“I” İŞÇİSİ NEREYE
(Türkçeye özel hikaye II)
Faruk KORKMAZ
İnsanlar yokuş aşağı sürüklenen taş parçası gibidirler. Ne kadar hızla inerlerse insinler, yuvarlanmayı hiç ihmal etmezler... Bu hikâye de böyle bir insanın, bir “ı” işçisinin onurlu hatıratıdır.
Yalnızların atlarının olmasının adet olduğu zamanlarda yaşamamış biri olarak, yaya kaldırımlarını topuklarımla dövüp duruyorum. Evet, bir atım yok, evet bıyıklarım Doğu Prusya tarzı kesilmiş, evet evet. Ne, ha evet. Ama ben onurlu biriyim, asla geri geri yürümem. Tamam, tamam neden diyorsunuz, neden biz bu adamı dinliyoruz diyorsunuz? Söyleyeyim çünkü sesim yanık, çünkü türkülerim değirmenlerden şırıldayarak akan sular kadar berrak, çünkü ben bağrı yanıkların önde gideniyim, çünkü sizin bir televizyonunuz yok ve yoldan geçen ayyaşların şarkılarıyla idare etmek durumundasınız. Ya da bu bahtı kara, bitap “ı” işçisine acımak için onu dinliyorsunuz.
Ama bana acımayınız, sadece önyargılarınızdan ve kibrinizden kaynaklanan göz çapaklarınızı, duyguları paylaşmanın hoş kokulu sabunuyla yıkayınız.
Telefon kablolarından düşen kelimeleri toplama kurumuyla, çamurlu su birikintilerindeki hafif dalgalanışları yaratma enstitüsündeki işlerim pek yolunda gitmedi ve ben yine konuşmalara ve düşüncelere “ı” harfi yerleştirme cemiyetindeki sıkıcı işime döndüm. Yine her lanet olası günümü, masamda dağınık bir şekilde duran “ı”’ları kelimelere gömerek geçiriyorum. Bizim büro yirmi dört saat usulüne göre çalıştığı için, hiç durmadan dişlilerini gıcırdatıyor, eleman eksikliğinden kaynaklanan boşluğu, ruhumuzun karanlıklarından çıkıp gelen zorunluluğun şevkiyle dolduruyoruz.
Patron içeri girdiğinde büronun tavanına doğru yükselen yorgunluk buğusu genizlerine dolarak, aniden yere yuvarlanmasına sebep oldu. Bürodaki herkes çok yorgun olduğundan, kimse yerinden kalkmadı, yalnızca ben acıyışımı patrona gönderdim, o da acıma tutunarak ayağa kalktı, bana bakıp gülümsedi. Bu gülümseyişin içi doluydu, yani olgun bir armut gibi sapsarı, dolgun, tatlı bir gülüştü. Ellerim hemen önümden geçmekte olan “hrka” kelimesini otomatik olarak h”ı”rka haline getirdi, itiraf etmeliydim ki, işimde ustaydım. Patron masama yaklaşırken, elini cebine daldırıp birkaç tane daha “ı” fırlattı, kelime h”ı”rkalar”ı”m”ı” haline geliverdi.
“Sadi, seninle konuşmamız lazım” dedi, ben de “Elbette” dedim. İşimi yenilerden birine bıraktım, patronla beraber odasına gittik. Bu odaya birçok kez gelmiştim, ama her gelişimde yeni bir ayrıntı keşfetmek beni hep şaşırtıyordu, odanın ağdalı bir geçmişi olduğu kafama üşüşen uçan anı parçalarından anlaşılıyordu. Anılar küçük finolar gibi kafanızın etrafında dolaşıyor kuyruk sallayıp, dil çıkartıyorlar bir anlık boşluğunuzu kolluyorlardı, boş bir bakışın içine hemen dalıveriyorlardı.
Patron ülkemizdeki her çeşit bürokrasi ağından geçmiş, hayatımızı idame ettirmemiz için elzem bulunan tüm işlere bir şekilde bulaşmıştı.
Duvardaki resimler, onun limon küflerinden karın ağrısı elde etme ya da göbek deliklerindeki pamukçukların doğru şekilde toplanmasına yardım etme işlerindeki basit sayılabilecek görevlerini de, fiillere -mek takısı ekleme ya da uzun seslenişlerden boşlukları çıkarma gibi ağır görevlerinde de nasıl başarılı olduğunu anlatıyordu. Bu günlerde duvarlara konuşan resimler asmak çok moda. Mesela ben de cüzdanımdaki aile albümümü konuşur hale getirdim. Fakat bu modanın kötü bir akım olduğuna hemen karar verdim, annem hiç susmuyor. Nereye gitsem, annemin boğuk sesi kıçımdan yükseldikçe, itibarım yere doğru alçalıyor.
“Neyse bunları geçelim, artık akln zarını yırtacak olayların, fikirlerin açığa çıkma vaktidir”. Bu girişi ben değil patron yaptı, yani uzun konuşmadan aklmda kalan tortu bu cümleden ibaretti diyebilirim.
Zarı yırtılan bir şey vardıysa, o benim zavallı beynimin zarından başka zar değildi. Patron bana çok ağır görevler vermişti, aslına bakarsanız ağır kelimesi daha ilk cümlelerin arasında gizlenerek, ellerimin kıyısına kadar gelmiş, en zayıf anımda parmaklarımdan tırmanarak enseme yerleşivermişti. O zayıf anı betimleyen cümle ise birçok “ı” harfini daha kaybetmiş olduğumuz ve onları bulma işinin yine bana verildiğini anlatan cümle idi.
Durmadan tekrarlayan yay kıvrımı hayatımı düzeltme umuduyla cemiyet binasından çıktım. Bu sefer kaybolan “ı”lar kelimelerden çalınmamış, bizzat dilimizin ana üreticisi aklmzdan alınmıştı, gördünüz mü, mesela aklmzdan kelimesinden uçurulmuş “ı”lar var. Günlük konuşma sırasında ya da oturmuş buz gibi bir bira yudumlayıp düşünürken “ı”ları dökülmüş kelimeler her an başlarını uzatıveriyorlardı. Zavallı cümleler anlam bütünlüklerini korumak için, şimdi olduğu gibi can havliyle kendilerini uzattıkça uzatıyor, hiç istemedikleri halde başka cümleciklere yol veriyorlardı.
