DİLİN GÜCÜ II
M.Gül ÖZGEÇ
İM AD DEĞİLDİ DAHA
Bir zamanlar sözcüklerin bizim dışımızda da yaşamları vardı, ama anlamları yoktu. (Anlam sıkıcıdır. Bencildir. Günde üç kez aynada kendine bakar. Bağlar. Adlandırır. Adlandırmak ölümdür.)
Eskiden bir ustura, bir su kovası, bir at yan yana geliyordu. Dünya anlaşılmak için değildir.
Eskiden sözcüklerle bu denli yakınlığımız yoktu. Balkon ile tanışmamız yenidir. (Balkon çocukluğumuzdur.) Kırmızı sesti eskiden. Nergis kendi adını bilmezdi, aklına estiği gibi yaşardı. Ölüm sözcüğü eskiden de iki heceydi, evlere girer çıkar, yatak turları atar, ağaçlarla alay ederdi.
İm ad değildi daha.
Bir zamanlar anlam sözcüklerin umurunda değildi. Nuh Peygamberin: “Ben iki bin yıl önce karım, çocuklarım, gelinlerim, hayvanlarımla Cudi Dağı’nda gemisi karaya oturan Nuh Peygamberim.” sözlerine karşı, -anlamın kıyılması adına- imgeleri sürerler (şairlerin her gece kâğıtlarına yeşil Muhammedler, sarı İsalar indiren imgeleri) sözcük olduklarını unuturlardı. (imgelere dönüştüğünde sözcükler tanınmaz. Sözcükleri kaldırın dünya yoktur.) Bağzıları eğretilemelerin büyüsüne kapılıp, (eğretilemeler şiirin kral yoludur) adlarının üstünü çizerlerdi. Bağzıları da simgelerin buyruğunda (simgelere elini kaptıran kurtulamaz) ordan oraya savrulup giderlerdi.
İm ad değildi daha.
İlhan Berk
Gösteri-Nisan 1981
Önce gösteremeyeceğimiz vardı.
Sonra “adlandırdık”.
Daha sonra ise adlandırılanı adlandırana taptık.
Taptığımız kim, ne?
İşte bunu unuttuk...
“Yola çıkıyoruz, yanınıza hiçbir şey almayın.” dedim. Biri kitabından ayrılamadı, diğeri köpeğinden... Onları da mı almayacağız? Evet, hiçbir şey almayın! Biri ise para almaya kalktı, gerekli olur diye. Yanınıza bir şey almadan gelin, göreceksiniz ki böyle bile yanınızda ne çok şey var.
Nereye mi gideceğiz? Ne önemi var? Belki “akşam”ı, “akşam” demeden göreceğiz...
Hepimiz aşırı düşkün ve pek çok konuda evcilleşmiş, evcilleştirilmişizdir. Gene de bir an gelir, öyle bir an gelir ki içimizden, ta derinlerden, özümüzden/ruhumuzdan -hangi sözcükle ifade edilirse edilsen- öteki yan/kopan-koparılan parça anda akıverip denetimi ele geçiriverir. Bu hiç de zor değildir. Ne var ki bunu sürdürmek bilinçlilik ve algılam dizgesinin bizi çoraklaştıran kararlılığının destekleyicisi “dilin gücü” nedeniyle olanaksızdır. Anlık duyuş/duyumsayışlarımızın, bizi eksiklikle yüzleştiren o yoksun bırakıldığımız parçamızın çığlıklarını zaman zaman da olsa duymamızın, ama bu duyuşun sürmemesinin nedeni budur.
Kopan parça direnir!
Üstelik bu yönelim çoğu kez “us” ve onu varlaştıran/tanıtlayan “dil” yoluyla sürekli baskılanır. Bir sanrı oluşmuş gibi gereken yerde yerini alır ya da almaz.
İnsan soylu isterse bu elisıkı, kıskanç düşün ve algılam karşısında “kendine yaslanarak” ayakta durabilir. Hiçbir şeyden erinmeyen, hiçbir şeye üzülmeyen için yaşam böylelikle bir meydan okumaya dönüşebilir.
