"DİLSİZLİĞİNDİR DİLİN"
Ferda
DİL- Bu ne “cüret”, nerden, neyle ve nasıl olur da karşıma çıkma cesareti bulabilirsin? Benimle uğraşanlar olsa-olsa kafayı yer, çıldırıyı yaşayıp, dağılırlar. Sen “dediğim” nasıl bir “bilinç” ile “bütünleşik” olarak durabilirsin karşımda, hangi aklınla diyeceğim ama onu da sana giydiren ben-im. Söyle bana, nasıl olup da “karşıma” geçebildin?
HİÇ- Artık sana inanmıyorum! Dediğin, demeye çalıştığın, hiç-bir şeye inanmıyorum. O nedenle yukarıda savurduğun ve “tehdit-sandıkların” beni korkutmuyor. Çok eskidendi senin “tanrılarına, şeytanlarına ve bilumum “kurgularına” inancım ve o zamanlar korkuyordum, şeytanından, şeytanlıklarından, ama artık, senin ben-dediğin oldu bir şeytan veya bilmem ne işte ve ne olduğum da artık umurumda değil. Bir zamanlar ben dediğinde, senin bir kulun-kölendi ve hep senin belirlediğin, algı, anlam, mantık v.b. düzlemlerine göre düşünüyor, konuşuyor ve yaşıyordu. Senin “dost” bildirdiklerine karşı sevecen, düşman bildirdiklerine karşı “öfke” doluydu. Senin “ötende” duran bir ağacı, geceyi, sabahı, günü, güneşi ve hele de “ MOOR olanı (ki senin kofluğunu, boşluğunu, hiçleme ve piçlemelerini o fark ettirdi bana, dil-ötesi yoğunlukları onda yaşadım, bir de BEBİŞLERDE, sen-öncesi olanlarda yani ve bir de SEVİŞMELERİMDE… Mora, bebişe “b-akarken”, sevişirken sen yoksun “orada”) g-öremiyordum. Dikkat ediyorum da, sana en sadık olanlar, “bekçi-köpeklerin” yani, “estetik olana” en uzak duranlar. Seninle “nemalananlar” sanat alanına uzak duruyorlar. Senin en çok sertleştiğin alanlar olan, din/bilim/ ideoloji söylem alanları en faşizan, “militarize” olan alanlar. Zaten “iktidarını” bunlar sayesinde, bu alanlarda oluşturduğun, doğruluk, iyilik v.b. “değerler” üzerinden üretiyorsun. İnsan dediklerinin “vicdanlarını” bunlarla şekillendirip, onları kulun-kölen haline getiriyorsun.
DİL- Ne kadar “zavallıca” bir avuntu bu! Bir bebiş, bir seviş, bir mor dediklerimle sen “benden” kurtulduğunu “ötemde” olduğunu mu sanıyorsun? Bu mu yani dayanakların, bu kadar mı? Oysa sana bunları “s-öyleten” aklı-bilinci ve “fark ediş” gücünü de ben “dediğim” vermiyor muyum?
HİÇ- İşte “bu-sun-sen” ve “bu-kadarsın”. O kadar “ince” ve “haince” tuzakların var ki, anında “konuşma-dediğini” kendi zeminine çeki-veriyorsun. Senin “zemininde” kalındığı sürece “ben-dediğini” vurman kolay. Önce beni bir “benliğe” sahip olduğuma ikna ediyorsun, sonra bu benlikte bir “bilinç/akıl” ve bunlara b-ağlı olan “farkındalığa” sahip olduğuma inandırıyorsun, bu arada sen “kendini- kaybettiriyorsun” ve “konuşana” kendince konuştuğu “sanısını” oluşturuyorsun. Bu “sanıda” olan garibim insanlar da, ha bire yine senin “üzerinden” senin “dediklerini” arayıp duruyor. Bulamayınca da, “başlarını” belalardan belalara sokup duruyorlar. Bırak ben-o, şu, bu, akıl, bilinç, farkındalık, tanrı, madde, uzay, zaman v.b. “dediklerini de”, ben dediğine sen “kendini” anlata-bilir misin?! Buyur bakem!!!
DİL- Ben dediğim, senin, bilincinin beraberinde getirdiği bir “aracım” sadece. Niye ben dediğime bu denli kızgınsın? Bu sorun ben dediğimin değil, sen dediğimin sorunu… Ben dediğim, sadece “naçizane” bir aracım… Beni değil, sen dön de kendi-dediklerini sorgula.
HİÇ- Bu mu yani, “kendine” dair diyebileceklerin bunlar mı, “bu kadar mı”?? “Ben dediğim senin bilincinin oluşturduğu bir naçizane aracım”. Niye “kendini” anlat dediğimde, ben dediğine “başvurma” gereği duydun? Oysa ben dediğinin dileği bu değildi. Ben dediğinin “üzerinden değil” “kendi-üzerinden” ben dediğine kendini anlatmanı dilemiştim.
DİL- Ben dediğimin, “kendiliği” yok ki, ben dediğim, senin bilincinden çıkıyorum, ve bu durumda “bağıl-olan” ben, sen dediğimden çıkan ve sen dediğime bağlı olan ben-im-in “kendiliğinden” nasıl söz edebilirim ki?!!
HİÇ- Masumiyet rolünü ne kadar da güzel oynuyorsun. Oysa “biliyorsun ki” sen-denilenden bağımsız bir “bilincim ve biliciliğim” yok. Bana bu “bilinci ve biliciliği” yükleyen sensin. Senin “öncende” ve “dışında” ben sadece bir bebiştim. Sonra (bu öncelik-sonralık da senin “formülasyonların”) “bir şekilde” sen ortaya çıktın. Senin “ortaya çıkış sürecinden” söz edemem, çünkü bu süreci de “kurgulayan” yine sensin. Senin olmamaklığını “anlatamam”. Sadece “işaret” edebilirim. Senin ortaya “çıkmışlığın-üzerinden” bana “sen” öğretildin. Bana seni öğretenler, seni öğrenmişti zaten ve bu öğrenme “üzerinden” öğreti gerçekleşti. Kısaca “denildi ki” “kapı” kapıyı “gösterendir”. “Anne” anneyi “gösterendir”.”Sen” seni “gösterendir”. Yani şu “aynada” gördüğün (Ki “ayna” ve “gösteren” göstergeleri de “onlara” işret ettiği öğretilmişti.)”sensin” ve senin “gösterenin”. Deniz, Deniiz gel maman hazır, Deniiz babişko sana bak ne almış!!! Ben dediğin bu “gösteren-gösterilen” ilişkisini “fark ettiğimde” (ki bu fark ediş de “gösteren-gösterilen” ilişkisinden geçti) “bilinçli hale” gelmiş oldum. Şimdi bu noktada, bana aitlemiş ve “öyleymiş” gibi gösterdiğin “bilincim” bana mı yoksa sana mı ait? Ben olduğum, bana “öğretilen” bir şeyse ve bu “öğreti” senin üzerinden gerçekleşiyorsa, bu durumda ben ve bilicim bana mı yoksa sana mı ait?
DİL- Peki senin bilincin bana aitse, sen “bunları” neye dayanarak çıkarsaya-biliyorsun? Dediklerin “doğruysa” ve sen bunlara “ikna” oluyorsan, o zaman bunları “diyememen” gerekiyordu. Seni tamamen ben “formüle ve formalize” etmişsem, seni bilincinle ve sen-liğinle tamamen ben “kurgulayıp, programlamışsam” senin bu programlanmışlık dışına çıkmaman, bana “isyan” edememen gerekiyordu ve eğer isyan edebiliyorsan, ben dediğimin ötesinde sende “bazı” olanakların, yeterliliklerin olması gerekmiyor mu ve bu durum, benim yukarıdaki “ben senin bilincinin naçizane bir sonucu, aracıyım” şeklindeki tezimi doğrulamıyor mu?
HİÇ- Israrla ve “inatla” bir “benliğim” bu benliğimden çıkan bir “bilincim” ve o bilincime ait bir “sonuç” olduğunu ben-dediğini “inandırmaya” çalışıyorsun. Bu ısrarının “nedenini” biliyorum. Çünkü “ancak” bu “inanç” sayesinde ben dediğini ikna edip, “kandırabileceğini” biliyorsun.
Bana yüklediğin ve “akıl” adını verdiğin “formalizasyondan” hareket edildiğinde, ortaya koyduğun durum ben dediğin açısından bir “açmaz”, haklısın. Senin de “dediğin” gibi, ben dediğini tamamen sen “belirliyorsan” ben dediğinin bu belirlenmişliğin dışında bir “yaklaşım” getirememem gerekiyor. Çok “kurnaz” ve “sinsisin” derken bunu kastediyorum işte.
Önce akıl/mantık ve “tutarlılık” dediklerini ben dediğine “öğretiyor” ve bunların “olmazsa olmaz” olduğunu “söylüyorsun”. Bunlara göre düşünüp, yaşayacaksın diyorsun. Daha da kötüsü bunlar “noktasında” ben dediğini “ikna” ediyorsun ve daha sonra da “dönüp” bunlarla ben dediğini “vurmaya” çalışıyorsun.
DİL- Peki, sen aklı, mantığı ve “tutarlılığı” söylemin olmazsa olmaz “doğrulayıcı” ölçütü olarak almıyorsan, söylemeye çalıştıkların noktasında, kendini nasıl “olurluyor” ve “ikna” ediyorsun, bu söylediklerinin “safsata” olmadığı ne “malum”???!!!
HİÇ- Yavaş yavaş “köşene” sıkışıyorsun. Köşene doğru kıstırıldıkça da “kendini” bırakıp ben dediğine “saldırmaya” çalışıyorsun, sorunu “kendi üzerinden” savuşturma niyetini sezinliyorum. Söylemeye çalıştığım bir-şey yok, sadece senin “yalanlarını” orta yere “dökmeye” çalışıyorum. Yukarıda yaptığın “hamle” güzeldi, o soruyla ben dediğini bir şeyler “söylemeye” zorladın. Söylediğim anda da, senin “zemininde” kaybolacağımı biliyorsun. HAYIR!!!! Sonsuzca hayır… Bir şeyler s-öylemeye çalışmadığım için, söylediklerime kendimi inandırma ve o noktada “kendimi” ikna gibi bir “sorunum da” yok. İşte bu nokta da, senin “bit-im” noktan… Bu “bitiş” noktalarını, seni “vuran” noktaları aşağıda göreceksin…
DİL- Zavallıcık fani!!!… Hem de “fena” halde zavallıca… Hem benden başka ve farklı bir dünyan olmadığını söylüyorsun, hem de ben-im dışımda olduğunu sanıyorsun.
HİÇ- ……………………………………………….
DİL- Ne o bu noktalarla “kurtuluşa” erdiğini mi sanıyorsun, bu muydu yani bu kadar mıydı?
HİÇ-
DİL- Bu da noktasız susuş mu?
DİL- Hey, nerdesin nereye kayboldun?
DİL- Ama demin buradaydı, ben KİMİNLE-KONUŞ-MUŞTUM???!!!
(Ben sandığın hep kendi kendisiyle konuştu/konuşacak, bu güne değin ve bundan sonra da…Başkası denilen “kimse!!!/ile” değil.benlerin g-ördüğü sadece bir hallüsinasyon. Sen denilen ne kendini ne “ben” dediğini, ne anlatabilir ne de “gösterebilirsin).