Yürüyerek gar binası yakınlarına kadar geldim. Buradaki küçük parkın hemen yan tarafındaki küçük kır kahvesine girdim, itiraf etmeliyim ki Kars’ın en huzurlu köşelerinden olan bu kahve, giderek ruhumu kendine bağlıyordu. Ben ki hareketin, aksiyomun adamı Sadi, nasıl da yaşlı bir huzur adamına dönüşüyordum, ah inanılmaz, ah ah çok can yakc. Yakc olan tek şey bu değildi, çayları soğutma kurumu çalışanlarının mütemadiyen üfledikleri çayımı, soğutmak şöyle dursun, sıcak nefesleriyle iyice kor ateş haline getiriyorlardı. Ha söylemeyi unuttum, yeni görevimde yanıma yardımcı olarak bir kadın verildi. Bilirsiniz bayılırım kadınlara, hele de güzel bacakları olanlarına. Tanrım diyorum, kadınların en azından yarısı sadece bacaklardan ibaret olsalardı ne iyi olurdu. Gerçi böyle bir ülke varmış bir gün oraya da gitmeyi umuyorum. Umutlarımın damarlarıma zerk ettikleri esrarlı uyuşukluktan kurtulmamı sağlayan; kahvecinin getirip önüme koyduğu can çekişen “kımltı” kelimesi oldu.
Zavallıcığı yıllardır dolabında saklarmış meğer bir aralar, yani kahveci genç bir insanken, onunla dalga geçerlermiş; kımltı Kamil diye. O da kızıp bu zavallıcığı “ı”sını çıkarıp atmış. Zalim arkadaşları da, kımltıyı kahvenin kahredici masa gölgeleri altına terk etmişler. İşte diyordu kahveci, artık pek arkadaşım kalmadı, lütfen bu kelimeciği iyileştirin. Zevkle elimi cüzdana attım, cüzdanımda her daim taşıdığım küçük, kımızı, şark işi işlemeleri olan “ı” harfini kımıltıya ekleyiverdim. O da hemen kımıldanarak kalktı, koşarak uzaklaştı. Zevkimi peşinden gönderdim, biraz daha tadını çıkarsın diye. Ama kadın ortağım gelene kadar dönmesini tembihledim, zevkime ihtiyacım olabilirdi. Ah ne kadar art niyetliyim değil mi? Ama insan art niyetlerin iyilikle çarpılmasından ibaret değil midir? Evet öyledir.
Tam zevkim dili yarı dışarıda kahveden içeri girdiğinde, ortağım olan ehven-i şer vakfı çalışanı kadın peşinden geldi. Tam manasıyla iki kötüden daha az kötü olanı durumu vardı. Kadın ehven-i şer tadındaydı fakat ehven-i şeri tamamlayan diğer kötü yoktu. Güzel değildi, hele zevkimin dudaklarını süreceği kadar bile tahammül edilir hiç değildi. Bu vakıf, insan ve eşyanın tabii hayatında karşılaştığı seçimler ve yol ayrımlarında “ve mantığı” yahut da “veya mantığı” işe yaramadığı durumlarda, en katlanılır olanı bulup, hizmete sokma görevini yürütürdü. Gerçi pek de başarılı bir kurum değildi, şu hale baksanıza; hayatımdaki tonlarca kötü seçenekten hep daha kötülerini seçerek kuyunun dibini bulmaya çalışıyorum. Telgraf tellerinden düşen kelimeleri toplama işini bırakmamam lazımdı. Hayatı değilleyen tek insan ben olmadığıma göre, zorunluluğun olumsuzlanması işini başaracak daha iyi bir kuruma ihtiyacımız vardı.
Kadın rüyada hareket eder gibi masama yaklaşıp oturdu, bir sigara çıkartıp yaktı, bana bakıp gözlerini kıstı, “İntihar etmekten iyidir, değil mi?” dedi. Ben ehem kehem ederken, kahveci buz gibi nar şurubunu getirip masaya koydu, kımıltı için teşekkür etme niyetiyle ikram etmişti. Buz gibi nar şurubu önce dudaklarımı, sonra aklm uyuşturup, korkunç bir ağrı sapladı kafama. Can havliyle dışarı çıktım yakc güneş üzerime ateşini dökünce, daha da afallayarak cezaevine giden, rayların altındaki, tünele daldım. Tünelde bu güne kadar Kars’ta rastlamadığım güzellikte bir kadın gördüm, üstelik elinde taze kavrulmuş fıstık tepsisiyle bana doğru geliyordu. Hazzımın damarları şişerek ona koştum, tam elimi uzattığımda dokunuşum irkilerek ta omzuma dek geri kaçtı, şöyle omzumla yokladım “O kadın!”. Geri çekilip, tünele girdiğimden beri ilk kez gözümü açtım, tünelin nemli soğuk görüntüsüyle beraber o kadının aksi de göz kürelerimi doldurdu. “Artık ortağınızım, verin gözlerinizi ovup, onları öperek baş ağrınızı alayım. Başınızı yaş duvarlara vurmanızdan iyidir” dedi, ben de sadece “Güzelliğinizin verdiği hayreti boşaltmak için tünele kaçtım” diyebildim.
Yalancı ve zevk düşkünü biri olmam ehven-i şer seçimler yapmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu. Ben de herkes kadar kendimden kaçma hakkına sahiptim, canım! Bu kadınla, bu çirkinliği baş harfi kadınla, Kars sokaklarında gezdiğim an, her zamanki çalımlı halimden çok şey kaybedecektim, hem de çok. Çirkinlik bana çalım atmıştı. Oysa güzelliğin tapınağı, nice kadın girmişti fani hayatıma. Aklm zorluyor, bu kadından kurtulmamı sağlayacak, güzel bir yalan arıyordum ama aramakla bulunmayan mutluluk gibi, tüm güzel yalanlar doğruların altın kılıcı derneği binasına göç etmişlerdi. Şu andan sonra hayatın her anı, doğru görünümlü, altın yalanlarla dolacaktı.
