Bütünsel egemenlik
Arendt, (…)Totalitarizmin
Kökeni’nin üçüncü bölümünde,
-Arendt’a göre totalitarizmin gövdesinden çıkan iki sürgün
olan- nasyonal-sosyalizm ve Stalinizm’in, tarihte kesinlikle
yeni bir politik fenomen oluşturduklarını altını
çizerek belirtir ve totalitarizmin diktatörlük, tiranlık
gibi öteki otoriter sistemlerle kıyaslanamayacağını söyler:
Totalitarizm, bütünsel
egemenliğiyle tüm nüfusu sıkıdüzen altına
alan bir politik sistemdir. Vatandaşın yaşamı
hiçbir şekilde bu egemenliğin dışına çıkamaz;
yalnızca genel ortamlardakine değil, aynı zamanda günlük
yaşamın en mahrem dokularına kadar nüfuz eder. Terör,
totaliter sistemin özünü, ideoloji ise onun, edim ilkelerini
oluşturur. Terör en mükemmel haliyle, toplama ve yok etme
kamplarında ortaya çıkar. Bu kamplar, totaliter
deneyler için laboratuar işlevi görür ve ‘her şey
mubahtır’ zihniyetinin zaferini gösterir.
...
Hannah
Arendt’a göre, tarihe bütünsel bir açıklama getirdiğini
söyleyen her kaplamlı bütüncül düşünce,
ideolojidir. İdeoloji, tek bir öncülden bir dizge yaratır;
öyle bir dizge ki, algı mekanizmalarının gerçeğine
ters düştüğünü mantıksal tutarlılığı
ile maskelemeyi becerir ve gerçeğin yerini kurguyla değiştirir.
Arendt kitabın/bölümün devamında totaliter
ideolojiyi, dikkat çekici bir ‘kendisizlik’le tanımlar:
Totaliter ideoloji, ne askeri, ne politik ne de ekonomik bir amaca
hizmet eder. Üstün bir kişi veya grubun, belirli bir başka
grup üzerinde egemenlik kurmasına yarayan bir araç da değildir.
Tam tersine bu ideoloji, tam da mantıksal tümevarımın
itki gücü ve bilimsel (gibi görünen) gerekçeleri nedeniyle,
bir tür içten gelen (inside out) terör gibi işler. Bu
nedenledir ki, egemenlikle ilgili normal olarak kafalarda olması gereken suçlu ve kurban kategorileri de, ortadan kalkar.
Totalitarizmi tamamen
yeni yapan şey, insanlıkla ve insanî duygularla oynamasıdır.
Ama aynı zamanda insanın, insanî doğasının
hangi işlevsel yönlerinin totalitarizmi olanaksız kıldığını
doğrudan doğruya kendisi göstererek, (politik) insanın,
insanî doğasının da tanısını sunar.
Arendt, totalitarizmin, özellikle insan doğasını değiştirme deneyi olduğuna işaret eder. Birçok
şeyin yanı sıra, toplama kamplarındaki bir
bireyin üç aşamada nasıl yok edildiğini kavratıcı
bir biçimde aktarır: Öncelikle hukuki kimlik, daha sonra
ahlaki kimlik, en son olarak da bireysellik ve kendiliğindenlik.
Geriye sadece, Pavlov’un deneylerindeki köpeklere benzeyen ‘şikâyet
etmeyen hayvanlar’, ‘insan yüzlü hayalet kuklalar’ kalır.
Özetle, bütünsel olarak egemenlik altına alınan
insan, bütünüyle biyolojik bir yaşama dönüş(türül)ür.
İnsan doğası
üzerinde bu ve buna benzer yok edici (macabre) deneyler, sonuç
olarak herkesi aynı oranda ‘işe yaramaz ve gereksiz’
kılar. Paylaşımlı bu ‘işe yaramazlık
ve gereksizlik’ duygusu (insanları hileli yönlendirmeye [manipülasyona]
duyarlı ve katılımcı bir hale getirdiği için),
zaten totalitarizmin istediği bir şeydir. Bu duygunun en
tehlikeli yanı da, budur. Gereksiz insanların hiçbir
bakış açıları olamayacağı için, bu
insanlar ‘her şeye ve herkese kolayca kanabilirler’.
