Felsefe Ekibi Dergisi  

Sayı:3 Yıl:2006


   
 
 
         
 


KENDİ DİLİNDEN YORUMSUZ
Felsefe

Felsefe Ekibi


PLATON: Kratylos

Hermogenes - Bak, işte Sokrates karşımızda. Konuşmamızın konusunu ona da bildirelim ister misin?

Kratylos - Elbette, nasıl istersen.

Hermogenes - Sokrates, Kratylos varlıklardan her birinin, kendi doğasından gelen doğru bir adı bulunduğunu iddia ediyor; ad denen şey bazı kimselerin aralarında anlaşarak, konuştukları dilin bir parçasını, bir objeyi belirtmek için kullanmaları sonucunda meydana gelmiş olmayıp, Grekler için olsun, Barbarlar için olsun, herkese göre aynı olan bir doğru ad varmış. Ben, ona, Kratylos’un onun hakiki adı olup olmadığını soruyorum: öyle olduğunu söylüyor. “Peki, Sokrates’in hakiki adı nedir?” diye soruyorum. “Sokrates’tir” diye cevap veriyor. “Başka insanlar için de öyle mi, her birinin bildiğimiz adı, onun hakiki adı mı?” diyorum. O, bana “Herhalde seninki hariç; senin adın Hermogenes değil, isterse bütün dünya sana böyle desin” diyor. Bunun üzerine, ne demek istediğini öğrenmek için ona sorular sorduğum halde, hiçbir açıklama yapmıyor; ve de, üstelik, bu konuda gizli bir fikri varmış, açıkça söylediği takdirde, beni hemen onu onaylamak ve onun tezini desteklemek zorunda bırakacak bir bilgiye sahipmiş gibi yapıp, benimle inceden inceye alay ediyor. Kratylos’un bu kâhince sözlerine açıklık getirecek bir yol biliyorsan, seni zevkle dinlerim. Ve en çok da - eğer anlatmak istersen - adların doğruluğu hakkında senin ne düşündüğünü öğrenmek beni memnun edecektir.

Sokrates - Hermogenes, Hipponikos’un oğlu, bir atasözünün dediği gibi: “güzel şeyler güçtürler”, onların doğasını bilmek istiyorsan eğer. Bunun gibi, adların incelenmesi de kolay iş değildir. Eğer ben, Prodikos’un ağzından, onun - söylendiğine göre - dinleyene bu konu üzerinde eksiksiz bir bilgi edindiren elli drakhmelik dersini dinlemiş olsaydın şimdi senin, adların doğruluğu hakkında hakikati bilmene hiçbir engel kalmazdı. Ne var ki, ben ancak bir drakhmelik ders dinledim; onun için, bu gibi, konularda hakikatin ne olabileceğini bilmiyorum. Ama, seninle ve Kratylos’la birlikte bunu araştırmaya hazırım. Hermogenes adının, senin hakiki adın olmadığına (Hermogenes: kazanç tanrısı Hermes’in soyundan gelen) gelince, bu herhalde Kratylos’un bir şakası olsa gerek derim: servet edinme yolundaki çabalarının hep boşa gittiğini düşünerek böyle diyordur belki. Ama, tekrar ediyorum, bilinmesi güç konulardır bunlar. İkinizden hangisinin haklı olduğunu görmek için, meseleyi oturup birlikte araştırmamız gerekir.

Hermogenes - Doğrusu, Sokrates, ben Kratylos’la da, başka birçok kişiyle de defalarca konuştum; ama, adların doğruluğunun bir mutabakattan, bir itibari anlaşmadan başka bir şey olabileceğine kanaat getiremedim. Bence, bir objeye ne ad verilmişse, o doğrudur. Daha sonra o ad bırakılıp, yerine başka bir ad konulacak olursa, bu sonraki ad da ilki kadar doğru olur. Nitekim, biz, hizmetkârlarımızın adlarını bu şekilde değiştirmekteyiz ve eskisinin yerine konulan ad, hiç de eskisinden daha az doğru olmuyor. Çünkü, doğa, hiçbir objeye, sırf ona özgü olan bir ad vermez. Ad koymayı alışkanlık haline getirmiş olanların âdet ve geleneğinden gelen bir şeydir bu. Ama, eğer böyle değilse, ben kendi hesabıma doğrusunu öğrenmeye ve bunu yalnız Kratylos’un değil, başka herhangi birinin ağzından da dinlemeye hazırım.

Sokrates - Haklı olabilirsin Hermogenes; ama, biz gene de meseleyi bir inceleyelim. Her objeye ne deniyorsa. o, onun adıdır öyle mi?

Hermogenes - Bence öyle. (. ..)
Sokrates - Bir söylem için doğru ya da yanlış denilebildiği gibi, bir ad için de doğru ya da yanlış denilebilir, değil mi?

Hermogenes - Elbette.

Sokrates - Bir kimsenin bir objeye verdiği ad, o kimse için o objenin adı demektir öyleyse.

Hermogenes - Evet.

Sokrates - Bu durumda, her objenin, ona ne kadar ad verilirse, bu adlar ona verildiği an, o kadar adı olacaktır, öyle mi?

Hermogenes - Aslında, Sokrates, ben kendi hesabıma, ancak bir tek doğru adlandırma şekli düşünebiliyorum: ben, her objeyi kendi verdiğim bir adla adlandıracağım: sen kendi verdiğin adla adlandırırsın. Siteler için de bu böyledir. Ben, bazen, sitelerden birinin aynı objelere farklı bir ad verdiklerini görüyorum. Bu, Grekler ile başka Grekler arasında böyle olduğu gibi, Grekler ile Barbarlar arasında da böyle.

Çev: C.Karakaya
Dil Felsefesine Giriş, Atakan Altınörs, İnkılap Kitabevi,2003, İstanbul.

MARTIN HEIDEGGER: Dilin Doğası

Müteakip üç dersin başlığı “Dilin Doğası.” Onlar bizi dili tecrübeye maruz kalma ihtimaliyle karşı karşıya getirmeyi amaçlıyor. Birşeyin — bu bir nesne, kişi ya da tanrı olabilir — tecrübesine maruz kalmak, bu birşeyin bir kadermişçesine başımıza gelmesi, bize çarpması, bizi etkileyerek dönüştürmesi demektir. Bir tecrübeye “maruz kalmaktan” sözettiğimizde biz özellikle tecrübenin kendi üretimimiz olmadığını dile getirmek isteriz; burada maruz kalmak ona katlanmamız, rıza göstermemiz ve başımıza geldiği şekliyle kabul ederek ona boyun eğmemiz demektir. O, bu meydana gelen, olup -biten, vukubulan şeyin bizatihi kendisidir.
Dille bir tecrübeye/dil tecrübesine maruz kalmak bu yüzden kendimize dile girmek ve teslim olmak suretiyle dilin talebiyle uygun şekilde ilişkiye girme izni vermek demektir. Eğer insanın varlığının doğru mekanını dilde bulduğu — onun bunun farkında olup olmamasının hiçbir önemi yoktur —doğru ise, o zaman, dille maruz kaldığımız tecrübe, varoluşumuzun en derin bağlantısına işaret ediyor demektir.
Dili konuşan bizler onun üzerinde, bu tür tecrübelerle günden güne veya zamanın akışı içinde dönüştürülürüz. Fakat günümüzde, dille maruz kaldığımız tecrübe, yalnızca dikkatimizi dille ilişkimize çektiği ölçüde bu ilişkiyi zihnimizde tutabilecek şekilde maruz kalsak bile, biz modemler için pek de önemli olmayabilir.
(…….)
Dille tecrübeye maruz kalmak yine de dil hakkında malumat toplamaktan çok daha başka birşeydir. Bize, çok farklı dillerin lingüist ve filologlarının, psikologların ve analitik filozofların sağladığı bir türden malumat sınırsızdır ve ona duyulan talep sürekli artmaktadır. Son zamanlarda, bilimsel ve felsefi dil araştırmaları büyük bir metanet ve azimle, “metadil” adı verilen şeyin üretimini hedefliyor. Analitik felsefe — bu sü per-dilin üretimini hedef almıştır — bu yüzden kendisini metalingüistik bir felsefe sayarken çok tutarlıdır. Bu, metafizik gibi görünüyor; bu yalnızca metafizik gibi görünmüyor, metafiziğin ta kendisidir. Metalingüistik bütün dillerin, gezegenlerarası işleyen tek enformasyon aracına dönüştüren teknikalizasyonunun metafiziğidir.
(…..)
Fakat dil vasıtasıyla dilin kendisi ne zaman konuşur? Yeterince tuhaftır ki, biz bizi ilgilendiren, heyecana sürükleyen, sıkıntıya sokan veya yüreklendiren birşey için doğru kelimeyi bulamadığımızda konuşur. Bu yüzden zihnimizdeki şeyi dile getirmeksizin bırakır ve onu hakkıyla düşünmeksizin dilin kendisinin içinde temel varlığıyla bizi belli belirsiz ve geçici tarzda etkilediği anlara mâruz kalırız.
Fakat mesele şimdiye kadar hiç konuşulmamış olan birşeyi dile getirmek olduğunda, herşey dilin uygun kelimeyi verip vermemesine ya da uygun kelimeye sahip bulunup bulunmamasına bağlıdır. Şairin karşılaştığı durum böyle bir durumdur. Gerçekten de, şair dille maruz kaldığı tecrübeyi dile getirmek — kendi tarzında, yani poetik olarak — zaruretiyle karşı karşıya kaldığı bir noktaya ulaşabilir.
(…..)
adlandırmak birşeyi bir adla mücehhez kılmak demektir. Fakat ad nedir? Birşeye sözlü ve yazılı bir gösterge/işaret, bir şifre sağlayan lakap.
Bu durumda gösterge nedir? Bir işaret mi? Bir sembol mü? Bir nişan mı? Veya bir ipucu mu? Ya da bütün bunlar dışında birşey mi? Göstergeleri anlamakta ve kullanmakta çok şapşal ve mekanik hale geldik.