“DİLİN-İÇİNDEN” DİLE-KARŞI-DİL”
SAPTAMALAR:
1- İnsanoğlu dili sür-ekli (uydurduğu) fizik veya meta-fizik “objeler/şeyler” üzerine kullandı. Bu “şeyleştirme” sürecinde en büyük “sıkıntıyı” kendisini “konumlandırmada” yaşadı ve yaşıyor. Hala “öz/neliğini”, “benliğini” arıyor...
2- Bu alanda çeşitli türden sorunları yaşayıp, aşamadıktan sonra, şu soruyu sormaya başladı: Acaba, şeylere ve “kendime” ulaşmak için kullandığım bu aracın, “dil-denilenin” “kendisi mi” sorunlu?
3- İşte bu soruyu, “net-olarak” ortaya koyduktan sonra, en büyük ve zorlu-savaşı da başlamış oldu. Peki; “dil-denilenin kendi-kendisini anlatabilme yeterliliği var mıdır? Temsil sorunu olan ve “bir-şeyleri” anlatamayan dil, kendi-kendisi denileni nasıl anlatacak?
Yukarıdaki belirleme ve sorularla çağdaş felsefenin en temel ve aynı zamanda en zorlayıcı alanı olan "dil felsefesini" ortaya koymaya çalıştım.
KAPATMAYA ÇALIŞAN AÇIMLAMALAR:
Skn fvfmbvlşö, bdoldfşpş; jıem... Bunların “sağdaki ve soldaki imlerden” ne farkı var sence? (*03klmk*-"-*90 *12^+%%&?=) Bunlar sana “anlamlı” geldiği için mi farklı ve “anlaşılır”? (----,;'^)/?&é ajbyt vğ,....).
Bunların (şu anda okuyor olduğun “bunların” yani) sana anlamlı gelmesi, onları "anlıyor olmandan mı" kaynaklanıyor? Peki bunları anlayabilmen, sen doğduktan sonra sana “anlatılanlara mı” bağlı? Sen sana anlatılanlarla mı anlıyorsun ve anlayabildiklerin bunlarla mı sınırlı? Senin anlatabilecek bir şeyin yok mu? Sen sana anlatılanlar kadar mısın? Sana anlatılanların tümü belleğinden silinip gitse, senden geriye NE kalır? Yaşadığın hayatı sana anlatılanlara "uygun" olarak mı yaşıyorsun, ayrımların nerede başlıyor, onlar sana mı ait yoksa “onlar da mı” bir başka anlatı?
Eğer öyleyse bu hayat sana mı ait? İsyan sana niye bu kadar uzak, Neyden korkuyorsun ki? Neyin var ki=sana ait olmayan ama senin sandık-ların dışında= Neyin var ki; kaybetmeyi göze alamıyorsun; yoksa o korkuların da mı sana anlatıldı?
Niye ısrarla "okuyabileceğin bu türden sözler arıyorsun? Anlayamadıklarına karşı, niye bu denli “öfke dolu ve saldırganca bir tutum içindesin?"
Anlatılamaz olan anlatıla-bilinir mi? Anlatılamaz olanı “anlatmak” anlatılamazlığı yıkar mı, güçlendirir mi?
Dil-sel olanla hiçbir şey “anlatılamaz” dediğimde, sen bunu anlıyor musun, yoksa anlamıyor musun?
Bu soruların cevaplarında uzlaştığımızda, seninle iletişim kurmuş mu oluyoruz, yoksa iletişimi de “yadsımamız mı” gerekiyor?
Heeeyooo!!! Geldin ha, uzun zamandır görünmüyordun ortalıklarda!
*Soruyu soran kim ben mi sen mi?
—Sence bu soru cevaplana-bilir mi?
*Hiç değişmemişsin, bıraktığım yerde duruyorsun?
—Kelebekler bir gün, cırcır böcekleri bir saat yaşarmış, bazen bir AN bir ömre bedeldir, bazen bir ömürde bir AAAN bile yoktur. Senin duruyor GİBİ gördüğün ASLINDA her/
*Yeteeeer!! Yeter... Anladım formundasın gene ve anlaşılan niyetin ağzımdan çıkan her lafı, yine ağzıma tıkamak... Peki, böyle yaparak ne geçiyor eline, egon doyum mu buluyor, diyelim ki ben de sustum senin gibi eee, nolcak o zaman?
—Konuşmaya başlayacağız, işte o zaman...
*Şu an konuşmuyor muyuz?
—………………..
*Eeee, ne bu ya şimdi yine, soru mu çok anlamsız, susuyor musun ne yani BU?
—…………..........
*Bir işaret ver yaw!!! Sustuğunu, konuşmak istemediğini veya bilmem ne işte...
—Bir işaret verirsem, im-lersem” anlatmak istediğimi anlatamam ki!!! Sorduğun soruyu hatırla dedin ki:şu an konuşuyor muyuz, ben de bu soruya karşı:...........................
*................................ Ne ya, bu ne? İkide bir “noktalayıp” duruyorsun ne bu, ilahi mesajlar mı taşıyorsun, kimsin sen ve ne istiyorsun ....................... ununla sustuğunu mu söylüyorsun, susmuş mu oluyorsun, susarak mı cevap veriyorsun?
—…………………
*...............................
—Susmak, niye seni bu kadar çok “ürkütüyor” ve sen niye bu kadar çok konuşuyorsun? Bu senin çok garip bir halin... Gör-müyor musun konuştukça başın belaya giriyor, kendi-kendini olmaz-onmaz dertlerin içinde buluyorsun... Niye çenen bu kadar "düşük"? Var-oluşunun belli bir aşamasından beri, senin zaman birimlerine göre, çoook uzun bir zamandır konuşuyorsun. Peki, tüm bu konuşmalarla söylemelerle “neyi” hallede-bildin? Söyler misin? Neyin “ortada” senin?
*Senin çözüm önerin ne peki?
—………………….
*Susmak ve hiç konuşmamak mı? Nasıl yaşayıp, nasıl anlaşacağız o zaman?
—Buna Jim- işte: Bak böylesi bir işlevin var, beni zaman zaman "gülümsetiyorsun sen "Nasıl anlaşacağız ha???!!! Kim anlaşmış, kim neyi anlata-bilmiş şimdiye kadar?
*E işte şu anda bana bir-şeyler anlattın ya!!! Sen busun işte "çelişkiler" içinde zırvalayan, saçma-salağın tekisin... Bir susmaktır tutturmuşun ki geberip –“susup”- gitmedin de!!
—Eh! Bu söylediklerine kendini "inandırıp" ben konusunda rahatlaya-biliyorsan, diyeceğim bir şey yok... Ama bak dengen ve İNANÇLARIN ne kadar da SALLANMAYA açık... Ben sana; "Kim kime bu güne değin-söz-yazı-konuşma v.b. gibi edimlerle neyi anlatabilmiş ki” diyorum, sen bana, “bak işte bir şeyleri anlattın” diyorsun...
*E anlatıyorsun işte, bu bir anlatı olanağı-olabilirliği değil mi, anlatamayacağını anlatıyorsun...
—Evet, iyi bir yakalayış ve "köşeye" sıkıştırma çabası. Şimdi bundan sonrasına DİKKAT kesil lütfen;
Eğer sözler hiç-bir-şeyi anlatamıyorsa (Yandaki yargı da bir-şeyse ve o hiçbir şeyin içine giriyorsa) bu durumda bunu da anlatamıyor demektir. Dolayısıyla ben sana “HİÇ”-bir şey anlatmadım...
*Anladım...
—Anladın mı???!!!
*Bak söylemin çöktü işte... Ben anlaya-bildiğime göre bana bir şeyleri anlatabildin demektir...
—Bu çıkarım hiç de "zekice" değil... Senin sözlerinin "paradigmasına" göre anladım diyerek şöylesi bir açmazın içine düştün... Bir yandan hiçbir sözün hiçbir zaman hiçbir şeyi anlatamayacağını kabullenirken bir yandan da ANLADIM diyebiliyorsun...Anlatmak yoksa, anlamak nasıl mümkün olabiliyor!?
*Anlamadım evet haklısın anlamıyorum...
—Bu kadar kolay kurtulabileceğini mi sanıyorsun "evet haklısın anlatılamaz ve bu durumda ben de anlayamam" diyerek “aynı açmazın içine düşmüş” oluyorsun...
*E lanet olası derdin ne senin ya, ne yapmaya çalışıyorsun?
—Sakin ol! Durumun şu metaforu çağrıştırdı; insanlara parmağımla "işaret" ederek "yıldızları" göstermeye çalışıyorum. Sen ise “parmağımı” "çözümleyerek" yıldızları anlayıp "görmeye" çalışıyorsun. İşte kendi sandığın dilin karşısında yaşadığın açmazın bu senin. Bunlar benim değil senin ikna olup inandığıns-özlerin ve bu nedenle “ben” değil s-özlerin sana oyun oynuyor ve ben sana bunu göstermeye çalışıyorum... Senle oynamıyorum asla... Kendimce hala konuşmaya başlamadım ben...
*Peki, ne zaman başlayacaksın?
—Sen "susmayı" yaşadığın zaman ben konuşmaya başlayacağım...
*...........................
—………………..
Kendi iç-inden fışkırmalı söz-insanın…
Bilmek kapalı insan-olana...
Geriye kalansa “inanç ve güven”...
Tanrıya-tanrına “inanamam”
Dünyaya-dünyana “inanamam”
Onlar piç sözlerin kimliksiz yetim evlatları...
Bir-tek sana inana-bilirim...
Bul bir yolunu da inandır beni kendine...
Hazırım kul-un ol-maya...
Sen kaldırabilir misin "tanrım" olmayı?
Razıyım kanımın her-bir zerreciğinin akmasına...
Yaratacağın tüm cehennemlerinin rızasıyım...
Yeter ki söz-duyu ol-aanı bildir bana...
Gözsüz-görmek isterdim SENİ...
Perdelerim-örtülerim olmadan...
Anadan-üryan-çırıl çıplak “BEBİŞ” gibi:)
Ol-aanı suna-bilir-sen bana...
İşte o zaman "inanır-güvenirim" sana...
DİLİN KENDİ-KENDİSİNİ BİLDİREBİLMESİNİN OLANAKSIZLIĞI
ÜZERİNE
Tüm konuşmalarım/yazılamalarım "irticalen" ve "bir-şeyleştirmeler" üzerinedir. “Kendisinden menkul” hiç-bir sözüm yok. Dil-üzerine dil kullanıyorum ve bu tamamen (yine dilin kendi iç-in/den çıkabilen) "kritisize" bir dil.
Bunlar da dâhil olmak üzere, şimdiye değin yazılanların içinde ben denilene ait hiç-bir söz-cük “yoktur”. Tümü; ortaya konmuş olan “s-özlerin”, iç olanaklarından yararlanarak, yine kendi üzerine evrilip, devrilmeye çalışılmasından oluşmaktadır.
Sanırım, hangi türden olursa olsun dil-üzerine olan tartışmaların kökeninde şu “sorunsal” var... Dil-ötesi-öncesi-dışı bir özne-töz-cevher var mıdır? Bu soruya "vardır" şeklinde cevap veriyorsak, kaçınılmaz olarak “düalist/kartezyenci modernite anlayışının paradigmasına kaymış oluyoruz. Hayır, yoktur deniyorsa da “post-yapısalcı” açıya kaymış oluyoruz.
