DİL ve FELSEFESİ
Anlamak
“Dil nedir ki? Kimse bana sormayınca, biliyorum.
Birine açıklamaya kalkınca da bilmiyorum”
Nermi Uygur.
“İnsan doğası gereği bilmek ister”
Aristoteles
BAŞLARKEN
Dil! Deyip geçmeyelim. Bizler dili konuşmaya başladığımızda, onun içine çoktan doğmuşuzdur. Dili, en sıradan yetimiz olarak kendi doğallığı içinde kullanırız. Ancak dilimiz üstüne düşünmeye başladığımızda, ne kadar karmaşık, geniş ve tartışmalı bir alanda olduğumuzu fark ederiz.
Burada, dil üzerine yapılan çalışmaları temel alarak, dilin genel bir görünümünü vermeyi deneyeceğim. Daha sonra, felsefece düşünmenin dil olgusuna yaklaşımı konusunda görüşleri özetlemeye çalışacağım.
Metin, alan dışından bir meraklının, anlama çabası olarak değerlendirilmelidir. Her alt başlığın bağımsız bir alan oluşturduğunun bilincinde olarak, dikkatimizi alanlararası ilişkilere çekmek, metnin amacını oluşturmaktadır.
Dil gerçeği, dirimsel (biyolojik), fiziksel, tinsel, bireysel, toplumsal, tarihsel, estetik birçok etken ile ilişkilidir. İnsana yönelik tüm anlama çabalarında var olan sorun,“dil” için de söz konusudur. Dil sonuçta, kendini kullanarak, kendini betimlemeye, bilmeye, yorumlamaya, anlaşılır kılmaya çalışır. Dil üstüne düşünme, kimi durumlarda, “üstdil” dediğimiz dile getirme katmanı ile olanaklı hale gelmektedir. Ayrıca, “dil”in gerçekliği yansıtmadaki sınır ve olanaklarının, kendini betimlemesi ve anlamlandırmasında da söz konusu olduğunu belirtmeliyiz.

“Dil” üstüne düşünmeye başladığımızda, bir çok soru ile karşılaşırız.
-Dil nedir?
-Ne zaman konuşmaya başladık?
-Bu kadar çok dil hangi koşullarda ortaya çıktı? ( Dünya üzerinde 5-6 bin dil olduğu tahmin edilmektedir.)
-Dillerin farklılığının nedeni nedir?
-Dil aileleri arasındaki ilişkilerin kökeni nedir?
-Dilin değişimi ile tarihsel koşulların ilişkisi nedir?
-Dillerin birbirine çevrilmesi olanaklı mıdır? Olanaklı ise ne gibi sınırlar söz konusudur?
-“Dil” in, iç ve dış gerçekliği, yeterince betimleme ve yansıtma gücü var mıdır?
-İletişim aracı olarak dilin işlevi ve sınırlılıkları nelerdir?
-Dil ile doğa, dil ile kültür arasındaki gizemli ilişki nedir?
-“Dil” imiz düşünceleri tam olarak yansıtabiliyor mu?
-Anlam nedir? Anlamak nedir?Anlatmak nedir? Dil ile ilişkileri nelerdir?
-Dili kullanırken, ne tür bir etkinlikte bulunuruz?
-Anlamı taşıyan temel birim nedir? Sözcük mü? Tümce mi? Metin/söylem mi?
-Dillerin yapısını ortaya koyacak, diller üstü, evrensel bir dilbilim kurmak olanaklı mıdır?
-Doğumdan sonraki süreçte, konuşma yeteneğini nasıl kazanırız?
-Dili kullanmamızın aygıtsal işleyişi nedir?
-Dil yetimizin doğuştan gelen yanı var mıdır?
-Dilsel süreçte çevrenin etkisi hangi boyuttadır?
Dil olgusunun değişik yönlerine değinen, herhangi bir sistematik gözetmeyen bu sorularımızın yanıtları, değişik alanlardan farklı araştırmaların konusunu oluşturmaktadır.
Dil çalışmalarının tarihsel sürecine bakıldığında, her şeyden önce pratik kaygıların öne çıktığı görülür.
“ Yeryüzünde dili ele alan çalışmaların bilinen en eskileri Eski Hint’e,Eski Yunan’a kadar uzanır. Dil konusuna ve dilin işlenmesine yönelmede başlıca iki etken rol oynamıştır. Bunlardan ilki, dindir. Dualara ve dinle ilgili metinlere gösterilen özenin dil çalışmalarını kamçıladığını söyleyebiliriz. Bilindiği gibi, bir duanın yanlış okunması, yanlış değerlendirilmesi hiçbir dinde hoş karşılanan, doğru bulunan bir şey değildir.
Kutsal kitapların, dine ilişkin metinlerin kuşaktan kuşağa doğru aktarılabilmesi için çaba harcanmaya başlanmış, birtakım yazım ve okuma kurallarının konmasına çalışılırken de dilbilgisi kavramları belirmiş, bunlar üzerinde durmak gerekmiştir.” (Aksan,1995:16)
Doğan Aksan’ın değindiği, dinsel etken bağlamında, Eski Hint’te köklü bir dilbilgisi geleneğinin yerleştiği biliniyor.
Eski Yunan’da M.Ö. VI.yy. dan başlayarak dilbilgisi, dilbilim ve bugünkü dil felsefesinin çerçevesi içinde görülen konular, düşünürler tarafından gündeme getirilmiştir.
Dilbilgisi kavramlarının belirlenmesi, kuralların konulması, daha çok Aristoteles döneminde olmuştur.
Daha sonra “diller” üzerine çalışmalar yapılmıştır.
XVII.yy.da Paris’teki Port Royal Okulu öğrencileri için hazırlanan “Port Royal Dilbilgisi” (1660) dil-mantık ilişkilerini ele alarak, dil incelemelerine yeni boyutlar katmıştır.
Dil olgusunun değişik görünümlerine yönelen tanıdık isimler arasında; Bacon, Leibniz, Herder, Humboldt gibi düşünürlerin isimlerini görüyoruz.
XX.yy. a kadar daha çok tarihselci ( artsüremli) bakış ile ele alınan dil, XX.yy.ın başında İsviçreli dilbilimci F. de Saussure tarafından “yapı” olarak görülmüş ve betimlenmiştir. Saussure’ün öncülük yaptığı, tarihsel bakışı ikincil konumda gören, dilin belli bir süre içindeki yapısını çözümleyen ve elde edilen bulguları betimleyen görüşler, dilbilim çalışmalarının temelini oluşturmuştur. Daha sonra N. Chomsky’e uzanan süreçte araştırmalar, yüzey yapılardan derin yapılara doğru ilerlemiştir.
Dili nesne edinen disiplinlerin başlıcalarını bir tabloda görelim

