KENDİ DİLİNDEN YORUMSUZ
Dilbilim Göstergebilim
Felsefe Ekibi
FERDINAND de SAUSSURE: Genel Dilbilim Dersleri
Giriş
Bölüm1:Dilbilim tarihine kısa bir bakış
Dil olguları çevresinde oluşan bilim, gerçek ve tek konusunun ne olduğunu anlamadan önce üç evreden geçti. Önce, “dilbilgisi” diye adlandırılan çalışmalar yapıldı.(...)
Daha sonra filoloji ortaya çıktı. (...)
Üçüncü dönemse, dillerin birbirleriyle karşılaştırılabileceği anlaşılınca başladı: Bu da karşılaştırmalı filolojinin ya da “karşılaştırmalı dilbilgisi”nin kökenini oluşturdu. (...)
Karşılaştırma olgusuna tam olarak uygun yeri veren asıl dilbilim ise Roman dilleri ile Germen dillerinin incelenmesiyle doğdu. (...)
Bu alanda ilk atılımı yapan, The Life of Language (Dilin Yaşamı) [1875] adlı kitabın yazarı, Amerikalı Whitney oldu. Kısa bir süre sonra da yeni bir okul oluştu. İleri gelenlerinin hepsi Alman olan yeni-dilbilgiciler okuluydu bu: K. Brugmann, H. Osthoff, Germen dili uzmanları W. Braune, E. Sievers, H. Paul, Slav dili uzmanı Leskien, vb. Söz konusu yeni-dilbilgiciler karşılaştırmanın bütün sonuçlarını tarihsel bakış açısına yerleştirmeyi ve bu yolla olguları kendi doğal düzenlen içinde birbirine bağlamayı başardılar. Onların sayesin de, dil, artık kendi kendine gelişen bir organizma olarak değil, dilsel toplulukların ortak düşünme biçiminin yarattığı bir ürün olarak görülüyordu. Aynı zamanda filoloji ile karşılaştırmalı dilbilgisinin ortaya attığı fikirlerin ne kadar yanlış ve yetersiz olduğu da anlaşıldı. Ancak, dilbilime yaptığı hizmetler ne kadar büyük olmuşsa da, bu okulun da sorunun bütününe ışık tuttuğu söylenemez ve genel dilbilimin temel sorunları bugün bile bir çözüm beklemektedir.
Bölüm II :Dilbilimin gereci ve görevi, yakın bilimlerle bağıntıları.
Dilbilimin gerecini öncelikle insan dilinin bütün gerçekleşme biçimleri oluşturur: İster ilkel topluluklar ya da uygar uluslar, isterse arkaik, klasik çağlar ya da çöküş dönemleri söz konusu olsun, dilbilim her dönem , yalnızca doğru dille ve “güzel konuşma” ile değil bütün anlatım biçimleriyle ilgilenir. Ayrıca, dil, genellik insanın gözleminden kaçtığından, dilbilimci, yazılı
metinleri de hesaba katmak zorundadır, çünkü geçmişteki ya da uzaktaki dilleri ancak onların aracılığıyla tanıyabilir.
Dilbilimin göreviyse şu olacaktır:
a) ulaşabileceği bütün dillerin betimlemesini yap ve tarihini incelemek; yani dil ailelerinin tarihini otaya koymak ve her ailenin anadillerini olanaklar elverdiği ölçüde yeniden oluşturmak;
b) bütün dillerde sürekli ve evrensel bir biçimde etkisi görülen güçleri araştırmak ve tarihin bütün özel olgularını bağlayabileceğimiz genel yasaları ortaya çıkarmak;
c) kendi sınırlarını belirlemek ve kendi kendini tanımlamak.
Dilbilimin başka bilimlerle çok sıkı bağıntıları vardır; bazen onlardan veriler alır, bazen de onlara veriler sunar. Dilbilimi başka bilimlerden ayıran sınırlar her zaman açık seçik olarak görünmez. Sözgelimi, dilbilim dilin ancak belgesel bir işlev üstlendiği etnografya ile tarihöncesi biliminden titizlikle ayırt edilmelidir. Dilbilim ayrıca, insanbilimden de ayrı tutulmalıdır; çünkü insanbilim insanı tür açısından inceler, oysa dil toplumsal bir olgudur. Bu durumda dilbilimi toplumbiliminin içine mi oturtmak gerekir? Dilbilim ile toplumsal dilbilim arasında ne gibi ilişkiler vardır? Aslında dilde şey ruhsaldır: Dilin, ses değişimleri gibi özdeksel ve mekanik gerçekleşmeleri de ruhsal özelliklidir. Dilbilim, toplumsal ruhbilime böylesine değerli veriler sağladığına göre, onunla bütünleşemez mi acaba? (...)
Dilbilimin fizyolojiyle olan bağıntılarını açıklamak o kadar güç değildir: Aralarında tek yönlü bir ilişki vardır; öyle ki dil incelemesi ses fizyolojisinden açıklamalar bekler ama ona hiçbir açıklamada bulunmaz. Sonuç olarak, iki bilim dalını birbirine karıştırmak olanaksızdır: Dilin özü, (...) dilsel göstergenin ses özelliği ne yabancıdır.
Filolojiye gelince (...), dilbilimden kesinlikle ayrı bir daldır bu. (...)
Peki, sonuçta dilbilimin ne .gibi bir yararı vardır? (...) Şurası bir gerçektir ki, dilsel sorunlar, tarihçiler, filologlar, vb. gibi metinler üstünde çalışan herkesi ilgilendirir. (...)
Bölüm III: Dilbilimin konusu.
1. Dil ve dilin tanımı.
(...)
Peki nedir dil [ langue]? Bize göre dilyetisinden [ langage] ayrı bir şeydir; dilyetisinin, önemli olmakla birlikte, yalnızca belli bir bölümünü oluşturur. Dil hem dilyetisinin toplumsal bir ürünüdür, hem de bu yetinin bireyler tarafından kullanılabilmesi için toplumun benimsediği zorunlu uzlaşımlar bütünüdür. Bütünlüğü içinde ele alındığında, dilyetisi çok biçimlidir ve karmaşıktır. Fiziksel, fizyolojik, ruhsal alanlarla ilişkisi olduğu gibi, bireysel ve toplumsal alanlarla da bağlantısı vardır. Birliğini nasıl ortaya çıkaracağımızı bilemediğimiz için dilyetisini insana ilişkin olguların hiç bir kategorisi içine oturtamayız.
Ama buna karşılık, dil kendi başına bir bütündür ve bir sınıflandırma ilkesidir. Dile, dilyetisi olguları arasında birinci yeri verdiğimizde başka hiçbir sınıflandırmaya izin vermeyen bir bütüne doğal bir düzen getirmiş oluruz. (…)2. Dilin dilyetisi olguları içindeki yeri.
Dilyetisinin bütünlüğü içinde dile uygun düşen alanı bulmak için, söz [ parole] çevriminin yeniden oluşturulmasını sağlayan bireysel edimi dikkate almak gerekir. Bu edim en azından iki bireyin varlığını gerektirir; çevrimin bütünlenebilmesi için gerekli olan zorunlu bir koşuldur bu. (…)
Dili sözden ayırmakla, aynı zamanda: 1. toplumsal olanı bireysel olandan; 2. önemli olanı ayrıntıdan ve az çok rastlantısal olandan da ayırmış oluruz.
Dil, konuşan bireyin bir işlevi değildir, bireyin edilgen biçimde belleğine yerleştirdiği üründür; hiçbir zaman bir önceden tasarlama gerektirmez, düşünme eyle mi yalnızca sınıflandırma etkinliği söz konusu olduğun da ortaya çıkar.
Ama buna karşılık söz, bireysel bir irade ve zeka edimidir. Bu edimde şu özellikleri birbirinden ayırt etmek gerekir:1. konuşan bireyin, kendi kişisel düşüncesini anlatmak için dil düzgüsünü [ code] kullanmasını sağlayan birleşimleri; 2. bu birleşimleri dışa vurmasını sağlayan ruhsal-fiziksel düzeneği.
(…)
Bölüm IV:Dilin dilbilimi ve sözün dilbilimi.
Dilyetisinin incelenmesi (…) iki bölüm içerir: Temel nitelikli bölüm, özü bakımından toplumsal olan ve bireyden bağımsız bulunan dili inceler; bu inceleme yalnızca ruhsal özelliklidir. İkincil nitelikli öbür bölümse, dilyetisinin bireysel kesimini, yani sesleri çıkarma olgusu da dahil olmak üzere sözü inceler; bu inceleme de ruhsal-fiziksel özelliklidir.
