İnsan ve Dil
M. Gül ÖZGEÇ
Okunur kılınan dizeler, yazılar aracılığıyla, binlerce yıl ötelerden bir insanın sevgiyi tanılayışı, doğayı betimleyişi, yakarısı ve tüm insancıl duygularını duyumsayabilmek ya da duyumsayabildiğimizi sanmak, gerçekte tüyler ürpertici bir olay. Homeros’un dizeleriyle etkilenmemiz, Ludingirra’nın anasının ninnileriyle gülümseyişimiz, insanlığın bireyde ya da özünde pek farklılaşmadığının bir kanıtı gibi önümüze çıkmaktadır.
Dillerin, budunları tanılamadaki baskınlıklarını söyleyebiliriz. Ama tek başına tanıklıklarını da söyleyebilir miyiz? Sanırım önyargı, yanılgı ve yanlışlarımızın ufkumuzu daraltmasıyla, binlerce yıldır karışmış yani karkaşmış insan/kültür tözü üstünde sanrısal yükseldiğimizin gerçekliğini de yitirmekteyiz. Aynı dili konuşan farklı budunların varlığı gibi, ayrı dili konuşan, kökte aynı budunların varlığının insanlığın önünde bir engel oluşturmaması düşüncesiyle yola çıktığımızda, insan, insan yapısında ses/dil oluşturan örgenleri/organları, bunlarla ilintili ses/dil/yazı yaratımında etken/etkin olan kanıtlanmış ya da kanıtlanmamış bazı unsurları görebilmekteyiz. Okuyacağınız yazı böyle bir yolculuğun kimi duraklamadan geçilerek, kimi ise uzunca konaklanarak yazılmış bir denemesidir.
“İnsan, Yapısı ve Yaşamı” kitabında, anakaralardaki insan dağılımında kan gruplarının (farklı/aynı) etkinliğine değinilir (s. 229 v. i.):
“Kısa da olsa, sadece kan gruplarına dayanılarak bir Avrupa tarihi yazılabilir. Yüksek oranda A gruplu kişiler, başta İskandinavya, İspanya ve Türkiye olmak üzere Avrupa’yı istila etmişlerdir. 0’lı kişiler köşelerde kalmayı seçmişler ve buralarda kalmaya zorlanmışlardır. Bu grup İrlanda’da, İskoçya’da, Pirenelerde, İzlanda’da, Sardunya’da, Korsika’da, Doğu Karadeniz’de çok görülür. Hiçbir zaman fazla görülmeyen B’lere Avrupa’nın doğusuna doğru gidildikçe rastlanır. Örneğin, Ortadoğu ve Rusya’da B’ler, A’ları yenilgiye uğratan ikinci bir istila gibi görünmektedir (Acaba Moğollar mı?).
Dünyayı ele aldığımızda durum daha da karmaşıktır. Güney Amerika’daki yerliler yüzde yüz 0 grubundandır. Kuzey Amerikalı Kızılderililerin çoğunluğu da 0’lıdır. Yalnız kuzeye gidildikçe aralarında A’ya rastlanır. Hemen hemen hiç B görülmez. Eskimolar gibi, Maoriler ve Avustralyalı yerlilerin yarısı A, yarısı 0’dır. Batı Afrikalı zenciler çoğunlukla 0’lıdır (yüzde elli iki) fakat A yüzde yirmi bir oranında ve B yüzde yirmi üç oranında görülür. B grubu Japonya’daki Ainular (yüzde otuz sekiz), Hintliler (yüzde otuz yedi) ve Tatarlar (yüzde otuz üç) oranında yaygındır. AB grubu en çok Kongolu Pigmelerde (yüzde on), Japonlar (yüzde on bir), ve Mısırlılar (yüzde on) arasında görülür. 0 grubu en yaygın kan grubudur. Güney Amerika Kızılderilileri gibi bazı toplumlarda hiç A görülmez; Orta Amerika Kızılderililerinde olduğu gibi bazen B’ye de rastlanmaz; A.B.D:’deki bütün Kızılderili kabilelerde olduğu gibi bazı toplumlarda AB hiç yoktur. Fakat hiçbir yerde 0 grupsuz bir toplum bulunmaz. Bu oranlar da yüzde otuzdan aşağı düşmez.”