Ad/isim gösterge mi kelime mi? Herşey “gösterge” ve “isim” kelimelerinin söylediği şeyi nasıl düşündüğümüze bağlıdır.
.......................
Kelimenin/Sözün kaybolduğu yerde hiçbir şey varolamayabilir.Bunu şu şekilde ifade etme cüreti gösterebiliriz: Sözün olmadığı yerde hiçbir şey varolamaz. “Şey” (thing) burada, geleneksel geniş anlamıyla, bir biçimde varolan herhangi birşey anlamında anlaşılıyor. Bu anlamda, tanrı bile birşeydir. Yalnızca şeyi temsil eden kelimenin varolduğu yerde şey bir
şeydir. Yalnızca bu sebeple o vardır. Dolayısıyla biz şuna vurgu yapabiliriz: sözün, yani adın bulunmadığı yerde hiçbir şey yoktur. Şey’e yalnızca söz varlık verir. s Ancak sırf söz bunu — birşeye varlık kazandırmayı — nasıl gerçekleştirebilmektedir? Doğru durum apaçıktır ki, bunun tersidir.
(…….)
Kılavuz-söz şunu söyler:
Dilin varlığı:Varlığın dili.
Bu kılavuz-söz lingüistik doğanın asil med-cezirlerini taşır. Biz şimdi, onu daha açık şekilde işitme, bizi, onu şimdiden bize ulaşan ve temas eden menziline götüren yolun daha iyi işaret edicisi haline getirmeliyiz.

Dilin varlığı: varlığın dili.
Satırdaki ilk ifade olan “dilin varlığı” ifadesinde dil varlığı belirlenecek olan öznedir. Birşeyin to ti estin ‘i, yani neliği olan şey Platon’dan beri, genellikle “doğa” veya öz (essentia)’ü; bir şeyin özü diye adlandırılan şeyi içerir. Böyle anlaşıldığında öz daha sonraları kavram, yani fikir (idea) veya zihinsel temsil diye adlandırdığımız şeyle sınırlıdır ve biz onunvasıtasıyla kendi kendimize amaçlayarak bir şeyin ne olduğunu kavrarız.
Bu demektir ki, daha esnek tarzda anlaşıldığında, satırın ilk kısmi şunu söyler:biz dilin ne olduğunu, satırın, deyim yerindeyse, önümüze açtığı şeye girdiğimiz sürece kavrarız. Ve bu önümüze açılan şey, varlığın dilidir. Bu ifadedeki varlık, yani “öz” dile sahip öznenin rolünü varsayar.
Ancak “varlık” kavramı şimdi artık birşeyin ne olduğunu dile getirmez. Biz “varlığı” “mevcut varlık” ve “olmayan varlık” ifadelerindeki gibi, bir fiil olarak işitiriz. “Olmak,” devam etmek, bâkî kalmak demektir. “O oluş halindedir”” kendi mevcudiyetiyle devam ediyor” demektir ve bizi ilgilendiren ve bize temas eden şey ondaki devam edegeliştir. Böyle anlaşıldığında bu tür “varlık” bütün şeyler içinde süregelen ve bizi ilgilendiren şeyi adlandırır;çünkü, o hareket eder ve bütün şeyler için yolu açar. Bu yüzden, kılavuz sözdeki ikinci ifade durumundaki “varlığın dili” — dilin bu süregelen varlığa ait olduğunu söyler — bu onun en ayırtedici özelliği olduğu için bütün nesneleri devindiren şeye aittir. Bütün nesneleri devindiren şey, o konuştuğunda devinir. Fakat, asıl/temel varlığı tam olarak nasıl düşüneceğimiz çok müphem, onun nasıl konuştuğu bütünüyle müphem, dolayısıyla konuşmanın dile getirdiği şey büsbütün müphem kalır. Bu, dilin doğası üzerine düşünmemizin düğüm noktasıdır. Fakat bu refleksiyon belirli bir yol boyunca —şiir ve düşünmenin hemhudutluğu dahilinde bir yol boyunca — zaten belirli bir yola girmiş durumdadır. Kılavuz söz bize bu yolda işaret/ipucu verir,cevap değil.
Kaynak: İnsan Bilimlerine Prolegomena,Derleme ve Çeviri: Hüsamettin Aslan,Paradigma Yayınları
Dilin Doğası- Martin Heidegger.