DİLBİLGİSİ
Bilindiği gibi okul sürecimizde, dile ilişkin karşılaştığımız ilk disiplin “dilbilgisi”dir. Dilbilgisi, bir dilin işleyişini ve sunduğu düzeni ortaya koyan, özellikle de biçimbilimle sözdizimi kapsayan incelemedir. O her şeyden önce dilin doğru kullanımını öğretmeyi amaçlar. Dilbilgisinin diğer önemli bir yanı da düşüncelerimizi “doğru” aktarmanın bilgisini vermek iddiasında olmasıdır. Bu yönüyle felsefenin de alanına girer. Aristoteles’in ve Platon’un dilbilgisi oluşturma çabasını hemen hatırlayalım.
Dilbilgisinin, dilsel kullanımın kimi yönlerini kurala bağlayarak, bir standart oluşturmaya çalıştığını da dikkate almalıyız.
İnsanlar belli bir aşamada, değindiğimiz gerekçelerle, dilin kurallar bütününü yazıya geçirmeyi düşünmüşler ve dilbilgisi çalışmalarını başlatmışlardır.
İ.Ö.IVveya V.yy. |
Hintliler |
Panini, Sanskritçe’nin dilbilgisini yazmıştır. |
İ.Ö. IV.yy. |
Aristoteles |
Dil araştırmalarını genel felsefeden ayırarak, bağımsız bir dilbilgisi kurmaya yöneldi. Dilbilgisi kavramlarının bir kısmını oluşturdu. |
İ.Ö. II.-I.yy |
Dionysos Thrax |
Geleneksel dilbilgisi kitaplarının ilk örneği |
İ.S.II.yy. |
İskenderiyeli Apolonios |
Önemli bir sözdizimi kitabı |
I.yy. |
Varro |
Latince Dilbilgisi |
IV.yy. |
Donatus |
Ars Grammatica |
VIII.yy. |
Sibeveyhi |
El Kitap (Arapçanın en geniş ve sağlam dilbilgisi) |
Ortaçağ |
|
Grammatica speculativa (kurgusal dilbilgisi,evrensel dilbilgisi), tüm ortaçağ boyunca önemli bir araştırma ekseni olarak kendini göstermiştir. (Çotuksöken) |
XIII.yy-XIV.yy |
Modistae adlı dilbilgisi uzmanları |
Dili gerçekliğin yansıması olarak görerek, dilbilgisi kurallarını açıklayabilmek için felsefeye başvururlar. |
XVII.yy. |
Fransa Port Royal Manastırı |
Bir grup dilbilgisi uzmanı, evrensel dilbilgisi düşüncesine ilgi duydu. Bütün dillerin dilbilgisi kategorilerinin düşüncenin ortak öğelerini ortaya çıkarabileceğini iddia ettiler. |
BETİKBİLİM (filoloji)
Betikbilim (filoloji) dilbilim ile ilişkili, ancak ayrı bir alandır. Rönesans ile ortaya çıkmakla beraber, XVIII.yy.da ayrı bir disiplin haline gelmiştir. Amacı, eski yazınsal yapıtları açıklamak ve aydınlatmak, aynı zamanda da bu yapıtlarda söz konusu edilen uygarlıkların, gelenek ve göreneklerin bazı özelliklerini yeniden canlandırmaktır. (Kıran,2002:39)
DİLBİLİM
Doğa Felsefesi ile fizik ya da kimya arasındaki ilişki, Dilbilim ile Dil Felsefesi arasında da kurulabilir. Dilbilimin birçok konusu Dil Felsefesi ile örtüşmektedir. Yaklaşımların farklılığı felsefenin kendine özgü bakışından kaynaklanmaktadır.
Dilbilim, dil yetisinin ve doğal dillerin incelenmesidir. Dil yetisinin insanın evrensel bir özelliği olduğu unutulmamalıdır. Diller ise özeldir ve sürekli değişime uğrarlar.
“Dilbilimin ve dilbilimcilerin görevi , bir dilsel topluluğa ait bireylerin zihinlerindeki ortak özelliği etraflı bir biçimde tanıtmaya çalışmaktır. Yakından incelendiğinde bu ortak özelliğin son derece karmaşık olduğu görülür”
“Sözcüklerin oluşumunu sağlayan sesbilgisi kuralları yanında, anlam ve dizimlerin oluşmasını sağlayan biçimbilimsel kurallar da vardır. Buna bağlı olarak, anlambilim kurallarının da unutulmaması gerekir “ (Kıran,2002:39)
İşte tam burada, dilin biçimsel yapısı ile dilin anlamsal yapısı arasındaki ilişkinin varlığı gündemimize geliyor. Felsefece düşünmenin de yöneldiği “anlam” konusu, dilbilimcilerin düşünür, düşünürlerin dilbilimci olduğu ortak bir alanda yer alıyor. Biz burada sadece ilişkileri gösteren özet tablolar ile yetineceğiz. Kavramları dergimizin sözlüğü ile bağlantılandırıp sizleri düşünmeye davet edeceğiz.
(Not: Tabloda sözcüklerin üzerine tıklayarak, "Terimler, kavramlar, görüşler" sözlüğünde sözcüklerin karşılığına ulaşabilirsiniz.)