Kadın bir yandan göz yuvarlarımı kadife mendiliyle ovarken, ben de, görmediğimden biraz da mutlu, koluna yapışmış, yürüyorduk. “Ben, gerçeğe giden çatallı yolları, kabul edilebilir seçimler yaparak, çabucak geçmenizi sağlayacağım” dedi ama tabi ki o çatallara onu ben taşıyacaktım. İşim bu muydu? Bu ruh çürüten kadını, gerçeğin çatallarına kadar peşimden sürüklemek miydi? Derhal onun ne kadarda narin olduğunu ve bu anlak parçalayıcı yolculuğu tek başıma yapmamın daha iyi olacağı, yalanını savurdum. Tecrübeli seçim ustası, bu işte, başarısızlık durumunda, sonuçların paylaşılarak daha iyi atlatılabileceği, seçeneğiyle çıktı karşıma. Aslında ona hak vermem lazımdı, her ne kadar ona kl olmuşsam da, haklıydı. Bu arada saçlarımızın bireysel adı olan kl ismi de “ı”sını kaybetmiş fark ettiğiniz gibi. Kl olma hakkımızda gitmişti.
Şöyle düşündüm aslında kelimelerden bir veya birkaç harfin düşmesi onları kullanmamıza engel olmazdı ki, ne de olsa zamanla yine değişebilirdi. Ama kurallar dedi kadın, dilin değişirken bile kurallara uyması gerekir, en kötü seçim bile kurala tabidir. Ben daha iyisini düşündüm. Düşen harf kelimenin kökünü etkilemiyordu çekimle sağlam birkaç hali kalabilirdi. Daha demin keşfettiğimiz kl kelimesini örnek verdi ve çekimle bir kısmı bugün kullandığımız halde olsa bile diğer bozuk durumların buna engel olacağını söyledi. Peki dedim, kıvranarak. Artık onu başımdan savma işi ıstıraplı bir hal alıyordu. Bu kelimeler yerine başka kelimeler uydursak ne olur ki. İlk defa gözlerinde durgunluk göründü, kara ziftin akıcılığındaki gözleri az sonra tekrar dalgalandı. Hayır dedi, bu kelimeler çok eski köklere sahipler yeni ortaya çıkan bir olgu ya da oluşu ifade etmek için kelime uydurulabilirdi ama bu durumda bu yola başvurmak, kuralsızlığı kural haline getirirdi. Mesela yarın, birileri çıkıp “aşk” kelimesini “sandalye” ile yer değiştirse yahut abartarak “ –zombo- dur sana yönelttiğim tutkumun adı” dese ne olacaktı? Evet, iki dünya bir araya gelse bu kadına zombo olamayacağım kadar, açık bir cevaptı. Bir şey diyemedim, hazırcevaplığım suçlu köpek gibi kuzlayarak duvar diplerine sinmişti.
Gözlerim yuvalarında temiz temiz dönüp duruyordu. Başım sıkıştığında “ı” konusunda üstadımız sayılan ve kurumumuzun giriş salonunda dev bir resmi bulunan Kambur Dede’ye gitmeye karar verdim. Bu seçimimde kadına görev düşmedi. Bu arada kadın, sürekli düşüncelerimde ona kadın olarak hitap etmemi eleştirerek, benim de çok sevdiğim kadınların genel adını sürekli olumsuz kullanmamın hem ahlaksızca hem de kendi zevkime hürmetsizlik olduğunu söyledi. Doğruydu, artık ona insanlar arasında geçerli olan ismiyle seslenecektim. TatlıcIk. Böylece kadınlarımı, o bahar kadar berrak güzellikteki kadınlarımı, ondan ayırt edebilecektim.
Kambur Dede’nin evi çok uzakta derin bir vadideydi, Aras Nehri’nin kenarında kayısı ağaçlarıyla çevrili bir evde otururdu. Koyu sarı renkte sıcaklığıyla, yolun kenarında büyüyen otlar, yol boyu kara taşlı kıyılarını çağıldayarak döven, küçük derecikler, şarkı söyleyerek baş döndürücü kokularını yayan çiçekler, ohhh, kokuyu alıyorsunuz değil mi? Oraya gitmek insana zevk verirdi, tabi yolun taşlı kısımlarında TatlıcIğı kucağımda taşımak zorunda kalmasaydım, bu zevke ben de erecektim. Yolda ilerlerken, kurbağa vıraklaması sesini çıkaran işçilerle, bu sesi ovaya yayan işçiler arasındaki kavgaya şahit olduk. Kırılan kol ve kafalar yanında, o anın siniriyle iyice deforme edilerek sarf edilen kelimeciklerde üzüldük. Ben beni ilgilendiren kısımlarını tamir ettim ama “kl kuyruk” gibi müstesna bir kavga tümcesini tamir edemedim. Bir de benim müdahalem dışında başka uzmanlık gerektiren kelimecikler vardı “kuf kafalu” gibi, gerçi birkaç kuş bu sözcüğü duyar duymaz sözün sahibine saldırdılar da ben alıp “ı”sını düzelttim, gerisi böyle havada asılı kaldı.
Kavganın yarattığı heyecanın kudretiyle, Kambur Dede’nin kapısına tez zamanda vardık. Kambur Dede gülümseyerek açtı kapısını. Bize değil ama güneşe gülümsüyordu. Çünkü kapıdan içeri sadece biz değil tüm bir doğa girmişti. Bilmem ki bizi mi, doğayı mı özlediği belli olmayan dedemiz, bize çay ikram ettiği gibi çaydanlığın içinde kalan tüm çayı yerlere duvarlara boca etti. TatlıcIk kulağıma eğilip “Doğaya ikramda bulunun, o da ruhunuzu arıtsın” sözünün manasının böyle davranmak mı olduğunu sordu. Açıkçası ben kendi dumurumla boğuştuğumdan, kızararak ona cevap verdim. Ne alakası var, dede ikramı, hürmeti bol birisidir. Oturduğu yeri takdir etmeyi bilir. Yıllardır onu soğuktan kalın duvarlarıyla koruyan, ağır vücudunun baskısını yaşlı yer tahtalarıyla çeken, ona benlik sığınağını, düşüncelerinin tapınağını sunan evini, böyle takdir eder. Doğa başka türlü takdir edilir.