Kuşkusuz, bu iki inceleme konusu birbirine sıkıca bağlıdır ve birbirini gerektirir: Sözün anlaşılır olabilmesi ve bütün etkilerini yaratabilmesi için dil gereklidir; ama dilin yerleşebilmesi için de söz gereklidir; tarihsel bakımdan, söz olgusu her zaman önce yer alır.
(…) Demek ki, dil ile söz arasında karşılıklı bağımlılık vardır; dil, sözün hem aracı hem de ürünüdür. Ama bü tün bunlar dil ile sözün kesinlikle farklı şeyler olmalarını engellemez. (…)
Bütün bu nedenlere bağlı olarak, dil ile sözü aynı bakış açısı altında bir araya getirmek gerçekleşmeyecek bir düş olacaktır. (…)
Dilyetisi kuramını oluşturmaya çalıştığımız anda iş te karşımıza böyle bir ayrım çıkmaktadır. Aynı anda izlenmesi olanaksız iki yoldan birini seçmek gerekir; bu iki yol ayrı ayrı izlenmelidir.
Gerektiğinde dilbilim adını her iki bilim dalı için de koruyabilir ve bir söz dilbilimi terimini de kullanabiliriz. Ama, bu söz dilbilimini tek inceleme konusu dil olan gerçek anlamdaki dilbilimle karıştırmamak gerekir. (…)
XX.yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Mehmet Rifat, Om Yayınevi,2000
O.DUCROT : Edimbilim
(…)
Günümüzdeki birçok tartışma, dilbilimsel betimleme içine bir edimbilimsel bileşenin de katılması gerektiği konusuyla ilgilidir. Ancak edimbilim terimine çok sayıda anlam yüklenmesi nedeniyle de söz konusu tartışmalara gölge düşmektedir. Biz işi yalına indirgeyerek, burada iki anlam ayırt edebiliriz: Birinci anlamıyla edimbilim (...), bir sözcenin anlamında, sözcenin kullanıldığı durumla ilgili olan her şeyi inceler; kullanılan tümcenin yalnızca dilsel yapısıyla ilgili şeyleri değil. Aşağı yukarı bütün araştırmacılar, 19.yy.dan beri, bu incelemenin son derece geniş alanı üstünde ısrarla durmaktadırlar ve anlamın, kullanılan dilsel gereçle belirlenmesinin ne ölçüde yetersiz olduğunu göstermektedirler. Dilsel sözcenin üretildiği durumu bilmek, sözgelimi bir adılın belirttiği göndergeyi (Biz gideceğiz’deki biz kimi belirtmektedir?), gerçekleştirilen dil edimini ( ([Ben] geleceğim derken konuşucu bir bilgi mi vermekte, bir söz mü vermekte, yoksa bir tehditte mi bulunmaktadır?), nicelendirme alanlarını (Yalnız Pierre gelecek derken, gelmeyeceğini belirttiğimiz kişilerin toplam sayısı nedir?), hedeflenen sonuçları (Pierre’i göreceğim ama Jean da orada olacak mı?’da birbirine ama ile bağlanan iki önermenin karşıtlaştırılmasına olanak veren hangi olası sonuçtur?) belirlemek açısından gereklidir.
Bu birinci anlamıyla edimbilim, dilin tümcelerine dışarıdan eklenen şeyle ilgili olduğu için, tanımı gereği, dilbilime yabancı bir araştırma alanı olarak düşünülebilir. Ama yorum için duruma başvurmanın çoğunlukla dilsel gereç tarafından öngörüldüğü ve düzenlendiği de olur. Sözgelimi, biz adılı, kendi öz anlamında, göndergenin araştırılması için bilgiler içeriyor gibidir: Konuşucunun bağlı olduğunu açıkladığı bir topluluğa ait kişiler söz konusu olmalıdır burada. Aynı biçimde, ama bağlacı, dinleyiciden, sözceyi anlayabilmesi için, üçüncü bir önerme düşünmesini ister: Üçüncü önerme, konuşucuya, konuştuğu anda mal edilen düşünme biçimi dikkate alındığında, ama’dan önce gelen önermeyle doğrulanır gibi olacak, ancak daha sonraki önerme göz önüne alındığında bu üçüncü önerme sürdürülemeyecektir (yukarıda verilen örnekte, sözgelimi Pierre ile bir konuşma olasılığı bulunabilir ama Jean’ın oradaki varlığı, böyle bir konuşmayı olanaksız kılacaktır). Bu türden çözümlemeler, dilbilimsel betimlemeye, birinci anlamıyla edimbilimsel bilgiler katmanın gerekli olduğunu göstermektedir. Bu tür bilgiler, bir tümce söz konusu olduğunda, ve bu tümcenin gerçekleşmiş biçimlerinden herhangi birinin yorumuna giriştiğimizde, söylem durumunun içinde yapılacak soruşturu biçimini de belirler.
Ama bilinmesi gereken bir şey vardır: Söz konusu bilgiler bağımsız bir anlambilimsel [ya da anlamsal] bileşene eklenmiş edimbilimsel [ya da edimsel] bileşenle mi üretilmelidir, yoksa, bu bilgiler, anlambilimsel bileşenin doğrudan doğruya kendisini oluşturamaz mı? Sözgelimi, tümcelere, üretici dilbilgisi uzmanlarının yaptığı gibi bir “mantıksal biçim” verdiğimizde, birinci çözümü seçmiş oluruz: Böylece, burada, duruma iletmeyen ama, durumdan çekip çıkarılmış katkılarla zenginleştirilebilen temel bir anlam düzeyi bulunduğunu kabul etmiş oluruz. Böyle bir seçim, anlambilimsel bileşenin büyük ölçüde yalınlaştırılmasını sağlar ve böylece mantıksal dizgelerdeki biçimselleştirilmiş gösterimlere çok yakın gösterimler üretilmiş olur; ayrıca edimbilimsel bileşene de, anlambilimsel bileşenden sapan her şeyi, anlam etkileri olarak açıklama görevi verilebilir (bkz. B. de Cornulier). Eğer tümcelerin anlamı, söylem durumundan yararlanmak için başvurulan stratejinin basit bilgisi olarak kabul edilirse, ikinci çözüm yolu seçilmiş olur. Olası durumların sonsuzluğu öz önüne alındığında, bu yaklaşım, özellikle, bir tümcenin anlamının, söz konusu durumların bir tipoloji içerdiği görüşünü de kapsar; bu tipoloji de durumların sınırlı sayı da kategoriler içine oturtulmasını Sağlar: Tümcenin gerçekleşmiş herhangi bir biçimini yorumlamak için sürdürülecek soruşturunun tanımlanması da bu genel kategorilere göre yapılabilir.
İkinci anlamıyla edimbilım, durumun, söz (konuşma) üstüne etkisiyle değil de sözün durum üstüne etkisiyle ilgilidir. Ürettiğimiz sözcelerin çoğu, dünya hakkında bilgiler verdiği gibi, söyleme katılanlar arasında, gerçekleştirilen söz edimine göre (örneğin bir soru ya da bir emrin söz konusu olmasına göre), ya da ayrıca seçilen söylem düzeyine göre (konuşmanın saygılı ya da senli benli olmasına göre) farklılaşan özel bir ilişkiler turu kurar ya da kurduğunu ileri sürer, Öte yandan, ürettiğimiz sözceler, konuşucunun, konuştuğu andaki belli bir görünümünü sunar (bir olumlama tümcesinde, konuşucu söylediği şeyden uzak duruyormuş gibi gösterebilir kendini; ama bu, ünlem tümcesiyle bağdaştırılamaz, çünkü ünlem tümcesinde konuşucu, kendini, söylediklerine bağımlı kılmıştır) Ürettiğimiz sözceler, aynı zamanda, dinleyici ye, kendi kendisinin bir görünümünü de sunar, bunu da dinleyiciye seslenildiği anda, ona herhangi bir tavır yükleyerek yapar, Pierre burada değil gibi bir olumsuzluk tümcesi, dinleyiciyi, Pierre’ın burada bulunduğuna inanmış ya da bulunacağını düşünen biri olarak canlandırır, on varsayımsal içerikler taşıyan bir sözce (Pierre sigara içmeyi bıraktı gibi bir sözce Pierre’in daha önce sigara içmekte olduğunu varsayar), dinleyicinin durumdan haberi olduğunu belirtiyormuş gibi yapar (sanki dinleyici Pierre’ın eskiden sigara içtiğini biliyordur), bir kanıtsal zincirleniş (Hava sıcak, öyleyse d çıkabilirsin), dinleyicinin, hava ancak sıcak olduğu zaman dışarı çıkılabileceğini belirten genel bir ilkeyi benimsediğini gösterir İşte ikinci anlamıyla edimbilim, söylemin üretildiği çevrenin, söylemin kendisi tarafından dönüştürülmesiyle ilgilidir (bu dönüşüm sözde bir dönüşüm bile olsa, daha sonraki söylem üstünde, her zaman tam bir etki yapar).
