'te
yayınladığı Cehennemde Bir Mevsim ve 1886'da
yayınladığı Aydınlanmalar'lar ise en
arkadan gelmektedir. Mallarme ise daha erken tarihlerde yaratmış
olmasına karşın şiirsel üretimini
1890'larda, yani yüzyılın hemen başında
toparlamıştır.
Burada daha ileriye gitmeden önce postmodern
bir edebiyatın bazı temel özelliklerine bakalım.
Üstünde çok tartışılan bu
konu, Barry Lewis'in saptamasıyla kabaca 1960-1990 arasında
gelişir. Lewis bu konuda üç dönüm noktası saptar.
Bunlar, Kennedy suikastı ve Salman Rüşdi hakkında
verilen ölüm fetvası; Berlin Duvarı'nın inşası
ve yıkımı; Philip Roth'un Amerikan Edebiyatında
Kumaca Yazmak (1961) adlı denemesiyle Tom Wolfe'un
Milyar Ayaklı Canavari izlemek: Yeni Bir Toplumsal Roman
İçin Manifesto (1989) başlıklı
makalesidir.'
Lewis, yazısının başında
çok ilginç bir saptamada bulunur. William Burroughs'ın
Naked Lunck isimli yapıtı 1962 yılında yayınlandığında
mahkemeye verilir ve Boston Yüksek Mahkemesi, yapıtın
içindeki halüsinasyon sahnelerini ve dile getirilen uyuşturucu
bağımlılığını çirkin, kaba
ve kabul edilemez bulur. Oysa aynı yapıt 1992 yılında
David Cronenberg tarafından film haline getirildiğinde
bu anlamda tam bir kayıtsızlıkla karşılaşacak,
konuşan anüslerin, karafatmaların içinde cirit attığı
yapıt tam bir külte dönüşecektir.
Postmodernite bu dönüşümdür.
Postmodern edebiyat bu bağlamda bir tür öteanlatıdır
(metafiction). Gerçekliğini sadece kendisiyle bağlı
sayar. Herhangi bir bağlam sorununu gözetmek zorunda değildir.
Metnin iç dolaşıklığı, onun varlığı
için yeterlidir. Tarihsellik gerekli değildir. Yine de bu
tanımlar kavramın çok önemli bir bölümünü açıklamakla
birlikte, dikkat çekici olan husus her tanımın başka
bir tanıma doğru açılmasıdır. Öteanlatı
kavramı aynı yapıtta özbilinçli (setf-conscious)
edebiyat olarak da nitelendirilmiştir. Aynı şekilde
bir başka yapıtta da postmodern denilen edebiyat kendi
üstüne düşünen (self reflexive) edebiyat olarak tanımlanır.'
İlginç olan bu anlayışın
tek parça ve herkes tarafından aynen kabul edilmemesidir.
Bunlar parça parça her yazarda mevcuttur. Ayrıca bir başka
ilginç nokta, postmodern edebiyatın çok sayıda ve
her birisi ayrı bir kimlik olan yazarlardan oluşmasıdır.
Bu isimler Günter Grass ve Peter Handke'den Georges Perec ve
Umberto Eco'ya, Italo Calvino'dan Salman Rüşdi ve Milan
Kundera'ya, Stanislaw Lem'den Mario Vargas Llosa ve Marquez'e
kadar uzanmaktadır. Fakat içinde Kachy Acker, Paul Auster,
William Burroughs, Don De Lillo, Doctorow, Jerzy Kozinski, Kurt
Vonnegut gibi isimleri de barındırmaktadır.
(Kahraman,2002: 269-272) .
Postmodernistler; yazar, okur ve metin
kavramlarını çok kullanmışlar ve bu
kavramlara ilişkin birçok yorumlar yapmışlardır.
Bunları hem edebiyat bağlamındaki yorumlarında
hem de mecazi anlamlarda kullanmışlardır.
İktidarı, gücü elinde bulundurup
kural koyan kurum ve kişileri yazar olarak tanımlamışlardır.
Metin, yazarın koyduğu kurallar; okur ise yazarın
ve metnin hedef kitlesi olan tüm insanlıktır.
Postmodernistler edebi metinlerdeki yazar-metin ve okur ilişkisinin
toplum bilimlerde ve sosyal hayatta da yaşandığını
ileri sürmüşlerdir. Çünkü modernizmin kavram ve
kuramları insanları kontrol altında tutmak ister.
Postmodernizme göre; yazar-metni oluşturduktan sonra artık
metin ve okur üzerindeki etkileri ortadan kalkmalı; okur,
yazarın metinde ne anlamak istediğini değil;
kendisinin metinden çıkardığı yorumları
önemsemelidir. Öyle ki okur-metin etkileşimi sonunda
yazarın duygu ve düşüncelerinin tamamen dışında
bir durum ortaya çıkabilir. Barthes'in kuramı bu düşünceye
dayanır. Bu ise okurun biricikliğini ve özgürlüğünü
sağlayan bir olgudur. Postmodernistler okurun doğumu,
yazarın ölümü pahasına gerçekleşmelidir görüşündedirler.
Onlara göre yazarlar, topluma kendi görüş ve düşüncelerini
değil, kendilerine destek veren kurumların görüşlerini
aktarırlar (Rosenau; s. 55).
Postmodern sanatçı, sanat ile gerçek
hayat arasındaki bağları koparma çabası içindedir
hep. Ayrıca bir edebiyat metninin diğer metinleri
kullandığını oldukça yaygın olarak görürüz
postmodern edebiyatta.
(Kale, 2002:39-40)
Yararlanılan
Kaynaklar
1. Kahraman , Hasan Bülent (2002)
Postmodernite İle Modernite Arasında Türkiye-
Everest Yayınları- İstanbul.
2. Connor, Steven (1996) Post-Modernist Kültür-(çev.Doğan
Şahiner), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
3. Kale, Nesrin(2002) Modernizmden
Postmodernizme, DOĞU-BATI Dergisi, Yeni Düşünce
Hareketleri Özel Sayısı, Ankara
4. Jeanniere Abel(1990) Modernite Nedir?
Çev: Nilgün Tutal Küçük- Modernite Versus Postmodernite-Derleyen:
Mehmet Küçük-Vadi Yayınları-İkinci Basım
Ekim 1994-Ankara
5. Kellner, Douglas(1988) Toplumsa l
Teori Olarak Postmodernizm:Bazı Meydan Okumalar ve
Sorunlar Çev: Mehmet Küçük- Modernite Versus
Postmodernite-Derleyen: Mehmet Küçük-Vadi Yayınları-İkinci
Basım Ekim 1994-Ankara
 |
|