Anlambilim
Felsefe ve göstergebilim ile bağlantısı nedeniyle “anlambilim” üzerinde biraz daha duracağız.
Anlambilim, doğal dillerdeki anlam alanını incelemektedir. Anlambilim araştırmaları daha çok “sözcük” temelinde gerçekleştirilmiştir. Konuşmanın amacı, anlam aktarmaktır.
“Yapısal anlambilim çalışmaları, anlambilimin yöntem açısından en verimli aşamasını oluşturur. Söz konusu yöntem, özellikle A.J.Greimas’ın çevresinde gelişen araştırmalarla göstergebilim kuramının doğmasına yol açmıştır.”(Kıran, 2002:239)
Anlambilim dil göstergesinin (aşağıda gösterilmiştir) “gösterilen” inini incelemektedir.

Toplumdilbilim.

Ruhdilbilim
Ruhdilbilim, konuşan birey ile bireyin kullandığı dil arasındaki ilişkileri çözmeye çalışır. Bu bilim dalı, iletiler ve bu iletileri aktaran ya da alan bireyi birbirine bağlayan ilişkilerle ilgilenir. Ruhdilbilim, iletişim sürecini, sözlü çağrışımlar, küçük çocukta dilin öğrenilmesi sorununu, düşünce ile dil arasındaki genel ilişkileri inceler.
(Kıran,2002:270)
Dilbilim Kuramları
Dile bir yapı olarak yaklaşan, F. de Sausure’ün açtığı yolda ilerleyen ve dilbilimi faklı biçimde kavramlaştıran görüşlerin özetini aşağıda veriyoruz. Dilbilimci kuramların ve dile felsefece yaklaşımların birbirlerini yakından etkilediklerini, akımların birbirini izleyen süreçlerinde görebiliriz.
(Not: Tabloda sözcüklerin üzerine tıklayarak, "Terimler, kavramlar, görüşler" ve "İsimler" sözlüklerinde sözcüklerin karşılığına ulaşabilirsiniz.)

Bazı belirlemeler:
F.de Saussüre’ün “Genel Dilbilim Dersleri” başlığıyla, ölümünden sonra öğrencileri tarafından kitaplaştırılan yapıtındaki önemli belirlemeleri, dil felsefesini de ilgilendirmesi açısından, başlıklar halinde görelim:
-Dilbilim betimsel bir bilimdir
-Sözlü dil önceliklidir.
-Dilbilimin görevi, ulaşabildiği dilleri betimlemek, bu dillerin tarihsel gelişimini incelemektir.
-“Dizge” dile bakışta en önemli kavramlardan biridir.
-Dilde yalnız karşıtlıklar vardır
“Genel Dilbilim Dersleri” de üzerinde durulan ikili karşıtlıklar:
- Dil/Söz
- Artzamanlılık / Eşzamanlılık
- Dizisel ve dizimsel ilişkiler.
- Töz ve biçim.
- Anlam ve değer.
“Göstergeleri birbirine yaklaştıran ya da onları birbirinden ayıran benzerlikleri ve farklılıkları görerek bir dil göstergesine yani bir sözcüğe kesin bir değer verilebiliriz. ‘Nehir’ sözcüğü, ırmak, akarsu, çay, dere gibi sözcüklere göre değer kazanır.” (Kıran, 2000: 125)

Metindilbilim
“Dilbilim ile yazınsal çözümlemenin ara hattında metin dilbilim gelişmiştir. Bu yeni dal, tıpkı eski biçembilim gibi, betimsel ve eleştirel bir bakış açısıyla kendini çevreleyen toplumsal yapılarla ilişkileri içinde ya da dışında bir metnin değişik yapılarını ortaya koymaya çalışır.” (Kıran, 2002:279)

GÖSTERGEBİLİM
Dilin en önemli işlevlerinden biri de, iletişim aracı olmasıdır. Bilindiği gibi insanlar arası iletişimi sağlayan sadece dil değildir. Dil-dışı iletişim dizgeleri de vardır. Göstergebilim, dil dahil , iletişim konusu olan tüm dizgeleri konu edinmektedir.
“Göstergebilim , toplum yaşamı içinde ele alınan gösterge dizgelerini ve anlamayı ele alan iki ana dalı içerir.” (Vardar, 2000:106)
“Ch.Morris, göstergebilim içinde üç bölüm ayırt eder.
- Göstergelerle konuşan bireyler arasındaki ilişkiyi inceleyen edimsel bölüm.
- Göstergelerle gösterilen nesneler arasındaki bağlantıyı ele alan anlamsal bölüm.
- Göstergelerin kendi aralarındaki biçimsel bağlantılar üstüne eğilen sözdizim.”
( Vardar, 2000;107)
Göstergebilim , dilbilimle mantıktan yararlanarak, yöntemsel önerilerde bulunan, yorumlama örnekleri sunan bir üstbilim niteliği taşımaktadır.