Birinci anlamıyla edimbilimde olduğu gibi, ikinci anlamıyla edimbilimde de şu sorunların bilinmesine çalışılır: a. Söz konusu olgular bir dilin betimlemesi içine katılmalı mıdır? b. Bu olguların anlambilimle olan bağıntıları nedir? Birinci noktada, ve yukarıda verdiğimiz örneklere göre, konuşmanın etkisinin, ya da sözde etkisinin, bir bölümüyle de olsa, söylenen tümcenin sözcükleriyle ve yapısıyla belirlendiğini yadsımak güçtür. Üstelik, bu etkileme biçimleri de dilden dile değişir: Dil edimleri her dilde aynı değildir, belirtilme biçimleri de büyük ölçüde değişiklik gösterir. Aynı durum, dinleyici ile arasına mesafe koyan konuşucunun belirtme biçimi için de geçerlidir: İngilizce’de ve Arapça’da sen ve siz ayrımı yoktur ve bu ayrım Almanca’da ki du ile Sie arasındaki ayrıma da tam olarak denk düşmez; Japonca ya da Korece gibi dillerse, konuşucuları birbirine göre konumlandırabilmek için, çok daha ince ayrımlı yollara başvururlar (bu dillerde, kişi kendi yazmış olduğu kitap ile, toplumsal açıdan daha üst konum da bulunan, konuştuğu kişinin ya da üçüncü bir kişinin yazmış olduğu kitabı aynı sözcükle belirtmez). İkinci sorun daha çok tartışılmıştır. Üretici dilbilgisi uzmanları gibi bazı araştırmacılar, ikinci anlamıyla her türlü edimbilimsel [anlamsal] düzeyden bağımsız bir anlambilimsel [ anlamsal] düzey belirleyebileceklerine ve bu düzeyin de yalnızca, doğru ve yanlış olabilecek, gerçeklik görünümleri sağlayabileceğine inanırlar: “Mantıksal biçim” deyişi de işte bunu belirtir. Ama o zaman da şeylerin gösteriminin [edilmesinin] söylemdeki kişilerarası ilişkilerin düzenlenmesinden geçip geçmediği ve dilin de dünyanın bir tür” kavranışını [ tasarlanışını] sözlerle sunup sunmadığı sorusu sorulabilir. Bu durumda, anlambilimsel-edimbilimsel bir bileşenden ya da anlambilimin içine katılmış bir edimbilimden söz etmek durumunda kalırız. (...)
Bugün artık Fransız dilbilim kuramcıları arasında tartışılmaz bir yeri bulunan O. Ducrot’nun, yukarıda edimbilimi [ pragmatique] değişik tanımlarıyla tartışan bir metninin çevirisini sunuyoruz. Bkz.: 0. Ducrot ve J. -M. Schaeffer Nouveau dictionnaire encyclopédique des sciences du langage (Paris Seuil 1995 s 111-114) Çevirisini verdiğimiz parça, 0. Ducrot’nun bu ansiklopedik sözlükte yer alan “Composants de la description linguistique” (“Dilbilimsel Betimlemenin Bileşenleri”) başlıklı yazısından (s.101-114) alınmıştır. M.Rifat
XX.yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Mehmet Rifat, Om Yayınevi,2000
ROLAND BARTHES: Göstergebilimin İlkeleri
Göstergebilimsel Serüveni (İstanbul, Yapı Kredi Yay.; 3.baskı 1997; gözden geçirilmiş 4. baskı, Istanbul, Kaf Yay., 1999; çeviren: M. Rifat - S. Rifat). Aşağıda bu kitapta yer alan “Göstergebilim İlkeleri”nden (3. baskı, s. 19-85; gözden geçirilmiş 4. baskı, s.27-127) bazı kesitler (3. baskı, s.23-25, 33-35; 54-
55; 4.baskı, s.31-34, 44-49, 78-79) sunuyoruz. M.Rifat
Giriş.
İlk olarak 1916’da yayımlanan Cours de linguistique générale’inde (Genel Dilbilim Dersleri) Saussure, genel bir göstergeler biliminin ya da Göstergebilimin [Fr.Sémologie] varlığını ilke olarak ileri sürüyordu, dilbilim bunun ancak bir bölümünü oluşturacaktı. Demek ki, geleceğe yönelik olarak, göstergebilimin konusu, tözü ne olursa olsun, sınırları ne olursa olsun, her türlü göstergeler dizgesidir: Görüntüler, el kol baş hareketleri, ezgili sesler, nesneler, ve törenlerde, protokollerde ya da gösterilerde görülen bu tözlerin karmaşaları, “diller” oluşturmasalar da, en azından anlamlama dizgeleri oluştururlar. Kitle bildirişimlerinin gelişmesinin, günümüzde bu uçsuz bucaksız anlamlama alanına çok büyük bir güncellik kazandırdığı kesindir, bu da, dilbilim, bildirişim kuramı, biçimsel mantık ve yapısal insanbilim gibi bilim dallarının başarısının anlambilim çözümlemesine yeni olanaklar sağladığı bir anda gerçekleşmiştir. Günümüzde, birkaç araştırmacının hevesinden değil de modern dünyanın tarihinden kaynaklanan, göstergebilime yönelik ısrarlı bir istek vardır.
Bununla birlikte, her ne kadar Saussure’ün düşüncesi büyük gelişmeler göstermişse de, göstergebilim, kimliğini yavaş yavaş bulmaya çalışmaktadır Bunun nedeni belki de basittir Başlıca göstergebilimciler tarafından yeniden ele alınan Saussure, dilbilimin, genel göstergeler biliminin ancak bir bölümü olduğunu düşünüyordu. Oysa zamanımızın toplumsal yaşamında, insan dilinin dışında, belli bir genişlikte olan gösterge dizgelerinin bulunduğu hiç de kesin değildir. Göstergebilim şimdiye kadar yalnızca trafik kuralları (ulaşım düzgüsü [kodu] gibi inceleme açısından pek fazla ilgi çekmeyen düzgüleri ele almıştır; gerçek bir toplumbilimsel derinliği olan bütünlere geçildiğindeyse, yeniden dille karşılaşılır.
Kuşkusuz, nesneler, görüntüler, davranışlar anlam taşıyabilirler ve bunu çok sık olarak yaparlar, ama hiçbir zaman bağımsız bir biçimde olamaz bu, her gösterge dizgesi dille karışır Sözgelimi görsel töz, kendini dilsel bir bildiriyle destekleyerek anlamlarını pekiştirir (sinema, reklam, çizgi resimler, basın fotoğrafları, vb’nde durum böyledir); öyle ki, görüntüsel. bildirinin hiç değilse bir bölümü, dil dizgesiyle yapısal bir yineleme ya da yerini alma bağıntısı içindedir. Nesne bütünlerine (giysi, besin) gelince, bunlar dizge durumuna ancak dil aracılığıyla ulaşırlar. Dil bunların gösterenlerini dizelgeler biçiminde bölümler, gösterilenlerini de kullanımlarına ya da nedenlerine göre adlandırır: Biz, eskisinden çok daha fazla, ve görüntülerin her yanı sarmasına karşın, bir yazı uygarlığıyız. Son olarak çok daha genel bir biçimde, gösterilenleri dil dışın da var olabilecek bir görüntüler ya da nesneler dizgesi tasar giderek daha da güç gibi görünmektedir. Bir tözün ne anlama geldiğini algılamak, zorunlu olarak dilin bölümlenmesine başvurmak demektir: Yalnızca adlandırılmış anlam vardır; gösterilenler dünyasıysa dilin dünyasından başka bir şey değildir.