Hannah Arendt, bu ortak gereksizlik duygusunun, totaliter olanla
modern kitle toplumunu bir araya getirebileceği ve birleştirebileceği
endişesi nedeniyle, totalitarizmin çok tehlikeli olduğunu
hep vurgular. Tarih, politika ve toplumsal açıdan terkedilmişlik
duygusu taşıyan sivil topluluklar arasında giderek
büyüyen sinizm, bu anlamda en ürkütücü olanıdır. Eğer
Arendt’ın bu saptamaları doğru ise, bu durumda
basit, ama bağlayıcı olduğu söylenen doğrulara
[ideolojilere] her zaman kuşkuyla yaklaşmak gerekir.
Nitekim popülist politikacılar da, kendini gereksiz hisseden
bu insanlara en azından, özlem duydukları güvenli bir
yuva vaat ederler. Cihada çağrılan gençler için de,
aynı şey söz konusudur. Bu yüzden, bilimsel olarak kanıtlanmış
veya kendi içinde tutarlı ve bu
nedenle de doğru ve gereklidir diye ortaya atılan
her türlü ‘sağlam hikâye’ye karşı uyanık
olunmalıdır. On yıl öncesinden beri, dünya çapında
zafer peşinde koşmaya başlayan neo-liberalizmin
sloganı Başka Seçenek Yoktur (There is No
Alternative) da, benzer şekilde kendi kaçınılmazlığını
dayatır.
Vatansızlar
Gereksizlik duygusu ve
insanların bütünüyle biyolojik bir yaşama dönüştürülmesini,
Hannah Arendt, emperyalizm konusunu işlediği Origins kitabının II. Bölümünün ‘Milli
Devletlerin Düşüşü ve İnsan Haklarının
Sonu’ başlığı altında işler. Bu başlık
aynı zamanda Totalitarisme’in,
ekler bölümünde de vardır. İnsanlığın,
günümüzde ne anlama gel(me)diğini anlamak için, Derrida,
Agamben, Hamacher, Balibar ve Ranciëre gibi filozoflar da, bu başlığı,
geçtiğimiz yıllarda yeniden ele aldılar.
Arendt bu başlıkta,
‘gereksizlik’ konusunu, günümüzün ‘post-totaliter’ dünyasında
adı fazlasıyla duyulan büyük bir grup insanın yaşam
deneyimleri ve duyguları üzerinden işler: Sığınmacılar,
belgesizler ve vatansızlar. Pre-totaliter (I. ve II. Dünya)
savaşlar arası dönemde, çok milletli devletlerin
Birinci Dünya Savaşı sonrası parçalanması
sonucu vatansız kalan ve bu nedenle de hiçbir yere gidemeyen
milyonlarca insanın yazgısı dile getirilir. Daha
sonra hukukî kimliklerinden yoksun bırakılmak üzere yaşam
alanlarından koparılıp Auschwitz kapılarına
taşınanlar [Yahudiler] gibi, vatansızlar da hak
sahibi olmaktan çıkarılmış, kimliksizlik
nedeniyle de ellerinde yalnızca biyolojik insan-olmak kalmıştır.
Vatansızların
yaşamlarının, ‘yalnızca yaşamak’
boyutuna indirgenmesi, totaliter bir rejimin, bilerek ve isteyerek
kötü amaçlarla uyguladığı herhangi bir
‘biyo-politika’ sonucu değildir. Bu esas olarak, ulusal
devlet dizgesi ile insan hakları bildirgesi arasındaki
paradoks ve çelişkilerin bir sonucudur. Arendt, modern ulus
devletinin, insan hakları ile milli egemenlik ilkesi arasındaki
uzlaşmazlık üzerine kurulu olduğunu ve vatansızların
-aslında yıkılması gereken- bu zıtlığı
çok güzel ortaya çıkardıklarını söyler.