Takdir ederken dudaklarda oluşan içe kıvrılmayı denetleme şubesinden birkaç çalışanla takılmıştım bir aralar. İçten takdir etmenin ne kadar zor gerçekleştiğinin biliyor musun sen?
TatlıcIğın gözleri fuşya rengi gibi bulanık bir hal aldı, bakışlarından çıkan ışınlar on parmak, yirmi parmak olmuş, vücudumu okşuyor, içlerindeki mesajı zerk edecekleri gözlerimi arıyorlardı. Bu el yordamı bakışlar çok hoşuma gitti. TatlıcIğın yüzünde şeker tadında kıvrımlar oluştu, artık bakışları suratımda değil tam gözlerimin merkezinde takılıp kalmış şekilde ”Kızgınlığın hoşuma gidiyor, bana kızman, beni öfkenin elleriyle sert sert okşaman, çok hoşuma gidiyor. Sana âşık oldum ben.” dedi. Al işte, kadınlar acı çekmeyi sever, acı çekmek için yaşarlar dendiğinde inanmazdım. Acı, ama içinde mutlu an düğümleri olan, sonsuz acı. Gerçi erkeklerin azabı onların acısının küçük bir yanılsaması, asıl hayatın büyük oyunlarına, kontrol edemedikleri düzenine karşı acı ve hicap duyuyorlardı. Bu kadar çözümleme yeter dedim kendime. TatlıcIk yumuşak ve yatıştırıcı kollarını boynuma doladı, çenesini kafamla vücudumun kaba bir “c” harfi yaptıkları boşluğa yerleştirdi. Öyle ki, o çene hep orada kalacaktı sanki.
Hangisine üzülmeliydim kayıp “ı”lar hakkında tek bir bilgi kırıntısı edinememiş olmama mı, TatlıcIk denen şeytan kadehinden damlama, zehr-i gülün, bana âşık olmasına mı? Bilmiyorum.
Kambur Dede eline bir kayısı aldı onu yukarı kaldırıp yavaşça çevirmeye başladı. “Ne çok severim kays meyvesini, ben kays meyvesini “ı”sız severim, bakın çekimlerde bile “ı” içine girmesin diye “kays meyvesi” tamlamasını kullanıyorum, hayır “ı”lar damaklarıma batıp kays meyvesinin sarımsı, olgun tadını bozuyor. Bu sebepten, artık ben “ı”ları sevmeyen biriyim. Ve beni ilk hamlede yakalamanıza çok şaşırdım. Kays meyvesine sebep, “ı”lardan vazgeçen yaşlı bir bunak değilim, neden mi?
Ben, şu ormandaki çamlar kadar eski zamanlardan geliyorum. Bu yaşlı kirpikleri kadar çok anının üzerine kapanıp, açılmış kirpik yoktur. Hayatın gazap damlaları derimin üzerine yağdığında, sessiz ormanlardaki yalnızların yalnızı ağaç kadar metanetle azaplara karşı ayakta durdum. Ben bin yaşında bir an, ben bin günde bir saniye kadar sakin, ömrümü geçirdim. Ekmeğimi kazanmak için, yaklaşık yüz kadar işle meşgul oldum. Bir gün olsun şikâyet etmedim. Ta ki son “ı” işine kadar. Bu iş gecelerimi, gündüzlerimi, bir lahza içime çektiğim nefesimi, en nadide düşüncelerimi, koşan atların rüzgârda uçan saçları kadar hafif hayallerimi, delik deşik etti. Bunu bu kadar açık anladığım kadar hiçbir şeyi anlamadım. Demek ki hayatımın ipini kesen, keskin bıçak, minicik bir “ı” imiş. Bu derin vadiye inene kadar farkında değildim ama şimdi anlıyorum, buraya geldiğim zamandan bu ana kadar kimse bilmiyordu. Şimdi biliyorsunuz. Kayıp “ı”ları, hiç değilse dilimizin içinde avuç içi kadar bir nefeslik alan açmak için, o kelimelerden söküp aldım. Her ne kadar bunu anlamadıysanız da, sonunda birilerinin “ı”ların peşinden geleceğini biliyordum. Ne kadar korktunuz öyle, oysa bana göre dağ kadar insanlarsınız.
Hahaha. Hala anlamadınız mı? Ben artık dilin en güzel aleti olan “kadar” aşığıyım. Ne kadar, o kadar, bu kadar, mendil kadar, pul kadar, ne kadar olsa, kazık kadar adamım. Gırtlağına kadar “ı”ya batmış insanlar arasında, bu kadarı olmaz diyenlere, bu kadarcık “ı”dan ne olur diyenlere, iğneden ipliğe kadar hayatlarının her noktasına batmış olan “ı”ları gösterenim. Ben, şeytanın koltuk altı kllarndan kopartılarak dilimize ekilen “ı”nın katili. Yeni “kadar” edatı güdücüsü, yüce kambur, altın dişli “kadar” adamım.” dedi.
Elindeki kaysıyı kafama attı, yeleğinin altında gizlediği kadarı çıkartıp, çekiç gibi kafama vurmaya başladı. Olduğum yerde büzüldüm, kadarla vücudumun her yerine vuran dede, bir yandan da, hırsla kadarlı küfürler savuruyordu. Kasılmış dudaklarından köpüklü ağız suları etrafa saçılıyor, taze, nemli küfürler yağmur gibi yağıyordu. Bu kadarı da fazla artık diye düşünürken, kadarın “r” sinin kıvrık kısmı kafamda bir yarık açtı, çengel gibi duran bu küçük “r”, daha fazla zarar vermeden bir şeyler yapmalıydım. Kambur Dede yüksek sesle gülerken “Sizi aptallar, yukarıdaki paragrafta, dilimizde kadarın kullanılan hemen hemen tüm örneklemelerini kullandım ve siz anlayamadınız, aptallar! Bunu hak ettiniz!” gürlemesiyle, nesneleri titrettiği an, elimi iç cebime kaydırdım, yılan parmaklarım, on beş, yirmi “ı”yı kavradı. Ayağa fırlayıp, “ı”ları rast gele savurdum. Dedenin gözüne, masanın üstünde hasır sepette duran kaysılara, perdelere, yani odadaki her şeye “ı” battı. Birkaç kez daha küçük cebime elimi daldırıp keskin “ı”larımı savurdum. O an hava kan ve “ı” kokuyordu. Koşarak evden çıktım. Aynı hızla gitmek isterdim ama boynumdaki TatlıcIk, hiç istifini bozmuyordu, yumuşak yumuşak konuşup, aşkım demekten başka bir şey yapmıyordu. Kadarın en keskin tarafları kendisine isabet ettiği zaman bile, yumuşak şekerimsi kelimelerini çiğneyen kulaklarım, ondan tek bir acı nidası duymadı.