Böylece göstergebilimci başlangıçta her ne kadar dildışı tözler üstünde çalışırsa da, ilerlediği yol üstünde, er geç, dili (“gerçek anlamda dil”i) bulacaktır; bu dil de yalnızca örnekçe olarak değil de bileşen, aracı ya da gösterilen olarak kendini ortaya koyacaktır. Bununla birlikte, böyle bir dil, artık tam anlamıyla dilbilimcilerin dili de değildir: İkinci bir dildir bu; birimleri de, anlambirimler ya da sesbirimler değil ama söylemin daha büyük parçalarıdır; bunlar, dilin altında anlam taşıyan ama hiçbir zaman onsuz olamayan nesnelere ya da küçük küçük olaylara gönderir. Demek ki, göstergebilim belki de bir ötedilbilimin [ trans-linguistique] içinde yerini alacaktır; bu ötedilbilimin gereçleri de kimi zaman söylen [mit] anlatı,. gazete yazısı olacak, kimi zaman da konuşuldukları kadarıyla (basında, tanıtma ilanlarında, görüşmede, konuşmada ve hatta belki de düşsel türden iç dilde) uygarlığımızın nesneleri olacaktır. Kısacası Saussure’ün önerisinin günün birinde altüstedileceğini daha şimdiden kabul etmek gerekir: Dilbilim, ayrıcalıklı da olsa, genel göstergeler biliminin bir bölümü değil, göstergebilim dilbilimin bir bölümüdür. Söylemin anlamlı büyük birimlerini üstlenecek olan da kesin olarak bu bölümdür, günümüzde insanbilim, toplumbilim, psikanaliz ve biçembilimde anlamlama kavramı çevresinde sürdürülen araştırmaların birliği de böylece ortaya çıkacaktır.
Kuşkusuz bir gün dönüşüm geçirmek zorunda kalacak olan göstergebilim, yine de, öncelikle, kurulmasa da, en azından kendini denemeli, olanaklarını —ve olanaksızlıklarını— araştırmalıdır Bu da ancak hazırlayıcı bir araştırmadan kalkılarak gerçekleştirebilir Ama bu araştırmanın hem çekingen, hem de gözüpek bır nitelik taşıdığını önceden benimsemek gerekir: Çekingendir, çünkü göstergebilimsel bilgi, günümüzde dilbilimsel bilginin ancak bir öyküntüsü olabilir, güzüpektir, çünkü bu bilgi, en azından tasarı olarak, dildışı konulara daha şimdiden uygulanmak zorundadır
Burada sunulan ilkeler’ in , dilbilime dayanarak çözümsel kavramlar ortaya koymaktan başka bir amacı yoktur önsel olarak bunların göstergebilimsel araştırmayı başlatabilecek ölçüde genel nitelikli olduklar düşünüyoruz. Söz konusu kavramları bir araya getirirken, bunların araştırma boyunca değişmeden kalacağı görüşünden yola çıkmadığımız gibi, göstergebilimin dilbilimsel örnekçeyi her zaman yakından izlemek zorunda olduğunu da söylemek istemiyoruz: Bir terimler bütünü önerip açıklamakla yetmiyor ve bu terimlerin, anlam aktarıcı olguların oluşturduğu karışık yığına —geçici de olsa— bır ilk düzen getirmesini diliyoruz Kısacası burada sorunları sınıflandırmaya ilişkin bir ilke söz konusudur
Bu Göstergebilim İlkeleri’ni, yapısal dilbilimden kaynaklanan dört büyük başlık altında toplayacağız I. Dil ve Söz; II. Gösterilen ve Gösteren; III. Dizim ve Dizge; IV. Düzanlam ve Yananlam. Görüldüğü gibi bu başlıklar ikili karşıtlıklar biçiminde ortaya çıkmaktadır. Kavramların ikili karşıtlıklar biçiminde sınıflandırılmasına yapısal düşüncede sık rastlandığı söylenebilir: Sanki, dilbilimcinin üstdili, betimlediği dizgenin ikili yapısını değişik bir düzleme indirgeyerek yansıtıyormuş gibi. Bu arada çağdaş insan bilimlerindeki söylemde, ikili sınıflandırmanın üstünlüğünü incelemenin de, kuşkusuz çok öğretici olacağını belirtelim: Bu bilimlerdeki sınıflandırma iyi bilindiğinde, çağımızın düşünsel imgeler evreni diye adlandırabileceğimiz şeyin kavranmasını kesinlikle sağlayacaktır.
I. Dil ve Söz.
(...)
1.2. Göstergebilimsel bakış açılan.
1. Dil ile Söz arasındaki ayrımın, dilbilimsel incelemenin temelini oluşturduğunu gördük. Demek ki, bu ayrımı, anlambilimsel açıdan henüz incelenmemiş nesne, görüntü ya da davranış dizgeleri için hemen önermek yerinde olmaz. Yalnız, bu varsayımsal dizgelerin kimilerinde, bazı olgu kümelerinin Dil kategorisine, daha başkalarının da Söz kategorisine bağlanması öngörülebilir. Ama, bu göstergebilimsel geçişte, Saussure’ün yaptığı ayrımın değişimlere uğrayabileceğini de hemen vurgulamak, bunların neler olduğunu açıkça belirtmek gerekir. Sözgelimi giysiyi ele alalım; kuşkusuz burada, bildirişimde söz konusu olan töze göre üç değişik dizge ayırt etmek gerekir. Yazılı giyside, bir başka deyişle bir Moda dergisinde eklemli dil aracılığıyla betimlenen giyside, “söz” neredeyse yoktur: “Betimlenen” giysi, hiçbir zaman, Moda kurallarının bireysel bir uygulamasına denk düşmez; dizgeli bir göstergeler ve kurallar bütünüdür: Katışıksız bir Dildir bu. Saussure’ün taslağına göre, sözsüz bir dil olanaksızdır; burada bunu olanaklı kılan, bir yandan Moda dilinin “konuşan kitle” den değil, düzgüyü isteyerek oluşturan karar verici bir topluluktan kaynaklanması, bir yandan da, her türden Dilin içerdiği soyut lamanın burada yazılı dil biçiminde somutlaşmasıdır:Yazılı moda giysisi, giyimsel bildirişim düzleminde Dildir, dilsel bildirişim düzlemindeyse Sözdür. Foto çekilmiş giysideyse (sorunu yalınlaştırmak için dilsel biri betimlemenin görüntüye eşlik etmediğini varsayıyoruz) Dil her zaman karar verici çevrede (fashion-group) oluşturulur, ama bu aşamada bile soyutluğu içinde sunulmaz, çünkü fotoğrafı çekilmiş giysi, her zaman bireysel olarak bir kadın üstündedir. Moda fotoğrafının sunduğu, giysinin yarı dizgeli bir durumudur; çünkü, bir yandan moda Dili, sözde gerçek bir giysiden çıkar sanacaktır ve bir yandan da giysiyi giyen (fotoğrafı çekilmiş manken) neredeyse, kurallara uygun genelliği dolayısıyla seçilmiş, bu nedenle de her türlü birleşimsel özgürlükten yoksun, donmuş bir sözü yansıtan bir kural bireydir. Giyilen (ya da gerçek) giysideyse, Trubetskoy’un da belirttiği gibi, Dil ile Söz arasındaki geleneksel ayrımla karşılaşılır. Giyim dili şunlardan oluşur:
1) Parçaların, üstparçaların ya da “ayrıntılar”ın karşıtlıkları; bunlardaki değişiklikler anlamda bir değişmeye yol açar (bir bere ya da melon şapka giymek aynı anlama gelmez); 2) parçaların, aralarında yukarıdan aşağıya ya da üstüste birleşmesini düzenleyen kurallar; giyim Sözü bütün düzensiz yapım olgularını (toplumumuzda artık bu türlü olgulara pek rastlanmaz) ya da bireysel giyinme olgularını (giysinin boyu, temizlik, eskilik derecesi, kişisel düşkünlükler, parçaların özgür birleşimleri) içerir. Burada giyim (Dil) ile giyinmeyi (Söz) birleştiren diyalektiğe gelince, bu dilyetisininkine benzemez. Kuşkusuz giyinme her zaman giyimden kaynaklanır (yadırgatıcı biçimde giyinme bunun dışında kalır, kaldı ki, bu türlü giyinmenin de kendine özgü göstergeleri vardır). Ama, hiç değilse günümüzde, giyim, giyinme’den önce gelir; çünkü, “hazır giyim”den, bir başka deyişle, bir azınlıktan kaynaklanır (bu azınlığın Büyük Terziler’den daha az tanınmış olması durumu değiştirmez).
1.2.3. Şimdi de bir başka anlamlama dizgesini, besini ele alalım. Saussure’ün yaptığı ayrım bu düzlemde de kolayca bulunur. Besin dili şunlardan oluşur: 1) Yasak lama kuralları (yiyecek yasakları); 2) belirlenmesi gereken birimlerin anlam aktarıcı karşıtlıkları (sözgelimi, tuzlu/şekerli); 3) zamandaş (tek yemek) ya da ardışık (art arda yenen yemekler dizisi, mönü) birleşim kuralları; 4) belki de bir tür besinsel söz sanatı [mönü] işlevi yerine getiren yaygın kurallar.