Arendt bu zıtlıktan, ölümcül hastalık diye söz
eder. Arendt, her türlü göz boyamacılığın
üstesinden gelen gözlemleriyle, herhangi bir ulusun vatandaşı
olmayanların, ulus devlet dizgesinde hiçbir hakka sahip
olmadıklarını gözler önüne serer. Bu bulgulara
dayanarak, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, insan hakları
bildirgesi insan hakları sorununa bir çözüm getiremez,
sonucuna varır. “Resmi olarak insan hakları,
devrolunamaz (inalienable) nitelikler içeren insan doğasına
dayandırıldığı halde, vatandaşlık
haklarının kaybedilmesi, otomatik olarak insan haklarının
-yani haklara sahip olma hakkının- da yitirilmesine yol
açar.” diye açıklar, Arendt. On sekizinci yüzyılın
sonlarındaki bu devrimci süreçte, ulusal egemenlik
ilkelerine dayalı ulusal devlet olgusuyla, insan hakları
mücadelesini aynı anda ortaya çıkaran tarihi koşullara
dikkat çeker; bu eş zamanlılığın bir
sonucu olarak, vatandaşlık haklarıyla insan haklarının
ta başından beri iç içe geçerek bütünleştiğini
söyler, Arendt.
Elisabeth Young-Bruehl’in [Arendt’in eski öğrencisi],
klasik eser statüsüne eriştiği ve eşsiz olduğu
söylenen başarılı entelektüel Hannah Arendt
biyografisinde de görülebileceği gibi, Arendt ne söylediğini
çok iyi bilen biridir. Aynı zamanda Arendt’in kendisi de,
“Nazi-Almanyası”ndan kaçtığı 1933 yılından,
Amerikan vatandaşlığına geçtiği 1951 yılına
kadar vatansızlığı yaşar.
Dünya yönetimi
‘İnsanlığın’,
‘devrolunamaz' insan doğasına duyulan saygıyla hiçbir ilgisi yoktur, der, Arendt ve
şöyle devam eder: “İnsanlık, yalnızca
insanların kendi aralarında yaptıkları, tamamıyla yapay
sözleşmelerle
ve bu sözleşmeler üzerine kurulu ortak bir dünyaya
aitlikle oluşturulabilir; bu dünya, bireylerin ‘haklara
sahip olma hakkının’ sorumluluğunu üstlenebilen
bir toplumdur.”
Arendt’in burada,
ulusal devleti kastetmediği çok açıktır. Çünkü
O’na göre, ulusal devlet insan haklarına bir çözüm
getirmekten çok, sorunu bizzat yaratandır. Nitekim 1951 yılında,
tam da bu benzer özellikler nedeniyle, kurulacak böyle bir ‘dünya
yönetiminin’ de insan haklarına çözüm getirip
getiremeyeceğinden kaygı duymaya başlar. Ama on yıl
sonra bu kaygılarından vazgeçer ve Eichmann
Kudüs’te adlı kitabın sonsözünde,
Eichmann’ın yargılanmasını onmaz bir biçimde
mahkûm eder. Arendt’in eleştirileri mahkemenin aldığı
karara değil, Eichmann’ı yargılamak için öne sürülen
yasal gerekçelere ve de mahkemenin yasallığına yöneliktir.
Söz konusu suçların, insanlık tarihinde başka hiçbir
benzerinin olmadığını, tekrar tekrar vurgular.
Bu nedenle de, işlenen suçlarla kıyaslandığında,
hem mahkemenin, hem de yasal gerekçelerin tamamen yetersiz kaldıklarını
söyler ve büyük bir coşkuyla Eichmann’ın bir
Uluslararası Mahkeme tarafından, ‘insanlığa
karşı işlenmiş suçlar’ nedeniyle yargılanması
gerektiğini kanıtlamaya çalışır. Ama başaramaz:
Eichmann, olağan (Yahudi halkına karşı işlenen)
bir suçtan dolayı, olağan bir mahkeme (İsrail
Milli Mahkemesi) tarafından ölüme mahkûm edilir.
Karl
Jaspers’a yazdığı bir mektuptan da anlaşılacağı
üzere, her ne kadar Arendt umudunu uluslararası bir
mahkemenin kurulmasına bağlamış olsa da, böyle
bir mahkemenin bir gün kurulabileceği ve işlerlik
kazanabileceğinden de pek umutlu değildir, ama yerine başka
bir seçenek de koyamaz. Soykırım uzmanı Samantha
Power, Origin’in
Amerika’daki yeni baskısının önsözünde,
Arendt’ı karamsar olmakla eleştirir. Ne var ki, yakın
tarihimiz bu konuda Arendt’ı haklı çıkarmıştır.