Bizler bir bilinçliliğizdir, algılayanlarızdır. Özdek dünya, bu bilinçlilik/algılama itkisinde “bize yardımcı/destek olan” kurulu düzen gereksememizin “açıklanabilirliğini” oluşturan zorunluluk doğrultusunda yarattığımız bir betimlemedir. Usumuz bu betimlemenin, yalnızca bir betimleme olduğunu zamanla unutur, ona gerçek dünya der. Betimlenen ile beti aynı şey değildir. Dünya betimlemeye karşı koysa da, bizler, o açıklanabilirlik doğrultusunda onu betimlemek zorundayızdır. Bunu isteyen biz değil, biz sandığımızdır. Tarafsız tanıklığı terk etmişizdir... Çözüm, özdek dünyanın betimlemelerimize uydurulmasındadır. Özümüzü tuzağa düşüren, kurtulma olasılığı çok düşük bir betimlemedir bu...
Algılayanlar olarak, algıladığımız dünyanın bir “yanılsama” olduğunu da bu tuzağın içinde unutur gideriz.
Doğduktan çok kısa bir süre sonra yitirilerek dil ile salt usa, us yoluyla “ben”liğe indirgenen özümüz, “tanısız”, “bilisiz” güçlükle anımsanan duyular aracılığıyla koparılan parçasını arar durur. Bu parçamız dilin sınırları dışındaki karanlık, aydınlanmasız alanda olduğundan dille tanılanamayandır. Özgürlük buradadır. Yaşama/ölüme meydan okuyan odur. Küçücük bir baş kaldırışıyla bizi inanılmaz erke eriştiren de odur.
*“kar altında buğdaya rengini
sonbahar yaprağı verir
ve her düşen yaprakta
dağlara doludizgin bir tay dirilir
karakışta her serçeye kanat ahengini
avuçlarımızda buğdayın sıcak toprağı verir
ve her savrulan avuçta
şelalelere doludizgin bir dağ devrilir
Söz, avuçlarımızda buğday olursa kendisini aşabilir
ve ancak o zaman kelimeler,
yüreklerimizden yaşama ulaşabilir…” diyen de odur.
Geçmişte ailemize ayrı zamanlarda iki yavru köpek katılmıştı. İlki bir Alman kurduydu. Gelişinden bir süre sonra dişi köpekleri vuran bir sağrılık nedeniyle öldü. Son derece evcil, ayaklarımızın dibinden ayrılmayan, elimizi yalayıp duran çok sevimli, inanılmaz duygulu bir yavruydu. Sağrılık çok hızlı ilerledi. O gün gereksinimleri için bahçeye çıkardığımızda, doğrudan arka bahçedeki odunluğun duvarı ile bahçe duvarı arasındaki sağır, kuytu, dar yere gitti yattı. Onu orda bırakmadık, aldık eve getirdik. Çok geçmeden de öldü.
Diğer yavru cins karışmış bir sokak köpeğiydi. O da dişiydi. Bu kez onu alır almaz tüm aşılarını yaptırmıştık. Ne var ki köpeği sağrılığa yakalanmışken almışız. Çeşitli yollar deneyerek onu iyileştirmek için çabalasak da ilk köpek gibi o da, o sağrılığı ağır biçimde geçirdi.
Bu yavru diğerinin tersine kesinlikle evcilleşmedi. Bu nedenle onu eve alamadık. Bahçede kulübesine bağlı yaşadı. Hava uygundu, hep bahçedeydik. Kendini hiç sevdirmediği gibi yanına kimseyi yaklaştırmadı. Hatta bir adım geri çekilir atlayacakmışçasına duruş alır, meydan okurdu. Bir sabah gördük ki ipini koparıp gitmiş.
Bahçemizde birkaç erik ağacı vardı. Bazılarını aşılayarak başka bir cinse dönüştürmeye karar verdiler. Aşı zamanı hepsi aşılandı. Çiçeklenmelerinde birindeki tuhaflık meyve zamanı netleşti. Aşılanan dalda yeni meyve cılız, yamuk yumuktu. Diğer dallar ise “kendi” meyvesiyle inadına bollaşmıştı sanki. Aşı tutmadı denildi. Ertesi yıl yine dedendi. Yine aşı tutmadı. Bir daha denendi. Kaç kere denendiğini anımsayamıyorum. Ama en sonunda bahçıvan “Ağaç, aşıyı kabul etmedi.” dedi. Evet, ağaç aşıyı kabul etmemiş, ikinci yavru gibi evcilleşmeye karşı çıkmıştı.