Çok zengin olan besin “söz”üyse, her türlü kişisel (ya da ailesel) yemek hazırlama ve birleştirme türlerini kapsar (bir ailenin, belli sayıda alışkanlıkların etkisi altındaki mutfağı, dilin bireysel kullanımı olarak ele alınabilir). Sözgelimi, aynı sofrada art arda yenen yemekler dizisi (mönü) Dil ile Sözün işleyişini, çok iyi açıklar. Her yemek dizisi bir yapıya (ulusal ya da bölgesel ve toplumsal) uyar, ama bu yapı tıpkı bir dilsel “biçim”in, konuşucunun özel bir bildiri için gereksinim duyduğu özgür değişim ve birleşimlerle dolması gibi, gününe ve kullananlara göre değişik biçimlerde dolar. Burada Dil ile Söz arasındaki bağıntı, dilyetisi düzleminde rastlanan bağıntıya oldukça yakındır: Kısaca belirtmek gerekirse, besin dilini oluşturan, kullanımdır, yani sözlerin bir tür çökelmesidir. Bununla birlikte, bireysel yenileme olguları (yeni oluşturulmuş yemek tarifleri) kuramsal bir değer de kazanabilir; her ne olursa olsun, burada, giysi dizgesine de karşıt olarak, eksik olan şey karar verici çevrenin eylemidir: Besin dili, yalnız ve yalnız geniş ölçüde toplumsal nitelikli bir kullanımdan ya da salt bireysel bir “söz”den kaynaklanarak oluşur.
1.2.4. Dil/Söz ayrımına bağlı bakış açılarıyla ilgili gözlemlerimize son verirken (aslında daha birçok örnek sıralanabilir) kuşkusuz birbirinden çok ayrı olan ama bir karar verici (üretici) çevreye bağımlı oldukları için ortak bir yanları bulunan iki nesne dizgesiyle, oto mobil ve mobilyayla ilgili birkaç öneride bulanacağız. Otomobil alanında, “dil” bir biçimler ve “ayrıntılar” bütününden oluşur; bunların yapısı, üretilen ilkörneklerin [prototypes] karşılaştırılmasıyla (“örnek”lerin [Fr. copies] sayısından bağımsız olarak) ayrımsal bir biçimde ortaya çıkar. “Söz” çok sınırlı kalır, çünkü, eşit koşullarda, modele ilişkin seçme özgürlüğü son derece sınırlıdır: Bu özgürlük ancak iki, üç “model”e, aynı model içinde de renk ya da süse ilişkin olabilir. Ama burada, belki de otomobil nesnesi kavramını, otomobil olgusu kavramına dönüştürmek gerekir. Bu durumda, otomobil sürme eyleminde, genellikle söz düzlemini oluşturan, nesnenin kullanımına ilişkin değişikliklerle karşılaşırız. Gerçekten de, kullanıcı, burada, doğrudan doğruya “model” üstünde etkide bulunarak onun birimlerini değişik biçimlerde birleştiremez. Gerçekleştirme özgürlüğü zaman içinde gelişmiş bir kullanıma ilişkindir ve bu kullanım çerçevesinde, dilden kaynaklanan “biçimler” gerçekleşebilmek için kimi uygulamaların aracılığından yararlanmak zorundadır.
Değinmek istediğimiz son dizge olan mobilyaya gelince, bu da anlamsal bir nesnedir; “dil”, hem işlevsel açıdan özdeş olan (iki tür dolap, iki tür karyola, vb.) ve her biri, “üslup”una göre ayrı bir anlama gönderen mobilya karşıtlıklarından, hem de oda düzlemdinde değişik birimlerin birleşim kurallarından, (“mobilya takımı”) oluşur. Burada “söz”, ya kullanıcının bir birime getire- bileceği anlamsız değişiklikler (sözgelimi, bir öğeye iliş kin küçük düzenlemeler, onarımlar), ya da mobilyaları kendi aralarında değişik biçimlerde yerleştirme özgürlüklerinden oluşur.
III. Dizim ve Dizge.
( …)
III.1.3. Jakobson’un, eğretilemenin [métaphore] egemen olduğu söylemlerle düzdeğişmecenin [Fr. métonomy] egemen olduğu söylemlere yönelmesi, dil bilimden göstergebilime bir geçiş başlatmıştır Gerçekten de, eklemli dildeki iki düzlemin dil dışındaki öbür anlamlama dizgelerinde de bulunması gerekir. Bir bölümleme işleminin ürünü olan dizim birimleriyle, bir sınıflandırma sonucu elde edilen karşıtlık dizelgeleri her ne kadar önsel olarak değil de, ancak, gösterenler ile gösterilenlere ilişkin genel bır değiştirim sınamasıyla tanımlanabilirlerse de, dizimsel birimlerin, dolayısıyla da bunların yol açtığı dizisel değişimlerin ne olduğu konusunda önceden bir yargıya varmadan, birtakım gösterge dizgeleri için dizim düzlemi ile dizge düzlemi belirtilebilir (bkz çizelge) İşte bunlar dilin iki eksenidir ve göstergebilimsel çözümlemenin özü de, dokumu yapılmış olguların dağılımını bu iki eksene göre belirlemektir İşe, dizimsel bölümlemeyle başlamak mantıksaldır, çünkü dizisel olarak da sınıflandırmak zorunda olduğumuz birimleri ilkece bize sağlayan, dizimsel bölümlemedir; bununla birlikte, bilinmeyen bir dizge karşısında da, deneyimsel olarak saptanmış birkaç dizisel öğeden kalkarak dizimden önce dizgeyi incelemek daha yerinde olabilir. Ama burada, Kuramsal İlkeler söz konusu olduğundan, dizimden dizgeye uzanan mantıksal düzene uyacağız.
|
Dizge |
Dizim |
Giysi |
Bedenin aynı noktasında, aynı anda bulunamayacak olan ve değişimi giyimsel bir anlam değişmesine yol açan parçalar, ek parçalar ya da ayrıntılar öbeği: Takke / bere / şapka, vb. |
Aynı kıyafette değişik öğelerin yanyana bulunması:
Etek, buluz, ceket. |
Besin |
Bir yemeğin, belli bir an lamla ilişkili olarak seçildi ği, benzerlik ve ayrılıklar sunan yiyecekler öbeği: Giriş yemeği, kızartma ya da soğukluk türleri. |
- Yemek boyunca seçilen - yemeklerin gerçek zincirlenişi: Bu, mönüdür. |
Lokantadaki “mönü” her iki düzlemi de gerçekleştirir:
Sözgelimi giriş yemeklerinin yatay okunuşu dizgeye, mö nünün dikey okunuşuysa dizime denk düşer. |
Mobilya |
Aynı mobilyanın (bir yatak) üslup değişikliklerinin oluşturduğu öbek. |
Değişik mobilyaların aynı uzamda yan yana getirilme si (yatak, dolap, masa, vb.) |
Mimarlık |
Bir yapıdaki öğelerden birinin üslup bakımından gösterdiği çeşitlilik, değişik dam, balkon, giriş, vb. biçimleri. |
Yapının bütünü içinde ayrıntıların birbirine bağlanışı. |
XX.yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Mehmet Rifat, Om Yayınevi,2000
UMBERTO ECO: Alımlama Göstergebilimi Üstüne Notlar.
ALIMLAMA GÖSTERGEBİLİMİ ÜSTÜNE NOTLAR
İtalyan göstergebilimcisi U.Eco (doğ.1932), hem alımlama estetiği hem de göstergebilim alanında sürdürülen çalışmaları bir bakıma kaynaştıran alımlama göstergebilimi konusundaki görüşlerini ilkin 1985’de Mantova’da verdiği bir konferansta sunmuş, bu konferans metni de 1986’da İtalyanca olarak Carte semiotiche (sayı 2) dergisinde çıkmıştı: “Appunti sulla semiotica della ricezione”. Söz konusu metin 1987’de Paris Göstergebilim Okulu’nun temsilcilerinden É.Landowski tarafından Fransızca’ya çevrilerek, söz konusu topluluğun yayın organı Actes s (Documents IX, 81, 1987, Paris, E.H.E.S.S. — C.N.R.S.) yayımlandı: “Notes sur la sémiotique de la réception” (“Alımlama Göstergebilimi Üstüne Notlar”). Göstergebilim tarihi açısından önem taşıyan bu metin, İtalyanca aslı da dikkate alınarak Fransızca’dan Türkçe’ye Sema Rifat tarafından aktarıldı: U. Eco, “Alımlama Göstergebilimi Üstüne Notlar”, Alımlama Göstergebilimi (İstanbul, Düzlem Yay., 1991). Aşağıda, bu Türkçe çeviriden bazı bölümler bulacaksınız. M.Rifat
Geçen yıl bu kongrenin konusu olarak “alımlama göstergebilimi”ni ben mi önerdim anımsamıyorum.