NIETZSCHE

Her mevcudiyet (presence) iki-yüzlü bir temsildir: ilki imaj, ikincisi imaj’ın imajı’dır.
Hayat, bu çifte temsilin fasılasız döllenişidir:  Empirik dünya yalnızca görünür ve dönüşür.
Şeylerin temsili doğası kendisini oluşta gösterir: o hiçbir şey vermez, o hiçbir şeydir, herşey dönüşür, bu demektir ki herşey temsildir
(…..)
Özne ile nesne arasındaki gibi birbirinden mutlak şekilde farklı alanlar arasında da hiç bir nedensellik, hiçbir doğruluk/kesinlik, hiçbir anlam ilişkisi yoktur; en iyi durumda estetik bir ilişki vardır: bununla, bütünüyle yabancı bir dile bir ima edici transferi, bir kekeleyen tercümeyi kastediyorum. Çünkü herhangi bir durumda ihtiyaç duyulan şey Özgür bir yaratıcı orta alan ve arabulucu güçtür.
(…..)
Varlık kavramı! Sanki bu kavram kelimenin etimolojisinde önceden mevcut en sıradan emprik kaynağı gösteriyor izlenimi veriyor. Çünkü temeldeki/dipteki esse “nefes almak” anlamına gelir: eğer insan onu başka herşey için kullanırsa, kendi soluduğu ve bir metafor vasıtasıyla, yani, mantıkdışı birşey vasıtasıyla nefes aldığı ve yaşadığı inancını diğer şeylere transfer eder ve onların varlıklarını insani benzerliklerine göre soluyan şeyler olarak anlar. Bu durumda kelimenin özgün anlamı hemen unutulur; ancak geriye kalan, insanın diğer şeylerin varlığını kendi varoluşuna benzerliklerine göre, dolayısıyla antropomorfik tarzda ve bir bakıma, mantıkdışı transfer vasıtasıyla kavramasıdır.
(…..)
[o] her bireysel özelliği bir görmezlikten gelme süreci içinde inşa edilir. Biz doğanın bu tür bir kavrama göre hareket ettiğini varsayarız. Fakat bu durumda, ilkin doğa ve sonra da kavram antropomorfiktir. Bireysel olanın atlanmasını bize kavram sağlar ve bilgimiz onunla başlar: kategorize etmeyle  ve sınıfların tesisisiyle. Fakat şeylerin özü, buna tekabül etmez: bu, şeylerin özüne temas edemeyen bir bilgi sürecidir.
(….)
Nedir hakikat o zaman?
Bir mobil metaforlar, metonimler, antropomo ordusu, kısaca poetik ve retorik olarak dile getirilen, nakledilen, tezyin edilen, uzun bir kullanım süresini müteakip sabitleşen, bir halk için yasal ve bağlayıcı hale gelen insanî ilişkilerin toplam hakikatler, illizyonlar olduklarını unuttuğumuz illizyonlar; duyulara hitabetme güçlerini kaybetmiş metaforlar;resimleri silinmiş ve şimdi yalnızca metal haline gelmiş, artık para değeri bulunmayan madeni paralardır .
Hakikat diye gördüğümüz şey, gerçekliğe tekabül etmekten uzak, katıksız bir antropomorfizm ve bildik, geleneksel metaforların kullanımıdır. Hakikat ve bilgi yalnızca onların metaforik başlangıçları unutulduğunda ve metafor bir “kavram”da gizlendiğinde mümkündür. Yine de Nietzsche’nin amacı, metaforun unutulması ithamını, kibirli filozofun bilgi iddialarına engel olacak ölçüde abartıyor değildir.
Taklit, bilmenin herhangi bir transferi kesinkes onaylamaması, fakat, bunun yerine, metaforsuz ve onun sonuçlarından bağımsız izlenime sarılmak istemesi ölçüsünde bilmenin zıddıdır. İzlenim bu amaç karşısında taşlaşır; kavramlara hapsolur ve kavramlarla damgalanır. O bu yolla, öldürülür, derisi yüzülür, mumyalanır ve bir kavram olarak konserve edilir.
Fakat metafordan bağımsız hiçbir reel ifade tarzı, hiçbir reel bilme tarzı yoktur.
Yine de bu noktada aldanma, yani duyu izlenimlerinin hakikatine inanç yaşamaya devam eder. En alışıldık, en bildik metaforlar bu durumda hakikatler diye bilinir ve daha ender metaforları ölçmenin standartlarına dönüşürler. Buradaki biricik içkin farklılık, âdetle, yenilik, sıklık ve nadirlik arasındaki farklılıktır.
Bilme, gözde metaforlarla işgörmekten, artık taklit olduğu hissedilmeyen taklit [Nachamen] başka birşey değildir. Bu yüzden, bilmenin hakikat alanına nüfuz edememesi doğaldır [...]
(……)
Yalnızca metaforun bu primitif dünyasını unutarak, yalnızca kaynakları itibariyle parlayan sıvı gibi temel insani tahayyül yeteneğinden kuvvetle fışkıran imajlar yığınının donarak pıhtılaşması yoluyla, yalnızca yakılmaz inanç içindedir ki, bu güneş, bu pencere, bu masa kendinde bir hakikattir; özelle, yalnızca onun kendisinin sanatsal ola rak yaratılmış bir nesne olduğunu unutarak insan huzur, güven ve tutarlılık içinde yaşar.
(….)
Nesnelerin tam özleri asla kavranamaz. İfadelerimiz hiçbir biçimde, algımız ve tecrübemiz bizi, nesnelerin çok-yönlü ve bir ölçüde yeterli bilgisiyle teçhiz edinceye kadar beklemez; onlar dürtü/etki algılandır algılanmaz sonuçlanırlar. Nesnenin yerine, duyum yalnızca bir tek özelliği alır. Bu ilk görüş noktasıdır: dil retorik’tir, çünkü o, bir episteme ‘yi değil, yalnızca bir doxa’yı taşımak ister.
(…..)
Mecazlar/dil figürleri, kelimelere yalnızca nadiren eklenmezler, tersine onların en uygun doğalarını oluştururlar. Yalnızca özel durumlara taşınan bir “doğru anlamdan” sözetmek saçmadır. Gündelik konuşma (reglrechten Rede) ile retorik figürler denilen figürler arasında olduğu gibi gerçek kelimelerle mecazlar arasına çekilebilecek hiçbir ayırım hattı yoktur. Genellikle konuşma diye adlandırılan şeyin tamamı aslında figürasyondur.
(….)
Popüler metafiziği, yani, etkileri nedenler sayan metafiziği varsayar. “Kalem” kavramı kalem “şeyle” karıştırılır. Bir sentetik yargının “dır” (is)’ı yanlıştır, o bir transferi içerir; aralarında eşitlik kurulamayacak iki farklı alan yanyana konur.
(…..)
Kelimeler kavramların akustik göstergeleridir [Tonzeichen]; ancak kavramlar, sıksık tekrar ortaya çıkan ve birleştirici duyumların aşağı yukarı kesin imaj göstergeleridir.
İlkin  imajlar — imajların zihinde nasıl doğduklarım açıklamak için. Sonra imajlara uygulanan kelimeler.
Nihayet yalnızca eylemler varsa, mümkün olan kavramlar — birçok imajın görülebilir değil, işitilebilir birşeyde (kelimeler) biraraya toplanması.
(….)
Dil kaynağı itibarı ile en yalın psikoloji çağına aittir: dilin metafiziğinin [der Sprach Metaphysik] — başka bir söyleyişle aklın metafiziğinin — önkabullerini hatırladığımızda, kendimizi kaba bir fetişizmin ortasında buluruz. Heryerde fiili ve faili gören odur; ego’ya, iradeye genelde neden olarak inanan odur; varlık olarak ego’ya, töz olarak ego’ya ve töz-ego’ya inancını herşeye yansıtan odur — bu yüzden yalnızca o “şey” kavramını yaratır.... Varlık neden olarak düşünülen, yaşanan heryerdedir; “Varlık” kavramı yalnızca “ego” anlayışından türetilmek suretiyle elde edilir.... Başlangıçta, iradenin sonucu/etkiyi yaratan birşey olduğu — iradenin bir meleke/yeti olduğu büyük mukadder hatası durur.... Bugün biz onun yalnızca bir kelime olduğunun bilincindeyiz...
Kaynak: İnsan Bilimlerine Prolegomena,Derleme ve Çeviri: Hüsamettin Aslan,Paradigma Yayınları
Dil, Metafor ve Retorik ,Alan D. Schrift


JOHN LOCKE

1. İnsan kendisi kadar başkalarının da yararlı bulup zevk alacağı türden birçok düşünceye sahip olmakla birlikte, bu düşüncelerin hepsi başkalarının göremeyeceği biçimde ve kendiliklerinden ortaya çıkamayacak halde insanların kendi içlerinde saklıdırlar. Düşüncelerin iletişimi olmaksızın toplumsal yarar ve kolaylık edinilemeyeceğinden, insanın, düşüncelerini oluşturan görünmez ideleri başkalarının da bilmesini sağlayabilecek kimi dış duyulur işaretler bulması gerekliydi. Bu amaç için, gerek zenginlik gerek çabukluk açısından insanın kendini bu kadar kolay ve çeşitlilikte yapabilir gördüğü düzenli sesler kadar uygunu yoktu. Buna göre, doğanın bu amaç için uygun kıldığı sözcüklerin insanlar tarafından nasıl idelerinin işaretleri yapıldıklarını anlayabiliriz; bu, tikel düzenli sesler ile belli ideler arasındaki bağıntıdan kaynaklanmaz; o zaman tüm insanların tek bir dili olurdu; bu, böyle bir sözcüğün belli bir idenin işareti yapıldığı istençli bir düzenlemenin sonucudur. Öyleyse sözcükler idelerin duyulur işaretleri olmaktadır ve temsil ettikleri ideler de bu işaretlerin özel ve doğrudan anlamlarıdır.