İkinci köpekte evcilleşmeyen yan, onun insanlar (ya da diğer varlıklar) arasında ölmesine izin vermemişti. Ölmesine diyorum, çünkü bir daha ne bize geldi ne yakınlarda görüldü. İlk köpek, onca sağrılığına rağmen iyesinin ellerini yalamak için yaptığı sonuçsuz girişimleriyle ölümüne kanıklıkla yol aldı. Gizlenmeye çalıştığı o kuytudan beni almayın diye havlamadı.
İkinci köpek yazgısını bile bile ona karşı çıktı. Öldü ya da ölmedi. Bu noktada ölüp ölmemesi önemli değil, önemli olan özgürlüğünü seçtiren yanın denetimi eline alarak onu bahçeden kaçırtmasıydı. İlk köpek gibi evcilleştirilmiş biçimde ölümü beklemedi.
İnsan soylu kendini olayların akışına bırakır. Kimisi ise böyle bir görüntü sergilese de çevresinde oluşan tüm kanıt/im/izleri -değerlendirilebilecek ne varsa hepsini- değerlendirir, dönüştürür yaşamına sokar ya da sokmaz, ama hep ilerler. Durağan değil devingendir. Bir akış içindedir. Böylelikle yaşam ve yaşamlar için “erinme”, “üzülme” vb. gibi gerekçelerini daha doğrusu gerekçesizlikleri içselleştirmiş, onları yaşama erki ile ortadan kaldırmıştır. Bu güdü, yani o unutulmuş yanın belli belirsiz yoklamaları, kendi ve içinde bulunduğu ortamla birlikte sağduyuyu devindirdiği, sınırlar üstü dolaştığı yaşamını şölene dönüştürür. Hatta ölümünü de... Ölümle yaşam boyu yaptığı bu dansla yaşamını dönüştürdüğü şölen...
Bilinç destekli kavrayışımız özdek dünyayı/nesneler dünyasını, istekli-isteksiz tüm işlere koştuğumuz zaman dilimlerinde bu iki örneği, “düşün/dil/us yoluyla” içselleştirdiği “rastlantı” düşüncesine dönüştürür. Bu, özü oluşturan ben taklidi yapan “ben”in öğretilmiş/öğrenilmiş anlatımları, uslamlama kalıpları, algılamaları, yani düşünceleri yani anımsamaları yani dünyanın içsel söyleşisidir.
Diğer parçanın desteklediği ise, bunu yalnızca bir edime dönüştürür. Önümüzde iki seçenek vardır: Us/bilinç başlığı altında topladığımız dille ifadelendirdiğimiz “ben” merkezli, “ben” olgulu seçenek ile “ben”i azıcık da olsa ardına katmış, o kopan/koparılan parçayı oluşturan öz destekliliğiyle topladıklarımız/toparladıklarımızı yoklayabildikçe yoklamak, yani sıradan gündelik farkındalığımızın bir adım üstüne çıkabilmek.
Us/dil destekli özdekliğimizi oluşturan özümüzün “benlik” kısmı toplumsal/bireysel her şeyimizdir. Bu yanımız, bir koruyucunun ötesine geçerek düşüncelerimize/duygularımıza (bilince ve algıya), “giydirilmiş ben”e bekçilik yapar. İyesine son derece bağlı ve öncelikli/öncellik kazanmış bir üstünlüğü devreye sokacak niteliktedir. Dille beslenir ve dünyamızı örgütler. Onun amacı dünyamızın karmaşasını şu ya da bu biçimde düzene sokmaktır diyebiliriz. “Açıklanmamış” hiçbir şey bırakmaz. Gücü dilden gelmektedir ve yine dil aracılığıyla bu gücü sürdürür. İnsan biçimimiz, kılgımız, insan soylu olarak yaptığımız her edim bu yapay özün kapsamındadır.
Varlığımızı bu yüzümüz korumaktadır. Böylelikle bu yan, edimlerimizi de denetleyen, çevrelin öğrettiklerini içselleştirip kavratan kıskanç ve elisıkı nitelikleriyle bütünleşerek özdek dünyayı/nesneler dünyasını, “sandığımız” algılamalara, tarafsız tanıklığımızı “önyargı”ya, “açıklama”ya dönüştürür. Bu nedenle bu yanın koruyuculuktan çıkıp, bekçiye hatta zorba, buyurgan bir bekçiye dönüşmesi düşünülemez bir şey değildir.