Bana öyle geliyor ki süreç, dil-dışı olan özneden, dile ve onun içerdiği nesneye doğru işlemiyor. Tam tersine "dil varlığın evidir" formülasyonundan sonra başlayan (ki aslında o formülasyonun gerisinde de Antikçağ’da başlayan sofistike-septik düşüncenin izleri var) Derrida, Foucault gibi düşünürlerde çok "güçlü" bir-şekilde ifadesini bulduğu gibi, dil-içre olan “dilden” özneye ve giderek de nesneye ulaşan bir çizgi iz-leniyor ve felsefi kuramlar da buna göre içerik kazanıyor... Özneyi “ön-kabul” olarak alanlar "doğmatik-kesinci-doğrucu" paradigmaları içeren “kurgusal” söylemlere ulaşıyor. Süreci tersinden alanlarsa, başlangıçta “septik” , giderek de nihilist söylemlere ulaşıyor...
İnsan, "zihninin formlarını" doğaya dikte eder” diyor Kant... Güzel, çirkin, iyi kötü, köpeklik, insanlık v.s türünden durumları biz “onlara” dikte ediyoruz... Kelimeler şeylere değil hep bir-birine gönderme yapar... Köpek nedir? Etobur canlılardan biridir. Canlı nedir? Neyse işte uzayıp gidiyor. Dışına doğru değil ama. İçine doğru (ama “kendisine” doğru) da değil...
Tüm bir felsefe tarihindeki düşünce sistemlerini bu kritere göre yeniden "tasnif" etmek gerekiyor ki bu oldukça işlevsel bir kategorize etme olacaktır. Çünkü düşüncelerin değişiminin-dönüşümünün gerisindeki dinamo, bu noktadaki ayrımlaşmadır...
Ben, bu tartışma veya çözümleme sürecinde “kuşkucu” düşünüşün sonuna kadar s-avunucusuyum.
İnsanlık dilindeki en "anlamlı" kelime "G İ B İ"dir... Her şey bundan ibarettir işte... Tüm kelimeler gibiye gönderme yapar, hiç birisi “kendisini” anlatamaz... Tüm sözcüklerin yanına getirilebilen ve getirildiğinde ne semantik, ne fonetik, ne de gramer açısından hiçbir sorun çıkarmayan tek sözcüktür G İ B İ!!!
Taş “gibi”… ("Taşın ne olduğunu sonuna k a d a r bilen yok. “Anlam tüketilemez”)
Tanrı “gibi”…” (“Taş ” için yukarıda yapılan saptama tüm “tekiller-için” geçerlidir.)
Aşk gibi…
Bok gibi….
Sümbül gibi…
Sümük gibi...
Bakın hiç de sırıtmıyor (gibi ) ve “her şeyle” bir-güzel yan yana gelebiliyor...
Var mıdır böylesi başka sözcük?
Olsa bile o da “gibi” gibidir...
Bilmem takip edebildiniz mi?
Veya bilmem ki ben "iletmek" istediğimi iletebildim mi?
"BENİ BİR SÖZ SAHİBİ KIL KEFARETİNİ ÖDEMEYE HAZIRIM,
Kİ HÜZÜN CİLTLERİNDE ADINA RASTLANMASIN"(İ.ÖZEL)
Bu da "lirik" anlatım “gibi...”
Bu "acı" verici bir durum...
Hiçbir şeyin ASLI gibi durmaması...
Evet, bu “gibi” noktası hep "olduğu" yerde kalıyor... İlk olandan öncesine söz gitmiyor... İlk olana da gidemiyor söz... Limitler gibi yaklaşıyor yaklaşıyor ancak dokunamıyor... Bizi heveslendirip "u-mutlandıran" bu "yaklaşa-bildiğimiz" sanısı... Ha gayret diyoruz, bilgilerimiz artıyor falan... "Atom" diyoruz, bölünemeyen sonra onu da bölüyoruz ve alt parçacıkları ortaya çıkıyor... Her şeyin "altı" çıkıyor yani.. Biz yaklaştıkça "o" kaçıyor... Saklanıyor-“giz” -leniyor…
Kısaca ve “oldukça” kısaca, tüm dil-denilenin kendisi bir "META/FOR-G İ B İ D İ R!”
“DİL-ÜZERİNE” ZİHİN KURCALAYICI SORULAR”
1- "Kedi" göstergesi “neyi” işaret eder?
2- “Kedi olan” dediğinizde, kedi varlık bütününün, göstergelerinin dışına çıkmış oluyor musunuz, yoksa hala göstergelerin içinde misiniz?
3- "Kedi olan" deyişiniz yerine, bir “kedi” bulup, soruyu soranın gözünün içine körün gözüne parmağı sokar gibi, “bak işte gör bu “kedi denilen" göstergeye karşılık geliyor dediğimizde, işte bu “gördüğünün” adı kedidir dediğimizde "göstergenin" dışına taşmış mı oluyoruz?
4- Eğer "böyle" ise bu durumda sadece somut-nesne ve olaylar dışında "göstergenin" dışına taşması mümkün olmuyor mu? İnsanlık, adalet, sevgi v.b. bu durumda, “sadece” birer "gösterge" haline mi dönüşüyor ve bunların gösterdiği yok mu veya sadece anlamsal içerikler mi? Ki o anlamsal içerikler de birer göstergeyse (ki öyle) bu durumda gösterge bir-başka göstergeye mi gönderme yapmış oluyor?
5- Kedi göstergesini gösterdiğine doğru götürdüğümüzde; "bak işte", "gözlerin" kedi "denileni" "görüyor", eğer "körsen" "buna" "dokunursun", "dokunma" "duyumunu" "yitirmişsen" (diğer duyular ki hiç-biri çalışmıyorsa zaten “karanlıklar” içindesin) türünden "sözler de" birer "gösterge" değil mi?
6- Kısaca şu gördüğünü işaret ediyor dediğimde de "G-ÖRDÜĞÜN" diyerek onu gösterge haline getirmiyor muyuz?
7- Bu durumda insan-oğlunun göstergelerin dışına çıkması olanaksız değil mi?
8- Göstergeleri kullanırken “kendimizi” onların “ötesinde” konumlandırma “olanağını” nereden buluyoruz?
9- “Ben varım”, bir dilim ve olanaklarım var. Bu dil ve olanaklarla önce varlıklara göstergeler bulup adlandırıyor, sonra soyutlamalar yoluyla genel kavramlara, kavramları da birbirine bağlayıp “şeylerin” bilgisine ulaşıyoruz derken tüm bu sürecin dışına kendimizi yerleştirme hakkını nereden buluyoruz?
10- "Ben" "şu" "masayı" "görüyorum" "dediğimizde" bu ve bu şekilde denilenlerin tümü aslında birer "gösterge" olmuyor mu?
11- "Gözün" “gördüğü" ile "dilde" "olan" aynı şeydir derken, niye ve neye “dayanarak” gözü ve görmeyi dil-dışı öncesi “sabit” birimler olarak alıyoruz?
Oldukça zorlayıcı bir soru bu. Beynimde eviriyorum-çeviriyorum olmuyor!!! Zurnanın zırt dediği yer burası işte...
DİLLERİN-KÖKENİ ÜZERİNE
İlk insana ve ilk konuşmaya dönmek gerekiyor. Bu edim hangi ihtiyaca karşılık gelmiş olabilir (Yukarıdaki “saptamalar-ışığında” okuyun bunları lütfen, yani bu “kurguyu yapanın yine “dil olduğunu ” bilerek okuyunuz. Kaldı ki bu “soruyu” bu biçim ve içerikte kurgulayan da yine “oluşa-gelen” dil olmuştur.)?
İnsan adını verdiğimiz varlık bir “şekilde” değişim dönüşüm sürecini yaşayıp, konuşmaya başladı (Bu varlığın DA hayvanlar gibi gelişmiş-iç-güdüleri, biyolojik-duyusal donanımları olsaydı o zaman “soyut düşünmeye” ihtiyaç duymayacaktı.)…
Bu bağlamda “dil üretme” yaşamsal zorunluluklardan kaynaklandı... Neslinin sürekliliğini sağlamak için bunu yapmak zorundaydı...
Sorun başlangıçta değil sonradan ortaya çıktı... Bu sorun da “anlam genişlemesi” –“anlam kaydırması” Dili insanoğlu “yaşamak” için ortaya çıkardı, ancak her ne ve nasıl olduysa giderek ortaya çıkardığı dile ve onun “ürünü” olan kültüre göre yaşamaya başladı. Bir şeyleri yaşadı ve bu yaşadıklarını “etiketleme” ihtiyacı duydu. Örneğin, yaşadığı bir “hale” “sevgi adını” verdi, etiketledi. Belleğine de bu “etiketle” aldı... Sonra “sevgiyi” teorize etmeye başladı ve bu teorize süreçler giderek, “yaşama” alanını kapsar hale geldi. Sorun tam da bu noktada başladı. Özellikle “felsefi sorgulama” "ASIL" yanılsamayı yaşattı... Garip bir ikilem ortaya çıktı ve “tüm insanlık” "ŞİZOİD" bir hal aldı... Bir yandan yakıştırdı-yaftaladı -UYDURDU- kendi zihin “formlarını oluşturdu” sonra bu formları kâinata “dikte” ettirdi. (İ.kant. O gene iyimser bir yaklaşıma sahip. Ona göre dil-öncesi ötesi, bir zihin var ve bu zihinde apriori bir takım görü ve kategoriler var, zihin bunları doğaya “dikte” ediyor, oysa görü ve kategoriler de “dilsel-içerikte”).
Çünkü "dilin-kemiği yok" ve bir yerden konuşmaya başlayan dil, giderek zeminini kaybetmeye başlıyor ve maalesef insanlar, x konusunda düşünürken ve/ya yazarken, o konuda o ana gelinceye değin ortaya konmuş olan "dilsel-verileri" es-geçerek düşünüp s-öylemeye, yazmaya başlıyor. Bu durum da yine "zeminin ve bağlamın" kaymasına neden oluyor.
Hani şunun gibi... Yalan söyledik sonra yalan söylediğimizi unuttuk-sözün büyü-süne kapıldık ve "ÖZ/NE?" arayışına girdik... Yaşamak adına ortaya koyduğumuz araçları-“amaç” kıldık ve onların peşine düştük... Aradık-arıyoruz, HERŞEYİN-ASLI-ASTARI NE? İşte ben-denilen, o nedenle “bilim, felsefe, mantık” üçlüsüne şiddetle karşı.. Bunlar olmadan DA yaşam mümkündü. Yaşamak için bu kadar “abartıya” gerek yoktu-yok da... Giderek ortaya çıkan ve “doğal ihtiyaç” gibi insana giydirilen "konformizm" hastalığı insanoğlunun “doğallığını” öldürdü...
Ha, bu arada ortaya çıkan “insan insan” yabancılaşması –“iktidar” ilişkileri, iktidar aygıtının sürekliliğini sağlamak için oluşturduğu "smülasyon" çabaları v.b, bunları da bu sürece eklediğimizde işler, içinden daha da çıkılmaz, karmaşık hale geliyor. Başlangıçta her şey “yalındı” ve “yaşamak” adınaydı. .Yaşamak ve “yaşamsal sorunları” çözmek için ortaya çıkardığımız soru “formülasyonları” giderek araç olma halinden çıkarak, neye göre nasıl yaşanmalıdır, yaşamak gerekli midir, şeklinde, “yaşam-denilen” doğrudan ve “verili” olanın “üzerine” evrilerek insan-denilene “yanılsamayı” yaşattı ve soruları içinde bocaladı/bocalıyor.
E zaten yaşıyorsun, bu soruları niye soruyorsun? Son yazdığım cümle (yani bundan önceki bir-çok insana tuhaf gelecek, çünkü yaşama dair içeriklerimiz bu şekilde kurgulanmış ve o kurgunun "ötesi" bize saçma-zırvalıklar olarak geliyor...
