Etkin KonularEtkin Konular  Forum Üyelerini GösterKullanıcı Listesi  Forumu AraArama  YardımYardım
  KayıtKayıt  GirişGiriş
 FELSEFE FORUMU : Bilim ve Felsefe
Konu Konu: Büyük Patlama’ya Karşı bildiri Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlar
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 18.11.2004 Saat 08:46 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Büyük Patlama’ya karşı bildiri ve Feynman’ın konuşması ; Kuşku… Ama “Descaretes  türü” değil!

Prof.Dr. Rennan Pekünlü

Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü

 

 

 

“Bilinmeyene doğru ilerlemek için kuşku şarttı. Çözülmemiş bir problemi çözmek istiyorsak, bilinmeyene, kapıyı sonuna dek açık tutmalıyız. İnsanlığın henüz başlangıcındayız. Eğer tartışmaları, eleştirileri engeller, ‘Arkadaşlar, işte yanıt budur! İnsanlık kurtuldu!’ dersek, insanları uzun süre yetkenin zincirlerine vururuz, onları bugünkü imgelem sınırlarımızla kısıtlarız. Bilim insanları olarak, düşünce özgürlüğünün meyvesi olarak ilerlemenin doğduğunu, bu özgürlüğün değerini yüceltmeyi, kuşkudan korkulmaması gerektiğini ve gelecek nesiller adına kuşku duyma özgürlüğünün değerini bilmemiz gerekir.”

 

Düşünüyorum öyleyse varım’, Rene Descartes’ın metafizik felsefesinin ilk ilkesidir. Kartezyen kuşku yönteminin temelini oluşturur. İdealist felsefenin çarpıcı bir sav-sözüdür (slogan). Bu sav söz “düşünmenin erdem olduğunu savunmaz. Varoluş bağlamında usa birinci dereceden önem biçer. Usun dışındaki nesnel dış dünyanın varlığından kuşku duvar.

 

 

Büyük Patlama modeline karşı bir bildiri

 

22 Mayıs 2004 tarihli New Scientist Dergisinde “Bilim Dünyasına Açık Mektup” başlığıyla bir bildiri yayımlandı. Bu bildiride Richard Fevnman’a gönderi yapılarak, ‘Bilim kuşku duyma kültürüdür’ deniyor. Feynman türü kuşkunun ne olduğuna, Feynman’ın Wath Do You Care Wahat Other Poeple Think? adlı otobiyografisinden “Value of Science” adlı makalesinin çevirisiyle değinmeğe çalışacağım. Ancak önce, bildirinin içeriğine bakalım.

 

Bildiride Büyük Patlama modelinin giderek artan sayıda düşsel varlıklara (hypothetical entities), diğer bir deyişle asla gözlenememiş olgu ve süreçlere dayanmak zorunda kaldığı belirtiliyor: örnek olarak. Uzayın enflasyonist genişlemesi, karanlık madde ve karanlık erke (enerji) sayılıyor. Eğer bu “hayaletler” dikkate alınmazsa. Büyük Patlama modelinin öngörülerivle gökbilimcilerin gözlemleri arasında ölümcül bir çelişki olacağı savunuluyor.  kuram arasındaki uyuşmazlığı gidermek icin düşsel nesnelere, “havaletlere” bu denli sık başvurma gereksiniminin, fiziğin başka hiçbir dalında onanamayacağı  belirtiliyor. Böylesi yara bantları  (Batlamyus epycycle’ları) kuramın  geçerliliğine kuşku duyulmasına neden olur.

 

Ancak Büyük Patlama evren modeli bu yara bantları olmaksızın varlığını sürdüremez. Düşsel enflasyonist genişlemeyi dikkate almazsanız, bugün gözlenen mikrodalga anlatan ışınımının yönbağımsızlığını (isotropy) açıklayamazsınız. Çünkü, Hubble yaşı dediğimiz 15 milyar yıl içinde, gökyüzünün birkaç yay derecelik bölgeleri bir biriyle nedensellik ilişkisi içinde olamayacak ve aynı  sıcaklığa (2.73 K) erişemeyeceklerdir.