Hâlbuki bir koruyucunun anlayışlı ve açık düşünceli olması gerekmez midir? Bu bekçi gerektiğinde “tiran” bendeşi zorba olabilecek “erke”, dil yoluyla “dilin gücü” ile sahiptir.
Kime karşı?
Kendi edimlerimizi de aynı bütünün içine yerleştirdiğimizde (çünkü onlar da ben’e aittir) her şey ister istemez onun alanına girer. Burada, her şeyin benlik’in kapsamına giremeyeceği düşüncesi belirebilir. Unutulmamalı ki önceleri çevremizde bir dünya olup-olmadığını bilemiyor, hatta böyle bir tanımlamaya gereksinim duymuyorduk. Yalnızca bir gerçeklikte, “tarafsız tanıklık”la akış içinde yaşadığımız bir gerçeklikte olduğumuzu söyleyebiliriz. “Görmenin” dil aracılığıyla öğretilmesiyle ve bu öğretilmeyi “olduğu gibi” kabul edişimizle yarattığımız bu dünya ve kapsamına giren her betimleme de bize aittir. Yani benlik’imize aittir. Giydirilmiş olsa da aitliğimizmiş gibi, zaman içinde bu giysinin eni boyu her şeyi, bu giysiyi çıkarmamız (çıkarabilme olanağı), başka giysileri de giyebileceğiz gerçekliği unutulur gider.
Var olan “asıl şeyin” görüngüsü yitirilir. Böylelikle de “algılam” sığası daralır, hatta daralmayı sürdürerek beş duyuyla sınırlanır. “Özdek dünya/nesneler dünyası”nı beş duyuyla algılamamız olanaksızdır. Algıladığımızı sandığımız bu özdek dünyayı, anlamlandırma “yanılgısına” düşerek “dil < benlik > dil”le tanılamamız da bir “sanma”dır.
Benlik, bizi biz yapan her şeydir. Bu ana dek adlandırdığımız ve bundan sonra da adlandıracağımız “her şey” benlik’in kapsamındadır.
**“Adlandırmak ölümdür.”
Bildiğimiz “her şey” benlik’in bir parçasıdır, “benlik” bildiğimiz “her şey”dir. Benlik’in bu denli ezici gücünün olmasının nedeni budur. Koruyucunun bekçiye dönüşmesi onun aracılığıyla olur. Dil ben’i besler, ben dil’i besler. Bir atam patlamasındaki ivme gibi genleşir durur. Peki, yine soruyorum:
Kime karşı?
Ben, ben olmayan’a karşı!
Diyelim ki doğduğumuzda bir alanımız vardı. Yaşamamız, varlığımızı sürdürmemiz için bu alan bize yetmiyordu. Bir benlik arayışında olduğumuzu, kendimize bir “koruyucu” kurguladığımızı var sayalım. Böylelikle ikinci bir alan yarattığımızı, gelişirken bizi “ben” yapan (yaşama) işlevselliğiyle onu sürekli beslediğimizi... Buna da diğer alan diyelim.
“Benlik” geliştirirken, yaşama işlevselliğinin yanında içimizdeki “eksikliği” -varlığı sürdürememenin eksikliği- gidermeye çalışmış, bunu giderirken kurguladığımız “benlik”in bize “görklü” gelen işlerlikleriyle diğer alanı yavaş yavaş körelterek, tümüyle kaplamasına göz yummuşuzdur. Ama o “eksiklik” duyusundan, -yani eksiklikle “benlik” yaratsak da bu duyumsamadan- bir türlü kurtulamamışızdır. Duyduğumuz eksikliği bu kez, “eşler” yaratarak gidermeye çalışırız. Varlığımızın “çift” oluşunu, “ikilik” sanısıyla, her ne kadar ilgilenmediğimiz bir şey olsa da biliriz ve hemen “adlandırma/anlamlandırma/açıklama” yoluna gideriz ya da bu yolu seçeriz. Bu ayrı zamanlarda oluşmuş “öz/alan” vb. adlandırmalarını “benliğe değgin nesneler/kavramlar/olgular”la yani “dille” “açıklamaya” çalışırız:
Tin ve özdek
Tin ve beden
Bellek ve özdek
Tanrı ve şeytan
Şeytan ve melek
İyi ve kötü
vb.