Bu anakaralarda yaşayanların aynı kan grubunda olmaları, yerel, iklimsel v. b. koşullar nedeniyle farklı beden yapısında özellikler göstermelerine engel oluşturmuyor. Üstelik farklı kan grubunda olup da, benzer etkenler nedeniyle benzer beden yapılarına da sahip olabiliyorlar.
“Niye Baskların A, B, 0 oranları Avustralya yerlilerininkine benzer? Veya neden Fransız oranlarıyla Grönlandlı Eskimoların oranları birbirine benzer?” (İnsan, Yapısı ve Yaşamı, s. 230)
İnsanların uzun süre boyunca aynı bölgede yaşadıklarını düşünelim; yaklaşık koşullarda, denk etkenlerle karşılaştıklarını ve bu durumun insanlarda “antigensiz” bir alyuvar yapısı oluşturduğunu... Zaman içinde “birilerinin” çeşitli nedenlerle “yer” değiştirdiklerini, bu değişiklikle bir takım dış etkenlerle karşılaştıklarını, bunun bir üst/ileri basamağı olarak alyuvarlarında “antigen” oluşmaya başladığını... Alyuvarların içinde bulunan ‘antigen’e, bedende etkiye karşı tepkiyi canlandıran, harekete geçiren madde diyebiliriz. Kan cisimciklerinde ya A ve B ya bu ikisinin birleşimi olan AB bulunur ya da hiç biri bulunmayabilir [aglütinojen (A ve B) ve aglütinin (anti-A ve anti-B)]. Burada kilit nokta, antigenlerin zaman içinde bireylere aktarılmasında rol oynayan çaprazlama döllenmeler. Bir etken yoksa tepki de yok. Ama biliyoruz ki zaman içinde oluşan bu tepki, daha sonraları etken olmadan da kalıtımla bireylere aktarılabiliyor.
“Kan verilirken çok önemli olan A, B, O sınıflaması hiçbir şekilde tek ayrım değildir. İkinci olarak bulunan sınıflama M, N ve MN gruplamasıdır. Bu gruplamada iki gen etkilidir. İngilizlerin yüzde otuz ikisi M, yüzde on dokuzu N ve yüzde kırk sekizi MN’dir.
......
Yine coğrafi dağılım tuhaflıklar gösterir: Zenciler, Pasifik Adaları ve Avustralya yerlileri arasında M’den fazla N görülür. Eskimolar, Kızılderililer, Galliler, Çinliler ve Japonlar M’den zengin olup N’den zayıftırlar. M, N dağılımında A, B, O dağılımdan daha fazla uyum vardır. Fakat Bering Boğazı’ndaki göçler burada da değişiklikler gösterir. Asya’daki mongoloit tipler arasında N’ler fazladır; Amerikalı mongoloitlerde ise N yok gibidir” (İnsan, Yapısı ve Yaşamı, s. 231).
Yukarıda aktarmaya/anlatmaya çalıştığım bu etkenlerle yerel koşullar ve iklimin v. d. nin etkilediği, evrime uğrattığı beden yapısı içine kuşkusuz, “dil” yaratımındaki aracımız, dudak-ciğer arası tüm örgenler/organlar da girmektedir. Yüksek bölgelerde oturanların oksijen azlığı nedeniyle ciğerlerinin geniş olması gibi... Yayılımcı İspanyolların Güney Amerika çıkartmasında, And Dağları’nda yaşayan yerlileri ovalara yerleştirip tarım işçisi yapmasıyla, bu yerlilerin toplu ölümler yaşadıkları aktarılır. Geniş ciğerler bol oksijen alınca, bol karbondioksite maruz kalır ve insanlar ölürler. İgloların sürekli soğuk alanlarda yaşamalarının getirdiği, “soğuk havayı” en kısa ve dar yoldan ısıtarak soluma gereklilikleri için küçük burun, ağza sahip olmaları, bunun da tam tersi ekvator kuşağına yakın coğrafyalarda, su buharıyla birlikte alınan havanın, solunum yeterliliği için geniş burun, ağız v. b. olması. Bu yapılanmanın diğer nedenleri arasında, insanların uzun süreler tutan tek düze beslenme biçimleri ve kullandıkları dillerini de görebilir miyiz? Ağız-ağız boşluğu-gırtlak-ciğer biçimlenmesinde anadilin bu örgenleri/organları biçimlendirdiğini, kalıtımla, bu biçimlenmenin aktarıldığını, bir diğer anlatımla, beden etkeninin (ağız çatısı, gırtlak yapısı, boyun uzunluğu/kısalığı v. b.), anadilin çeşitli unsurlarını (sesin tınısı, perdesi, rengi v. b.) oluşturduğu, bu unsurların da bedeni evrimleştirdiği ve bu döngünün sürekli döndüğünü düşünemez miyiz?