Konumuz gereği burada dilsel gösterge düzenleri üzerinde duracağız.
“Dil göstergelerden oluşan bir dizgedir” diyen F. de Saussure, yepyeni bir anlayış getirmiştir. Kendisinden sonra “dil” göstergebilimin alt alanı olarak, incelenmeye devam etmiştir.
Dil Göstergesi.
Belli dilde, anlamlı en küçük birimlere dil göstergesi adı verilir. Sadece sözcükler değil, fiil çekim ekleri ve çoğul ekler de birer dilsel göstergedir.
Anlam taşıyıcısı olarak, dil felsefesinde de önemli bir kavram olan “gösterge” üzerinde biraz daha durmakta yarar görüyoruz.

Dil göstergesinin bazı özellikleri:
-Dil göstergesi nedensizdir. Gösterileni, gösterene bağlayan bağ, hiçbir iç ilişkiye bağlanmaz.
-Gösterge uzlaşma ürünüdür.
-Dil göstergesi bir simge değildir. Simgede gösteren ile gösterilen arasında doğal ve nedenli bir ilişki vardır.
-Gösterge çizgiseldir. Göstergeler birbirini izler ve bu ardışıklıkta meydana gelecek her değişiklik anlam düzleminde değişikliğe neden olur.
-Dil göstergesi ayırıcıdır. Dilde her şey ayırıcı birimlerin birleşmesiyle işler.
Dil göstergesinin nedensizliği konusunda Saussure ile uzlaşı içinde olan Benveniste, dil göstergesinin temel niteliğine farklı bir açıklama getirir. “Benveniste’e göre, göstereni gösterilene bağlayan bağ nedensiz değil zorunludur, çünkü anlığımız boş biçimleri, adlandırılmamış kavramları barındırmaz. Zaten Saussure’ün kendisi de bunu söylüyordu: gösteren ve gösterilen bir kağıdın ön ve arka yüzü gibi birbirinden ayrılmaz. O zaman Benveniste’e hak vermek gerek: göstereni gösterilenle bağlayan bağ zorunludur ve dil göstergesi ancak gerçeklik düzleminde gönderme yaptığı nesneye ya da olguya göre nedensizdir” (Kasar, 2002:127)
Dilbilim başlığında “anlambilim” den söz etmiştik. Göstergebilimin bir yönüyle anlamlama kuramı olduğunu dikkate alırsak aradaki farka da değinmek gerekiyor. “Hem Emil Benveniste, hem J.C. Coquet, anlambilimin sözcük ve tümce düzeyini aşmadığını belirtiyorlar. Göstergebilimse tümce-üstü düzeyde, yani söylem düzeyinde inceleme yapıyor. Anlamın eklemlenişi ancak söylem düzeyinde ele alınabilir. Göstergebilim de anlamın eklemlenişini, oluşumunu inceler.” (Kasar,2002:134-135)

“Söylem çözümlemesi, betiksel dilbilim, vb. alanlardaki çalışmalar aracılığıyla tümce boyutları aşılmış, sözceleme düzlemine yönelişle birlikte dilsel dizgeyi çevreleyen çeşitli koşullar göz önünde tutulmaya başlanmıştır. Göstergebilimle dilbilim arasındaki etkileşim (göstergebilim) de burada anılmalıdır.” (Vardar,2002:74)
SÖZCELEM KURAMLARI
Dil kullanım alanına çıktığında, dış etkenlerin de etkisi altına girmektedir. “Sözcelem ve edimbilimin araştırma alanları hemen hemen aynı olmasına karşın, sözcelem kuramları genellikle ‘söylemsel öğeler’, ‘kiplikler’ ‘aktarılan söylem’ ya da ‘başkasının söylemi’ ile edimbilim ise, daha çok dil edimi sorunuyla ilgilenir. (Kıran, 2002:175)

EDİMBİLİM
“Bir dil konuşmak,
kurallarla yönetilen bir davranış biçimi kabul etmektir”
J.R.Saerle
“Günlük yaşamımızda karşımızdakine bir şeyler söyler, sorular sorar, emirler, sözler verir, kimi zaman da özür dileriz.
Bu iletişim eylemlerinde bulunurken ne yaparız?
Dilin yararı ve etkinliği nedir?
Bir konuşucu alıcısıyla iletişimde bulunurken neyi amaçlar?
İletişim sırasında birbirlerine nasıl davranır?” (Kıran, 2002:214)
Dilbilim başlığında, dili bağımsız ve bağlamından kopuk sözceler bütünü olarak ele alan “yapısal dilbilim” in yaklaşımlarını göstermeye çalıştık.
Dilin iletişim işlevi içindeki durumunun, dilbilimci ve felsefecilerin ilgi alanına girmesi, görece daha yakın zamanda olmuştur.
Edimbilimsel dilbilim, bir bağlam içinde “sözcelerin” anlamını açıklamaya çalışır. Aslında burada “konuşmanın” dilbiliminden söz ettiğimizi söylemek yanlış olmayacaktır.
Dilin edimsel boyutu, felsefeci olan J.L.Austin tarafından gündeme getirilmiştir. Çözümleyici gelenek içinde Austin ve diğerlerine “Dil Felsefesi” başlığında tekrar döneceğiz.
“Bugün dilbilimciler edimsel eylemler, felsefeciler ise edimsöz değerleriyle ilgilenmektedirler. “ (Kıran, 2002:214)