Nedenleri ise çok açık: Ulusal devletler, egemenliklerini
hala, her şeyin üstünde tutmaya devam etmektedirler. Bu böyle
devam ettikçe, aynı, Arendt’ın da işaret ettiği
gibi, uluslararası insan hakları hukuku en iyi haliyle
‘umutsuz bir ideoloji’, en kötü haliyle de ‘her tarafı
delik deşik, akıl özürlü ikiyüzlülük’ olmayı sürdürecektir.
Küreselleşmenin
fanatik savunucuları, her ne kadar bizi tersine ikna etmeye
çalışsalar da, hala, ulusal devlet-dizgesi temelinde örgütlenmiş
politik bir dünyada yaşıyoruz; uluslararası insan
hakları sözleşmelerinin pazarlıkları da hala,
ulusal devletler tarafından yapılıyor. Bu böyle sürdükçe,
uluslararası insan hakları hukuku, hakların yok
edilmesinin her türlü biçimi ve insanlığın yok
edilmesi karşısında, aciz ve çaresiz kalacaktır.
Birleşmiş Milletlerin Irak krizinde olayın dışında
tutulması, dünyanın Darfur’da yaşanan olaylara müdahale
etmedeki isteksizliği, Amerika’nın -Uluslararası
Ceza Mahkemesi’nin statüsünü reddetmesinde olduğu gibi-
bazı uluslararası sözleşmeleri imzalamayı
reddetmesi, dünya yönetimi konusunda iyimser olmayı engelleyen ciddi örneklerdir.
Günümüz vatansızları
‘yasa-dışı düşman savaşçılar’ (illegal enemy combatants’ ) ve ‘belgesizler’ (‘sans papiers) diye
adlandırılırlar. Arendt’ın, vatandaşlık
hakları olmayanların [otomatikman] insan olma hakkını
ve de insanlığını yitirdiği saptamasının
ıstırap veren doğruluğunu görebilmek için,
Amerika’nın Abu Ghraib, Bhagram ve Guantanamo Bay’daki
tutukluları, kendince tanımladığı o örnek
-liberal demokrasi- anlayışında nasıl tamamıyla
yasallaştırarak, hukuk ve insanlık sorununun dışında
tuttuğuna veya Avrupa ülkelerindeki, -çoğunluğunu,
eski ulusal devletlerin iç savaşlar nedeniyle parçalanması
sonucunda Avrupa’ya sığınmak zorunda kalanların
oluşturduğu- belgesizlerle ilgili politikalara bakmak
yeterlidir. Yasa-dışı savaşçıların
aslında kendi aramızda dolaştığının
farkına varılması gerekir, yani sözüm ona
‘post-totaliter’ liberal demokrat tiplere.
Bir post-metafizikçi
filozof olarak Arendt, modern insan olma halinin bir
türlü yerleşememe, bir yere bağlanamama (Unheimlichkeit) ve bir yabancı olma durumu yarattığının
fazlasıyla farkındadır. Modern insanın, artık
ne tanrısal düzende, ne doğada, ne de tarihte belli bir
yeri (yurdu) vardır. Ama kendisini evinde hissedebilmeye
duyduğu özlem ve arzusunu hiçbir zaman kaybetmez, bu arzu
hep devam eder. Aşırı boyutlara ulaştığı
anlarda, totaliter ideolojiler tarafından (kötüye) kullanılan
da, tam bu arzudur. Arendt’a göre, dünyada kurabileceğimiz
tek yuva, benimseyerek katıldığımız,
insanların bireysel tekliği ve farklılığının
kabul gördüğü, politik bir topluluktur. Ama bu topluluk
aynı zamanda son derece duyarlı ve kırılgan
bir topluluktur; insancıl koşulların tüm özelliklerini
taşıması nedeniyle, totaliter rejimler tarafından
her zaman yok edilmek istenen, bir topluluk olacaktır. Böyle
bir topluluk nasıl oluşturulabilir sorusuna, Arendt’ın
açık ve net bir cevabı yoktur. Bunun nedeni, kurumlaşmış
politik sistemlere duyduğu güvensizliktir. İyi niyetle
bile olsa, insanlığın, çokçuluğun ve özgürlüğün
yok edilmesine suç ortaklığı yaptıklarını söyler. Origins kitabının
ve Eichmann’ın
hala süregelen önemi, bize insanlığımızın
sürekli tehdit altında olduğunu hatırlattığı içindir.
Marieke Borren /
Filosofie Magazine, Mart 2005