Farklı dil gruplarında, farklı örgenleri çalıştırmaktayız. Yalnız ağız boşluğunu, yalnız gırtlağı ve her ikisini de kullanan diller. Sonuçta edim organ yaratır gerekçesine (etki yoksa tepki yok ya da tam tersi) dayandırılarak bu örgenlerin/organların farklı dillerde farklı geliştikleri, “ses”lerin çıkarılmasına koşut biçim aldıkları söylenebilir mi?
Buraya kadar söz edilmeye çalışılan, “insan yapısı”yla ilgili zaman içindeki oluşumların, dili etkileyip etkilemeyeceği üzerineydi. Bu yansının var olduğunu/olabileceğini düşündüğümüzde sürdürülmesi gereken yol üzerindeki durak, dil ve onu tanılamamıza, değerlendirmemize yardımcı/destek unsur “yazı” gerçeğidir diyebiliriz. Bugüne kadar edinebildiğimiz bilgilere göre yazının, M. Ö. 3500 yıllarında, Güney Mezopotamya'da yaşayan Sumerler tarafından bulunduğu genel kabul gören bir tezdir. Çivi Yazısı diye adlandırılan bu yazının kökenine resim-yazı (Resim 1) dememiz sanırım yanlış olmaz. Bu yazının ilk örneklerinde tahıl ve evcilleştirilmiş hayvanlar olması, bir “muhasebe defteri tutma” kuramını güçlendirmektedir. Daha sonraları geliştirilen bu resim-yazının, eşya ve insan adlarını içeren simgesel biçimlerle bir “iletişim aracı”na dönüştüğü aktarılır (Resim 2).
(Yazının Öyküsü: http://www.mesopotamia.co.uk/writing/story/sto_set.html)

Abecenin evrimi ise, Antikçağ’ın tüccarları diyebileceğimiz Fenikelilerce gerçekleştirilmiştir. Kitaplar, tüccarların toplayıp çıkaracakları çok hesapları olduğundan böyle bir gerekseme içine girip, tarihin ilk abecesini yaptıklarını yazarlar. Bu abece, Mezopotamya’nın kuzeyinde (bugünkü Lübnan çevresi) yaşayan Fenikelilerin, Sumer yazı dizgesi üzerinde geliştirdikleri, Latin abecesinin kökenini tanılayan Semitik abecedir (M. Ö. 2000).

22 ünsüz harften oluşan bu abece (Resim 3), Fenikelilerin kolonileşme süreçlerinde, ticarette ve deniz taşımacılığında üstünlüklerinin katkısıyla batıya doğru gitmeye başlar, Küçük Asya topraklarında, İonya’da, bazı harflerin ünlü olarak değişimi ve ayrıca ünlü harflerin katılımıyla şu an kullanılan abecelerin kimliğine bürünür, artık Foinikeia adında Antik İon yazısıdır.
Kim bilir, tanrılar tanrısı Zeus’un, Fenikelilerin atası sayılan Agenor’un kızı Europe’ye âşık olması, onu kaçırması da Grek Mitolojisi’nde benzerlerine sıkça rastlanan, birçok budunla yapılan kök birleşiminin amaçlarına hizmet etmiş, böylelikle yazının Fenikelilerden alınıp batıya götürülüşü tanrı, yarı tanrı ya da kahramanlara mal edilmiştir? Sonuçta, ortak ve belki de tek diyebileceğimiz kaynaktan dağılan abece, öncellik büyük ticaret merkezlerinde olmak üzere birçok bölgeye yayılmıştır. Bu yayılım için de, tarihçilerin genel olarak benimsedikleri zaman dilimi, VIII. yüzyıldır (başı ya da ortası).