Özür dilerim ama, ne olursa olsun bugün sizlere eksiksiz bir sunuş değil de birçok kişiye henüz tutarsız gibi gelebilecek notlar sunacağım. Tembellikten değil ama! Bu deneme, benim daha önce yazmış ve yayımlamış olduğum bir iki şey ile, geçen yıl bir dizi konferansta, kendi bakış açılarım arasında bağlantı kurarak ve düzeltmeler yaparak yazıp sunduğum pek çok şeyi biraraya getiriyor. Bugün burada kararsızlıklarımın, kafamı kurcalayan soruların ne durumda olduğunu açıklayacağım. Bu işi de, konuyla ilgili olanlar karşısında yapacağım; biz, yatıştırıcı yanıtlar aramak için değil de tartışma yapmak için burada bulunuyoruz.
1. Okurun saati.
J. M. Castillet’nin otuz yıldan daha uzun bir süre önce yayımlanmış olan bir denemesinin başlığını burada kullanmama izin verin. Geride bıraktığımız son on yıl içinde, daha önceki eleştiri tartışmalarına göre bir paradigma değişikliği olduğu söylenir. Yapısalcılık ortamında, metnin, az çok kesin bir biçimcilik yardımıyla betimlenebilen, kendine özgü yapısal niteliklerle donatılmış nesne olarak çözümlenmesine önem veriliyordu; daha sonra tartışma bir okuma pragmatiğine yöneltildi. 1960’lı yılların başlarından bu yana Okur—Yazar ikilisiyle ilgili kuramların sayısı giderek arttı; öyle ki, günümüzde artık anlatan ve anlatılan kategorilerinden başka, bir yandan göstergebilimsel anlatıcılar, kurmaca anlatıcılar ve başkaları, sözceye dönüş(türül)müş sözcelemenin özneleri, odaklayıcılar, üstanlatıcılar, vb., öte yandan da bir o kadar gücül okur, ideal okur, örnek okur, üstün okur, oluşturulmuş okur, bilgilendirilmiş okur, arşiokur (çoğulokur), örtük okur, üstokur vb. ile ilgilenmeye başladık. Dolayısıyla alımlama estetiğinden tutun da yorumbilime, ideal okurla ya da örnek okurla ilgili göstergebilim kuramlarına, okura yönelik eleştiri (“reader oriented critism”) diye adlandırılan eleştiri anlayışına ve yapıbozma akımına kadar değişik yönelişler benimsenmiş, araştırma konusu olarak, yalnızca gerçek anlamda okumayla ilgili deneyimsel girişimler (bu bir alımlama toplumbilimi konusu olabilir) değil, metnin yapıkurmaya da yapıbozma— işlevi seçilmiştir (bu işlev, metnin metin olarak kendi gerçekleşme sürecinde, etkili ve gerekli koşul olarak, okuma edimi tarafından yerine getirilir).
Bütün bu eğilimlerin her birinin altında yatan sav şudur: Herhangi bir metnin (dilsel olmayan bir metin de olabilir) işleyişi, üretilme anının yanı sıra (ya da üretilme anı yerine) bu metnin anlaşılması, gerçekleşmesi, yorumlanması açısından hem alıcısının [gönderilenin] oynadığı rol, hem de metnin bu tür katılım -biçimlerini nasıl öngördüğü göz önüne alındığında açıklanabilir.
Okurun sorumluluğunu üstlenen yazar kavramından (“implied author carrying the reader with him”) ilk olarak açıkça söz eden, 1961 ‘deki The Rhetoric of Fiction (Kurmacanın Retoriği) adlı yapıtıyla Wayne Booth oldu. Ama daha sonra, birbirinden habersiz olarak, bir yandan göstergebilimsel—yapısal bir doğrultu, öte yandan da yorumbilimsel bir doğrultu gelişti. Bunlardan ilki özellikle Communications dergisinin 8. sayısında (1966) biraraya getirilmiş olan denemelerden kaynaklanır: Bu dergide Roland Barthes “anlatan”la birbirine karıştırılmayacak olan (somut, gerçek) bir “yazar”dan söz eder; Tzvetan Todorov “anlatan imgesi” ile “yazar imgesi” çiftini anımsatır ve Jean Pouillon’un 1946’da, değişik bakış açılan arasında yapmış olduğu ayrımları yeniden ele alıp soz konusu eder (ancak J Pouillon’un gerisinde Percy Lubbock, E. M. Forster ve Henry James’in çalışmaları vardır); Gérard Genette de, 1972’den sonra anlatanlar ve odaklaştırma kuramına dönüşecek olan kendi kuramını tasarlamaya başlar. Buradan hareketle Julia Kristeva’nın “metnin üretimselliği” üstüne çeşitli açıklamasından, Yuri Lotman’ın bazı çalışmalarından, Michael Riffaterre’in henüz deneyimsel nitelikteki “arşiokur” kavramından ve E. D. Hirsch’in eleştirili bakış açısından geçerek Maria Corti’nin ve Seymour Chatman’ın geliştirdikleri örtük okur ve örtük yazar kavramına (her ikisinin de düşünceleri doğrudan doğruya W. Booth’tan kaynaklanır) ve son olarak da bana ait olan Örnek Okur [Lettore Modello] kavramına varılır.
Örnek Okur kavramında bir kipler mantığı çerçevesi içinde Teun A. Van Dijk, Siegfried Schmidt ve Haraid Weinrich tarafından geliştirilen anlatısallık yaklaşımının yanı sıra kuşkusuz Luigi Pareyson’un düşüncesinin de büyük payı vardır. Bu düşünce, yazarın, yapıtın içinde yer alan soyutlaştırılmış bir yapı, bir kendilik olarak oluşturulma biçimini içerir. Ancak Maria Corti yazar konusuyla ilgili olarak, Michel Foucault’nun daha 1969’da yayımlanmış olan bir metninde, yapısalcılık sonrası bir çerçeve içinde, yazar sorununun, “söylemin var olma biçimi”, kavramsal tutarlılık alanı, biçem bütünlüğü, yazma birliği ilkesi olarak ortaya konduğunu anımsatır.
Öte yandan bir de Wolfgang Iser’in önerisi vardır. Iser, Booth’un terimlerini kullanmakla birlikte ondan tümüyle farklı bir geleneğe (Ingarden, Gadamer, Mukarovsky, Jauss; ama aynı zamanda Joyce eleştirisi ve anlatısallık alanında çalışan Anglosakson kuramcılara) dayanır; Iser daha sonra Jakobson’a, Lotman’a Hirsch’e, Riffaterre’e ve benim l960’lı yıllardaki bazı kısa açıklamalarıma başvurarak Der Akt des Lesens’te (Okuma Edimi) iki geleneğin birbirine yaklaştırılmasına katkıda bulunmuştur. Okumanın, yorumlamanın, alıcının işbirliğinin ya da katkısının gerçekleştiği “an” üstünde artık takınak denebilecek derecedeki bu ısrarlı duruş, Zeitgeist’ın (yüzyılın anlayışı) dolambaçlı tarihinde ilginç bir evre oluşturur Sözünü ettiğimiz bütün bu yayınlardan habersiz olarak çalışan, üretici anlambilim incelemelerinden ve Yapay Zeka araştırmalarından hareket eden Charles Fillmore’un İdeal Okur ve Gerçek Okur sorunu (“ideal readers and real readers”) üstüne (kuşkusuz yazınsal değil de gündelik metinler düzeyinde) 198l’de bir deneme yazmış olduğunu belirtmek gerekir.
Bu kuramlar karşısında, şimdi bizim yeni bir yönelişin söz konusu olup olmadığını ve eğer varsa, hangi doğrultuda olduğunu kendi kendimize sormamız gerekir.
Sorunun birinci bölümünde, estetik tarihinin, bir yorumlama kuramları tarihi ya da yapıtın alıcıda uyandırdığı etkinin tarihi biçiminde özetlenebileceğini kabul etmek gerekir. Aristoteles’in katarsis [arınma] estetiği, yanlış olarak Longinus’a mal edilen yapıttaki “yüce” estetiği kavramı, Ortaçağ’a özgü görme estetikleri, Aristoteles estetiğinin Rönesans’taki yeniden okunuşları, XVIII yy’a özgü “yüce” estetikleri, Kant estetiği, pek çok çağdaş estetik (fenomenoloji, yorumbilim, toplumbilimsel estetik, Pareyson’un yorumlama estetiği) hep yorumsal doğrultudadır.
