Felsefe Ekibi Dergisi

Sayı:6 Yıl:2007


   
 
 
         
 


DİLİN GÜCÜ

M.Gül ÖZGEÇ


“İçimde katledilmiş bir varlık taşıdığım duygusunu hep hissetmişimdir. Ben doğmadan önce katledilmiş bir varlık.
Bu katledilmiş varlığı bulmak zorundaydım ben.
Ona yeniden can vermeyi denemeliydim...”

Samuel Beckett


İnsan soylular için açıklama yapmak/açıklamaya ulaşmak bir zorunluluk ya da gereksinmedir. Açıklama denilen şey ise, gerçekte bir açıklama değil çözülmemiş/çözülemeyen duyumsama/algılamaların açığa çıkarılamaması nedeniyle içine düşülen korkudan/ürküden/kaygıdan kurtulma çabasıdır.

Bu kılgı kiminde, onun, yaradılışından gelen kılgıdır; doğmadan onu biçimleyen... Kuşaklarla aktarılan...

Kendi düşüncelerimizin izinde yürüdüğümüzü söylemek yanlış olmaz. Belki de insan soylu kendine/kendi dünyasına uyan/uygun açıklamalar yapmak, bunların izini sürmek, bunları bulmak güdüsündedir. Bu güdünün can noktası, açıklayamadıklarının yarattığı korku/kaygı/ürküden “kurtulma” çabasıdır.

Dünyayı da, bu düşünceler/açıklamalarla çerçeveleyerek, onlara koşut/benzer kurguyla var eder. Dünyayı düşüncelerine uydurur. Uymazsa, uyması için elinden geleni yapar. Kendimize dünya şöyle, böyle dediğimiz için dünya şöyle, böyledir. Bu düşünceler, bizim yere sımsıkı basmamızı sağlar. Yani, yere sımsıkı basmamızı sağlayan “dünyanın içsel söyleşisi”dir. Dünya kurgumuzun ölçütüdür. Bu kılgıyla varlaşırken çevremizi de var kılarız.

Özgüveni oluşmuş birinin bunlara çok da gereksindiği söylenemez. Olduğu gibi kabullenmek, özne/nesne ya da her ikisi birden olmamak...

Yalnız burada iki ayrı özgüvenden söz edilebilir. İlki sıradandır ki, buna sahip olanlar başkalarının gözündeki keskinliği, kendini kabul ettirmişliği, sevgiyi vb. arar ve buna “özgüven” derler. Bir diğer anlatımla bu türden özgüven “ben değeri”ni sürekli beslemenin herhangi bir yoludur. Böyle özgüvenliler, kendi dışlarındaki her şeye bağlıdır, adeta onlara çengellenmiştir. Varlıklarını başkaları sağlar. Başkaları varlıklarının teminatıdır.

İnsan soylular başkaları tarafından çizilmiş, hatta doğmadan önce çizilmiş yoldan yürümekteler. Düşünceleri/edimleri başkaları tarafından belirlenmiş, özgür olduğunu sanan tutsak insan soylu... Ahlak, gelenek, toplumsallık, korku, sevgi, aidiyet vb. insan soyluların tasmalarıdır ve her zaman bir yerlere gönülsüz gönüllülükle zincirlidirler.

Diğer özgüvene sahip olanlar ise kendi gözlerindeki keskinliği arar ve buna “alçakgönüllülük” derler. Kendini kusursuzluğa götüren alçakgönüllülük... Böyle bir alçakgönüllülük kimseye baş eğmeyen, ama kimsenin ona baş eğmesine de izin vermeyen alçakgönüllülüktür. Bu alçakgönüllülük başkalarının ustası, hocası, egemeni olmaya da izin vermez. Sorgulanmadan benimsenmiş değerlerle savaşır: avuntu, sığınak, korku, aidiyet vb...

Bu türden özgüveni olanlar yalnız kendilerine bağlıdır. Özgüven bilmeyi gerçekleştirirken alçakgönüllülük eylemlerinde/duygularında tutarlılığı, ikircimsiz eylemi/edimi ve tüm bunları içselleştirmesini sağlar. Hiçbir şeye ait olmadıkları gibi, hiçbir şeyi de kendilerine ait duymazlar. Yalan/yanlış duygular/duyumsamalarla sevgilerini, erkelerini bölmedikleri için kendilerini ve sorumluluğunu taşıdıkları her şeyi olması gereken derişikliği ile yaşarlar. Asıl sınırı “kendi”nin koyduğunun bilinciyle beden de içinde olmak üzere tüm sınırların üstünde devinirler. Düşünceleri ile akıllarına sınır koymazlar. Koymayınca da, yaşamı ve dünyayı biricikliğine geri yollarlar.

Dünyayla her karşılaşmamızda/yüzleşmemizde düşünceler/sözcükler bizi yalnız bırakır. Doğrusu da budur. Onların var saydığımız, bizi aydınlık kılan yaptırımları, dünya karşısında yok olur gider. Dünyayla/insan dünya/nesneler dünyasıyla düşüncelerin/sözcüklerin sözde aydınlığında değil, tam tersi aydınlanmasız baş başa kalırız. Suskunluklarımızın bir nedeni de budur. Orada yazılı olmayan yasalar, binlerce yıldan baş vererek bize bir şeyleri anlatmaya/ansıtmaya çabalar. Eksikliğini duyumsadığımız duygularımızın, kiminde yaradılış hüznümüzün gönlümüzde çöreklenen çözülememiş düğümü/ilmeği yüreğimizi ağrıtır/acıtır.

Kopan parça bağırır!

Bu parçayı bizden koparan, dünya ile bizim aramıza giren, “dünyanın tanımıdır”. Bu nedenle biz hep gerideyizdir, dünya deneyimlerimizde. Dünyanın doğrudan teslim olmamasının, olamamasının bir nedeni de budur; ayrıca sürekli onu yenme dürtümüzün de...

Dünyanın tanımı...

Bu tanım aynı zamanda bir anımsamadır. Anımsama bizi içsel söyleşiye sürükler, içsel söyleşi de yere sımsıkı basmamızı sağlar. Dünya sözcük olur çıkar.

Düşüncesiz/sözcesiz yalnız eyleme/edime yönelmişsek (yani yaşamın akışkanlığına) tanıdık yüzünden -yalnız bize ait olan- yeni bir tanım çıkabilir, çıktığı an unutulan ve her zaman yeni tanımlarla görüngüde yaşayan...

İçimizde iki öz var. Biri ulaşamadığımız öz, yani o kopan/koparılan parça, diğeri ise öz taklidi yapan öz, yani ben değeri. Ben değerini gereken sığaya yerleştirmedikçe “insan biçimi”nin kalıplarını kırmamız, bedenin sınırlarını aşmamız o ölçüde bizden uzaklaşır. Bedenin sınırlarının ardını, beden dışında değil tam tersi beden içinde bir yerlerde “dilin gücü”nde aramalıyız.

 

geriileri

 
   
   
   

Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.
© 2001-2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar...
Yayımlanan yazılar, kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazarlara aittir.