Grek dili içersinde bir lehçe olarak ifade edilen İon Lehçesi Ege Denizi’nde (Rhodos, Kos, Lesbos ve bazı adalar dışında), Anadolu kıyılarında (Smyrna ve Phokaia’dan Halikarnassos’a kadar) ve Euboia Adası (Eğriboz)’nda konuşulmaktadır. Melesigenesli *Homeros [= Melez’in çocuğu (İzmir’de akan Meles Suyu)] İlyada ve Odyssea’sını bu lehçeyle yazmıştır. İon lehçesi, İonia uygarlığının parlamasıyla yüksek düzeyde bir edebiyat dili haline gelmiştir. Belki Pergamon [Pergamos (kale, hisar); Pergemus<Perge?>berg?>berk?]’un yazı yazmakta ve arşivlemekte Mısır’la yarışmasını bu yükselen edebiyat dili gerçeklemiştir. Bilindiği gibi Roma ordularına yenilen Pergamon, özgürlüğünün yanında çok övündüğü kitaplığını da yitirir. Pergamon Kitaplığı’ndaki tüm “Pergamon kâğıdı” (=parşömen/buzağı derisi/Resim 4) kitaplar, Marcus Antonius’un tutkun olduğu Kleopatra’ya, yani İskenderiye Kitaplığı’na armağan edilir.

“Mısır’da, İskenderiye’de büyük bir kitaplık vardı. Bergama da büyük bir kitaplığa sahip olmak istiyordu. Onun için Mısır’dan papirüs ithal ediyordu. Ama Mısır, bu gidişle Bergama Kitaplığı’nın İskenderiye’dekinden daha zengin olacağını anladı, kıskandı, papirüs ihracatını yasakladı.
Bergama papirüssüz kaldı, o zaman parşömeni, yani Bergama kâğıdını icadetti. Aslına bakarsanız kitabın, cildin, yaprakla sayfanın icadı demekti bu, Bergama kâğıdı, buzağı derisinden yapılırdı, yaprak yaprak. “Velum” dedikleri daha incesi, kuzu derisindendi. Bergama kâğıdını, açılan yarışma sonunda, Krates ve İrodikos adlı iki Anadolulu mucit icadettiler. Merhaba onlara!” (Merhaba Anadolu, s.93)
İon lehçesi, Homeros’un dışında didaktik şiir yazarı *Hesiodos, şair *Theognes ve *Herodotos tarafından da kullanılmıştır. Üstelik Herodotos Halikarnassosludur. Bu da İon lehçesinin Karia’ya kadar yayıldığını açıklamaktadır. Ne var ki, Homeros’un İlyada ve Odyssea’sının karşı kıyıya geçmesi için daha üç yüzyıla (bazı kaynaklarda iki) gerek vardır. Üstelik bu üç yüzyılda İon lehçesi anadilden uzaklaştığından, İlyada ve Odyssea, karşı kıyıda yaşayanların diline çevrilmek zorundadır. M. Ö. VI. yüzyıl sonu Peisistratos ile oğlu Hipparkhos’un kişisel çabalarıyla yazıya aktarılarak kesin biçimini alır. Bundan sonraki adım da, Grek dilinden alındığı/yararlanıldığı ileri sürülen, yüzlerce yıl varlığını eğitim dili olarak koruyarak günümüze dek gelen “ölü dil” Latince’dir. Sanki burada, Grekçe adı altında birçok budunun paylaştığı ortak dil/lehçelerin Romalılar tarafından nasıl kolaylıkla benimsenmiş olduğunun bilgisi de yatmaktadır: Ayrışmalar ve birleşimler bilinen tarih boyunca sürmüştür ve hala sürmektedir.