Hâlbuki iyi ve kötü, tin ve beden, şeytan ve melek arasında bir ikilik sergilenmesi yanıltıcıdır. Gerçekte olması gereken artıdan eksiye, eksiden artıya yani bu iki kavram/olgu/unsur arasındaki “akış/devinim”dir... Bunların sürekli birbirine dönüşmesi, bu dönüşümü gerçekleştirirken de bir akış içinde bulundukları tersinemezdir. Tüm bu ikilik unsurları “benlik” ile bir başka yapılanmaya değgin değil, doğrudan “hepsi” “benlik”e aittir.
İkilik olgusunun yarattığı bu duruma –ben ve yaşam üzerinde- “yemeğin tuzu” diye baktığımızda, bu durumun diğer olgularla birlikte “yaşama”, “özdek dünya/nesneler dünyasına” yön ve biçim verdiğini de ekleyebiliriz. Ayrıca “uç” benliklerin oluşumunda etkin/etken olan bu “ikilik”le uygulanan yaptırımları da hesaba katmamız gerektiğini de unutmamalıyız.
Ak-kara, aktan karaya (ya da tersi) geçiş bildirimiyle okunmalıdır. İkisi arasında düşünemeyeceğimiz denli “ton” vardır. Yaşamı salt “ak-kara”ya indirgemeci “benlik”lerin, düpedüz “dilin gücü” aracılığıyla yaşamdan koptuklarını söylemek sanırım eksik/yanlış olmaz.
Koruyucu öz-ben yanımızı zamanla bizi biz kılan işlevsellik ile pekiştirirken benlik arayışında olduğumuzun, önceleri ayırtındayızdır. Ne var ki “benlik”in bize “hoş” ya da “görklü” gelen/görünen yaptırımlarının/konuşlanmalarının istediğince davranmasına göz yumarız. Doğduğumuzda bizimle birlikte olanı unutur gideriz. Ta ki “ölüm” bizi alana dek... Ama özümüzün bütünselliği, “benlik” ve yoldaşı “dil” tarafından bütünüyle ortadan kaldırılamamıştır. Özümüzün bütünselliği doğal bir durumdur. Ne var ki “benlik”, yok etmeye çalışsa da gerçekleştiremediği bu durumu, uslamlama kalıpları, benlik yaptırımlarıyla kuşkuculuğa yönlendirir.
Peki, o alanın doğum ve ölümde var olması, onu başka “anlarda” da var kılabileceğimizin göstergesi olabilir mi? Olabilirse nasıl? Gerekli midir? İşlevsel midir?
O “yan”ın her şeyin ayırtında olduğunu düşünmekteyim... Dünyayla yalnız kaldığımızda yaşadığımız duraksamalarda ve bu duraksamalardaki açıklanamayan/anlatılamayan “duyuş”larımızda o “yan”ın yüzeye çıktığını söyleyebilirim. Yüzeye çıkan şey, nesneler dünyasını/özdek dünyayı (gizem/bilgi var ya da yok) açıklamasa da, oluşan, herhangi korku/kaygı/ürkü duyulmadığıdır, bu duyulmazlık itkisiyle açıklamaya gidilmediğidir. Yaşanan, oluş/akışla birlik var oluş vardır. Yalnız “tarafsız tanıklık”la bir bütünleşme olur ki, o ana dek bilinen, ama bilmediğimizi sandığımız bir görüyle “her şeyi” biliriz. Oradaki “ben” artık, “şişirilmiş benlik”imiz değildir. Ama gelin görün ki, şişirilmiş benlik, bekçilik kodlamasıyla anda devreyi kapatır, umarsızlık/çözülmüşlük yüreğe gelir saplanır.
Koparılmışımdır! Yok edilmişimdir! Katledilmiş varlık!
“Dilsiz bili”nin sesidir bu!