Alımlama kuramıyla ilgili son kitabında Robert Holub, Konstanz okulunun sürdürdüğü araştırmaların geçmişteki örneklerini biçimcilere özgü yazınsal teknik, farklılaştırma (yabancılaştırma) ve egemen öğe kavramlarında bulur, yine aynı biçimde Roman Ingarden’e özgü olan, yapıtın, alıcının yorumuyla bütünlenecek bir taslak ya da bir iskelet olduğu veya alıcının, aralarında bir seçim yapacağı bir profiller bütünü olduğu görüşünde bulur; yine Prag yapısalcılığı kökenli estetik kuramlarında, özellikle de Mukarovsky’de bulur; Gadamer’in yorumbiliminde bulur; yazın toplumbiliminde bulur. Bu arada bu sorunun biçimci kökenleri konusunda da son günlerde Donatello Ferrari Bravo çok ilginç şeyler söylemiştir. Göstergebilim geleneğine gelince, Charles Morris’in daha “Foundations of the theory of signs”da (“Göstergeler Kuramının Temelleri”) bile, klasik göstergebilimlerde de her zaman için yorumcuya başvurunun bulunduğunu saptadığını anımsıyorum (söz konusu klasik göstergebilimler Yunan ve Latin retoriği, sofistlerin pragmatiği, Aristoteles retoriği, Augustinus göstergebilimi [anlamlama sürecini, göstergenin, yorumcunun zihninde yarattığı düşünceye başvurarak açıklar], vb.’dir).
Ayrıca kitle bildirişim göstergebilimi alanında çalışan İtalyan araştırmacılarının, 1965’teki Perugia kollokyumunda televizyon ve izleyicisi arasındaki bağıntılar konusunda katkısını da anımsıyorum. Orada Paolo Fabbri, ben ve başkaları, televizyon bildirisini ve etkilerini tanımlamak için, bildirinin, yalnızca kendi vericilerinin düzgülerine [kodlarına] uygun olarak, ne anlama geldiğinin incelenmesinin yeterli olmayacağını belirtmiş, bunun için ayrıca, kendi alıcılarının kodlarına bağlı olarak, ne söylediğinin ya da ne söyleyebileceğinin de incelenmesi gerektiğini vurgulamıştık.
Alımlamayla ilgili göstergebilimsel kuramlar, 1960’lı yıllarda şu olgulara karşı bir tepki olarak doğ muştur:
a) sanat yapıtını ya da metni dilsel nesne olarak kendi nesnelliği içinde açıklayabileceklerini ileri süren bazI yapısal yöntemlerin esnekliğini yitirmesi olgusu;
b) göstergelerin ya da sözcelerin, içinde verildikleri bağlama, kullanım koşuluna, duruma hiçbir başvuruyu göz önünde bulundurmamayı ileri süren Anglosakson kökenli bazı biçimsel anlambilimlerin (sözlük olarak anlambilim ve ansiklopedi olarak anlambilim arasındaki tartışmaydı bu) doğal katılığı olgusu;
c) bazı toplumbilimsel yaklaşımların deneyimciliği olgusu.
Elbette burada karşınızda konuşan kişi —bunu, söz konusu arkeolojik yeniden yapılanmanın duygusal nedenlerini anlatmak için söylüyoruz.— Opera aperta’ nın (AçıkYapıt) yani 1958 ile 1962 yılları arasında, henüz gelişmemiş araçlarla yazılmış olan bir kitabın yazarıdır; bu kitap sanat yapıtının işleyişinin tam temeline, yapıtı yorumlayıcısına bağlayan bağıntıyı yerleştiriyordu; söz konusu bağın, yapıtın buyurucu bir biçimde kurduğu bağıntıydı, ama aynı zamanda özgür ve önceden kestirilemez bir bağıntıydı; elbette böyle çelişkili gibi görünen anlatım ne kadar geçerliyse.
Burada söz konusu olan sorun, yapıtın, alıcı açısın dan bir psikolojik, kültürel ve tarihsel beklentiler dizgesini öngörmekle birlikte, James Joyce’un Finnegans Wake’te bir “ideal okur” (“ideal reader”) olarak adlandırdığı şeyi, nasıl kurmaya çalıştığını anlamaktı. Doğal olarak, o dönemde açık yapıttan söz ederken, beni en çok ilgilendiren şey, bu İdeal Okur’un, doğrudan doğruya metnin stratejisinden kaynaklanan —yine Joyce’un terimleriyle— “ideal bir uykusuzluk” çekmek zorunda kaldığı olgusuydu (bu strateji de ideal okurun yapıtı kesinlikle sonsuz bir sorgulamaya sürüklemesi için tasarlanmıştı). Bununla birlikte onun, kendi kişisel itkileri ni değil, bir “bağlılık ve özgürlük” diyalektiği içinde, bu yapıtı sorgulaması gerektiği konusunda ısrar ediyordum; burada yine Pareyson’un yorumlama estetiğinden esinlenmiştim (böylece, geçenlerde de söylemiş olduğum gibi, bu estetiğin bir bakıma “yeni ve Özgür” bir örneğini hazırlıyordum).
Ama, yorumlama özgürlüğüne çağrının da yapıtın biçimsel yapısına bağımlı olduğunu savunmakla, yapı tın kendi okurunu nasıl öngörebildiği ve nasıl öngörmesi gerektiği sorununu da ortaya atmış oluyordum.
2. Üç tür amaç.
Şimdi de günümüzdeki duruma gelelim üretici yaklaşım (yol açtığı etkilerden bağımsız olarak, betimlenebilir kabul edilen metinsel nesnenin üretim kurallarını öngörür) ıle yorumlayıcı yaklaşım arasındaki karşıtlık, yorumbilim çalışmaları çevresinde yaygın olan ve uçlu biçiminde eklemlenen başka bir tip bir karşıtlıkla türdeş değildir: Bu üçlü, yaratıcının amacının (intentio auctoris) araştırılması olarak yorum, yapıtın amacının (intentio operis) araştırılması olarak yorum ve son olarak da okurun amacının (intentio lectoris) verilişi olarak yorum arasındaki ayrımdır,
Her ne kadar son zamanlarda okurun girişimine (metnin tanımlanmasının tek ve biricik ölçütü olarak) tanınan ayrıcalık, son derece belirginleşmişse de, gerçekte klasik tartışma her şeyden önce şu iki program arasındaki karşıtlık çevresinde eklemleniyordu
- metinde, yazarın ne söylemek istediğini aramak gerekir;
- metinde, metnin ne söylediğini (yazarının amaçlarından bağımsız olarak) aramak gerekir.
Ve aşağıdaki karşıtlık da ancak bu karşıtlığın ikinci öğesi benimsendiğinde sağlanabilirdi:
- metinde, metnin ne söylediğini, metnin kendi bağlamsal tutarlılığına ve gönderdiği anlamlama dizgelerinin durumuna başvurarak araştırmak gerekir;
- metinde, alıcının orada ne bulduğunu, alıcının kendi anlamlama dizilerine ve /ya da arzularına, itkilerine,isteklerine başvurarak araştırmak gerekir
Ancak, sorun, bu biçimde ortaya konduğunda, üretici yaklaşım ile yorumlayıcı yaklaşım arasındaki söz konusu tartışmanın öğeleriyle örtüşemez Gerçekten de, bir metin, nesnel olduğu benimsenen özellikleri bakımından göz önünde bulundurularak —ve aynı zamanda onu açıklayan üretici taslağın, yazarın amaçları yeni den üretme yolunda olmadığı kabul edilerek— üretimsel açıdan betimlenebilir. Çünkü, içinde, dilin metinler biçiminde düzenlendiği soyut dinamiğin, kendine özgü yasaları vardır ve bu soyut dinamik, sözceleyen kişinin isteğinden bağımsız olarak anlam üretir.
Aynı biçimde, yorumbilimsel bir bakış açısı da benimsenebilir. Buna göre, yorumlamanın amacının, yazarın gerçekten ne söylemek istediğinin, ya da Varlık’ın dil yoluyla ne söylediğinin araştırılması Olduğu kabul edilir, ama Varlık’ın sözünün, alıcının itkilerine dayanılarak tanımlanabileceği kabul edilmez.