Bugün için dillerin kökenine yeterince inilebilmesinin, dillerin/budunların (ırkların değil) yol haritasını göstermedeki destekleyici unsurunun, ama etkin/yetkin olup olmamasının tartışılabilir kılınması gerekliliği/gerçekliği belirginleşmektedir.
Yaşlı anakarada ne olduğunu ve “Büyük Göç”ün etkenini eskiden bilmiyor, bunu bütünüyle insan yıkım ve kıyıcılığına bağlıyorduk. Ama bugün biliyoruz ki, su havzalarının kısa sürede kurumalarına neden olan büyük iklim değişikliği ve belki de doğal yaşamı ölümcül anlamda etkilemeyen göktaşı unsuru bu göçü tetikler niteliktedir. Birbirine yakın bölgelerden, birbirinden uzak, bağımsız bölgelere “dilleri”yle göçen insanların öyküsüdür bu bir bakıma. Böylelikle temelde aynı kökten gelen birçok “dil” ve buna bağlı “budun”lar yukarıdaki saymada, ifade etmeye çalıştığım yerel, iklimsel v. b. özellikler nedeniyle bütünüyle birbirlerinden ayrılmaya, ayrışmaya başlarlar. Dağılım kuşkusuz yeniden birleşmeyi de tetiklemektedir. Alış-veriş, yaşamsal nedenler ya da göçebeliğin, ılıman iklim koşullarında yerleşim kolaylığı, sulak alan gereksemesi ve sayabileceğimiz birçok nedenle yapılan savaşların v. b. durumların itkisiyle, insanların, sürekli yer ve el değişimini tetiklediği zamanlardır.
Bu değişimlere “dil” değişim/etkileşimlerini, “dil” içindeki “sözcük” değişim/etkileşimlerini de sanırım ekleyebiliriz. Tarih, kendi anadili yanında başka dilleri konuşan ve başka dilleri anadil kılan budunların öykülerini yazar. Buna yakın bir durumun en tanınmış örneğini bize Hititler vermektedir. Hititlerin “Bin Tanrılı İli” oluşumu, gerek ticaret, gerek egemenlik için gittikleri her site-devletin tanrısını kendi tapınaklarına koymalarından kaynaklanmaktadır. Egemenlik zamanlarında Küçük Asya’da yirmiye yakın dil konuşulduğunu biliyoruz. Hititler, bu dillerden dört ya da beş tanesini devlet dili olarak benimseyerek kullanmışlar. Hatta Boğazköy yazıtlarını sekiz dilde yazdıkları Hititolog Emil O. Forrer tarafından ortaya çıkarılmıştır.
Dilleri incelemek için genel ilkçağ bilgileriyle birlikte, büyük göçleri ve dolayısıyla budunların ayrışma/karışmalarını, eski çağlar coğrafyası hatta karşılaştırmalı yerbilimi, toplum biçimleri, aile v.b. oluşum özellikleriyle toplumbilimi, tarih öncesi çağlarda bitki ve hayvanların dağılımı, hayvan evcilleştirme ediminin köken/yayılımı, hayvanbilimi, bitkibilimini de öğrenmenin zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
“İncelenen dillerde ne kadar çok eskiye gidilirse, uyumluluklar da o derece göze çarpıcılık kazanmaktadır. Bu da bugün çok farklı durumlar gösteren birçok dilin ortaklaşa bir “kökendil”den çıktıklarını gösterir” (Tanrıların Vatanı Anadolu, s. 62).