“Dilsiz bili”nin alanı ilgilenmediğimiz/betimleyemediğimiz o parçamızdır. Orada adlandırma/anlamlandırma, duygu/sözce YOKTUR! Burada bir çelişki varmış gibi durmaktadır. Betimlenemez/adlandırılamaz ise var, tanımlanamazsa gerçek olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Bu gerçekliğin (her ne ise) söylemi değil (onun söylemi yoktur) “dil”in söylemidir. Çelişki düşüncededir. Yani “dil”dedir. Yani yere sımsıkı basmamızı sağlayan “dünyanın içsel söyleşisinde”dir. Bu alan “özellikle” betimlenmemelidir. Onu, betimlemeyle/anlamlandırmayla anlatamayacağımız gibi, ayrıca bu edim/duygu/düşünce ile “benlik” alanına yerleştireceğizdir.
Bende olan bana kalsın!
İki yanlılık, ikilik demek değildir. Sol beden-sağ beden farklıdır, ama bu ayrımlılıklarıyla bir bütün oluştururlar. Birbirlerine karşıt değillerdir, birbirlerini bütünlerler. Bu iki yanlılığı “ikilik” olarak adlandırmak yalnızca ve yalnızca “erk”in işine yaramaktadır. Her türden kılık değiştirmiş erk... Bu ikiliğin en içten olanı bir yanımıza “beden” bir yanımıza “tin” demektedir. Bu iki yanlılık yerine o kadar çok açıklama/adlandırmalarımız vardır ki... Bunlardan biri de “ben” ve “kendim”dir. Bu ikili düşünme biçimi “dil”e aittir. Ne türden deyimler kullanırsak kullanalım bunlar yine dönüp dolaşıp “benlik”e bir güzel yerleşmektedir.
İkicilik olgusunun insan soyluları nerelere dek sürüklendiği, hatta bu sürüklenmelerin kendi öncellikleriymiş gibi gösterilmesi durumu var. İkicilik olgusuyla kadın/erkek başta olmak üzere yaratılan/yaratılmaya çalışılan tüm unsurların/yaptırımların “dille”, “dilin gücü” ile gerçekleştirildiğini eklemek isterim. “Yağış”, “ağış”ın karşıtı değildir. Bunlar bir döngünün tikel evreleridir. İyi kötünün, açlık tokluğun, yoksulluk varsıllığın, vb. karşıtı değildir. Bu nitelemelerle yapılmak istenen amacına ulaşmış, iyilerle kötüler, yoksullarla varsıllar, okumuşlarla okumamışlar, siyahlarla beyazlar, insanlarla hayvanlar, insanlarla doğa, vb. “birbirlerinden uzaklaştırılmıştır”.
Betimlenemez alanı, “yokluk/hiçlik” diye yorumladığımızda da “o anda” “benlik”in kapsamına girer. Bu alan her türden yapılanmanın, ben/dil/beden, daha düzgün bir anlatımla “benlik donatısı” diyebileceğimiz yapının/alanın dışındadır. Gerçek çiftimiz benlik donatısı ile bu adlandırılamayan alandır ve bu iki alan “öz-ben”imizi oluşturmaktadır.
Bir başka yanımız olduğunu duyumsuyoruz. Ne zaman öbür yanı saptamaya kalksak tüm öğretilmiş/öğrenilmişliğiyle, tüm uslamlama kalıpları ve bekçiliğiyle “benlik” elinde sopa karşımıza çıkmakta. Kurnazca yanıltır ve hep bu tuzağa düşeriz.
Evet, bir tuzak bu...
Dünya değişiyor... İnsan soylu olarak ölümcül bir deneyim sürecine girmekteyiz. Su/toprak/hava kirlendi/kirlettik, dolayısıyla biz de kirlendik. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak, hiçbir şey olmayacakmış gibi beklemek dille bize giydirilen “kanıklıktan” öte ne olabilir? İnsan soylu avcıdır. Burada eline bir tüfek alıp birkaç hayvan avlamayı “avcılık” sananlardan söz etmiyorum. Bugünlerde, dirimsel öncelliği avcılığını unutmuş toplumsal yapılanmalarla evcilleştirilerek enenmiş bir yapıdadır. Evcilleştirildiğimizin ayırtına varmak, “benlik” sanrısının/yapaylığının var ettiği alanı küçültmek, “dil” ile var edilmiş “dilin gücü” ile varlığını sürdüren bu dünyanın gerçek dünya olmadığını, gerçek dünyada “dilin” ve “şişirilmiş benlik”in hiçbir işe yaramadığını söylemek gerekiyor.