2. İnsanlar bu işaretleri kendi belleklerine yardımcı olarak kendi düşüncelerini kaydetmek ya da idelerini açığa çıkarmak ve başkalarının görüşüne sunmak için kullanırlar: Birincil ya da doğrudan anlamlarıyla sözcükler, kendilerini kullanan kimsenin zihnindeki ideleri temsil eder yalnızca. Bu idelerin betimledikleri varsayılan şeylerden kusurlu ya da özensiz biçimde derlenmiş olmaları bu noktada önemsizdir. Bir insan başkasıyla konuştuğunda anlaşılabilmeyi amaçlar ve zaten konuşmanın amacı da, işaretleri olarak kullanılan seslerin ideleri dinleyene iletmesidir. Öyleyse sözcükler, konuşanın idelerinin işaretleridir (. ..)

6. Sözcükler konusunda şunlar da dikkate alınmalıdır: Öncelikle, sözcükler insanların idelerinin doğrudan işaretleri ve böylece kavramlarının iletimini kendi içlerindeki düşünce ve imgelemlerin bir başkasına anlatımını sağlayıcı araçlar olduklarından, sürekli kullanımla belli sesler ve yerini aldıkları ideler arasında öyle bir bağıntı oluşur ki işitilen adlar, sanki o ideleri üretebilecek nesnelerin kendileri duyulan edimsel (aktüel) olarak etkilemişçesine hemen belli ideleri uyarırlar. Bu, bütün açık duyulur nitelikler ve sık sık karşılaştığımız, alışkın olduğumuz tüm cisimlerde açıkça böyledir (. . .) »

 Locke,J. , İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, çev: M. D. Topçu s 16- 19

Dil Felsefesine Giriş, Atakan Altınörs, İnkılâp Kitabevi

WILHELM VON HUMBOLDT

“Bir halkın tinsel bireyselliği ile dilinin şekli öyle sine birbiriyle kaynaşmıştır ki, bunlardan biri verilse, diğeri on dan bütünüyle çıkarsanabilir. Çünkü intellektualite ve dil ancak karşılıklı olarak birbirine uygun düşen biçimlere izin verirler ve bunların gelişmesine yardımcı olurlar. Dil sanki halkın tininin dış görünüşüdür, dil halkın tini ve tin de halkın dilidir. Onları asla yeterli biçimde özdeş olarak düşünemeyiz.”

“Dil, dilden bağımsız olarak meydana getirilmiş düşünceleri belirtmekten ibaret değildir; fakat bizzat düşünmenin biçimlendirici organıdır.”

“Dil, düşüncenin biçimlendirici organıdır. Bütünüyle tinsel, içsel ve iz bırakmadan geçip giden düşünsel etkinlik, ses aracılığıyla söz içerisinde dışsallaşır ve duyularla algılanabilir
hale gelir. Bu yüzden düşünsel etkinlik ve dil, bir ve aynı şeydir ve birbirinden ayrılamaz. Bununla birlikte, düşünsel etkinlik, doğası gereği, sözel ses ile birlik içine girmek zorundadır; düşünce aksi takdirde açıklık kazanamaz ve tasarım da kavram haline gelemez.”

“Dolayısıyla, insanlar arasındaki bildirişim göz önünde bulundurulmak sızın, konuşma, tek başına bir bireyin düşünmesinin zorunlu koşuludur.”

“Düşünce bir şimşek çakması gibi, tüm ideleştirme gücünü tek bir noktada toplar toplamaz, ses de ani bir keskinlik ve birlik ile çınlar. Düşünce bütün zihni kuşatır kuşatmaz, ses her sinir telini kıpırdatan, nüfuz edici bir güce sahip olur. En insani durumunda düşünce nasıl ki karanlıktan aydın lığa, sınırlanmışlıktan sınırsızlığa bir özlem ise; ses de kalbin derinliklerinden dışarıya bir akıştır... ve sesin görünüşteki cisimsizliği de zihne duyusal bir karşı-parça olur.”

“Bütün dilde egemen olan ilke eklemlenme’dir; her dilin en önemli niteliği tutarlı ve kolay düzenlenmedir; fakat bu, yalın ve kendinde bölünemez ögeleri gerektirir. Dilin özü, fenomenal dünyanın içeriğini düşüncenin biçimleri halinde şekillendirmekten oluşur.”

“Düşünmenin özü düşünümden, yani düşünmeyi düşünülen şeyden ayırt etmekten oluşur.”

“Düşünmenin özü, kendi akışı içerisinde alt-ayrımlar yapmak ve bu sayede kendi etkinliğinin bölümlerinden bütünlükler oluşturmak ve bu oluşumları nesneler olarak, düşünen öznenin
karşısına koymaktır.”

“Hem dış doğadaki şeyler, hem de iç-ten doğan etkinlik, bir özellikler çokluğuyla insanda toplanır. Fakat insan, karşılaştırma, ayırma ve birleştirme yönünde çaba gösterir, yüksek amaçları için kuşatıcı bir birlik oluşturmaya çabalar. Böylece o, nesneleri belirlenimli bir birlik içinde kavrama yönünde diretir ve bu birliğin yerini tutacak bir ses birliği talep eder.”

“İnsan, zihinsel olarak düşünüm ile fiziksel olarak eklemleme ile bu alanları (biçim almamış düşünce ve ses kütlelerini) bölümlemek ve bunların parçalarını, zihinsel olarak anlama yetisinin sentezi ile, fiziksel olarak ses vurgusu ile yeniden birleştirme gücüne sahiptir ki, böylece heceleri sözcük, sözcükleri de söylem olarak birleştirir.”

“Sözcük olmaksızın, aslında kavram ortaya çıkamazdı, kaldı ki muhafaza edilebilsin Düşünce gücünün belirlenmemiş işleyişi, kendisini bir sözcük içerisinde toparlar.  Şimdi o bireysel bir şeydir, belirlenimli karaktere ve biçime sahip bir şeydir.”

“Hakiki özü içerisinde görüldüğünde dil sürekli bir şeydir ve her an için gelip geçicidir. Dilin yazı ile korunması da yetersiz bir mumyalamadan öte bir şey değildir, canlı sözü resmetmede kendisine gerek duyulan bir şeydir. Dil bir ürün (ergon) değil, fakat bir etkinliktir (energeia). Bu yüzden dilin gerçek tanımı ancak genetik olabilir. Dil, eklemli sesi düşüncenin bir ifadesi haline getirme yönünde tinin her an tekrarlanan çalışmasıdır.”

“Her dil daha önceki kuşaklardan bizce bilinmeyen bir tarih öncesinden gelen malzemeyi devraldığı için, düşüncenin ifadesini meydana getiren zihinsel etkinlik, daima daha önce verilmiş bir şey üzerine yönelir; bu yüzden o saf bir yaratım değil fakat bir yeniden-şekillendirme etkinliğidir.”

“dil, tek bir sözcükte olsun, bağıntılı söylemde olsun, bir edim’dir; zihnin gerçek yaratıcı etkinliği’dir ve her dilde bu edim bireysel bir edimdir ve her açıdan belirlenmiş şekilde ilerler. Kavram ve ses, öz doğalarına göre birleştirilmiş olarak, sözcük ve konuşma olarak ifade edilirler ve bununla dış dünya ile zihin arasında, her ikisinden de farklı bir şey yaratılır. Dilin, bütün tikel mükemmellikleri içindeki tamamlanmışlığı bu edimin gücüne ve düzenliliğine bağlıdır; dilde da ha öte yaratıma yol açan canlı ilke de buna dayanır.”

 

“Eklemlenmiş sesi düşüncenin bir ifadesine yükselten tinin çalışmasında sürekli ve tekbiçimli unsur, dilin biçimini oluşturur.”