Terimde yer alan bilim sözcüğünü “kuram” olarak okumak yanlış olmayacaktır. “Yoğun çalışmalar yapılmasına karşın, belli bir edimbilim kuramından söz etmek oldukça zordur. Yine de birbirine yakın iki edimbilim görüşünden söz edilebilir.
Birincisi, dili kullananlar yani dilin konuşucu ve alıcılarıyla göstergeler arasındaki ilişkilerin incelenmesini kapsayan Ch. Morris’in edimbilim görüşüdür. Bu görüşte, genellikle söylemsel öğeler ya da «göstericiler», konuşucu, alıcı ve sözcelemin kendisi söz konusudur. Burada «dilde öznellik»ten söz edilebilir.
İkincisi, J -L. Austin, J. R. Searle, O. Ducrot ve D. Wunderlich’in temsil ettiği, dil edimleri sorununu ele alan görüştür. Bu görüşün temel varsayımı “Konuşmak hem bir bilgi alış verişidir, hem de belli kurallara bağlı olarak bir edimi(eylemi) de gerçekleştirmektir” (Kıran, 2002:213)
Edimbilim çalışmaları, birçok yeni terimi ve kavramı gündeme getirmiştir. Meraklıları için bu terim ve kavramları içeren bir bölüme dergimizin bu sayısında yer verdik.
YAZIN (EDEBİYAT) KURAMI
“ Edebiyatın kuramlarını, tarihi gelişimini, çözümleme alımlama yöntemlerini, değerlendirme olgusunun dayandığı ilkeleri, yaratıcılık-üreticilik sürecini, ulusal sınırları da aşarak inceleyen, belgelere dayanarak araştıran bilim dalı ise genel edebiyat bilimi olarak bilinmektedir.”(Aytaç,1999:11)
Yazının (edebiyat) gerecinin dil olduğunu bildiğimize göre, aradaki ilişki için sanıyorum fazla söze gerek olmayacaktır. Günümüzde, “metin” in artan önemi ve yazarından bağımsızlığı konusundaki görüşlerde, felsefecilerin de payı olduğunu belirtmeliyiz.
Burada edebiyat kuramlarının genel bir tablosunu vermekle yetineceğiz. Görüldüğü gibi kuramların adlandırılması, felsefeyle ilgisini açık olarak ortaya koymaktadır.

DİL FELSEFESİ
Dilbilgisi, dilbilim, göstergebilim, metinbilim v.d.nin dille ilişkisine genel olarak değindik. Peki dil felsefesinin dile yaklaşımı ve andığımız disiplinlerden farkı nedir?
Aslında felsefe ve dilbilimciler aynı olguyu konu edinmişlerdir: Dil. Fark, felsefece düşünmenin yönteminden kaynaklanmaktadır. Felsefeci “tüm doğal dillerde ortak olan, dil fenomenine ait öğelerin apriori tasvir edilmesi amacını güder.” (Altınörs, 2003:14)
Dil ile felsefe ilişkisinde, birbirine çok yakın felsefece yaklaşım tarzlarındaki farkları da özet olarak görelim:
Dil Felsefesi |
Dilci Felsefe |
Mantıkçı Pozitivizm |
Gündelik Dilin Felsefesi |
Diğer felsefe disiplinleri gibi kendine özgü sorunları ve kavramları olan bir felsefe disiplinidir. |
Ele aldığı sorunlara, bir “dil sorunu” olarak yaklaşmaktadır. |
Dil sorunlarına duyarlı olmakla birlikte, temel sorunları epistemoloji üzerine yoğunlaşmıştır. |
Mantıkçı Pozitivistlerin, ideal dil anlayışlarındaki sınırlandırıcı tutuma karşıt olarak, gündelik dile alan açan kuramlar geliştirmişlerdir |
Kaynak: (Altınörs, 2002)
“Dil felsefesinin ilgilendiği konular nelerdir?” sorusunun yanıtını “Felsefe Sözlüğü” deki geniş yaklaşımla verelim:
En genel anlamda, bir bütün olarak dilin kökenini, yapısını, özünü ve doğasını, kapsamını ve içeriğini inceleyen;
Farklı diller arasındaki köken ve yapı bakımından ortak özellikleri araştıran;
Bilim dili, şiir dili, matematik dili, bilgisayar dili, beden dili diye adlandırılan değişik söyleme olanaklarını çözümleyen;
Anlamın, anlamlı ifade ile anlamsız ifadeyi birbirinden ayıranın ne(ler) olduğunu ortaya koyan;
Dildeki anlamın nasıl oluştuğunu, anlamların dilde nasıl dolaştığını, nasıl iletildiklerini, nasıl anlaşıldıklarını betimleyen;
Kavramlar ile kavramsallaştırmalar, sözcükler ile nesneler, tümceler ile olgu ya da olgu bağlamaları arasındaki ilişkiye odaklanarak, dil ile gerçeklik arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu açıklayan;
Dil yoluyla iletişimin nasıl ve hangi koşullar altında olanaklı olduğunu, özellikle dilin simgeselliğine yoğunlaşarak betimleyen;
Dilin sözdizimi, pragmatik (edimbilim / kullanımbilim), anlambilim, göstergebilim, retorik gibi dil görüngüsünün kavranmasında belirleyici konumda bulunan boyutlarını araştıran;
Dilin insan yaşamındaki yerini ve önemini, başta genel felsefe anlayışımıza ilişkin içerimleri olmak üzere, bütün yönleriyle dizgeli bir biçimde ele alan felsefe dalı.
Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları.
Dil Felsefesine oldukça geniş alan açan bu tanımlamayı gördükten sonra, özellikle “anlam” sorununa vurgu yapmamız yerinde olacaktır. Dilbilimciler, göstergebilimciler ve dil felsefecileri’ni buluşturan, “Anlam Nedir?” sorusu, “Göndergenin, dilsel ifadenin anlamıyla ilişkisi nedir?” sorusuyla birlikte zihinleri meşgul etmeye devam etmektedir.