Bir ara bir yerlere yazmıştım... Şöylesi bir istek oluşmuştu içimde... Biriyle evlenip, yarım düzine çocuk yapıp bu çocukları “kültürel” -toplumsal- “olandan” tamamen yalıtıp, yeni ve “kendi” kurguladığımız bir dil üzerine yetiştirmek...
Ancak yeni dil derken, değişik bir dil değil de “yeni olan” bir dil... Tüm dillerin mantığı “kurgusu” aynı... O nedenle yapısal olarak farklı değiller... Yeni dilden kastım bunların da ötesinde yeni bir dil (Tabiii dil üzerine kurulmuş, kurgulanmış bir varlık olarak benim ürettiğim dil ne kadar değişik ve yeni olur, o da ayrı bir tartışma konusu.)…
Şimdi böylesi bir dille yetiştirilen çocukların durumu ne olacaktır? Bu kurgu örnek, ÖZNE denilenin özne dinamiklerini tamamen -dilinin belirlediğini- kanıtlar nitelikte... Böylesi bir "deney" yapıla-bilse aslında çoğu "spekülasyon" anında biterdi... Ama etik nedenlerle o çocuklar üzerinde böylesi bir çalışma olası gibi durmuyor... Toplum dışı yetiştirdiğin o çocuklar ne olacak? Topluma getirsen iletişim kuramaz, sen bu durumda sürekli uydurduğun dile göre yaşayacaksın... E zaten biz de aynı şeyi yapmıyor muyuz? Uydurulmuş-öğretilmiş dillere göre yaşamıyor-muyuz?
Yaşamsal süreçlere dayalı “özne” içeriklerini, ”söze-düşünceye” dayalı özne içerikleri almaya başladı... Aynı süreç etik alanda da ve hatta daha fazlasıyla yaşandı... Hayatı kolaylaştırmak için birlikte yaşamanın doğası gereği kurallar kondu ve giderek o kurallar araç olmaktan çıkıp “amaç” haline geldi...
İnsan denilen, süreçte “eserinin-esiri” oldu, Önce sözleri-düşünceyi, sadece pratiğin emrinde kullandı... Giderek insanın teorik yönü ağır basmaya başladı ve bu teorik yön, kurumsallaşınca da pratiği ele geçirip, onu kendi “esareti-altına” aldı
(Yukarıdaki “kurgu deney” için ek açıklamalar)
1- Bu kurgu deney örneğiyle "ortaya" koymaya çalıştığım yeni dil, amacım değil aracım... Asıl amacım, “o yarım düzine çocuğun, ben-im” öğrettiğim” dile göre içerik kazanacakları, “öz/nelik” süreçlerinin buna göre şekilleneceği” vurgusu idi Yeni dilde de aynı “özneleştirmeye çalışırken, onun nesneleşmesi sorunu varlığını koruyor... Bu noktada dilin kendisini, kişisel olarak özneleşmenin önündeki “en büyük” engel olarak görüyorum (dile karşı bu denli "hırçın-saldırgan" oluşum da bundan kaynaklı).
2- Yukarıda sözü edilen kurgu deneydeki, yeni dil-denileni düşüncemizin odağına yerleştirip ç-özümlemeye çalışmamız gerektiğinde, öncelikle yeni dilden ne anladığımı ifade etmeliyim... Olabildiği kadarıyla yep-yeni olan bir dil... Daha önce de dediğim gibi şu anda yer-yüzünde var-olan tüm dillerin temel paradigmaları aynı. Diller niteliksel-“yapısal” olarak bir-birinden “farklı değil.”.. Bu noktada yeni dilden kastım, bu yapılanmaların ötesinde bir-dil... Örneğin “soru kalıbının” olmadığı bir dil... Veya tamamen betimleyici bir-dil... Bu dilde “yargılayıcı/değer içeren” yapılar yok...
İşte tam da bu noktada zihnimiz buna -DİRENÇ- gösterecek... İyi ama bu saçmalık... Çünkü zihin-içeriklerimiz öğrendiğimiz dile göre biçimlenmiş ve “sorusuz bir-dil” sözü bizi zorluyor (Şu açmazı kabullenmiyor değil-im... Bir dil üzerine sosyalleşmiş, zihinsel içeriklerini oluşturmuş bir ben olarak, ben “nasıl yeni” bir dil formatlayabilirim? Bir bilgisayarın dışsal bir etki olmadan kendi-kendini formatlamasındaki açmaz kadar olmasa da burada bir açmaz var.)…
Ancak tarihsel süreç içinde değişim denilen şeyin “dilin” değişmesinden kaynaklandığını da görüyoruz...Marx tamamen “yeni” olan bir dille olmasa da “değişik” bir dille geldi, dünyanın “çehresini” değiştirdi... “Peygamberler de” “değişik” dillerle, dünyanın çehresini değiştirdi, A. Einstein, Newton’dan Kepler’den farklı bir dille, fiziğe ve bilime yaklaştı, dünyanın, doğanın dili değişti... Kısaca “değişim” denilen kullanılan/öğrenilen dilin değişimi üzerinden gerçekleşiyor. Yukarıdaki kurgu-deneyin “pratiğini” aslında insanlık denilenin pratiğinde yaşıyoruz.
İşte tam da bu noktada, “dil/bilinç” ilişkisinin “ne/liği” sorunsalı devreye giriyor.;
İki tip insan var... Biri kendi hikâyesini yazanlar diğeri de o yazılmış hikâyelere göre yaşayanlar... Olabildiği kadarıyla kendi-hikâyesini yazarak yaşamaya çalışma durumu, en üst-düzeyini felsefede yakalıyor. Bu açıdan bakıldığında felsefi dil, aynı zamanda “şey-leş-tirilenler” üzerine reflexif bir dil”ve olan anlamları “reddiyeci” yapıda. Kitleler, “öz-benlik” bilincine sahip değiller. Bu noktada onlar için “hayatın, tarihin “özneleridir” demek-diye-bilmek, “olan” tarihsel seyir ile örtüşmüyor... Onlar hayatın ve tarihin içinde birer “obje/nesne” olarak konumlanıyor. ”Dinle küçük adam” diye bir kitap vardı, kime ait şu an hatırlayamadım, bu durumu çok net güzelce ortaya koymuş..
Peygamberleri düşünün… Onlar birer özne (diğerlerine -göre). Ama özneyi mutlak anlamda alırsak onlar bir özne midir sahiden? İdeologları düşünün ve bir de onlardan sonra gelip de o ideolojiyi kabul edenleri… Bu durumda o ideoloji onları kitleler haline getirmektedir. Ki Bıyıklı-Nietzsche’nin de en çok vurgu yaptığı bu “kitlesel-leş-tirme, sürüleştirme” sürecidir… Hani diyor ya o hep, "ben bir put kırıcıyım ve yeni putlar dikmeye niyetim yok" o nedenle "kurgusal" düşünceye sistematik felsefeye karşı çıkıyor... Ama diğerlerinin yaşadığı “yazgıyı” o da pay-laşıyor ve birileri, o istemese de onu bir "guru" haline getiri-veriyor.
Bu noktada sürüleştirme süreci nasıl kırılabilir... Bunun için, öncelikle “iktidar” aygıtının, yerle bir edilmesi gerekir. Çünkü iktidar oldukça, onun “sürülere”ihtiyacı da olacak... ve hiç-bir iktidar karşısındakinin “KENDİSİ” (buradaki “kendisini” çift taraflı ve öok anlamlı olarak okuyun lütfen) olmasına izin vermez...İktidarla, kitleler arasındaki bu “sarmal” (ve hatta “sarmaş-dolaş”) ilişkinin “kırılması” oldukça “zorlayıcı süreçleri” gerektiriyor.
Sorunun daha da çetrefilli ve üst düzeyli olan boyutu şu; kendinde bilince sahip dediğimiz “filozoflarda” bu sahiden de böyle mi? Kitlelerle, peygamberleri, liderleri, filozofları karşılaştırdığımızda onların diğerlerine göre “özne” olduğunu söyleyebiliriz de, ”öznenin” “kendi doğası” açısından bakıldığında onlar birer “öz/ne?” midir?
Bir-ara şöyle bir saptama yapmıştım:
İnsanoğlu, sahip olduğu dirim-yaşam boyutuyla sürekli tümlüğü/hepliği istiyor. Başka deyişle yaşam-denilenin kendisi “parçalanmaya” gelmiyor. Oysa insanoğlunun dil-aracılığıyla ortaya koyduğu “kültür-denilen” yaşamın “tümlüğünü” zorunlu olarak bölüyor, gelenek/töre ve kurallar/tüze aracılığıyla “onu” kendine göre düzen/lemeye çalışıyor. Tam da bu noktada insanoğlu yaşamıyla kültürü arasındaki çelişmeyi ve bu çelişmenin savrulmasını sorunlarını yaşıyor. Şunun gibi, Evlisiniz ama yaşamsal bütünlüğünüz sizi başka-birine -hem de dostunuzun eşine diyerek iyicene "dramatize" edeyim –ÂŞIK- ediyor. İşte bu noktada size “giydirilen” kültürünüzle yaşam “bütününüz” arasında bir gerilme yaşanıyor... Ondan sonra da başlıyor bir “aldatmak” edebiyatı
Dili daha çok “bireysel” bağlamıyla ele aldığımın farkındayım... Oysa dil tamamen toplumsal süreç ve içeriklere dayanan bir “görüngü” alanı... Bunun ayrımındayım. Sadece tek-bir bireyin olduğu yerde dilin gerekliliği de ortadan kalkıyor... Ama niyetim dilin insan üzerindeki belirleyiciliğini ortaya koymak olduğu için buradan alıyorum... Yoksa dilin gerisinde yatan o “dağlarca dağ” olan toplu-toplumsal süreçleri yadsıdığım yok...
(Bir öykü: Bir-zamanlar insan-oğulları doğada tek-tek, bireysel varlıklar halinde yaşıyorlarmış... Veya yaşamlarını bir-birlerinden ayrı varlıklar olarak sürdürüyorlarmış... Bu tek-tek yaşayan varlıkların varoluş gerekçesi saatte 180 kilometre hız yaparak yaşamakmış... Bunu yapabildikleri için yaşıyorlarmış ve mutlularmış DA... Ayakları yerinde tekerlekleri varmış bu insanların...
Sonra diğer türdeşleriyle karşılaşmışlar bir-şekilde ve tanışmışlar. Bir-birlerini sevip birlikte yaşamaya karar kılmışlar... Ama toplu olarak yaşamaları nedeniyle, artık saatte 180 kilometre hız yapmak zarar vermeye başlamış... Oturup düşünmeye başlamışlar bu sorunu çözmek için. Trajediyi düşüne-biliyor musunuz? Bir yanda birlikte yaşama istekleri, ama diğer yanda da varoluş-gerekçelerini kaybetme tehdidi... Ortaya bir-takım kurallar çıkarmışlar... Tekrar saatte 180 kilometrelik hız yapabilmek ve mutlu olmak için..).
Bu bağlamda “bireyle toplum” arasında “amansız” açmazlar var... Neyse bu konu ayrı ve doğrudan yukarıdaki sorunları ilgilendirmiyor...
İki kişiye özel bir dil kurmak olası... Hani AŞK türü yoğun ilişkilerde bu kısmen yapılıyor zaten. Ben şu anda “sadece bir kedi hepsi bu” dediğimde bunun içeriğini-anla(şı)mını, ne demek istediğimi (benim yazdığımı biliyorsa) yeryüzünde sadece “BİR-İNSAN” anlayabilir... Çünkü bu tümce ve içeriği, bizim-ürettiğimiz bir durum... Sizinle karşı karşıya geçip tamamen “bize” özgü bir dil kurgulayabiliriz... Bu bireysel anlamıyla kolay-yapıla-bilirliği olan bir-şey...