Nefes nefese Kars’a girdim hükümet konağının büyük ve aydınlık meydanına geldiğimde midem de bulanmaya başlamıştı. Meydanın ortasında taş yunusların yuvası olan havuzun kenarına geldim, elimi yüzümü soğuk suyla yıkadım, TatlıcIğın bir an durmayan çenesini suyun altına sokacak şekilde suya eğildim. Bu halde yani kafamı suya uzatmış boynumda sarılı duran bir kadınla büyük meydanın ıssızlığında kendimi çok kızgın ve üzgün buldum. Hem ne saçmaydı kays meyvesi diye bir şey olamazdı canım, o zaman kayısı ve kayısı ağcını nasıl ayırt edecektik. Kays bambaşkaydı. Ayağa kalktım TatlıcIk titrek sesiyle benden nefret ettiğini söyleyerek uyuşmuş çenesini dolayısıyla tüm vücudunu benden ayırdı, biraz gerileyerek bir sigara yaktı. Neye üzülüyordu, aşkının sönen ateşine mi, ateşin sönerken çıkardığı dumanın acıttığı gözlerine mi?
Eve gitmeliydim, gecenin nefesini içime çekmeli, uykunun çiftlisinden derin derin solumalıydım. Belki rüya bahçelerinde dinlenirken, kamburun neden bunu yaptığını ve “ı”ları nereye sakladığını düşünebilirdim.
Rüya bahçelerindeki gezintim umduğum gibi geçmedi, tüm meyveler çürük, yollar, kaldırımlar çöpten geçilmiyordu. Beli bükülmüş yaşlı insan kalabalıkları çekirge sürüsü gibi dolanıyor ayak bastıkları yeri kurutup yeni hedeflere doğru yol alıyorlardı. Ah bir de iç karartıcı hava vardı, sormayın. İnsan rüyasında yağan yağmurdan bu kadar ıslanır mı? Sabah yeli penceremi tıklattığında rüyadan kalma pis bir ıslaklıkla uyandım. Eğer yeniden altımı ıslatmaya başlamadıysam, bu rüya çok sulu geçmiş olmalıydı.
Göz ovuşturucular yüksek bakanlığı elemanları gözlerimi ovarken neden çay demleme bakanlığı gibi çok yararlı bir kurumun hayata geçirilmediğini düşündüm. Mutfağa geçip çayı ocağa koydum ve mutfak penceresini açıp sabahın havada uçan tazelik meleklerini içime çektim. Melekler ciğerlerimdeki dünden kalma tortuları kazırken penceremden görünen küçük meydanı seyrettim aslında kocaman bir meydanın uç tarafındaydım, stadın büyük giriş kapısının karşısında hastaneye komşu evim büyük meydanın ucuna bakıyordu birkaç havuzcuk içlerinde olmayan balıklar, güneşin yapraklarını tam olarak ovmadığı ağaçlar. Evimin yerini değiştirmeliydim. Atatürk Parkı’ndaki ulu kavak ağaçlarını gören bir eve taşınmalıydım. Kars’ın en eski ağaçları bu parkta olmalıydı. Zaten en eski parkta buraydı. Dur bakalım bu yaşlı kamburunda en sevdiği parktı. Sık sık o parka gidip kendiyle yaşıt ağaçlara sürtünür, onların hayatta kalan son kadim dostları olduğunu söylerdi hep.
Bir ipucu yakalamış onu kendime çekerken ucunda TatlıcIğın da olduğu yağlı idam urganımı çekermişim meğer. Sanki bu soruşturmadaki tüm ipuçları TatlıcIğa bağlanmış. TatlıcIğın ekşi suratı kapımın kutsiyetini bozduğunda, ben de parka gitmek üzre evden çıkıyordum.
Park, kuytu yeşilliğinden, göğü tırmalayan dal parmaklarından mürekkep giriş kapısında bizi bekliyordu, sanki kendini gezdirecekti. Taş yollardan iç taraflarına doğru yürümeye başladık, TatlıcIk koluma, kalçama ve diz kapağıma yapışmıştı. “Tamam, kork ama benden uzakta kork” cümlemi sarf etmedim bile, bu günlerde mümkün mertebe az konuşup dikkatli olmaya çalışıyordum, kayıp kelimeler, katil kelimeler, hırçın harfler, bu günlerde dil şehrin en tehlikeli mahallesi gibiydi, bir kere içine düşersen, polis bile kurtaramazdı seni.
Sis gibi ağır karanlık bir durgunluk havada asılı duruyor, belki iki yüz yıllık parkın tüm ağaçlarına, yolları kaplayan taşlarına, insana saklı bir nefes, bir hayat soluğu veriyordu. Buradaki nesneler bir başka soluyordu; tarihin kayıp devirlerinden sızan karanlık seslerle: bir taş yahut kırılıp yere düşmüş bir dal olup insanın içindeki korku hayvanını harekete geçiriyorlardı. O korku hayvanı ki her daim kaba pençelerini yüreğinize geçirip, sırıtan, pis bir mahlûkattı.