Dil Felsefesi Tarihçesi:
Herakleitos’un “logos” kavramı, günümüzde de tartışılan temel dil felsefesi konularından birini içermektedir. Kavram, dil-düşünme-varlık arasındaki ilişkiyi içermektedir.
Demokritos’a göre, sözcükler, insan doğasından kaynaklanan ve ait olduğu doğal yapıyı yansıtan imlerdir.
Epikuros, dilin, sözcüklerin kaynağının doğa olduğunu varsayar.
Sofistler genel tutumlarına paralel olarak, dili insana özgü bir gerçeklik olarak ele alırlar.
Dil felsefesi tarihinde, dile ilk sistematik yaklaşımı Platon’da görüyoruz. “Kratylos” diyaloğunun temel sorunsalı, ad verme ve adların doğruluğudur. Platon bu diyaloğunda “adlar ile onların adlandırıldıkları şeyler arasındaki ilişkinin doğal mı, uylaşımsal mı?” olduğunu tartışır.
Dile dilbilgisel ve mantıksal yaklaşan ilk filozof ise Aristoteles’tir. Aristoteles ayrıca dilin etik kullanımı üzerinde de durmuştur.
Ortaçağ boyunca “dil sorunları” başlıca tartışma konularından biridir. Tümellerin, dil-düşünme-gerçeklik ile ilişkisini sorun eden düşünürlerin teolojik kaygısını da vurgulamalıyız.
XVII.yy.
Descartes, insanı taklit ederek oluşturulacak hayali makineler ile insan arasındaki farkın, en önemli ölçütlerden birinin konuşma olduğunu belirtmiştir.
Leibniz, matematiksel işaretler gibi, simgelerden oluşmuş ideal bir dil peşine düşmüştür. Bu ideal dil arayışının arkasında, düşünmemizin doğruluğunu güvence altına alma kaygısı vardır.
Dil düşünce ilişkisi bağlamında ideal bir dilbilgisi oluşturma gayretine “Port Royal Okulu”ndan söz ederken daha önce değinmiştik.
XVIII.yy.
J.Lock’un, “İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme” adlı yapıtında, sözcükler ile idealar arasındaki ilişkiye yer verilmiştir. Lock’a göre sözcükler, zihindeki idelerin yerini tutan anlamlı imlerdir.
“Daha çok dil-zihin ilişkisini sorgulayan bu dil-anlam kuramına göre, dil, insanın, görünmez zihin içeriklerini başkalarına aktarmak için kullandığı görünür işaretlerden başka bir şey değildir. Dilde kullandığımız en küçük anlamlı anlatımlar olan sözcükleri zihnimizdeki idelerin/kavramların yerine, bu sözcüklerden oluşan tümceleri de kavramları birbirine bağlayarak oluşturduğumuz düşüncelerin yerine kullanırız. Hangi dilsel anlatımların hangi kavram ya da düşüncenin yerine kullanılacağını belirleyen şey uylaşımdır. Kısaca söylemek gerekirse, zihinci kuram, dilsel anlatımların, zihnimizdeki kavramlarla düşünceleri temsil ettiklerini; bir dilsel anlatımın anlamının, temsil ettiği zihin içeriği olduğunu ileri sürer.”(Aysever, 2003)
İletişim etiği, Lock’un da üzerinde durduğu dil konularından biridir.
Condillac, doğal dillerin kökeninin, duyumların etkisiyle insanların çıkardıkları seslere, haykırışlara bağlamıştır.
XIX.yy.
Tarihselci yaklaşımın ağırlık kazandığı, XIX.yy.da dilin kökenine yönelik çalışmalar öne çıkmıştır.