Dünya bu, bir dakikada tepemize biniverir...
İnsan soylular genetik kotlamalarla binlerce yıllık birikimin kuşaklara aktarılmasıyla süre giden “bilinen” ya da “bilinmeyen bilinebilir” bilgiye iye yaratıklardır. Kayıtlı birçok bilgiye ulaşamadığımız, onlar yerine başka alışkanlıklar geliştirdiğimiz, hatta bu alışkanlıklarla “organ/örgen” yarattığımızı söyleyebilir, bunların başında “us ve dil”i sayabiliriz.
Benlik inanır...
İnanmak çok kolaydır. Her an her şeye inanır insan soylu. Bir de “inanmak zorunda” olmak vardır ki o bütünüyle başka bir şeyi imler. İnanmak durumu gözlemlemekten, incelemekten alıkoyar insan soyluyu. Kendi ayakları üstünde duran, kendine dayanarak yaşayanlar ise “inanmanın gerekliliği”ne inanır. Bunu bir seçim gibi en içrek seçkisinin anlatımı olarak alır. Bunu da “karar vermek” ile yapar. Karar vermek öylesine bir zaman seçimi değildir. Bu, benlik donatısı dediğim “dil/ben/beden”in pekiştirilmesi, bilgi ve erkle dolması konusunda gerekenlerin yapılması demektir ki, bu edimler “ben olmayan”ı güçlendirebilir. Diğer yanda birçok karar bu malzemeyi taşımadığı için “ısısının kamaştığı” an sönümleşmekte.
Herhangi bir bireyin hangi koşullar altında olursa olsun bir uygulamaya/yapılanmaya nesneler dünyası/özdek dünya/insan dünyaya etiksel/geleneksel vb. çözümlemeden/açıklama gereksinimi olmadan bakabilmesi “insan biçimi”ni terk etmekle gerçekleşebilir. “İnsan biçimi” ve öğretilmiş/öğrenilmiş “dil”in sınırlarının, “inanmak”ın ardından bakabilmek, o güne dek gelen değerleri sorgulayabilmek, aşkın ya da görgül benlik yapılandırmalarının dışına çıkabilmekle gerçekleşir. Karşımızda duran her ne ise (insan/sarı/çocuk/yaramaz/huysuz/şirin) değerlendirmelerimiz dışında ve öncesinde, o duranın ne/ne durumda olduğunu “bilme”miz gerekmektedir. “Bilmek” anlamak ile ilişkin değildir. Ötesi ise “dil” içredir.
Bireyler, benlikler bu donatılarına “uygunsuz” davranmaktadır. Bu yaşam koşullarından kaynaklı bir davranış değil, “dilin gücü” ile pekişen/pekiştirilen benliklere giydirilen uygunsuz giysiler nedeniyledir. Tarih boyunca üst üste binmiş toplumsallık/gelenek vb. adı altında vurulan boyundurukların bireyin bilisiz istemezliğiyle içine düştüğü bunluk/sağrılık, üstelik kiminde ölümcül durumlarıdır.
“Benlik donatısı”na uygunsuz bakan bireylerin “tavan” yaptıklarını görmek, söylemek için “yorucu” olmak gerekmemektedir. Uyaranların olabildiğince arttırıldığı “bilgi çağı” denilen, “ipi boşaltılmış sıkıdüzen” (her ne demekse) bir çağda yaşadığımızı söyleyebiliriz. Gerekli-gereksiz ola gelen bu bombardımanda, anlatmaya çalıştığımız koparılan parça şöyle dursun, “benlik donatısı”nı bile yitirerek, kurulu düzeni yaşatmaya çalışan kurmalı oyuncaklara dönmüşüzdür. Artık hayvanat bahçelerimiz bir kafesten oluşmamaktadır. Yapay göletlerimiz, su kaynaklarımız, sarmaşıklarımız, her türden “yetiştirilmiş” çiçek, kendi kendini temizleyen yataklarımız, akıllı-inlerimiz, uçup-koşabileceğimiz kadar, yani ipin ucuna dek ulaşabileceğimiz alanlarımız, çamaşırlarımızın üstüne buhar püskürten makinelerimiz, asansörlü fırın sistemlerimiz, en korkuncu da bizi sürekli gözleyen kameralarımız, uydularımız tüm görsellikleri ve işlevleriyle bize, yalnız bize ayrılmıştır. Yani bu döneme “şişirilmiş benliklerin cilalı aş devri” demek daha doğru olacaktır. “Yaşam felsefesi”, “ileride olmak istenilen” vb. vb. söylemleriyle daha küçücükten bu bahçe için yeni bireyler yetiştirilmektedir.