Pis mahlûkata atılan tokat TatlıcIğın şen kahkahası olmuştu, ne olduğunu anlamamıştım. Elinde yanan sigara bir ağacın dibinde duruyordu. “Korkudan saç tellerin bile titriyor, gel yaklaş” dedi. Ne münasebet, ben korkuyu öldürüp gömeli bin yıl oldu dedim. Yalanımı yağlamak için başka bir şey gelmedi aklma, çaptan düşüyordum. Ağacın dibinde birkaç çocuk oyuncağı duruyordu, bırakılıp gidilmişti, ayrıca bu oyuncakların sahibi çocuk dallarla bir şeyler yazmıştı ama çocuklara has aptallıkla “Yapyaklar çğ olup yağıyor” yazmıştı. Çğ daki “ı”yı nasıl unutur der demez, bir kayıp “ı” vakasıyla daha karşı karşıya olduğumuzu kavradım. Bu mevsimde yapraklar çğ olup dökülmeyeceğine ve bu çocukta bunu düşünemeyeceğine göre, şüphenin hızlı köpeklerini çağırmalıydım. Bu köpekler ki, her an hırlamaya hazır, her düşüncenin arkasından koklayarak ilerleyen, en ufak tereddütte öne çıkıp, safiyetin üzerine atılıp, boğazını parçalayan, şüphe. Kazımpaşa Caddesi’nin boş saatlerinde, ağaç dallarının oluşturduğu gök kemerinin altından caddenin ucuna bakarken kaybolduğum düşün kaymalarından, birini daha yaşadım.
TatlıcIğın sert tekmesiyle kendime geldiğimde düşünler kafamda netleşti. Parkta her yana bakmıştım, kayıp “ı”ları belki bir dala saplayarak saklamış, belki kadim Sal taşların arasına sıkıştırmıştı, fakat baktığım hiçbir yerde yoktu. Bu çok garip bir durumdu. Bu işte, bir kamburluk, yanlış bulunan kabarış vardı.
Kambur Dede’nin daha önceki çok mühim hizmetlerinden dolayı kazandığı dokunulmazlığı aşmak mümkün değildi, yaptığı şeyi fark edense sadece bizim büroydu, büronun selameti, görevimizin ağırlığı, kabaran sırt tüylerimde kendini hissettiriyordu. Cep telefonum sonsuz sessizliği yırtan tiz sesiyle ürktük. Saçma bir acemilikle ceplerimde telefonu aradım, zorlukla buldum ve açtım. Arayan patrondu, sonuç ne mi olmuştu? Tabi ki “ı”ları bulmuştum, akşama doğru büroya götürecektim. Korku ve iş bilmezlikle attırdığım bu yalanı, hangi başarıyla kapatacaktım ki? Daha hiçbir şey yoktu, sadece zincirlerini zorlayan, hırlayan, şüphemden başka. Neden şu şüphe hayvanı TatlıcIğı kapıp, daracık ininde götürüp, boğmuyordu ki? Bu kadar şeyi yapması da uzun sürerdi.
Ben niye saçmaladığımı biliyorum. Şu bıyıklarım yok mu, ah o bıyıklar, düşünce dengemi bozan kldan gemi.
Bir çocuk ve Kambur Dede, ilginç bir formül. Hangi kimya kabına koysan patlayacak bir karışım. Kadarcı Kambur Dede isyanını bastıracak, onu “ı”lara dokunmaktan men edecek hamleyi yapmalıydım. Hamle demişken, size son oyunumu söyleyeyim. Tahtada beyazın veziri ve atı var, siyahın dört tane piyonu bir tane de veziri var, sizce kim kazanır? Tabi ki en tehlikeleri angaryaları yapan piyonların sahibi kazanır, yani karşı taraf. Bir piyonun anlamsız hayatını yaşıyorum ben, emir verildikçe hareket ediyor, kendi dışımdaki kuralların, zincirleri nereye çekerse oraya gidiyorum. Hani özgürlüğüm? Kambur Dede’yle karşılaşmama, kafamda kadarın açtığı yaralardan sıyrılıp kaçma özgürlüğüm nerede hani? Yaşamak için işe, iş için dedeye katlanmak. Ah yalan dünya her şeyin yalan. Özgürlük dediğin bir avuç cesaret sahibinin cebindeki kurşun para...
TatlıcIk, benim histeri nöbetlerimi kolluyor, histerik anımda yayılan sinir dalgalarını toplayıp çantasına tıkıyormuş. Çok sonraları öğrendim ki, hafta sonu mangal partilerinde histeri dalgalarımı bahçeye serip üzerinde kuş sektirmece oynuyorlarmış en iyi sektirilen kuş da serçe imiş. Zavallı serçeler, onlar ki gökyüzünün kafamıza sıktığı intikam kurşunları, onlar ki en kara kışta evini bırakıp gitmeyen yalnızlık neferleri.
Yok, yok şu Doğu Prusya tarzı bıyıkları kesin kesmeliyim. Giderek sayıklamadan başka bir şey çıkmaz oldu ağz-u ambarımdan. Ambar demişken TatlıcIk ve ben parkın çevresindeki evleri gezmeye başladık, iş kolay sayılırdı, parkın bir yanı boydan boya Kars Çayı’na sınır yapıyordu, diğer tarafta ise Karadağ’ın yavru tepelerinden birinin yamaçlarında, karton kutulara benzeyen gecekondular vardı. Her gecekondunun gizli kanadı da vardı, evi hor kullanırsanız, bir gece uçup gidiverirdi, sizi de bir dağ başına tükürürdü.
Bu gecekondular giderek apartmanlaşma eğiliminde idiler, biz de düşündük ki bahçeli gecekonduları ayıklamalıyız, çünkü bu şeytanın bile korkarak gezeceği parka ancak apartmanların daracık midelerinden birinde yaşayan bir çocuk gelir diye. Çocuklar o şirden kokulu apartman gözlerini terk etmek için her şeyi göze alırlar. Birinci apartman umutsuz vaka idi, tek çocuk yoktu, ikincisindeki çocuklar artık kartlaşma evresinde ergenlerden mütevellitti. Üçüncü apartman ise tam ablukalıktı, içi karınca yuvasındaki karıncalar kadar çok çocukla kaynıyordu.