Yukarıdaki yarım düzine çocuk kurgusunda zaten öncelikle partnerimi bulup onunla iki-kişilik bir dil üretmemiz gerekiyor ve aynı zamanda o dile göre yaşamamız veya yeni dili yaşam biçimi haline getirmemiz gerekiyor ki yeni doğan çocukların ana/baba dili ve yaşamı da öyle olsun...
“Belli yapılara göre” kurgulanmış zihin içerikleri dili “tersinden” okuma noktasında zorlanıyor ve bu “doğal” bir zorlanma. Çalışınca zorlanıyor. İnsanların “post-yapısalcı” dil karşısındaki zorlanmaları bunun sonucu. İşte bu nedenle “yeni-olanı” eski metinle okumak da olanaksızlaşıyor. Bu noktada, “modernizmin” girdabında olan birinin “post-yapısalcı” söylemi anlaması olanaksızlaşıyor. Dil bu güne değin, bilinçli veya bilinçsiz olarak hep “iktidar” kaygısıyla kullanıldı. Modernist dil, hangi biçim ve içerikte olursa olsun, “totaliter” yapıdadır. Ona sahip olanı da doğal olarak “totaliter” kılmaktadır. Örnek/kanıt; erkek-egemen “jargonu” düşünün... Kadına egemen olmak isteyen erkek, doğal olarak dilindeki “kadını” nesne konumuna indirgiyor. Onu nesneleştirmez de “kendinde _özne_ olarak” kabul ederse, çıkış kaygısıyla çelişmiş oluyor... Ben bir-çok açıkça ve gizlice maçoluk yapan erkeklere hep şunu fark-ettirmeye çalıştım... O, karşındaki bir insan -ve üstelik “sevdiğim-dediğin” insan, bu durumda kendin için istediğinin hepsini onun için de istemen gerekiyor... Yoksa kendi “insanlığınla” çelişirsin... Demek istediğim, insanlar karşılarındakinin “özne”(“göreli de olsa”, özneliğe “bilinen” anlamıyla yaklaşıldığında) olduğunu kabul-ettiğinde dillerinde bu doğrultuda bir-dönüşüm yaşandığında, yaşama biçimleri de değişebiliyor...
“Modernist dil” en fazla şunu diyebiliyor:“Dil bize göre şekillenip duruyor ve bizde ona göre Sorun bu saptama noktasında düğümleniyor. Bu durumda modernist dilin “dil-ötesi” dediğinin “bizi” anlatabilmesi gerekiyor... Oysa modernist dil, ne bizi, “özneyi” ne de var olarak kabul ettiği “nesneyi” anlatabiliyor. İşte bu nedenle de, modernist dille, post-yapısalcı dil arasında "kopma" başlıyor. Bunu bağlamak olası mı, bağlamaya gerek var mı v.b. soruları bir yana bırakırsak...
Modernizm, dili, dil-öncesi ve ötesi olarak kabul ettiği “objelerden” hareketle kullanıyor. Ancak bu dil “ötesi” olarak kabul ettiği alanı anlamakta ve anlatmakta zorlanıyor, bu “alanı” dokunulamaz, kutsal “ilahi” bir alan gibi görerek, açmazlarından kurtulmaya çalışıyor. Tıpkı “tanrı-denilenin” kendisinden şüphe etmeyi ve kendisini sorgulamayı “günah” sayması gibi, modernist dil, “axiom” olarak aldıklarına dair göndermelerden rahatsız oluyor. Kısaca moderniste göre, ben ön-kabuldür, ama her ne hikmetse o “BENİ” bir türlü “deklere” edip, “bildirgesini” sunamamaktadır….
*-Modernitenin içinden “insanın fıtratı” veya “insanın doğası” şeklinde başlayan “söz-dizimlerini” sonuna değin “red-ediyorum”. İnsanın “doğası” denilen alan dil-dışı veya öncesi değil, bu doğayı “kurgulayan da” yine dilin kendisi.
*-Dilin ortadan kaldırılması olanaksızdır denilmiyor, denilen şu: Özne-nesne ayrımına dayanmayan “dil kurgulamak” olanaksızdır. Ha dili ortadan kaldırabilirsiniz. Bu durumda “iletişim” kaygınızın ortadan kalkması gerekir. Dağın başına çıkıp da münzevi bir hayatı seçerseniz dilin gereği ortadan kalkar. Hayatınızda bir şekilde bir başkası varsa ve siz o bir başkasına yöneliyorsanız “telepati yeteneğiniz de yoksa dili kullanmak zorundasınız ve bu noktada hangi-biçim ve içerikte dili yapılaştırırsanız yapılaştırın o dilde “özne/nesne” ayrımı kaçınılmazdır. İnsanın nesne-leş-tirilmesini, dildeki özne-nesne ayrımını ortadan kaldırarak kaldıramazsınız. Çünkü bu durumda dili ortadan kaldırırsınız... Dili ortadan kaldırırsanız da “yönelimi” ortadan kaldırırsınız, bu da çıkış noktanızla çelişir. Kısaca, bir başkası olduğu sürece (ki bu “başkasını ortaya çıkaran yine dil) dili kullanmak zorundasınız ve dili kullandığınız sürece “özne/nesne” ayrımı yapmak zorundasınız, çünkü buna “dayanmayan” bunu “var-saymayan” dil kurgulamak “olanaksızlıktır”. Sen-ben yok “biz” varız demek, “demenin-ötesine” geçip “gerçekliğini” getiremiyor.
*-Bu tamamen "kurgusal" bir örnek durum ve realite denilende bunun karşılığını oluşturmak olanaksız. Olanaksız, çünkü yeni dili üretmek için, "yeni veya başka" bir dil olması gerekir. Belli dillere göre biçim ve içerik kazanmış özneler olarak ve onlar içinde var-olanlar olarak, “yeni-dil” kurgulamaları olanaksızdır. Bu saptama sonuç olarak şu yargıyı da getiriyor.
*-B-öyle olanın “öyle” olduğunun ayrımına varılması" işimiz kolaylaşacaktır. İnsanlık "diliyle" yanlış mecralara kaymıştır. Ne yeni bir anlam türetmeye çalışıyorum, ne de yeni bir "yaşam" tarzından söz ediyorum. Sadece "dili-doğru" konumlandırmaya çalışıyorum. Yani, "sevg-im” in sadece bir im, gösteren olduğunu ve birtakım içsel-sezgisel denilen- “süreçleri” "şeyleştirdiğini" bilen bir insan “iç-sesine” daha yakındır ve bu bağlamda ortaya konan "kültlerle" ayrımını koyabilir falan demek istedim.
*-Belli bir dil üzerine "şekillenmiş" olan özne, ne denli zorlarsa zorlasın içinde bulunduğu ve hatta "vücuda-geldiği" dilin dışına çıkamaz.
*-Yukarıdaki kurgu örnekle “özne-denilenlerin” dilin dışında ondan bağımsız ve onu belirleyen, üreten-yöneten konumda olmadığını, tam tersine dillerinin onları bir özne haline getirip, onun tarafından şekillendirildiğini kanıtlamaya çalıştım ki sanırım bu kurgusal durumun uygulanabilirliği olsaydı, böylesi bir sonucu da getirecekti. Toplu-toplumsal yaşantı süreçlerinde, bu denilen durum yaşanıyor. Bir birey olarak kendi "art-süreminizi" düşünün. Bu dünyaya geldiğinizde siz-sadece bir "potansiyellikler" yığınıydınız. Size zamanla bir dil öğretildi ve bu süreciniz dil-öğrenmeye dayalı olarak devam ediyor. Ne düşünceleriniz ne de siz-in bütünlüğünüz dilinizi değiştirmiyor, tam tersine diliniz sizi ve düşüncelerinizi "önceleyerek" değiştirmeye devam ediyor.
Dilsel yapılar "öznenin eseriymiş-şeklinde" kurulduğu için dilin insan adı verdiklerinde de böylesi bir "izlenim" oluşuyor.
Kabaca örnekleriyle söylemek gerekirse, İslami paradigma üzerinden dili öğrenip-benimseyen buna göre yaşar veya diğer türevleri. Sonra başka bir dile "angeje" olur veya aynı kalır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak bu noktada şu çözümlemeyi yapmak gerekir. Tüm bir insanlık denilenin dilinin paradigmal yapısı bir ve AYNI. Farklı diller terimi, yapısal-özsel bir farklılığı ifade etmiyor. Bir "marslı-dili" olsaydı, işte o zaman bir farklılıktan söz-edilebilirdi ki bu bile tartışılabilir, çünkü ,anladığımız “bir di”l farklı olmaktan çıkmıştır artık. Neyse bu da ayrı ve ilginç bir boyut… Bu noktada diller arası farklılık aslında "benzerlerin-farklılığı". Türk diliyle İngiliz dili arasında “anlamsal-özsel” farklılık yok.
*-Bu “metni-oluştururken”, dili bilinen paradigmal yapısına göre kullanıyorum-kullanmak durumunda kalıyorum. Siz _okuyucu_denilenlerin kurulmuş-kurgulanmış olan anlamsal-dizgeleriniz doğal olarak size yöneldiğimde ben denileni etkiliyor ve size karşı kullandığım dil bu etkiyle oluşan kaygılara göre biçim ve içerik kazanıyor. Dilin bilinen paradigmal yapısını bozuma uğratıp, o dil denileni "keyfi-olarak" kullansam işte o noktada iletişimsizlik başlar.”örneğin”;
Yukarıdaki tüm-anlatılar ben denilenin nazarında anlamsız, işlevsiz, "iddia-ettikleri" gibi değil ve zaten tümceler "kuruluşu-itibarıyla" ters bir yapıya sahip. Bilinen paradigmal yapılarıyla tüm dillerdeki tüm-tümceler; bir özneyi dışarıda ve "öncelikli " olarak gösterir. Bu kullanımın, sürekli ve yaygın olması, dilin insan dediklerinde bir öznenin-varlığına dair güçlü kanı-izlenim / tutumlar oluşturuyor.
Yani bilinen açıdan alındığında yazan kim, ferda denilen, yazılanlar ne, özne konusundaki düşünceleri. Oysa hayır, beni konuşturan ve “ben-denileni” “o” kılan dilin kendisi. Dili işte bu biçim ve içerikte kullandığımda (yani o beni bu şekilde kullandığında) anlatmak istediklerimi siz denilene iletemeyeceğim için bilinen anlatım biçimini kullanıyorum. Bu yeni dilin kaynağı nedir? Kimdir? ...? ....? Aidiyet ilişkisi dilce-dilinizce belirlenip tanımlanmış ve siz bu soruyu, bu "yapılanma" üzerinden soruyorsunuz. Birçok şekilde bu sorunun kendisi çökertilebilir, eş deyişle, sorun sorunun "kendisinden" kaynaklanıyor
Şu denilmeye çalışılıyor: Bir-şeyin bir şeye ait olup olmadığı "mutlak" olarak bilinemez. Bu "aidiyet" ilişkisini “dil-denilenin kendisi” ortaya koyamaz, buna gücü ve olanakları yetmez, dolayısıyla soru "cevaplanabilirliği" olmayan bir nitelik taşır.