Şişirilmiş benliklerin “ortaklaşa” sömürülen iki gereksinimi vardır: Yaşama ve üreme... Bu ortaklaşa gereksinimler bu güdülere yönlendirilir/yönlenir. Savaşı zaten (baştan) bu nedenle yitirmeyle yükümlüymüşüz gibi, bu güdüler “cilalanarak” beslenir durur. Diğerlerinin hepsi görecedir. “Yaşama” içgüdüsünün geldiği şu boyutu, “obez”lerin sayısının “açlık sınırı” altında yaşayanlardan çokluk olması durumunu nasıl açıklayabiliriz? “Yemek” yaşamak için yaptığımız bir edimdir. “Zevk” için yemeğe yönlendirilip bu çerçevede çiftçi/üretici dışında tüketiciye ulaşana dek aradaki tüm anamalcıyı varsıllaştırmaktan başka bir kazanç (bu bir kazanç ise) olmamaktadır. Üstelik “benlik donatısı”nı da yoksullaştıran bir kazançtır bu... Gelişen teknolojilerle “kimyasal/plastik” malzeme yiyecekler, denetimsiz yeme ve koşulları dönüp dolaşıp yine anamalın işine yaramakta, “donatı”nın sağlığı bozulunca da sağaltım için başka bir birim devreye girmekte, bu çark da, kurulu düzen benliklerinin üstünden böyle sürüp gitmektedir.
İkinci gereksinim üreme içgüdüsü, varlığın soyunu sürdürmekten yola çıkmışken, insan soylunun yani “benlik donatı”sının en çok tüketildiği/sömürüldüğü diğer alandır.
Eh aklımız üreme/yaşamaya programlanmışken, bu program bizlerden çok başkalarının işine yarıyorken her şeyin yolunda gittiğini söylememiz pek de doğru olmayacaktır.
Öğrenilmiş duyguyu, öğrenilmiş düşünce yaratır. Bizler, zaten baştan program çerçevesinde davranan, akılları tutuya yatırılmış yaratıklarızdır. Düşünce yapılanmalarımız/uslamlama kalıplarımıza denk düşmeyen davranış/edim ve en önemlisi de “söz” ile karşılaştığımızda, bunlara göre önce düşünürüz sonra duygu üretiriz. Düşünen, “benlik”in dilidir. Kendini önemseyen, kendine acıyan vb. “benlik”in. Duygular var saydığımız benlik yaptırımlarını devreye sokar. Bedenimizde deneyle ölçülebilecek farklılaşmalar olur: Yürek çarpımı hızlanır, kan basıncı artar, terleme olur, vb. Olduran itkiye göre sinirlilik, eziklik, üzüntü, karamsarlık, erinme vb. bizi kaplar. Tüm bunlar “dilin gücü” ile kendi kendimizi yıprattığımız yaptırımlardır.
İlginç olan şudur: Dil-benlik etkileşimi “hiçbir şeyi” yaratamaz ya da değiştiremezken bu etkileşimin bu denli egemenlik kurmasına nasıl göz yumulur? Yargılar, değer biçer, tanıklık eder-etmez, ama böylelikle bir dünya “yaratır”. Hiçbir şey yaratamayan yaratıcı...
Bu çerçeveden bakıldığında dil/ben/beden, yani benlik donatısının hiçbir şey yaratamadığını söyleyebiliriz. Yaratıcılık adına ortaya konulan her şey, var olanı değişik kalıplarda yeniden üretmekten başka bir şey değildir. “Yaratıcı” olanın ise, çiftin diğer parçası olduğunu düşünmekteyim. “Yaratıcılığın” bu denli elisıkı olmasını, bunca insan soylunun yanında buncacık “yaratıcı”nın oluşunu yalnız IQ ile açıklamanın yetmeyeceği kanısındayım.
***Dil işitmek içindir.
*M. Yıldırım
**İ. Berk
***M. C. Anday