 

Büyük Patlama modeli, bir tür karanlık madde (hayaleti) olmazsa. evrendeki madde niceliğine

ilişkin çelişkili öngörülerde bulunmaktadır. Ev rende gözlenen lityum. dötoryum ve helyum elementlerinin “anormal” bolluğunu açıklayabilmek için, enflasyon denen hayalete gereksinim var. Enflasyonun gereksınım duyduğu madde yoğunluğu, Büyük Patlama sırasında gerçekleştiği savunulan çekirdek birlesmelerinden (nuclear synthesis) türetilen yoğunluğun 20 katıdır! Eğer karanlık erke denen bir diğer “hayalet” yoksa. evrenin yaşı yalnızca 8 milyar yı1 olacaktır. Oysa ki, diğer gökadalarda olduğu gibi bizim gökadamızda da 8 milyar yıldan milyarlarca yıl daha yaşlı yıldızlar bulunmaktadır.

 

Dahası da var! Büyük Patlama kuramı gözlemlerle sınayabileceğimiz bir tek nicel öngörüde bulunamıyor. Bu kuramı destekleyenlerin başarı diye sundukları şey, gözlemlerden sonra, kuramın çökmemesi için uydurulan bir dizi ayarlanabilir parametrelerdir. Tıpkı, Batlamyusun Yer özekli evren modelinin çökmemesi için uydurulan epicycle’lar (‘yara bandı olarak okuyunuz!) gibi.

 

Evrenin tarihçesini anlamak için oluşturulan tek çerçeve Büyük Patlama değildir. Hem plazma evrenbilimi hem de durgun durum modeli, başlangıç ve sonu olmayan, sürekli evrim geçiren bir evren hipotezi kullanmaktadır. Bunlar ve diğer evren modelleri evrendeki temel süreçleri -hafif element bolluklarını, gökada kümeleri ve gökada süperkümeleri gibisinden büyük ölçekli yapıların oluşumunu, kozmik mikrodalga ardalan ışınımını, gökadaların kırmızıya kaymalarının uzaklıkla nasıl arttığını- açıklayabilmektedir. Bu modeller Büyük Patlamanın yapamadığını da yapmış, son zamanlarda gözlenen bazı süreçleri öngörebilmiştir.

 

Büyük Patlama yanlıları, bu başarılı modellerin, evrenbilim bağlamında yapılan tüm gözlemleri açıklayamayacağını öne sürebilirler. Bu savunu hiç de şaşırtıcı olmaz. Çünkü Büyük Patlama dışındaki çalışmalar desteklenmedikleri için gelişmeleri sekteye uğratılmıştır. Şurası yadsınamaz ki, bu modeller ve Büyük Patlamanın eksik, aksak yanları, bugün bile tartışılamaz ve incelemeye alınamaz. Evrenbilim konferanslarında düşüncelerin açık açık tartışması yapılamıyor. Richard Feynman’ın deyişini anımsayınız:“Bilim kuşku duyma kültürüdür”. Günümüz evrenbilim topluluğunda kuşku ve karşı görüşlere hoşgörüyle bakılmıyor ve genç bilim insanları ne yazık ki, standart Büyük Patlama’ya ilişkin olumsuz bir şey söylemeyip sessiz kalmayı öğrendiler! Büyük Patlama’ya ilişkin kuşkuları olanlar, bu kuşkularını dile getirdiklerinde, projelerine sağlanan parasal desteği yitirmekten korkuyorlar.

 

Yapılan gözlemlerin yorumu da bu yanlı filtrelerden süzülüyor. Gözlem yorumları Büyük Patlama’yı destekler yöndeyse “doğru”, değilse “yanlış” olarak değerlendiriliyor. Bu yaklaşımla, kırmızıya kaymalara, lit yum ve helyum bolluklarına, gökada dağılımlarına ve diğer gözlemlere ilişkin yorumlar ya dikkate alınmıyor ya da bunlarla dalga geçiliyor. Bu tavırlar, özgür bilimsel araştırma ruhuna yabancı, dogmatik bir usun ortaya çıktığını gösteriyor.