Bu dönemde Dil-Kültür bağlantısını vurgulayan W. Von Humboldt’un çalışmaları özellikle dikkat çekicidir. “ Bir toplumda yaşayan insanlar dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, dillerinin kendine sunduğu biçimde görmektedirler. Bu yüzden, tek ve aynı gerçekler dünyası, ayrı diller konuşan toplumlara başka başka gözükecektir. Humboldt’a göre insanlar bu dünyada anadillerinin dünyayı kendilerine tanıttığı biçimde yaşamaktadırlar. Kendilerinden önceki yaklaşıma göre dil, insanları nesnel gerçeğe götüren, tarafsız ve saydam bir araçken, tarihselci yaklaşıma göre , kendisi de bir dünya görüşü içeren , bu görüş doğrultusunda insanların gerçeğini biçimlendiren bir etmendir.” Ana Britannica
Dil üzerine yaptığı yorumlar ile, XX.yy.daki birçok düşünürü etkilemiş olan Nietzsche’nin de adını anmalıyız. “Filolog olarak Nietzsche, “dilbilgisi” nin, düşünme tarzımızı belirlediğini ileri sürmüştü, ama hemen ardından bizi yanılmalara sürüklediğini de belirtmiş ve önemli olanın yaşamsal bir deneyimin etkililiğine yöneltmek olduğunu savunmuştu. Nietzsche, filozofun, herkesten daha fazla dilin ve mantığın tuzağına düşmüş olduğunu söylüyordu. (Filozofun Kitabı,1875) Kesin anlamda bir dil felsefesi olmayan, ama dil üzerine olan bu felsefe, söylemin sınırlarını belirliyor ve anlamın son kaynağını oluşturan ve dilsel olmayan bir öte alana ve beri alana bağımlı olduğunu söylüyordu.” Axis 2000
XX.yy.
XX.yy.ın hemen başında, F.de Saussure’ün dile yaklaşımı, XX.yy. dilbilim ve dil felsefesinde belirleyici rol oynamıştır. Dilbilim başlığında F.de Sausure’ün görüşlerine değinmiştik.
Yirminci yüzyıla dil felsefesi çağı demek doğru olur mu bilmiyorum. Ancak hemen hemen tüm büyük felsefi yaklaşımlar “dil” i temel sorunları arasında ele almışlardır.
Görüngübilim (fenomenoloji), yorumbilgisi (hermeneutik), çözümleyici felsefe (analitik felsefe) , yapısalcılık, post yapısalcılık, yapıçözüm değişik boyutları ile dil konusunda bir çok yorum içermektedir.
Felsefelerinde dile özel bir yer veren, E.Husserl, Heidegger, Gadamer, Habermas, Derrida’yı da anmamız gerekmektedir.
Çözümleyici Felsefe
Dil felsefesi bağlamında çözümleyici felsefenin özel bir yeri vardır. Üzerinde biraz daha fazla durmamızın nedeni, 20.yy.ın neredeyse ilk üç çeyreğinde bu gelenek içinde yer alan düşünürlerin görüşlerinin süreklilik taşımasından dolayıdır.
Çözümleyici felsefe geleneği, bilim ve felsefede doğruluğu güvence altına almak adına, dilin anlatım, anlamlandırma olanaklarını daraltarak işe başlamıştır. Matematik gibi oluşturulmuş bir dilin, mantıksal açıdan yanlış yapma olasılığını azaltacağı düşünülmüştür. (Ortaçağlardan bu yana gelen, ideal dil arayışı) Bu yaklaşım, dünyanın olgusallığını dilde görmek ve resmetmek adına, yaşamı adeta donduran ve bir çok şeyi dışlayan görüşleri içermiş ve formülleştirmelere neden olmuştur.
Yüzyılın ortasına doğru, giderek esnekleşen ve günlük dili de anlamlı sayan bir tutum ile dil çözümlemesine girilmiştir.
Çözümleyici geleneğin birbirini izleyen safhalarını aşağıda sunuyoruz.