Tam apartmana karagöz dalacaktım ki TatlıcIk kolumdan tutu. Sinirle döndüm “Nedir” sorusunu gözlerimle sordum, tabi kafa sallayışım da gözlerime yardım etti. O da elindeki -idi, imiş, -idileri gösterdi bana, e ne olacaktı? Bunları ortalığa saçmamalıymışım, bu ekler çok nadir bulunuyormuş da, bir -idinin maliyeti ne kadarmış biliyor muymuşum da, -imişlerin ithal edilmesinin zorluğundan haberim var mıymış da, falanda filanda. Tamam dedim, tıkalı nefesimi, sakinleşme isteğinin çekiciyle kırarak. Tamam. TatlıcIk, tatminkârlığın örtüsünü çirkinliği üzerine sererken, ben ilk sorguma başlamıştım bile.
Veletlerin ağızları çok sıkı idi. J. Bu durumu ancak böyle ifade edebilirim. TatlıcIktan gizli olarak bu nadide ekleri damaklarımda, dilimde lezzetlerini hissederek, eze eze kullanıyordum. Tüm çocukaları, parkın derinliklerine, soğuk yapraklar üzerinde, boyunları bükük yatan oyuncakaların yanına götürdüm. Tırsak Avustralya kanguruları gibi, gözlerini kocaman kocaman açıp bana baktılar. Dikkatsiz biri o masumluk suyuyla dolu koca gözlere düşebilir, boğulurken bile “çocuklara ne yaptım ben” pişmanlığının, taşlarını ayakklarına bağlardı. Ama hayır, ben yemezler lokantasının aşçıbaşısı idim. J.
Yemeyeceğim tek şey, benim sürekli ürettiğim, yalan soylu cümlelerdi. Sadi dedim kendime, kendi sesimin yumuşaklığına inanmayarak, bu çocukları tek, tek ağaç dallarına asmalısın, elbet biri ağzından düşürecek cevabı. Kendimi tebrik etme törenine çağırdığım TatlıcIğın bambaşka fikirleri varmış meğer.
Fikrinin dallarından acımanın buruk meyveleri asılıydı. Buruk acıma meyvesinin tadına bakarken sorularıma aldığım cevapları düşündüm. Çocuklar anlaşmış gibi bir ağız parktan korktuklarını, buraya onların değimiyle, ölüler ülkesine, öldürseler girmeyeceklerini söylediler. Yalnız ölüler ülkesinde bir çocuğun gözü devamlı oyuncaklara kayıyordu. Diğer çocukları TatlıcIğın acımasına teslim edip eve yolladım yalnız o şüphe azdıran çocuğu alıkoydum. TatlıcIğa göre çocuklarla uğraşmak yerine Kambur Dede’nin icabına bakmamız lazımmış, gelin görün ki Kambur Dede hemen yenilmeyecek denli kuvvetli, kalabalık hayran ve destekçi kitlesiyle, Osmanlı orduları kadar yıldırıcıydı. Onu seven ve ağzından düşen kelimeleri, yerden alıp tozlarını silerek kutsal esin sözleri gibi kabul eden, kalabalık halk kitlelerini uyandırmadan, dedeyi kuşatmak, ondan cevapları “ı” işkencesiyle almak, çok zor olacaktı.
Ama bu çocuğu ağaçtan ağaca vurarak cevapların dökülmesini sağlamak çocuk oyuncağıydı. Çocuk oyuncakların kendi oyuncakları olduğunu söyledi nihayet, gelin görün ki başka bir şey söylemeden bakışlarıyla ayaklarımın dibine derin suskunluk çukurları açmaya başladı. Suskunluk çukurunu dalgalandıran TatlıcIğın çıngıraklı sesiyle irkildik, o anın içine gömülmüş bir adam, bir küçük çocuk ve binlerce karganın sesi, kayıp “ı”nın girdabında eriyiverdi…
Dalgalar ağaç köklerine ulaşmadan yola çıktık, karanlık, gölgeli parkın kenarına doğru koşan, ölümün kara köpeklerinin peşi sıra demir yaya köprüsünü geçtik, küçük çeşmeli çocuk parkının köşesinden, GAMP caddesine döndük, şimdi yokuş yukarı çıkıyorduk. Ellerini sıkıca tutuğum cevapların düğümlendiği çocuk, onun önünde çirkinliğin çalıdan mamul tacını taşıyan TatlıcIk ve ben. Kadarcı Kambur Dede’yle ilgili bir istihbarat TatlıcIğa ulaşmıştı. Dijital ehven-i şer el bilgisayarı cihazından, yirmi santim yakınımda dikilen biyonik ehven-i şer insana, kadarcı hakkında jurnaller akıyordu. Bu kadının bir robot çirkinliğinde olabileceğini düşünmeye başlamıştım, elinden tuttuğum yumurcağın oynayacağı türden oyuncak robot. Iııı ne soğuk düşünce. Dil ne akışkan bir şey, geçtiği her toprak parçası üzerinden bir şeyler yapışıyor üzerine ve deminki gibi Türkçe, Arapça, İngilizce daha bilmem nelerce kelimeler, aynı cümleye sığıyor, üstelikte epey kardeş duruyorlar, ben sabık bir “ı”cı olarak, dilin kendisiyle ilgilenmeliydim. Mesleğimin hakkını vermek için. Lakin şu an fark ettim ki pek de dikkatli değilim. Bir robot, bir çocuk ve kaşları bıyıkları kadar Prusyalı duran bir adam. Bu film fragmanı kılıklı sıralamaları yaparak, anlatımın kafa karıştırıcı ayrıntılarını geçmeye çalışıyorum. Geçtiğim ayrıntıların içinde neler var dersiniz?