Veya şöyle de diyebilirim: Bir şeyin bir başka şeyden çıkmış olması veya "öyle-görülüp-algılanması" çıkanın kaynağının o "merkez" olduğunu kanıtlamaz. O yeni dili o iki insanın "üretmiş" olması o iki insan denilenlerin o dilden;”önce” ve “dışarıda” olduğunu kanıtlamaz, çünkü…”Tüm bu son-uçlara yine dilden yola çıkarak ulaşıyoruz”.
Bu yeni dil kime ait olacaktır sorunu üzerinde "uzlaşılmış-dilin" zemininde kalarak konuşmaya devam edersem ve aynı zamanda bu zemini zorlamaya çalışırsam şunları söyleyebilirim: Bu yeni dil denilen yine kendisine ait olacaktır. Ama bu dil kendisini ele veremeyecektir. Çünkü...
Dil denilen anlatan değil "A N L A T M A Y A-Ç A L I Ş A N D I R". Bu ayrım oldukça kritik ve önemli. Zaten anlatıp anlayabilseydik bu “işlemler” olup-biterdi ve dil-denilene gerek kalmazdı. Bu “durum” size tuhaf gelebilir, ama dil-denilen iletişimi değil “iletişimsizliği” kökenine alır veya o "gerekçeden" doğar. Hayvanlarda "insani" denilen gösterge sistemlerinin ortaya çıkmamasının nedeni, onların “iletişim” sorunlarının olmamasından kaynaklanmaktadır (Tabi tanrı onları "öyle" yaratmıştır demiyorsanız.).
*-Söz/yazı/dil=söylem ilişkileri “bağlamı” açısından dile yaklaşıldığında “kafa/kavramsal kargaşanın” yaşandığı görülmektedir. Bilinen bir durumdur ki, önce "söz" vardı ve "o" söz zorunlu olarak "s-öylemini" dayattı. Söylemi /ideolojiyi “sözden” alıp, dile/yazıya kaydırmaya çalışmak, “dile-yeterince hâkim olunamadığının” gösterenidir. Yazı denilen ve sözden farklı olarak, görsel nitelikler taşıyan imler sistemi, sözün bazı teknik yetersizlikleri nedeniyle ortaya çıkarılmıştır. İşte bu nedenle, “söz uçar yazı kalır” denilmiştir. Dolayısıyla yazı, yapısal olarak değil, işlevsel olarak, sözden farklıdır ve çeşitli noktalarıyla da ondan fazladır. Ha şu denebilir; sözle başlayan-söylem giderek, kurumsallaşmış ve "iktidarını" mutlaklaştırmıştır.
*-"Üst-söylemlerin" tümü, özünde "aynı-anlamlar dünyasına" dayanır ve sanıldığı gibi bir-birlerini "anlamsal-bozuma” uğratmazlar, uğratamazlar. Marksizm, liberalizmin sosyo-ekonomik/politik "yönlerini" evirmiş ve sonra da "kendince" devirmeye çalışmış ve çalışmaktadır. Ancak son-uçta liberalizm de marksizm de "bilinen-anlamlar" dünyasını temeline almıştır. Bu bilinen anlamlar dünyasından çıkışın olmadığı-olamayacağı, tarihsel seyir içinde görülmektedir. Marksizm de, liberalizm veya dini söylem gibi bir "üst söylemdir" ve üst söylemler, bir-birlerini "anlamsal-bozuma" uğratamazlar. Liberalizm ile Marksizm’in veya dinsel söylemlerin "anlam dünyaları" aynıdır. Çünkü tümü de "realizmi” bir "gerçeğin" varlığının mümkün olduğunu, temellerine alıyorlar. Burada gerçek anlayışlarının farklı olması "önemli" değil, önemli olan bir "gerçeğe" vurgu yapmalarıdır ve bu nedenle "anlam-dünyaları" aynıdır. İnsanlık denilen sürekli olarak, “dilin-tuzaklarına” düşüyor.
Tam da bu noktada, post-yapısalcıların yapmaya çalıştıkları "BAM-BAŞKA" bir şeydir. Örneğin; Derrida'ya göre, özne bağımsız-özerk bir varlık, merkez "mevcudiyet", dünyanın, dilin bir özü ya da "KAYNAĞI" değildir. Ben, bilinç ya da "ego-cogito", sadece dilin fonksiyonudur.
*”Eski kodlama sistemiyle” yeni olanı anlamak olanaksızdır. Ded-im ve deniyor ki"; metnin-hangi dayanaklarla-okuduğu" çok önemli. “okuyucu” dili, dilden “kendisine” ve “şeylere” doğru “okuyamadığı” sürece, yukarıdaki “metni” anlama sürecinde “başarısızlığa” uğrayacaktır.
(DİL-“GERÇEKLİK”-DOĞRULUK-ÖZ/NELİK İLİŞKİLERİ ÜZERİNE)
1- Modernizm denilen tüm süreci "dilin-ortaya" çıkışıyla başlatıyorum.
2- Bu süreçteki "septik-düşünceyi" post-modernizmin "öncülü" olarak alıyorum.
3- Post-modernizmi "dilin-oyunlarını" anlamak olarak algılıyorum, yani post-yapısalcı açıdan alıyorum.
4- Nietzsche ile dili "tersinden" okumaya çalışmanın başladığını ve post-yapısalcılarla birlikte bu "okumanın-netleştiğini" düşünüyorum.
5- Septik düşüncenin "zirvesi" olarak nihilizmi kabul ediyorum.
6- Nihilizmin karşısındaki tüm söylemlere "DOĞMATİK" diyorum. Çünkü "onun”-dışındaki, tüm söylemlerin "dayanakları" vardır ve o dayanaklar belli "gerçeklere" dayanır Gerçeksiz dayanak, “dayanak olabilme” “yetkinliğinde" değildir. “gerçeklik” denilenler “dayanak” olarak "kabul-ediliyorsa" bu böyle olmak “zorundadır”, değilse zaten, dayanak da yoktur ve o kişi "nihil" durumundadır. Dayanağın olduğu yerde "kaçınılmaz olarak" dayatma vardır.
7- “Doğru" gerçekten çıkar, gerçeği "yıkmadığın" sürece doğruyu da yıkmazsın.
8- Doğruluk gerçekçiliğin "çocuğudur". Bir “gerçeğin kabulü” olmadan "doğruluk" ortaya çıkamaz. Çünkü "doğruluk" bağıl bir durumdur ve "kendi-kendine" olamaz.
9- Gerçek yoksa "doğruluk da" olanaksız hale geliyor. Eş-deyişle doğruluk, gerçekliğin/gerçeğin “piç-doğan" çocuğudur. Buradaki piçlik ise "zeminin/dayanakların" kayganlığının “sonucudur”.
10- “Gerçeği yıkmadan” doğruluğu yıkmak olanaksızdır. Gerçeği olanın, aynı zamanda doğal ve zorunlu olarak "doğruları da" vardır. Çünkü "değersiz-gerçek" olanaksızlıktır. Gerçek-denilen "değeri de" getirir. Değersizlik ile gerçek yan yana getirilemez, getirdiğini söyleyen ya- gerçeği bilmiyordur ya da değeri bilmiyordur. Post-yapısalcılık "gerçeği" yok-etmeye çalışıyor.
11- Doğruluğun kabulü, kaçınılmaz olarak "dayatmacı" tutumu da getirir ve "faşizm" burdan beslenir. Hiç-bir dayatmanın olmadığı veya sıfır dayatmaya yakın “doğruluk değeri” üretmek olanaksızdır. Post-yapısalcıların tüm "üst-söylemlere" karşı olmalarının nedeni bu/dur.
12- Çünkü tüm-üst söylemler "gerçeği" temel alır ve ”doğruyu doğurur”. Ama bu aynı-zamanda “ölü bir doğumdur”.
Bu saptamalar “ışığında” aşağıda “dil doğruluk ve ötekileştirme süreçlerine dair” ortaya konulmuş olan soruları cevaplamaya çalışacağım;
I- Doğruluğu şu ya da bu ölçüde bir frekansı ifade eden anlaşmaya indirgemek, doğruluğu bir entersübjektivite olarak tanımlamak anlamına gelmektedir... Böylece, doğruluk ile gerçekliğin temsili gereksinmesi arasında, dilden kaynaklanan gerilimin aşılabilmesi mümkün müdür?
Soruyu ve "sorunun" gerisindeki "sorunu" şu şekilde "okudum". Dil denilen aygıtın "gerçekliği" anlatma/yansıtma noktasında bir sorunu var. Bu nedenle de eskiden beri, "doğruluğun_ölçütleri konusunda" bir tartışma var. Doğruluğu sağlayan/getiren, söylemin "gerçekliğe" uygunluğu mudur (öyleyse "gerçek” nedir?), yoksa söylemin "kendi-içindeki" tutarlılığı mıdır v.b. şeklindeki "DİL “kaynaklı gerilimler", tanımlanan "enter/subjektivite" ile aşılabilir mi?
Hayır. Doğruluğu getiren "gerçekliğin-kendisi" olduğuna göre "gerçeği yok etmeden” doğruluğu yok edemezsiniz ve doğruluğu yok-etmeden faşizmi yok edemezsiniz. Örneğin, bir materyaliste göre, “Tanrı-idesi” yok edilmelidir çünkü bu "gerçek-anlayışı" “yanlış” -doğmatik VE "dayatmacıdır". Bu argümana sahip olan "kişinin-kendisi de" eleştirdiğinin “kuyusuna” düşmektedir, çünkü onun da "dayanakları/gerçeği" vardır. İşte bu noktanın "fark-edilememesi" açmazı beraberinde getirmektedir. Anlaşmak "neyin-üzerinden" yapılacaktır, sorusu/sorunu "yine aynı kısır döngüyü" beraberinde getirmektedir.
II- Bu bilince ulaşması, içinde bulunduğu toplumsal kalıpların dışına çıkmasıyla olmayacak mı? Köleliğin olumlandığı toplumda "köle bilincine" ulaşmak, uç bir örnek.
Bu soru ve gerisindeki "sorunun "bağlamı-düzlemi" oldukça farklı. Doğru, iyilik/kötülük ve “eyleme” sorununu tartışmak için "ethik" alana geçip, "öncelikle" şu sorunun cevabı aranmalıdır. İnsan eylemesinin en temel/tümel amacı nedir? Eylemelerin "doğruluk" değeri bu soruya verilecek cevapla ilgilidir. Yukarıdaki soruyla başlayıp bu soruyla devam etmek, "karışıklığa" yol açar, bu nedenle “analiz” konularını, kavramsal “çerçevelerin” içine uygun bir şekilde yerleştirmek gerekir.
III- Etik de evrensel bir kavramsa, içinde barındırdığı "sorumluluk ve mecburiyet" dayanak mıdır?
Bu noktada epistemik-doğruluk ile "etik-doğruluk" arasında bağ-kurup, geçiş yapmak gerekiyor. Bu -geçişi yapmak için "öncelikle" her iki alanda da bir sonuçlandırmaya gidip daha sonra bu "sonuçlandırmalara" bağlı olarak, alanlar arası bütünsel bir yaklaşıma ulaşılmalı. Örneğin, varlık sorunu düşünülüp bir sonuca ulaşılır, bilgi sorunu düşünülüp bir sonuca ulaşılır, aynı şekilde değer sorunu düşünülüp bir sonuca ulaşılır ve bu sonuçlar ışığında denir ki; ben-im için "gerçek/şudur."(ontik sorun). Gerçekliğin "doğru/bilgisi şudur (Epistemik sorun). Bu noktada "hangisinin öncelikli sorun olduğu tartışmalı bir durumdur. Bu ikisine bağlı olarak da "şu şekilde" yaşayacağım (Ethik sorun). Dikkat edilirse varlık ve bilgi sorunu ethiği önceliyor. Bu anlamda yaşanılan açmazların bir nedeni de bu. Öncelikli olanları "çözüp" bir sonuca bağlamadan "başka-bir" alana geçilmesi ya da “gerçeklik ve doğruluk” konusunda bir sonuca ulaşılmadan etik sorunun içinden çıkılması olanaksızdır. Önce bu ikisinin halledilmesi gerekmektedir.