Demek ki, üretme ve yorumlama arasındaki seçim ile yazarın, yapıtın ya da okurun amacı arasındaki seçimin birleşmesinden doğan geniş tipolojiyi yakından incelemek gerekir. Bu tipoloji, yalnızca soyut birleşke açısından birbirinden son derece farklı en azından altı gücül eleştiri kuramının ve yönteminin tanınmasına yol açacaktır.
(…)
Bır metnin sonsuz sayıda yoruma açık olabileceği düşüncesini benimsemek yorumların sonsuzluğunun yazarın mı, yapıtın mı, yoksa okutun mu amacına bağlı olduğuna henüz karar vermiş olmak demek değildir.
(…)
Yorumlamanın yazarın amacına bağımlılığını ilke olarak öne süren bir göstergebilimle uyum içinde olan sanatsal metinlerin sonsuz yorumlanabilirliğine ilişkin bir estetiğin varlığından söz edilebilir, öte yan dan, yazarın amacına bağlılığı yadsıyan ve daha çok yapıtın amacına hak tanıyan, metnin tekanlamlı yorumuna ilişkin bir göstergebilim de var olabilir Gerçek ten de, yazarının kesinlikle tekanlamlı olarak tasarladığı bir metin, sonsuz kez yorumlanabilir bir biçimde okunabilir. (...)
Öte yandan yapıtın amacına göre kesinlikle tekanlamlı olan bir metin, göz önüne alınan türün uzlaşmalarına uygun davranıldığında, sonsuz kez yorumlanabilir bir biçimde okunabilir: Sözgelimi “yarın, 21 Salı, sabah 10.15’te geliyorum” diyen bir telgraf, tehdit edici olduğu kadar umut verici imalarla yüklü olabilir.
Ne var ki, iş bu kadarla kalmaz. Herhangi bir kişi, yazarının sonsuz kez yorumlanabilir olmasını istediği bir metni tekanlamlı olarak okuyabilir. (...) Son olarak, gerçekte yapıtın amacı açısından çeşitli yorumlara açık olan bir metin, en azından, dilin kurallarına uyulduğunda, tekanlamlı bir metin gibi okunabilir: Sözgelimi Kral Oidipus’u, yapıttaki en ilginç şeyin suçluyu bulmak Olduğu polisiye bir roman gibi okuyacak birinin okuması da böyle bir okuma olacaktır.
(…)
Sözgelimi yazın toplumbilimi, bir bireyin ya da bir topluluğun metinleri kullanış biçimine ayrıcalık tanır ve bu açıdan, gerçekte toplumun metinleri kullanış biçimlerini kaydettiği için, değişik “amaçlar” arasında ki seçimleri göz önünde tutmaz. Buna karşılık, alımlama estetiği, yapıtın, yüzyıllar boyunca kendisine getirilen yorumlarla zenginleştiğini öne süren yorumbilim ilkesini benimser; yapıtın toplumsal etkisi ile, tarihsel olarak yerlerini almış alıcıların beklenti ufku arasında ki bağıntının var olduğunu göz önünde tutar. Ama metne getirilen yorumların, metnin derin amacının öz niteliğiyle ilgili bir varsayımla bağıntılı olması gerektiğini de yadsımaz. Bir yorumlama göstergebilimi (örnek okur kuramı ile ortak çalışma edimi olarak okuma kuramı) genellikle metnin içinde, yapılanma halindeki okur figürünü arar ve dolayısıyla okurun amacına özgü belirtilerin değerlendirilmesini sağlayan ölçütü (o da
yapıtın amacı içinde) arar.
Buna karşılık, değişik “yapıbozma” uygulamaları, alıcının girişimini ve metnin giderilmeyen anlam belirsizliğini vurgular; öyle ki metin bu yolla yorumsal sapmayı başlatan katışıksız bir uyarı olup çıkar. Ama söz konusu yapıbozmanın bir eleştiri kuramı değil de daha çok, değişik tutumların iç içe geçtiği bir “yamalı bohça” olduğu konusunda söylenmesi gereken en önemli şeyi Maurizio Ferraris söylemiştir.
XX.yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Mehmet Rifat, Om Yayınevi,2000
JACQUES FONTANILLE: Göstergebilim ve Yazın
Paris Göstergebilim Okulu’nun özellikle son on yıl içindeki önde gelen temsilcilerinden ve görece olarak genç kuramcılarından biri olan Jacques Fontanille, Limoges Üniversitesi’nde dilbilim ve göstergebilim profesörü, Institut universitaire de France’ta ise göstergebilim kürsüsü başkanıdır. Aşağıdaki yazı Sc et Littı de mdthode (Göstergebilim ve Yazın.Yöntem Denemeleri) [ P.U.F., 1995, s.1-21 dilimize
aktarılmıştır. M.Rifat
Söylem göstergebilimi.
Bu açıdan, metinlerin göstergebilimsel çözümlemesi, her söylemin bir makro-gösterge ya da göstergeler toplaşması değil de sözcelemenin üstlendiği bir anlamlama süreci olduğu ilkesinden hareket eder. Göstergebilim kuramı, demek ki, bir anlamlama bütünü olarak kabul edilen söylemin eklemlenmelerini açıklamak için tasarlanmıştır. Bu nedenle, söz konusu “anlamlama bütünü”nü daha iyi kavramak için onu yine de kesitlere ayırmak zorundadır; bu konuda başvurulabilecek yöntemlerden biri her metin içinde belli sayıda biçimsel birim bulmaktır; söz konusu birimlerin sınırlarıysa okuma sırasında saptanabilen farklı “ayrılmalar” ile belirlenecektir: Bunlar uzam, zaman, kişi, vb. ayrılmalarıdır. Ancak ne kadar gerekli olursa olsun, bu yöntemin kendi sınırları vardır: Sonunda o da “en küçük ayırıcı birimler” sorunuyla karşılaşır ve böylece, uzak durmak istediği halde göstergelere ayırma olgusuyla buluşur.
İşte bu yönden göstergebilim kuramı, konusunu da ha iyi kavrayabilmek ve bunu, konusunun özünü bozmadan yapabilmek için farklı bir tür kesitlemeyi benimsemiştir: Bu yöntem, bir anlamlama düzeyleri bütününü düzenler; temel olarak ve en soyuttan en somuta doğru, bu düzeyler şöyle sıralanabilir: temel anlam yapıları, eyleyen ve kip yapıları, anlatı ve izlek yapıları ve figüratif yapılar. Her düzeyin, en soyuttan en somuta doğru, bir sonraki düzeyde daha karmaşık biçimde yeniden eklemlendiği varsayılır.
Bu göstergebilim, daha çok gerçek anlamda göstergelere yaklaşım için değil de metinlere, anlamlı bütünlere, canlı söylemlere yaklaşım için hazırlanmıştı. Dolayısıyla bir an önce yazınsal metin ile ilgilenmesi oldukça doğaldı ; ama hemen belirtmek gerekir ki, o dönemde yazınsal metni söylenler [ ve masallar üstüne oturmuş olan özellikle biçimsel yöntemlerle ele alıyordu. Soruna bu açıdan bakıldığında, yazınsal göstergebilim yazınsal metnin bir tür “yapısal antropoloji”siydi. Yeni ve verimli bir açıklama biçimiydi kuşkusuz, ama yazın uzmanlarını tam anlamıyla memnun edemiyordu.
Göstergebilim giderek gelişme gösterdi ve bir söylem göstergebilimi haline geldi: Bu yolla, başlangıçta ne için hazırlanmışsa ona yöneldi, bir başka deyişle, bir gösterge kuramını değil de bir anlamlı bütünler kuramını hazırlamaya girişti; ancak bunu gerçekleştirmek için, kendine canlı söylemi, kendini dile getirmekte olan söylemi, kendine özgü biçimleri yaratan ve hiç değişmeyecek bir “hazine” içinde yapılar, motifler, durumlar ve birleşimler aramakla yetinmeyen söylemi yakalamaya olanak veren araçlar bulması gerekiyordu. Göstergebilim, yalnızca sözcelemede “görev alanlar”ın (anlatıcılar, gözlemciler, vb.) metin içinde canlandırılmasına değil ama, sözceleme edimine, sözceleme işlemlerine tam olarak yerini geri vererek bir söylem göstergebilimi haline geldi: Bu durumda da göstergebilim doğrudan doğruya yazınsal söylemi, yalnızca, özgül biçimler sunan bir sözce [ nonc değil de özel bir sözceleme [ nonciation] olarak, Jacques Geninasca’nın deyişiyle bir” yazınsal söz” olarak ele almak durumundadır.
(...)
XX.yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Mehmet Rifat, Om Yayınevi,2000