“Dilin biçimi ifadesiyle yalnızca gramer örüntüsünü kastetmiyorum. Dilin biçimi kavramı, sentaks kurallarının ve sözcük oluşturma kurallarının ötesine uzanır.”

“Biçim, aslında, maddenin karşıtıdır. Bununla birlikte, dilin biçiminin maddesini bulmak için, dilin sınırlarının ötesine geçmek gerekir. Dilin sınırları içerisinde, bir şey ancak r başka şeye göre “madde” sayılabilir, örneğin isim çekimi karşısında temel sözcüklerin durumu böyledir. Fakat buradaki madde, başka bağıntılar içerisinde yeniden biçim olarak kabul edilir. Mutlak olarak görüldüğünde, dil içerisinde biçim almamış hiçbir madde bulunamaz; çünkü dildeki her şey belli bir amaca, düşüncelerin ifadesi amacına yönelmiştir ve bu da, zarar dilin ilk unsuru ile, eklemlenmiş ses ile başlar ve elbette ses biçim verilmekle eklemli hale gelir.”

‘Biçim kavramı, olgusal ve bireysel hiçbir şeyi dışta bırakmaz; en bireysel özelliklerle birlikte, ancak tarihsel temeller üzerinde edimsel olarak tesis edilen her şey bu kavramca kapsanır ve bu kavramın içine girer.”

“Sözcük ideyi bir biçime sokar ve cisimsel nesne söz konusu olduğunda, onu, gerçekliğin bütünselliğinden yalıtır, yani tek bir özellik içerisinde sıkıca tutup sabitler ve bu özellik içerisinde, kendisine yabancı bir şey ile, vurgulu ses aracılığıyla belirtir.”

“Düşünme asla yalıtılmış bir nesneyi ele almaz ve asla onu gerçekliğinin bütünlüğü içinde kullanmaz. Düşünme, bağıntıların, koşulların ve görüş açılarının içinde dolaşır onları birbirine bağlar... Dolayısıyla haklı olarak şu söylenebilir ki, tamamen duyusal nesneler söz konusu olduğunda bile çeşitli dillerdeki sözcükler tam olarak eşanlamlı değildirler ve hippus, equus ve Pferd (At) diyen kimseler, tam olarak ve eksiksiz biçimde aynı şeyi söylüyor değildirler.”

 

“kavram, şeyi yansız veya bütünsel bir tarzda ele geçiremez; ancak kavram biçimlendirildiğinde şey için ‘özsel’ olarak görünen bir özelliği vurgular. Demek ki, sözcük şeyi, şeye ilişkin tikel bir görüşü şeyin kavramı içinde belirtmek suretiyle belirtir.”

“Dil olmaksızın hiçbir kavram mümkün olmadığı gibi, zihnin hiçbir nesnesi de varolamaz; çünkü dışsal herhangi bir şeyin bilinç için tam bir varlık kazanması, ancak kavram aracılığıyla olur. Fakat şeyleri öznel olarak algılamanın bütün tarzı zorunlu olarak kültürleşme ve dil kullanımından geçer. Nitekim sözcük tam da bu algılamadan doğar; sözcük kendinde nesnenin değil, fakat bu nesnenin bilinçte meydana getirilmiş imgesinin bir kopyasıdır. Her nesnel algı, kaçınılmaz olarak öznellikle karışmış olduğu için, her insan tekini, dünya görüşünün benzersiz bir yönü olarak telakki edebiliriz “

Dile Gelen Felsefe, Taylan Altuğ, Yapı Kredi Yayınları

WITTGENSTEIN : Tractatus Logico-Philosophicus

3                Olguların mantıksal tasarımı, düşüncedir.
3.001        Bir olgu bağlamının düşünülebilir olması” şu demektir: Biz onun bir tasarımını          kurabiliriz.
3.01           Doğru düşüncelerin toplamı, dünyanın bir tasarımıdır.

 

3.02     Düşünce, düşündüğü olgu durumunun olanağını içerir. Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.
3.03       Mantıksız olan hiçbir şeyi düşünemeyiz, çünkü  o zaman mantıksız düşünmemiz gerekirdi.

3.031      Bir zamanlar, Tanrı’nın her şeyi yaratabileceği, ama, yalnızca, mantık yasalarına aykırı birşeyi yaratamayacağı söylenirdi. — Çünkü “mantıksız” bir dünyanın neye benzediğini söyleyemeyiz

 

 3.032     “Mantıkla çelişen” birşeyi dilde ortaya koymak, yapılamayacak birşeydir, tıpkı, geometride uzam yasalarıyla çelişen bir şekil! yerlemleriyle ortaya koymak; ya da, varolmayan bir noktanın yerlemlerini vermek gibi.
(...)

3.1      Tümcede düşünce, duyusal algılanabilir olarak dilegelir.
3.11    Tümcenin duyusal algılanabilir imini (ses ya da yazıdaki işaretini, vb.) olanaklı olgu durumunun iz düşümü olarak kullanmaz.
3.12    Düşünceyi dile getirmemize yarayan ime, tümce imi diyorum. Tümce de, dünya ile izdüşümsel ilişkisindeki tümce-imidir.
3.13     İzdüşüme ait ne varsa, tümceye de aittir; ama iz düşümü yapılan değil.
            Öyleyse, izdüşümü yapılanın olanağı, ama kendisi değil.
           Tümcede, öyleyse, anlamı henüz içerilmez, ama onu dilegetirme olanağı içerilir.
           (“Tümcenln içeriği”, anlamlı tümcenin içeriği demektir.)
           Tümcede anlamının biçimi içerilir, ama bunun içeriği içerilemez.
3.14     Tümce-im oluşturan, ögelerinin, sözcüklerin, onun içinde biribirleriyle belirli birtarzda bağlantılı olmalarıdır.
Tümce-imi bir olgudur.