IV- Nesnellik… Bireyler arası ikna ve karar vermenin kendisi midir, üst başlığı mı?
Bu sorunun cevabı "nesnelliğin" "öyle-olup olmamasına" bağlıdır. Pozitivizm bunu "denedi" ama başarılı olamadı. Mutlak anlamda “nesnelliğe”" ulaşa-bilseydik zaten "sorunumuz" kalmazdı. Bu sorun yine "gerçeklik" tartışmasıyla ilgilidir. Çünkü “nesnelliği” doğuran "gerçeğin-varlığı/yokluğudur.
V- Dil ve toplumla kuşatılmışsak, "etkileşim süreci süjelerden herhangi birinin bilincine indirgenemez"in mümkünlüğü ne kadardır?
Bu soruya "nihai-bitirici" cevap bulabilmek için “dil ve anlam” sorunu konusunda bir sonuca ulaşmak gerekir. Bu sonuç zaten bu soruyu çözüme kavuşturacaktır. Kısaca dilin “neliği ortada” bir sorun olarak dururken, "dil ve toplumla kuşatılmışsak" diye bir "yargıya" dayanarak soru formüle etmeye çalışmak aynı zamanda "bu böyledir ve bu yönde düşününüz" demektir de. İyi de dilin bu şekildeki "konumlandırılmasına" karşı çıkanlar varsa eğer ki var, bu durumda bu sorunun "formülasyonu" yanlış yapılmış demektir.
VI- Buradaki soru, tekrar, "etik" için belli doğrular kesinlikle gerekli midir? Ortak-ortalama kurallar ne olmalıdır? Nasıl elde edilmelidir?
Etikle ilgili bir soru ve gerçeklik/doğruluk sorunu halledildiğinde bu sorun "kendiliğinden" çözüme kavuşacaktır.
Ortaya konan iki ayrı gerçeklik anlayışının, sonuç olarak doğurabileceği bazı sıkıntılar var. Biri “doğal denilen” diğeri de “yapay denilen” “kültürel” gerçeklik alanı. Bu noktada, kültürel alan, dille daha sıkı-fıkıdır, buna karşın doğal alan dile göre daha özerk ve “nesnel” içerikler taşır; Bu çözümleme biçimi "bilimsel-dile/akla-mantığa" üstünlük ve dolayısıyla "erk" kazandırır ki pozitivist ve neo-pozitivist anlayışların dayanakları da bunlardır. Bu çözümleyiş biçimiyle aynı zamanda, amaçlanan "erksiz" dile ulaşmak mümkün değil.
Bilimsel bilgilerdeki "doğruluk" durumları mutlaklaştırılmıyor, bunlar zamanın doğrusudur, gelecekte değişebilir ve bu durumun kabul edilmesi de sorunu çözmüyor. Çünkü bunların, söyleyenin yaşamından sonra değişmesi/değişecek olması, onun “yaşadığı zaman” açısından bir-şeyi değiştirmiyor. Bunlar mutlaklaştırılmıyor, mutlak doğrular olarak alınmıyor denilmesi de sorunu çözmeye yetmiyor. Bilim dili daha nesnel-objektif/tutarlı ve dolayısıyla doğru denildiğinde, bir başka dil ve o dili "konuşan" ötekileştirilmiş" oluyor bu durumda. Öteki görülenle birlikte-bir arada "barışık" bir halde yaşanabilmesi mümkün değildir. Ben-im değerlendirmelerim ise şu yönde: Kültürel gerçeklik alanı denilen de, doğal gerçeklik alanı denilen de, dilin ürünü ve yapay. Dil, her iki alan denilene de "kendi/etiketini" vurup yine kendi "formlarını" yükleyip o alanları "formalize-ediyor". Devrimlerle zaman-zaman sadece "belli" yapılar formatlanıyor ve yine bunlar belli "formatlara" göre yapıldığı için "bitirici" olmuyor. İslami denilen dilin paradigması, toplumu kendine göre formalize etti ve sonra "kendisi" sorun oldu v.b. Bilim alanında da aynı-kısır döngü yaşanıyor. Bilimsel süreç denilen çizgi lineer değil, öyle "sanılmasına" rağmen değil. Toplumsal yapılanmalarda olduğu gibi bilim alanında da "devrimler" oluyor ve bir paradigmanın yerine yeni bir paradigma konuluyor ve bu paradigmal değişim, teknolojiyle birleşince "bilimsel-ilerleme" miti ortaya çıkıyor. Allah aşkına, nereden yola çıktığını ve nereye doğru gittiğini, nasıl gittiğini ve hedef noktasını “bilemeyen”_ ki bilinmiyor bunlar_, yaptığını sandığı yolculuğa “nasıl ilerleme” diye-bilir?
(Doğrularımızı "mutlaklaştırmadan" nasıl s-avunabiliriz?)
Yazılamalar "ışığında" şunları söyleye-bilirim. Çok yeterli ve sis/tematik olmasa da. Bu sorun için parlamenter demokrasilerde önerilen çözüm, "çoğulculuktur". Ancak ben post-liberalizmin, allayıp-pulladığı ve piyasaya sunduğu bu çoğulculuğu, kuzu postu giydirilmiş "kurt" hikâyesi olarak okuyorum. Bu teze göre, farklılıklar birlikte ve bir arada barış içinde yaşayabilir. Tekçi (monist) anlayış yerine "plüralist"/çoğulcu anlayış "ikame" edilmeye çalışılıyor. Post-liberalizmin amacı bunlarla, özel ve öznel, yerel olanı, farklılıkları korumak yaşatmak savunmak değil de, bunlar "üzerinden" kendi iktidarını "sür-ekli" kılabilmektir. Eş-deyişle bu post-liberal olan post-modernistlerin, kapitalizmi ayakta tutmak için kullandığı bir "enstrüman" sadece. Post-yapısalcılar ise bu açıdan bakmıyor veya en azından bazıları bakmıyor veya en azından ben denilen bakmıyor. Merkezi otorite denilen "iktidar-aygıtı" için en önemli tehditlerden birisi "ötekileştirilmemiş" kitledir (Böl-parçala-yönet pratiği). Post-liberallerin "farklılıklar" koruması ve hatta "teşvik" etmesi farklılıklar kaynaklı bir "kaygının-değil", sistem-iktidar kaynaklı bir kaygının sonucudur. AB’nin "Kürtler" üzerinde bu denli durması "Kürtleri" çok sevmesinin sonucu veya "farklılığı" savunmasının sonucu değil, başka kaygıların bir sonucu: Onlara, "sorun-olarak" gördükleri haklarını teslim et ve onları sisteminle barıştır ve siz "beyaz-Türkler" bunun için bazı fedakârlıklarda bulununuz, sizlerin bu karşılıklı fedakârlığı benim "sistemim" açısından gerekiyor. Bu çözümlemeden "ötekileştirmenin" kaynağına sadece merkezi otoriteleri koyduğum sanılmasın. İKTİDARI Ç-ÖZÜMLEMEK İÇİN BİLGİNİN ARKHE/O/LOJİSİNE başvurmak ve onun "kılcal-damarlarında" gezinmek gerekiyor. (Foucault denilen “ustaya” saygıyla “ithaf” olunur)
Diğer seçenek olarak sunulan "dilsizliği" söylemi ben-deni,lende, dili reddetmek ve onu ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor. Dilsizliği okumam şu-şekilde;
“gerçek” dasyanakları olmayan ve dayanakları olamadığı için PİÇ-DOĞMUŞ/ÖLMÜŞ DOĞRULARI da olmayan anlamı (ama anlamsızlık s-avunusu da yapmayan, çünkü sonuçta o da bir anlam) reddedip, HİÇLİĞE-dayanan (Yani "bir-ŞEYE" değil veya bir şeye dayanmayan, çünkü hiçlik, "bir-şey-değil")bir dildir,dilsizlikten anladığım.
Kısaca ("anlamsal-olarak") susarak "konuşmak" gibi…
DİLİN -SON-UCU “HİÇ-LİKTİR”
“Bu ne bir savaştır ne de bir s-avunudur.” Savaş “karşıt güçleri” gerekli ve zorunlu kılar. Hiç-liğin “karşıtı” olanlar _olduğunu "sananlar"_ henüz "kendileri" bile değilken nasıl "düşmanlık" edecekler “o”na? Onlar kendileriyle "boğuşuyorlar" daha ve işin ilginci onlar aynı zamanda “düşmansız da” yapamazlar. Çünkü “başkaları üzerinden” kendilerine “doğru” gitme gibi bir “hastalıklı tutumları” var, onların. Hani tanrı “üzerinden”onun “kulu” olarak “kendini” var-kılma hikâyesi “gibi”. Savaşmaz o, çünkü “bir-taraf” değildir.
Düşmanlık edebilmesi için bir şeyin "öncelikle" kendisi olması gerek. Bıyıklıyı ve onun düşmanlık-dostluk algısını düşünürseniz anlaşılması kolaylaşır. Öte yandan bu cümle kuruldu diye “hiç, kendisi olduğunu iddia eder” çıkarımına da ulaşamazsınız. Bu sizin ”hiçe yüklemeniz“ olur. HİÇ olanın "kendisine" dair bir yüklemesi, içeriği “yoktur”. Olduğu anda zaten (sizin de çook iyi anladığınız gibi) hiç-hiç olmaktan çıkıp bir ŞEY haline dönüşür. Kısaca düşmanı olamazsınız siz, hiç olanın, çünkü henüz “kendiniz bile değilsiniz”. Hani sağ-milliyetçi ideoloji gibi. SOL olduğu için sağ-ideoloji var, ”solun düşmanı-hasmı” olarak sağ var.” Kendinde” bir sağ dünya görüşü yok…
Bu bir savunu da değil. Çünkü nihilizm ve savunu yan-yana geldiğinde nihil zeval görmeye başlar. “Kendisi “üzerinden” konuşamaz “O” söz “üzerinden” konuşur sadece ve “s-özü” yerle-bir etmeye çalışır. Özellikle de sözün “değersel” içeriğine "vurmaya" çalışır. Betimlemenin ötesinde değersel yargılayıcı söz, kalıp hale gelir “donar/dondurur ve durdurur. İşte bu noktada bu söze vurmak gerekir. Söz en çok “”Gerçek/sanal”, “doğru/yanlış”.mutlak/göreli”, “iyi/kötü”, moral/im/moral” v.b. alanlarda “donmaya ve dondurmaya” hazır ve nazırdır. İşte bu noktadan sonra “hiçlik” devreye girer. Bu vurgusu "patolojik"-hastalıklı bir vurgu-yıkım değildir. Kangren olmuş olan kısmı “KESİP-ATMAK” gerekir, başka da bir ”seçenek yoktur”. Eğer “geri kalan” kısmı kurtarmak istiyorsanız...