Kadarcı Kambur Dede’yi bulunduğu söylenen kalenin içindeki zindan kafede, bizi sıkıştıran kadarcı hayranlarından kaçarak, kalenin arka kapısından çıktığımızı. Yokuş aşağı yuvarlana, yuvarlana indikten sonra, yoldan geçen kapalı kasalı bir kamyona bindiğimizi. Kamyon şoförü kalp krizi gibi bir krizle sarsıldığında, telsiz mevkiinde kamyonun Kars Çayı’na daldığını. Biz canımızı kurtardıktan sonra, suyun yüzeyinde bir sürü oyuncağın yüzdüğünü ve bu kamyonda gizlice taşındıklarını anladığımızı. TatlıcIğın aslında saç değil, tamamen kelleşmiş kafasında bir perukayla dolaştığını da midem bulanarak o anda öğrendiğimi. Çocuğun bir ara elimi ısırarak telsizin sonsuz çalıları ve ağaçları arasında kaybolduğunu. Karanlık bastıktan sonra şehre doğru yürürken dereiçinin derin ve karanlık vadisinde TatlıcIğı da kaybettiğimi. Eve varmak için kaç köpekten kaçmak zorunda kaldığımı, donan, titreyen parmaklarla nasıl günlüğüme işlediğimi. Nasıl ama nasıl, yorgunlukla uykuya daldığımı. Uyku arasında bir sürü maymun kılıklı, maymundan bozma, TatlıcIktan olma heyulanın üstüme yürüdüğünü. Uykudan uyanıp kâbus ekibini kırılmaz sopayla yıkık süt fabrikasına kadar kovaladığımı. Ah yorgunluğumun titreyen sesi size daha nasıl anlatsın?
Sabah, güzel bir kızın dere kenarına inip billur suyu yüzüne çarpması kadar serin ve yumuşak geldi, beni yatağımdan aşağı yuvarladı! Hoş bir şarkı söyleyerek dişimi fırçalıyordum, laf aramızda fırçamda kıl yerine artık “ı” parçaları kullanıyordum, yasak amma yasak kadar tatlı sarı bir meyve daha biliyor musunuz?
Yasağın yatağında dolandığım günah çarşafını yırtan telefon sesiyle, bu zevkimi aynanın önüne bırakıp telefona, tahminimce patronumun, çatlayan kızgın sesine cevap verdim. Ben dedi senin bir yalancı olduğunu düşünemezdim, dün akşam bana bulduğun “ı”ları verecektin, vermedin. Bu yüzünde dilimizin yaşadığı buhranı, onu geçtim insanların düştüğü anlam karmaşasını tahmin edebiliyor musun? “Ha!” söyle dedi, “söyle”nin üzerinden üç kere daha geçti, zavallı söyle yamulup kopan teneke parçası gibi ahizeden aşağı düştü. Evet, ama dedim o TatlıcIk denen kadın bulduğum “ı”ları kapıp gitti, gece karanlığında bulamadım onu, hem o, kadın bile olmayabilirdi, o andiroitin biriydi bence. Bu saçmalıkları yutmadı ve alt çenemi telefon masasına vurduracak haberi verdi. TatlıcIk aramıştı, şu an meriköyündeymiş, kadarcı kamburu bir çiftlik evinde sıkıştırmış, bir uzmanın (bu ne yazık ki bendim) yardımına ihtiyacı varmış. Bu görevin son görevim olduğunu bilerek yola düştüm, aslında o kadar da sallamıyordum, hatta yirmi kilometrelik yolu yürüyerek gitmeye karar vermiştim. Ne yani çöp tenekesi kokuları çıkarma birimi de gelecek vaat edebilirdi. Ne de olsa birilerinin artıklarında büyüyordu diğer birileri.
Oraya vardığımda, köy neredeyse boş görünüyordu, Kars Çayı altın parıltılarla, yeşil çimlik halının ortasından kıvrılarak akıyor, hafif rüzgâr, dışarıdaki birkaç yaşlının derin deri kıvrımları arasından uğuldayarak esiyordu. Bana söylenen eve gittim, terleyen alnımı elimin tersiyle silip toprağa çırptım. Terin düştüğü yerde siyah ve mavimsi tonda iki “ı” gördüm sanki. Eğilip onlara dokundum, daha yeni içinde durdukları kelimelerden sökülmüşlerdi ve bir çocuğun oyuncak treninin rayı olmak üzere yere çizilmiş şekli tamamlamakta kullanılmışlardı. Başımı kaldırdığımda etrafımın sarılmış olduğunu fark ettim. Bu kadar sessiz ancak gökten düşerek gelinebilirdi. Aklm kamaştı.
Şu kayıp yumurcak, koşarak yaklaştı, elimdeki “ı”ları kapıp, TatlıcIk denen şeyin yanına gitti. Ve o an fark ettim, gerçek gözüme batıyor, kalın, kalın sırıtıyormuş, bunca zaman tam gözümün önündeymiş meğer. En gizli yer, bakanın gözünün içidir. Şey “ı”ları alıp TatlıcIk adının o kapkalın, üst üste “ı”ların yığılmasıyla kocaman hale gelmiş olan “I”sına yapıştırdı. Kaybolan tüm “ı”lar TatlıcIğın “I”sında duruyordu işte. Şey güldü etrafımdaki herkes gülüyordu. Kadarcı Kambur Dede bile kamburunu hoplata, hoplata gülüyordu.
Hiddetlendim, amaçlarını anlayınca hiddetimi keskin öfke haline getirdim. Cebimdeki “ı”ları da istiyorlardı. Ha ha ha.
Çok ama çok hızlıyım ben. Mahallede adım cesi ceyms Sadi, gerçi saçma ama şimdi etrafımı saran insandan mürekkep halkaya “ı”ları kurşun gibi fırlatan ellerim buna gülmüyordu. Hepsini hınklarından vuruyordum, hani boyundaki nefesin geçtiği en dar nokta var ya, tam oradan, bir an nefessiz kalıp bayılıveriyorlardı. Etrafımda açan devrilmiş insanlardan yapılma çiçeğe baktım. Yüzüm gülüyordu. Tüm “ı”ları topladım. Ama en çok TatlıcIğın “I”sını sökmekte zorlandım, eh kayıp “ı” ağırlıkları kadar altın değerindeydiler değimli (değil mi) yani?
Sonradan tüm bu insan yığınını, ki pek çoğunu hikayede tanıdınız tek, tek sorguladım. Ama tek bir cevap alamadım. Şeyin dediğine göre, eğer düşünürsem aradaki bağlantıyı mutlaka bulacaktım. Bir yandan da size anlatarak düşündüm. Peki bir kambur, bir ufaklık, bir kadın, bir kamyon şoförü, bir ….. Bunların bağlantısı nerede? Ehven-i şer bir cevabı olan var mı?