    1. Tümce bir sözcük karışımı değildir. (Nasıl müzik teması bir ses karışımı değilse.)
    2. Tümce eklemlidlr.

3.142   Yalnızca olgular bir anlamı dilegetirebilir, bir adlar sınıfı bunu yapamaz.
3.143   Tümce-iminin bir olgu olduğu, yazının ya da basımın alışılmış dilegetiriş biçimince örtülür.
           Çünkü, örneğin basık tümcede, tümce-imi, sözcükten özünde bir farkı yokmuş gibi gözükür.
           (Bu yüzden Frege tümceyi bileşik bir ad olarak niteleyebildi.)
3.1431 Tümce-iminin özü, onu yazılı imler yerine uzamlı nesnelerin (masalar, iskemleler, kitaplar gibi) bira raya gelerek oluşturduğunu düşünürsek iyice açıklık kazanır.
Bu şeylerin karşılıklı uzamsal konumu da, o zaman, tümcenin anlamını dilegetirirdi.
3.143  “Karmaşık ‘aRb’ imi, a’nın b’yle R ilişkisi içinde olduğunu söyler”, değil: “a»nın «b»yle belirli bir Ilişkide olduğu, aRb olduğünu söyler.
3.144     Olgu durumları betimlenebilir, a d l a n d ı r ı lamaz.
(Adlar noktalara benzer, tümceler ise oklara, onların anlamı vardır.)
3.2       Tümcenin içinde düşünce öyle dilegelebilir ki, düşüncenln nesnesini, tümce-iminin ögeleri karşılar.
3.201   Bu ögelere “yalın imler”, tümceye de “tam çözümlenmiş” diyorum.
3.202   Tümcede kullanılan yalın imlere ad denir.
3.203   Ad nesneyi imler. Nesne, onun imlemidlr. (“A” ile “A” ayın imdir.)
3.21 Yalın imlerin tümce-imi içindeki karşılıklı-biçimlenmesi, olgu durumundaki nesnelerin karşılıklı-biçimlenmesini karşılar.
3.22    Ad, tümce içinde, nesnenin yerini tutar.
3.221 Nesneleri ancak adlandırabilirim. İmler onların yerini tutar. Ancak onlar ü z e r ine konuşabilirim, onları k o n u ş a r a k dışavuramam. Bir tümce, bir şeyin ancak n a s ıl olduğunu söyleyebilir, n e olduğunu değil.
3.23    Yalın im olanı istemek, anlamın belirginliğini istemektir.
3.24   Karmaşığı söz konusu eden tümce, onun oluşturucu öğesini söz konusu eden tümce ile içsel ilişki içindedir.
           Karmaşık ancak betimlenmesi yoluyla verilebilir; bu da uygun olacak ya da uygun olmayacaktır. İçinde karmaşıktan söz edilen tümce, o var değilse, anlamsız değil, salt yanlış olacaktır.
           Bir tümce-ögesinin bir karmaşığı imlediği, içinde geçtiği tümcelerdeki belirsizlikten görülebilir. B i l i r i z ki, bu tümceyle henüz herşey belirlenmemiştir. (Genellik slmgelemi de bir temel-tasarım içerir.)
Bir karmaşığın simgeleminin bir yalın simge içinde özetlenmesi, bir tanım yoluyla dilegetirilebilir.
3.25     Tümcenin ancak bir ve tek bir tam çözümlemesi vardır.
3.251 Tümce, dilegetirdiğini, belirgin, açık olarak belirtilebilecek biçimde dilegetirir: Tümce, eklemlidir.
3.26      Ad, hiçbir tanımla daha öte ögelerine doğru çözümlenemez: ad, bir temel imdir.
3.261 Her tanımlanan im, tanımlanmasında kullanılan imlerin ötesini imler;tanımlarda yolu gösterir.
Biri temel im olan, biri temel imlerce tanımlanmış olan iki im, aynı tarzda imleyemezler. Adlar tanımlarca bölünemezler. (Tek başına bağımsız imlemi olan im yok.)
3.262 İmlerde dilegelmeyeni, uygulamaları gösterir. İmlerln yuttuğunu, uygulamaları dışavurur.
3.263 Temel imlerin imlemleri, açımlamalarla açıklanabilir. Açımlamalar, temel imlerI kapsayan tümcelerdir. Bunlar, öyleyse, ancak bu imlerin imlemlerl önceden tanınıyorsa anlaşılabilir.
3.3      Ancak tümcenin anlamı vardır; ancak tümce bağlamında bir adın imlemi vardır.
3.31    Tümcenin, anlamını niteleyen parçasına, bir dile getiriş (bir simge) diyorum.
tümcenin kendisi de bir dilegetiriştir.)
            Dilegetiriş, tümcenin anlamının özüne ilişkin olarak, tümcelerln aralarında ortaklaşa sahip olabildikleri herşeydir.
           Dilegetiriş bir biçim ve bir içerik belirtir.
3.311 Dilegetiriş, içinde geçebileceği bütün tümceler biçimlerini varsayar. Bir tümce sınıfına ortak niteleyici işarettir.
3.3 12 Öyleyse, nitelediği tümcelerin genel biçimi yoluyla ortaya konur.
Ve bu biçim içinde de, dilegetiriş  s a b i t , bütün geri kalanlarda değişken olacaktır.
3.313 Dilegetiriş, öyleyse, değerleri bu dilegetirilişi kapsayan tümceler olan bir değişkence ortaya konur. (Sınır durumda, değişken sabit haline, dilegetiriş tümce haline girer.)
Böyle bir değişkene “tümce değişkeni” diyorum.

 3.314  Dilegetirişin ancak tümce içinde imlemi vardır.
             Her değişken, bir tümce değişkeni olarak yorumlanabilir.

4.          Düşünce anlamlı tümcedir.
4. 001. Tümcelerin toplamı dildir.
4. 002. İnsan, her anlamın dile getirilmesini sağlayan diller kurma yeteneğine sahiptir; her sözcüğün nasıl ve neyi imlediği konusunda hiç bir fikri olmaksızın - Nasıl ki insan, tek tek seslerin nasıl çıkarıldığını bilmeksizin konuşur.
             Gündelik dil, insan örgenliğinin bir parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir.
             Ondan, dilin mantığını dolaysız olarak çıkarmak, insan için olanaksızdır.
             Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamıyla başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla değil.
          Gündelik dilin anlaşılması için yapılan sessiz düzenlemeler korkunç derecede karmaşıktır.
4. O03. Felsefe konularında yazılmış çoğunluk tümceler ve sorular yanlış değil, saçmadır. Bu yüzden de bu türden soruları hiçbir şekilde cevaplandıramayız, ancak saçmalıklarını saptayabiliriz. Filozofların çoğunluk soruları ve tümceleri, dil mantığımızı anlamamamıza dayanır.
               (Bunlar, İyi’nin Güzel’den daha özdeş olup olmadığı türünden sorulardır.
                Ve şuna da şaşmamalı ki, en derin sorunlar aslında hiç sorun değildir.
4. 0031. Bütün felsefe “dil eleştirisi”dir. (Ama Mauthner’in anlamın da değil.) Russell’ın başarısı, tümcenin görünür mantıksal biçiminin, gerçek biçimi olmayabileceğini göstermiş olmasındadır.
4. 01.     Tümce, gerçekliğin bir tasarımıdır.
Tümce, gerçekliğin, biz onu nasıl düşünüyorsak, öyle bir taslağıdır.
4. 011.   İlk bakışta cümle - sözgelimi kağıt üzerinde basılı şekliyle - söz konusu ettiği gerçekliğin tasarımı değilmiş gibi durur. Ama, nota yazımı da ilk bakışta müziğin tasarımı değilmiş gibi durur, ses yazımımız (harfyazımız) da sesli dilimizin tasarımı değilmiş gibi.

Gene de, bu im dilleri, kendilerini, ortaya koyduklarının alışılmış anlamda da tasarımları olarak gösterirler.

Tractatus Logico- Philosophicus, Çev: Oruç Aruoba, YKY,4.Baskı Eylül 2003

WITTGENSTEIN: Felsefe Araştırmaları

2. Anlamın her felsefi kavramı, dilin iş görmesi tarzındaki bir ilkel tasarımda asıl bilgisiyle vardır. Ama, bir ilkel dil tasarımının tıpkı bizimkisi gibi olduğu da söylenebilir.

Şöyle bir dil düşünelim ki, Augustinus’un yaptığı gibi betimleme bu dile uysun: Dil. A diye bir usta ile B diye bir çırağın anlaşmasına hizmet ediyor olsun. A. yapı taşlarıyla bir yapı örüyor. Tuğlalar. kolonlar, döşeme taşları ve kirişler var. B ona yapı taşlarını uzatmaktadır hem de A’nın onları gereksediği sıraya göre. Onlar, şu sözcüklere meydana gelen bir dile hizmet etme ereğine yöneliktir:
“tuğla”, “kolon”, “döşeme taşı”, “kiniş”. A. onları haykırıyor; —B, bu haykırışı götüreceğini öğrendiği taşı götürüyor.-— Bunu tamamen ilkel dil olarak. anla.

3. Augustinus, bir anlaşma sistemini betimliyor diyebilirdik. Ancak dil dediğimiz şeyin hepsi bu sistem değildir. Ve bu, şu sorunun ortaya çıktığı öyle bazı durumlarda söylenmelidir: “Bu tasvir kullanılabilir midir veya kullanılamaz mıdır?” O zaman yanıt şudur: “Evet, kullanılabilir; ama yalnızca çepeçevre sınırlı bu dar alan için. tasvirini yapmayı ileri sürdüğün bütün için değil.

Bir kimse, “oyunlar, nesnelerin belirli kurallara göre bir yüzeyde yerlerinin oynatılması ... bağlamında meydana gelir” diye  açıklama yaptığında -— biz onu şöyle yanıtlarız: Anlaşılan sen, dama, satranç, tavla gibi oyunları göz önünde bulunduruyorsun: ama bunlar oyunların hepsi değildir. Açıklamanı bu oyunlarla kesinlikle sınırlaman suretiyle doğrultabilirsin.