Çözümleyici geleneğin, dili yorumlamasının arka planında daha önce değindiğimiz anlam kuramları bulunmaktadır. Felsefece düşünme, anlamı temellendirirken, bir dizi sava yaslanmıştır.
“Bunların ilki, yazının ağzımızdan çıkan sözleri, ağzımızdan çıkan sözlerin ise zihnimizdeki tasarım ve düşünceleri temsil ettikleri savıdır.
İkincisi, ağzımızdan çıkan sözler ile onların temsil ettikleri şeyler arasında uylaşımsal bir ilişki olduğudur.
Üçüncüsü, ağzımızdan çıkan sözlerin uylaşımsal olarak temsil ettikleri bu şeylerin onların anlamlarını teşkil ettiğidir.
Söz edimleri kuramının bunlar dışında, iletişimin konuşan kişinin inisiyatifinde gelişen bir süreç olduğunu; konuşan kişinin bir şey anlatmaya çalışırken kullandığı dilsel anlatımın, o anlatımı kullanırkenki yönelimlerinin taşıyıcısı olduğunu; dinleyen kişinin konuşan kişinin anlatmaya çalıştığı şeyi anlamasının, onun bu yönelimlerini kavramasından başka bir şey olmadığını da kabul eder.”
Derrida'nın, söz edimleri kuramı ile Aristoteles'ten beri dil ve anlam konusundaki ortaya atılan bütün görüşlerde karşı çıktığı noktalar da işte bunlardır.
Derrida öncelikle “gösterge” kavramını büyüteç altına almıştır. “O, Sauussüre’ün tespitlerine katılmakla birlikte, göstergeyi gösteren ve gösterilen diye ayırarak, tıpkı geleneğin yaptığı gibi, bir gösterge aracılığıyla gösterilen, kendi başına var olan değişmez aşkın bir varlığın olabileceğini kabul etmiş ve böylece Thales'ten Heidegger'e dek bütün batı felsefe geleneğinin içine düştüğü "metafiziğe" saplanmıştır. Derrida, varlığı hep şu-anda-bulunuş olarak gören batı felsefesinde merkeze konan şeylere verilen 'öz', 'ilke', 'erek', 'varoluş', 'bilinç', 'tanrı' vb. bütün adların şimdi ve burada bir "bulunuş"a işaret ettini belirtir. Oysa, Derrida'ya göre, göstergeler aracılığıyla gösterilen aşkın bir gösterilen yoktur. O, her gösterenin başka bir göstereni gösterdiğini, dolayısıyla ancak ve ancak bir gösterenler zincirinden söz edilebileceğini ileri sürer. Bunun sonucuysa, anlama alanının ve oyununun sonsuzca genişlemesidir. (Aysever, 2003:41)
Derrida’nın “anlam” a yaklaşımı, metinde öncelikli rolü okuyucuya vermesi, yazı(metin)- konuşma ikilisinde metni öne çıkarması günümüzde tartışılan bir çok soruna yol açmıştır.
BİTİRİRKEN
“Dil ve Felsefesi” başlığı altında derlediğimiz bu metnin niyeti, dilin disiplinlerarası bağlantılarını göstermekti. Diğer bir amaç da, felsefece düşünmenin, bu farklı düşünme yordamlarıyla ilişkisine dikkati çekmekti.
Felsefe ve dilbilim ilişkisine değinen aşağıda alıntıladığım yorum, felsefe - dilbiliminin ne kadar iç içe olduğunu gayet açık dile getirmektedir.
Özellikle yüzyılımızda ortaya çıkan ve ağırlık kazanan dilbilim çalışmalarında beliren görüşler konu üzerinde düşünenleri daha önceki dönemlerde temelleri atılan felsefe çalışmalarına götürüyor. Dilbilimcilerin düşüncelerini sıralarken açığa çıkarırken zaman zaman açık seçik bir biçimde dile getirmeseler de örtük olarak ileri sürdükleri temel savlar araştırmayı —onlar için de— ister istemez felsefe bağlamına taşıyor. Bir bakıma dilbilimcilerin varlığa, varolana, insanın (öznenin) düşünme yetisine ilişkin dolaylı saptamaları ya da önvarsayımları, onları doğrudan olmasa da felsefe dünyasının içine sokuyor Başka bir deyişle, bir varolan olarak dilin yapısı dilbilimcileri felsefe dünyasına girme y da felsefede olup bitenlerden haberder olma konusunda kışkırtıyor (Çotuksöken, 2002:182)
Anlam dünyamızda, yaşama evrenimizde, insan olma sürecimizde, “dil” in yaşamsal, görmezlikten gelinemeyecek rolünü dile getirmek bile gereksiz.
“Logos”un, “Kelam”ın, “Yasa” nın, “Söz” ün gerçekliğin bire bir taşıyıcısı olduğu inancından, “dil” in hiçbir şey olduğunun söylendiği postmodern bir döneme geldik. Dile yüklediğimiz anlamı yeniden sorguluyoruz. Kuşkularımız arttı. Ancak dilden kaçışımız yok. Dil bizim fiziksel ve tinsel yapımızın, diğer bir deyişle insan olarak varlığımızın en somut görünümü. O bir soluk olarak, ses olarak maddi bir gerçeklik. Aynı zamanda ruhumuzun çevirmeni. Belki onsuz da düşünebileceğimiz durumlar var. Yine de dile gelmeyen düşüncenin, aktarılamayan duyum ve duygunun her zaman eksik kaldığını, çoğaltılamadığını, saklanamadığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Dil; esnek sınırlarımız, hapishanemiz, özgürlük alanımız, sığınağımız, tesellimiz, isyanımız, zavallılığımız, kahramanlığımız, hiçliğimiz, varlığımız, anlamımız.
Dil olmasaydı, insan, insan olmayacaktı.
Kaynakça :
1. Kıran, Zeynel, Dilbilime Giriş, Seçkin Yayınları, 2002, Ankara
2.Açıklamalı Dilbilim Terimleri Sözlüğü, Prof.Dr.Berke Vardar yönetiminde,Prof.Dr. Nüket Güz, Prof. Dr. Emel Huber, Prof. Dr. Osman Senemoğlu, Prof. Dr. Erdim Öztokat, Multilingual, 2002, İstanbul.
3. Altınörs, Atakan, Dil Felsefesine Giriş, İnkılâp Yayınevi, 2003, İstanbul
4. Haz: Güçlü,A.Baki- Uzun, Erkan- Uzun, Serkan-Yoksal, Ü. Hüsrev , sarp erk ulaş Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları , 2002, Ankara
5.Kasar, Sündüz Öztürk, Söylem, Göstergebilim ve Çeviri, Yıldız Teknik Üniversitesi Yayınları, 2002, İstanbul.
6.Rifat, Mehmet, XX.yy.da Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Om Yayınları, İstanbul, 2000
7. Altuğ Taylan, Dile Gelen Felsefe,YKY,İstanbul , 2001
8. Çotuksöken, Betül, Felsefe: Özne-Söylem, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 2002
9.Aytaç, Gürsel, Genel Edebiyat Bilimi, Papirüs Yayınları, İstanbul, 1999
10.Aysever, Levent, "Söz"ün Yurtsuzluğu, Adam Sanat, Sayı 211,İstanbul, Ağustos 2003