Bu saptama aynı dili kullanan insan dağılımında söz konusu olduğu gibi, farklı dili kullanan insan dağılımda da “sözcük” alışverişi çerçevesinde kısmen olanaklıdır. Karga-mış/Karka-mış sözcüğünün belirgin bir biçimde kar-, kar-ma, kar-mak (hatta “Karga-mış; Kala-mış” yapısındaki gibi) sözcükleriyle yakın anlamlı olması düşündürücüdür. Kargamış/Karkamış bilindiği gibi bir ticaret merkezidir. Dört bir yandan ve değişik yurtlardan gelen tüccarlar, açık pazar olarak nitelendirebileceğimiz bu kentte ticaret yapmaktadırlar. Tarama Sözlüklerinde karşıma çıkan “kargaşmış” bu anlamda dikkatimi çekmiştir. “Karmak” eyleminin kök sözcüğü “kar-”, acaba dilimize yerleşen böyle bir sözcük müdür? “Kargacık”, “karışık”, “karmaşık”, bunların hepsi “kargaşmış<Kargamış”dan mı gelmektedir? Açık pazardaki insan dağılımının etnik çeşitliliğini göz önüne aldığımızda, kargaşmış çok şey anlatır niteliğe bürünmekte ve ilginç bir yolculuğun ipucunu vermektedir. Yükünüzü bu anlamda sırtladığınızda artık her “sözcük”e bu açıdan bakacak, böylelikle toprağın altından çıkarılan gömülerin yarattığı coşkuda, “dil” çabalarınızın ürünlerini toplamaya başlayacaksınızdır.

Yukarıda gördüğünüz “Tarkumuva Mührü”, bir Hitit mührüdür (Resim 5). Üzerinde iki dilli (bilingue) kısa bir metin vardır. Metinde şöyle denilmiştir: “Tar-rik-tim-mesar mat Erm-me-e”, Tarriktimme, Erme ülkesinin beyi (Tanrıların Vatanı Anadolu, s. 78). Tarriktimme, yani Tarkumuva’nın yaşadığı yurt, bugünkü Afyonkarahisar ili sınırları içindedir. Tarriktimme ya da Tarkumuva adı Grekçe’de Tarkondemos olarak aktarılmıştır. Tarcho, mitolojik Etrüsk kahramanının adıdır ve Tarquinia kentinin kurucusu olarak geçmektedir (İnanç Sözlüğü, s. 614). Bu kişinin Grek dilindeki adı ise, aynı kitapta Tarkhon olarak ifade edilmektedir. Büyük Larousse’da (*) ise Tarkhon, Tyrrhenos’un oğlu ya da kardeşi, Tarquinia’nın, kimi antik yazarlara göre de Etrüsk dodekapolisinin (12 kentten oluşan birlik) efsanevi kurucusudur. Etrüskleri Lidya’dan İtalya’ya onun götürdüğü söylenir. Aeneas’ta, Aineias ve Euander’in bağlaşığıdır.
Bu kadar çok “Tarkhon, Tarcho, Tarkumuva” sözü etmenin sanırım nedenini anlamışsınızdır. Türkçe’deki Tarkan’ı bu söylemlerin dışında bırakmak doğru olmayacaktı. Ama ne yazık ki, dilimize ne zaman yerleştiği konusunda, önceleri bir bilgim olmayan Tarkan’a 1975 yılında basılan T. D. K. Tarama Sözlüğü-V, O-T harflerini içeren 212/5 sayısında rastlayamazsınız. Cem Dilçin, Yeni Tarama Sözlüğü’nde de yoktur (basım 1983, sayı 303). T. D. K. Türkçe Sözlük, sayı 293, beşinci baskı, 1969’da da yoktur.
Karikatür sanatçısı Sezgin Burak’ın “Türk kanı taşıyan kahraman” anlamında kendisinin yarattığını ifade ettiği bir sözcük olarak karşıma çıkmasıyla, “Tarkan” yolculuğum sonlanır. Yoksa her zaman sonuca ulaşamayacağınızın bir delili midir?
Yine de “İnsan ve Dil”den kolay kolay vazgeçilmeyecektir. Nitekim öyle de olur, bu kez karşınıza hiç ummadığınız bir yerden “Tomris<Tomiris<Temiris<Temir>Demir” çıkıverir, tıpkı “Alma>Elma”nın çıktığı gibi ya da başkalarının...