4. Öyle bir dil düşün ki, onda harfler, seslerin işareti, ama hem de vurgu işareti için ve noktalama işaretleri olarak kullanılmış olsun. (Bir yazı  ses sembollerinin betimlemesine ilişkin bir dil olarak anlaşılabilir.) Şimdi birinin bu yazıyı şöyle anladığını düşün: tek tek her harfe bir ses karşılık olsun ve harflerin tamamen başka işlevleri de olmasın. Basitçesi, böyle bir yazı anlayışıyla, Augustinus’un dil anlayışı aynıdır.

5. Birinci paragraftaki örneğe dikkatle bakılırsa, sözlerin anlamının genel kavramı, dilin açık görmeyi olanaksız kılan bir sis ile birlikte işleyişini ne derece ye kadar kuşattığı belki de sezinlenir. —Sözcüklerin ereği ve işleyişinin bir bakışta açıkça görülemediği dil kullanımının ilkel tarzlarındaki dil görünüşlerini inceden inceye araştırdığımızda, sis dağılır.

Dilin bu tür ilkel biçimlerini, konuşmayı öğrendiğinde çocuk kullanır. Dili öğrenme, burada hiçbir açıklama değil, ama bir alıştırmadır.

6. İkinci paragraftaki dilin A ile B’nin bütün dili olduğunu tasarlayabilirdik;  evet, bir oymağın bütün dili. Çocuklara bu etkenlikleri yapmak, bu esnada sözcükleri kullanmak ve öylece başkasının sözlerine tepki göstermek öğretilir.

Alıştırmanın önemli bir bölümü şöyle oluşur: Öğretici nesneleri gösterir, çocuk dikkatini onlara yöneltirken bu sırada o, bir söz söyler; örneğin bu gösterimindeki “döşeme-taşı” sözcüğü. (Bunu “gösterici açıklama” veya “tanım” diye adlandırmak istemiyorum; çünkü çocuk elbette adlandırmayı henüz soramaz. Onu “sözcüklerin gösterici öğretimi” diye adlandırmak istiyorum —Onun alıştırmanın önemli bir bölümünü oluşturduğunu söylüyorum; çünkü o, insanda bu durumdadır; yoksa, onun başka türlü tasarlanamayacağı değil.) Denebilir ki, sözcüklerin bu gösterici öğretimi, sözcük ile nesne arasındaki çağrışımsal bir bağıntıya denk gelir. Ama bu ne demektir? İmdi bu çeşitli şey demek olabilir. Ama doğrusu ilkin şöyle düşünülebilir: Çocuk sözcüğü işittiğinde nesnenin resmi çocuğun ruhunda ortaya çıkar. Ama eğer bu imdi olursa, —sözcüğün ereği bu mu olur?— Evet, o erek olabilir. —Sözcüklerin (ses dizilerinin) böyle bir kullanımını düşünebilirim. (Bir sözcüğün telaffuz edilmesi, sanki tasarımsal piyanodaki bir tuşa bir vuruş yapılması gibidir.) Ama ikinci paragraftaki dilde, sözcüklerin eregi tasarımlar uyandırmak değildir (Şu da var ki, bunun asıl erek için işe yarar olduğu bulunabilir.)

Ama eğer bu, gösterici öğretimi meydana getiriyorsa,— onun sözcüğü anlamayı meydana getirdiğini söylemeli miyim? “Döşeme taşı!” haykırışını anlamıyor mu, bu haykırışa göre böyle böyle eyleyen’ Ama bu, doğrusu, gösterici öğretimi sağlamada yardım ediyordu; bununla beraber yalnızca belirli bir öğretimle birlikte. Başka bir öğretimle, bu sözcüklerin bu aynı gösterici öğretimi tamamen başka bir anlamaya neden olurdu.

“Çubuğu manivela ile bağlamam suretiyle freni mümkün kılıyorum.” —Evet, geri kalan bütün mekanizma verilmiştir. 0, yalnızca bununla fren koludur ve o dayanağından kurtulmuş olmakla artık manivela bile değildir, tersine tüm olanaklı olan olabilir ya da hiçbir şey.

7. Dil (2. parg.) kullanımı pratiğinde bir kesim sözcükleri haykırır, diğeri onlara göre davranır. Ama dil öğretiminde şu olay bulunur: Öğrenen, nesneleri adlandırır. Demek ki o, öğretmen taşı gösterdiğinde sözcüğü söylüyor.— Evet, burada daha da\ yalın şu alıştırma bulunur: Öğrenci, öğretmenin kendisine önce den söylediği sözcükleri, daha sonra söylüyor — her ikisi’ dile benzer olaylar.
Şunu da düşünebiliriz: Dildeki (2.’ parg.) sözlerin kullanımının bütün olayı, çocukların bu sayede anadillerini öğrendikleri oyunlardan biridir. Bu oyunları “dil-oyunları” diye adlandırmak ve ilkel bir dilden bazen bir dil-oyunu olarak söz etmek istiyorum.

Ve taşın adlandırılması ile önceden söylenmiş sözcüğün sonra söylenmesi olayları da dil-oyunları diye adlandırılabilirdi. Halka oyununda sözlerle yapılan bazı kullanımları düşün.
Dil ile dilin iç içe geçtiği etkenliklerin  bütününü de “dil-oyunu” diye adlandıracağım.(….)

30. Demek ki şöyle denebilirdi: Eğer sözün dilde hangi rolü genelde oynayacağı önceden açık ise gösterici tanım, sözün kullanımını-anlamını açıklar. O halde eğer ben, birinin bana bir renk sözcüğünü açıklamak istediğini biliyorsam, o zaman ‘bunun adı, sepya  (mürekkep balığından çıkarılan boyanın rengi) gösterici açıklaması, sözcüğün anlaşılmasında bana yardımcı olur. —Ve bu, demek ki türlü türlü sonların “bilmek” ya da “açık olmak” sözüne bağlı oldukları unutulmazsa söylenebilir.’

Adlandırmayı sorabilmek için önceden bir şeyin bilinmesi (veya ona muktedir olunması) gerekir. Ama ne bilinecek?

(…)

43. “Anlam” sözcüğünün kullanım durumlarının büyük bir sınıfı için —her ne kadar onun tüm kullanım durumları için değilse de— bu sözcük şöyle açıklanabilir: Bir sözcüğün anlamı, onun dildeki kullanımıdır.
Ve bir adın anlamı, onu taşıyanın gösterilmesi yoluyla bazen açıkJanır.
(…)

45. Gösteren “bu”, asla taşıyıcısız olamaz. Şöyle denebilirdi: “Bir bu var oldukça, ‘bu’ sözcüğünün de anlamı olur; bu, imdi ister yalın veya bileşik olsun. “—Ama bu, sözcüğü henüz bir ad yapmaz. Tam tersine; çünkü bir ad, gösterici el kol hareketleriyle kullanılmaz, ama ancak onlar aracılığıyla açıklanır.

46. İmdi, adların başlıca yalın olanı gösterdiklerinin aslı esası nedir?

--- Sokrates (Theaitetos’da): “Zira yanılmıyorsam, şöyle işitmiştim bazı kişilerden: Kendilerinden bizim ve geri kalan her şeyin oluştuğu ilk öğeler-meramı mı anlatmam bakımından böyle dendikte-için hiçbir açıklama yoktur; çünkü kendinde ve kendisi için olan her şey, yalnızca adlarla gösterilebilir; başka bir belirleme olanaklı değildir; ne var olduğu ne de var olmadığı belirlemesi... Ama kendinde ve kendisi için olan, tüm diğer belirlenimler olmaksızın... adlandırılmalıdır. Ama böylece, herhangi bir ilk öğenin açıklama tarzından söz etmek olanaksız olur. Çünkü bunun için salt adlandırma olarak hiçbir şey var değildir; onun yalnızca kendi adı var. Ama bu ilk öğelerden oluşmuş şey, nasıl bizzat sıkı sıkıya içten bağlanmış bir oluşum oluyorsa, bu bağlanmadaki onun adlandırılmaları da tanımlama bakımından öylece olmuş olur. Çünkü onun özü adın bağlanımı olur.”