Diğer insanlık dillerinde durum nedir bilmiyorum, ama “var, varlık, var/oluş” gibi terimlerin Türkçe’de “korkunç-faşizanca bir "BUYURGANLIĞI" var. Faşizm aynı zamanda “kendine güvensizlikte” bulur kaynağını. Bilirsiniz, tanrı kendisine pek güvenmez o nedenle “tabuları, kutsalları, cennet ve cehennemleri” vardır. Eleştiremezsin, tövbe-tövbe. “kutsal O”. Kutsalsa, e bırak o zaman, ona “zeval-gelmeeez”. Yok hayır. “Bu metinler ilahidir”, O’nun kitabıdır eleştiremezsin. Eleştirirsem ne olur peki? Cehennemde cayır-cayır yanarsın, günah. E, o zaman bu “eleştirel akıl bana verilmeseydi”. Nasıl bir "hikâyedir bu" ki neresinden tutarsan "elinde" kalıyor. Neyse. İşim tanrıyla değil de, “varlık” tanrısıyla ve onun getirisi olan “var-oluş sancılarıyla”. Her nedense “var” ve “varlık” deyince her şeyde ve herkeste tüm akar-sular duruyor. E peki, niye varlık, "mutlak" ve "yadsınamaz" olarak kabul görüyor? Sen deli misin? Nasıl varlığı ve hele de kendi varlığını "şüpheli" bulup yadsırsın, aklını mı kaybettin? Hem bu soruyu soruyorsun hem de bir taraftan varlığını yargılıyorsun, hem bunları yazıyorsun hem de varlığını? Ne yani "ilginçlik mi" taslıyorsun, değişik laflar mı bulmaya çalışıyorsun? (He vallah ben "ilginç" laflar ederek "ilgi" çekmeye çalışan bir zavallıyım. Lütfen ilginizi benden eksik etmeyiniz, bu zavallı kulunuzu, “aaa, ne kadarda egzantirik laflar eden, düşünen bir insan “şaşkınlıklarıyla” doyurunuz, besleyiniz lütfen, yoksa bu garibim siz şaşırmadıkça yaşayamayacak.)
Sizi gidi varlık “faşistleri” sizi gidi varlık “fetişistleri” siziii…Merak ediyorum da “Allah” olsayadınız “derdiniz ne olurdu acaba?İşte o zaman doyurur muydunuz bu aç “gözlülüğünüzü”? Eheeeey "HİÇLİK" çöllerinde "VARLIK" serapları görenler!!!!Bari “gördüklerinizle” “yetinmeyi/öğrenin” artık...
Hiçlik “yol gösterici” değildir. Yol gösterirse s-özün tuzağına “düş-eceğini” bilir. Hiçlik “bir şey” değildir". Ona dair "yükleme yapamazsınız ne olumlayıcı ne deplumsuzlayıcı. Peki, nedir hiçlik denen derseniz, HİİİÇ der-im, yani kendisi mi derseniz, yine hiiç derim (ve bilirim ki siz "bunları" anlarsınız). Hiçlik “başka olduklarını” sanalrla" ilgilenir ve onları "çökertmeye" çalışır. Yıkıcıdır-karşıdır- çürütücüdür. Zaten ona göre, insan ve hayatı denilen çürütülmüştür “bu halleriyle” ve bu "çürümüşlüğün" gösterilmesi gerekir. Bıyıklının da "yapmaya" çalıştığı gibi. Susmak da “sadece susmaktır”. Susulduktan sonra “artık kalır her şey”-, ne iyi ne de kötü demek mümkündür, çünkü susulmuştur "artık "...
Nihil kavramına Türkçe’de oldukça "farklı" içerikler yükleniyor. Daha uygunu Türkçe’de nihile karşılık gelen “hiçlik”, “nihil-durumu” anlatmakta yetersiz kalıyor. HİÇE yüklenen “aşırı” olumsuzlayıcılık, onun “nötüralize” etme işlevini ortadan kaldırıyor. İnsanlar öfkelendiklerinde karşısındakine içini "kusmak" için en çok “SEN BİR HİÇSİN!!!” der ya ve bunu derken de karşısındakini yerle bir etmek ister ya. İşte sanırım bu içeriğin tamamını değil, ama sonuçta "olumsuzluğunu" hiçe taşıyıp, hiçlik daha çok "negatif" değer hali olarak algılanıyor. Hiç anlayışımı, (sözün olanakları elverdiğince) şöyle ortaya koyabilirim:
Şu anda diyorum ki, sevgili X (Dediğim anda zaten nihille çelişmiş oluyorum, çünkü size "sevgili" değerini izafe ettim ve bu "bilinçli" bir çelişkidir.),”ben denilen için sadece bir “hiçtir”
Bununla da kastım şu: X denileni “değerlendirmekten uzak” duruyorum. O ben denilen için anlamlı da değil anlamsız da değil, iyi de değil kötü de değil, insan da değil hayvan da değil...
Kısaca X, bir hiçtir. Denebilecek veya denilerek "tüketileceklerin" “ötesinde” sadece bir hiç... Bu nokta çok kritik işte… ve bu noktanın anlatılması da anlaşılması da zorlaşıyor, dilin “kırılma” noktası burası işte.
Dil denilen hep bir şeyler anlatabilmek adına kurgulanmış ve kullanılmış. Şimdi bu noktada, hiçliği anlatamıyor dil, çünkü o hep _hep_ amacıyla kurgulanmış. Tasavvuftaki hiçliği düşünün. Yaradanının azameti/yüceliği karşısındaki o “zavallıcık” o hali de biraz nihile yakın duruyor. Ama sanırım şu noktada zorlanma yaşanıyor ve “modern dilin kurgusuna” göre düşünen için de bu zorlanma çok doğal.
Hiç dedinldikten sonra, yaşama nasıl geçiş yapacağız ve onu nasıl onayacağız? Hiç her şeyi tüketiyorsa geriye ne kalıyor? Şaşkınlığınız ve bu durumun “olmazlığını” savunmanız, şimdiye değin yaşamı hep belli gerçekler, ve onun “piç/evladı” olan “doğruluk” üzerinden “kurgulamanızdan” kaynaklanıyor.
Hayır…! Hiş de “öyle” değil.. değil. Tam tersinehiç-olandan yaşama açılındığında, , "önünüze “sonsuz” olanaklar serimleniyor. Atlas halılardan hem de. Sevgilinize ve sevgiye “hiç” dedikten sonr aonları tüketmiş olmuyorsunuz, sonsuzca özgürleşmiş oluyorsunuz. Önünüzde artık sizi bağlayan, söz-kuramlarınız, yafta/yarhılarınız yok artık.Sevgiyi “sevgiye” göre yaşamadığınız için, sevgili dediğinize “sevgilim” demediğiniz için, artık “her şeye” hazırsınız İşte bu gerekçelerle tüm sözlerim susmaya/susturmaya “doğru” gidiyor.
Hani Wittegenstein’ın deyimiyle bunları anlayan “bunların gereksiz olduğunu da” anlar ve bir merdiven gibi “kullandıktan sonra (geriye dönmeyi istemiyorsa eğer) kaldırıp, fırlatır atar, hep-olan o “boşluğa” doğru ve ordan geleni yine “oraya” teslim eder..
Hiçlik nereden çıkıyor? (Bu ve buna benzer sorular, "hiçlik" açısından bakıldığında anlamı olmayan, g-ereksiz sorular. Çünkü bu tip soruları "formüle ve formalize eden", yine "o dilin kendisi". Dolayısıyla ve zaten hiçlik, "o dilin-kendisinin-sanılanın" çökmesidir de ve bu noktada "çöken-geçerliliği-olmayan" o dilden hiç-bir soruyu/sorunu da "muhatap olarak almaz" ve o dili, bu sorular bağlamında konuşurken yine kendi-kendisiyle" boğuşmaları olarak değerlendirir. "Kırmızı veya yeşil veya bilmem ne" renkte gören "o" gözlüğün ve gözlüğün g-erisindeki gözün “sanılan” sorularıdır bunlar ve "doğal" olarak, anlama/dayanaklara dayanarak "erekte" olması nedeniyle sorularını "kendisi-açısından" formalize eder ve fakat bunun farkında "olmadığı" için karşısındakine "sorduğunu" zan/neder. Çünkü "o dilin” paradigması ona bu "karşıtlık-durumlarını" dayatır ve o da bu "sanıları-zemininde" soruları sorduğunu zan-neder. ol-hikaye bundan ibarettir.)
Nihilizmin tarihsel sosyo-kültürel/siyasal “arka planı”senin tüm bir “geçmişin, şimdinin ve geleceğin”… ve bu noktada nihilizm için o kadar "zengin-bol" örnekler sunuyorsun ki “sen bir hiçsin” demekten daha kolay bir çıkarım türü kalmıyor geriye. Tüm bir insanlık tarihi "denileni" (ki ben-im bunu "okumam", şu şekilde, tüm bir dilsel tarih), insanlık denilenin hiçliğinden kaçışı olarak görüyorum. Dil denilen ise bunu "kutlu-bir doğum" olarak görüyor (NE DOĞUM AMA!!! Ne doğur-tan belli, ne anası belli, ne çocuk var ortada. Piçlik durumunda bile bir "belirlilik" var.). Oysa bu "ölümün" kendisi. Çünkü bu "söylemle" başlayan "ölüm", ölümden kaçma, ölümsüzlüğe ulaşma çabasını doğuruyor. Ne zavallıca bir çaba! Kısacık, bir nefeslik "ömür" dediği hayatı dahi "of-puflarla" geçiren varlığın, "ölümsüzce" yaşamasının ne anlamı olabilir ki?
Hiçliğe karşı tüm s-avunma çabaları "boşa-çıkmaya" mahkûmdur. Çünkü ondan her-kaçış, biraz daha ölümcül olanı getiriyor. Ondan her-kaçma çabanda bir şey olmak adına bir-şeyler demen/söylemen g-erekiyor. Bu "erekte" olma doğrultusunda da her şeyi öldürüyorsun. Daha da beteri, ortaya çıkarılan bu erekte olma durumunu "doyuracak-uygun obje bulunamadığı için, rahatlama da sağlanamıyor". Ne tanrın -gelip “kapını çalıyor”, ne sevgili dediğin gelip seni “buluyor”, ne de sen bir “varlığa” ulaşabiliyorsun.ne de “kendine”"
Tüm bir geçmişin ve şimdin “bu durumun” kanıtlarıyla dolu. Özellikle de modern denilen zamanlara geçip, daha fazla “akıllandıktan” sonra ha bire, bu soruları sordun kendine ve hala da soruyorsun. Oysa “eleştirel” aklın, söylediğin her şeyi devamında yerle bir ediyor.".Kısaca bir-şey olma adına söylenen her-şey, aynı zamanda kendi kendisini de çürütüyor.."çürütüyor.
Ben ve her şey aslında hiçten ibarettir demek, niye "tüketici-eylem kırıcı" oluyor ki? Asıl o zaman insanın önüne "sonsuz-olanaklar-olasılıklar" kapısı açılıyor. Aslında anlıyorsunuz ve "onay" vermiyor da değilsiniz, biliyorum bunu. Yine de hiçliğe "karşı-söz-söylemeniz" gerekiyor. Ama şunun da farkındasınız ki “hiçten” öte söylediğiniz her şey, yerle bir olmaya “sonsuza-değin mahkum olacak” ve yine tarihim dediğiniz alanın “arenasında” yerlerde sürünüp duracak"...
Bu durumda realistlerin “şöylesi" bir “açmazı” var. Ne söylersem söyleyeyim, “tarih arenasında” bunlar da imha olacak, bu durumda söylenmeli mi yoksa söylemden ”kaçmalı mı”? Kaçmak olmuyor, “boşluğa düş-m