Almanın Batı Türkçesi’ni kullanan ülkelerde, alma/elma değişimi olsa da, bir meyveyi imleyen ad olduğunu bilmekteyiz. Roma Mitolojisi’nde de bir “Alma” vardır. Latince, besleyen ve hayat veren anlamındadır (İnanç Sözlüğü, s. 614). Bu sözcükle Romalılar, Ceres (Demeter), Venüs (Aphrodite)gibi tanrıçaları imlerlermiş. Bu kez “Almaata” aklınıza düşer. Düşmekle kalsa iyi de, “Alma-ata” olarak parçalanır ve ilk kez bu sözcüğün içinde bir alma ve bir ata olduğu fark edilir. Sanırım atalarını meyveyle imlemek için söylediklerini düşünmek uzak bir olasılıktır. Besleyen, hayat veren anlamına yaşamışlığının getirdiği birikimle bir “ata”, daha yakın durmaktadır. Üstelik “al” kanın rengidir. Kim bilir “al-ma”da kanın rengine olan benzerliği ile alma olmuştur? Kan ise tümüyle “besleyen ve hayat verendir”.
Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, “Alma”nın, “Tarkhon”un ya da başka bir sözcüğün “kökeni”ni bulmak (bulduğu sanısı olsa da) çok özel, olağanüstü bir duyum. Nedense yalnız o kadarla kalması sınırında yürümek istekliliği baskın çıkmaktadır. Burada, bir bakıma “anadil özgünlüğü”nden çok “anadil özleşmesi” gerekliliği belirmektedir. “Özgün” olmayan dillerimizle ve bunu varsaymış/yoksamış yapısal biçimlenmemizle, anadilde oluşturulan kavramların yaşamsal etkilerinden duruşumuzu belirmeye dek bir yığın itkiyle ayrışan birlikteliğin “özleşme”yle yeniden varlaşmasının yolunu bilmek, bulmak zorunluluğu... Birleşen/ayrışan özellikleriyle tüm dillerin zaman içinde etkileşmiş ve bu etkileşimle içinde ortak unsur/sözcük v. b. barındıran yeni “anadil”lere dönüşmüş oldukları (değiştirdiği/dönüştürdüğünü sansa da, bu değişiklikte ötekiyle birlik kendinin de değişmesi/dönüşmesinin kaçınılmazlığı), bu dönüşümün sürmesinin bitmeyeceği gerçekliği... Anadil yapısı içinde kuramsal/kılgısal sözcüklerle anadillerin geliştiğini, kuşkusuz bu gelişimin başka dilleri de etkilediğini, bu noktada “anadil”in kaçınılmaz haklılığının kişisellikten öte var olması gerekliliğini ve birçok başka gereklilikleri dillendirebiliriz.
Ortak yapı, ortak dil yokülkesinden yola çıkarak, “muhasebe defteri” ve “iletişim aracı” olarak var olan yazıyla bir anlamda insanı “kısıtlar” niteliğe bürünen yazı/dil ya da yazı<=>dil, yaratılış yetkinliğimizi karşılamak/ifade etmekten “bugün için” uzaklaşmış mıdır?
---------------
*Herodotos, Halikarnassos M. Ö. 484’e doğru, Thurium M. Ö. 420’ye doğru...
*Hesiodos, Askra, Boiotia, M. Ö. VIII. yüzyıl ortaları...
*Homeros; Herodotos’a göre M. Ö. IX. yüzyıl...
*Theognes, Megaralı, M. Ö. VI. Yüzyıl...
Kaynakça:
İnsan Yapısı ve Yaşamı, Anthony Smith, Remzi Kitapevi, 2. basım, 1979.
Merhaba Anadolu, Halikarnas Balıkçısı, Bilgi Yayınevi, 2. basım 1982.
Tanrıların Vatanı Anadolu, C. W. Ceram, Remzi Kitapevi, 1. basım, 1979.
İnanç Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, 1. basım, 1975.
(*) Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Milliyet Gazetecilik A. Ş. 1986.
Resimler:
1. Sumer resim yazısı;
2. Sumer çivi yazısı;
3. Fenike yazısı;
4. Bergama kâğıdı:
5. Tarkumuva Mührü;
Yararlanılan Kaynaklar:
Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat, Remzi Kitapevi, 2. basım 1978.
İonia, Bilge Umar, Ak Yayınları, Kültür Kitapları Serisi: 2, 1979.
Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı/Bütün Eserleri 16, bilgi yayınevi, 3. basım, 1984.
http://www.klazomeniaka.com/300-ZEYTINYAGI-ISLIGI.htm
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dil