Bu ilk-öğeler. Russell’ın ‘bireyleri ve benim de ‘objeler’im idiler (Mant. Feis. Yaz.)

55. “Dildeki adlar neyi gösteriyorsa, bu, bölünemez olmalıdır: Çünkü bölünebilir olan her şeyin bölündüğü durum betimlenebilmelidir. Ve bu betimlemede sözcükler var olur; ve onlara karşılık olan şey, o zaman bölünemez; çünkü aksi halde sözcüklerin hiçbir anlamı olmazdı.” Bindiğim dalı kesemem.

İmdi, betimlemenin kendisinin bölümlemeden istisna tutulması, gerektiği yolunda, elbette hemen itiraz edilebilirdi. —Ama betimlemenin sözcüklerine karşılık gelen şey ve yani bölünemeyen şey, eğer betimleme doğru ise, sözcüklere a lamiarını veren şeydir, —o olmaksızın sözcüklerin hiçbir anlamı olmazdı. —Ama bu insan, bir anlamda da kendi adına karşılık gelen şeydir. Fakat o bölünebilirdir; ve onun adı, eğer taşıyıcısı yok olmazsa, anlamını yitirmez. —Ada karşılık gelen şey ve ad olmaksızın hiçbir anlamı olmayacak insan, örneğin, adla bağıntıdaki dil oyununda kullanılan bir paradigmadır.
(---)

59. “Adlar, gerçekliğin öğesi ne ise, yalnızca onu gösterirler. Bölünemeyen, tüm değişmede aynı kalan şey”. —Ama bu nedir?— Cümleyi söylediğimiz esnada, o gözümüzün önüne geliyor! Biz tamamen belirli bir tasarımı söylemiş olduk. Kullanmak istediğimiz belirli bir resim. Çünkü deney bize bu öğeleri elbette göstermez. Biz, terkip edilmiş bir şeyin (örneğin bir koltuğun) yapıcı öğelerini görüyoruz. Arkalık, koltuğun bir bölümüdür diyoruz; ama onun kendisinin de yeni den çeşitli tahtalardan mürekkep olduğunu, buna karşın bir ayağın yalın bir yapı çı öğe olduğunu söyleriz. Biz, değişen (çözülen) bir bütünü de görüyoruz; onun yapıcı öğeleri değişmeksizin kaldığı sırada. Bunlar, kendilerinden gerçekliğin o resmini yaptığımız gereçlerdir.
(--)

65. Burada, tüm bu düşüncelerin arkasında bulunan büyük soru ile karşı karşıya geliriz.—Çünkü bana şöyle itiraz edilebilirdi “Kolayına kaçıyorsun! Sen tüm olanaklı dil oyunlarından söz ediyorsun, ama dil oyununun özünün ve yanı dilin özünün ne olduğunu asla söylemeden. Tüm bu olaylarda ortak olanın ne olduğu ve dile veya dilin bölümlerine bu olayların ne yaptığı. O halde sen araştırmanın o bölümünü tamamen athyorsun; öyle ki o bölüm bizzat sana vaktiyle en ziyade baş ağrısı vermişti, yani cümlenlıı genel biçimine ve dilin genel biçimine ilişkin olan bölüm.”

Ve bu doğrudur — Dil diye adlandırdığımız her şeyde ortak olan bir şeyi bildirmek yerine, hepsi için aynı sözcüğü kullanmamızdan ötürü, ben bu görünüşlerde asla ortak Birşey olmadığını söylüyorum; —fakat bu görünüşler pek çok çeşitli tarzlarda birbirleriyle akrabadırlar. Ve bu akrabalık ya da akrabalıklar yüzünden biz onların hepsini “dil” diye adlandırırız.

Felsefe ve Dil, Ömer Naci Soykan, Kabalcı Yayınevi.

AUSTIN

«Terim olarak ne Fransız dilinde ne de başka bir dilde var olduğunu bildiğim bir edimsel sözce tasarımı pekâlâ kurulabilir. Bu tasarım, bildirisel ya da benim daha çok saptayıcı olarak adlandıracağım sözce tasarımıyla karşıtlık oluşturmak üzere ortaya atıldı. İşte şimdiden benim problem edinmek istediğim şey. Bu edimsel saptayıcı tezini kabul etmeli miyiz?

Felsefecilerin sav (assertion) adı altında yakından bildiği saptayıcı sözce, doğru ya da yanlış olma özelliğine sahiptir. Bunun tersine, edimsel (performatif) sözce, hiçbir zaman doğru ya da yanlış olamaz: Onun kendine özgü bir işlevi vardır; edimsel bir sözce, bir eylem gerçekleştir meye yarar. Böyle bir sözce dile getirmek, bu denli açıklıkla başka hiç bir biçimde gerçekleştirilemeyecek bir eylemde bulunmaktır. İşte örnekler:

“Bu gemiye ‘Özgürlük’ adını veriyorum.
“Özür dilerim.”
“Başınız sağ olsun.
“Size şunu yapmanızı öğütlerim.”

Bunlar yeterince sık rastlanır sözcelerdir: Onlara, sözgelimi İngilizce’de “operative” olarak adlandırılan yasal bir aracın şartları içinde rastlanır. Apaçık olarak, onların arasında birçoğu felsefecilerin ilgisinden uzak değildir: “...meye söz veriyorum” demek, dediğimiz gibi bu edimsel sözceyi dile getirmek, söz verme ediminin kendisidir; görülüyor ki, edim yeterince gizemli bir şeydir. Ve görür görmez, böylesi bir edimin doğru ya da yanlış olamayacağını kavrıyoruz -olamayacağını diyorum, çünkü bu ifade başka önerme doğru ya da yanlış olduklarını içerimine alır ve bu da yanılmıyorsam tamamen başka bir şeydir.

Bununla birlikte, edimsel sözce eleştiriden bütünüyle bağışık değildir: O da pek eleştirilebilir; fakat, doğruluk ya da yanlışlıktan tama men farklı bir boyutta. Edimselin, söz konusu olan edime her bakımdan uygun düşen bir durumda açığa vurulmuş olması gerekir: Şayet konuşan kişi, eylemde bulunmak için gereken koşullar (bu koşullar belirli bir niceliktedir) içinde değilse, bu durumda sözce, genel olarak verdiğimiz adla “başarısız” (“ unhappy”) olacaktır.

Edimselimiz her şeyden önce, başka her prosedür ya da seremoni gibi, yasa adamlarının dediği biçimde “hükümsüz” olabilir. Örneğin, konuşan kişi öyle bir edimi gerçekleştirecek konumda değilse ya da edim açısından gerçekleştirmeyi hedeflediği amaç, edimin sonucu olmaya uygun değilse, o durumda konuşucu yalnızca sözcesini dile getirerek hedeflediği edimi gerçekleştirmekte başarılı olamaz. Böylece, ikieşli olmak isteyen kimse, ikinci evliliğini gerçekleştiremez. Eğer bir gemiye ad vermek için yetkili kılınmış değilsem, ona ad veremem; penguenleri vaftiz etmeyi, o yaratıklar bu marifet için pek uygun olmadığından, başaramam.

İkinci olarak, edimsel sözcelem karavana (nul) olmasa bile, içtenlik taşımadan dile getiriliyorsa başka bir biçimde “başarısız” olabilir. Bir söz verme ediminde bulunmaya en küçük bir niyet taşımadan, hatta belki onu gerçekleştirmenin olanaklı olup olmadığını düşünmeden “. . . meye söz veririm” dersem, verilen söz koftur. Söz, tabii ki olmuş bir şeydir: Bununla birlikte, bir “başarısızlık” vardır, söz kötüye kullanılmıştır. (...) “

Austin, J. L.,” Edimsel-saptayıcı”, çev: A. Altınörs, Anlam, doğrulama ve edimsellik içinde, s. 73-75

Dil Felsefesine Giriş, Atakan Altınörs, İnkılap Kitabevi,2003, İstanbul.


 

Geriİleri

 
   
   
   

Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.
© 2001-2006 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar...
Yayımlanan yazılar, kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazarlara aittir.