 

Bugün, evrenbilimin parasal ve deneysel gözlemsel kaynakları Büyük Patlama çalışmalarına akıtılmaktadır. Parasal desteklerin kaynağı oldukça azdır; bilimsel makaleleri değerlendiren komitelerin hepsinde Büyük Patlama yanlıları baskın konumdalar. Sonuç olarak, evrenbilim alanında Büyük Patlama kendini korumaya almış, kuramın bilimsel geçerliliğinin sorgulanmasından bağışık kalmıştır.

 

Desteğin yalnızca Büyük Patlama evren modeli çerçevesinde çalışan projelere verilmesi bilimsel yöntemin temel öğesini zayıflatmıştır. Bu öğe, kuramın gözlemler karşısında sürekli olarak sınanıp tutarlılığının gösterilmesi, biçiminde sözcüklere dökülebilir. Böylesi bir kısıtlama, araştırma ve yansız tartışmaları olanaksız kılmıştır. Bu durumun düzeltilebilmesi için, evrenbilim alanına parasal destek sağlayan kurum ve kuruluşları, parasal desteklerinin önemli bir bölümünü, seçenek modellere ve Büyük Patlama’yı gözlemsel olarak çürüten çalışmalara ayırmaya çağırıyoruz. Yanlılığın ortadan kalkabilmesi için, bu tür destekleri düzenleyen komite üyeleri, evren- bilim dışındaki fizikçi ve gökbilimcilerden oluşabilir.

Parasal desteklerin Büyük Patlama’nın geçerliliğini araştıran ve ona seçenek olan modellere ilişkin çalışmalara verilmesi, evrenin tarihini saptamaya yönelik bilimsel sürecin başlamasını sağlayacaktır.

Evet, bildirinin altında bu bildiriye imza atan bilim insanlarının isim listesi var. Çoğu Nobel Ödüllü, değişik ödül almış, alanında başarılı bilim insanları. Vurgu, yine ünlü, Nobel ödüllü bir kuantum fizikçisi olan Richard Feynman’ın “Bilim kuşku duyma kültürüdür” saptaması üzerine yapılmış. Şimdi Feynman’ı okuyalım:

 

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 19.11.2004 Saat 08:28 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Bilimin değeri

“Insanlar bana zaman zaman, bilim insanlarının toplumsal sorunlara daha fazla eğilmeleri gerektiğini, özellikle de bilimin toplum üzerinde yarattığı etkiye karşı sorumlu olması gerektiğini söylerler. Bilim insanlarının daha az yaşamsal olan bilimsel sorunlarla uğraşmak yerine, zor olan toplumsal sorunlarla uğraşmaları durumunda, daha büyük başarı kazanılacağına ilişkin yaygın bir kanı vardır.

“Bilim insanları olarak biz bu konular üzerinde düşünüyoruz, ancak bu sorunların çözümüne ‘tam gün’ zaman ayıramıyoruz. Çünkü toplumsal sorunları çözecek sihirli formüllerimiz yok! Toplumsal sorunların bilimsel olanlardan daha güç olduğunu biliyoruz ve salt düşünceyle bu sorunların üstesinden gelinemeyeceğini de biliyoruz.

“Bilimin değeri nedir?’ sorusu bilimsel bir konu olmadığından savımı bir örnekle kanıtlamaya çalışacağım. Bilimin değerli bir şey olduğu konusunda hemfikiriz.

Bilimsel bilgiyle her türlü şeyi yapabiliriz. Kuşkusuz eğer iyi şeyler yaparsak, övgü yalnızca bilime değil, bizi iyi şeyler yapmaya iten tinsel (moral) seçimimize de düzülür. Bilimsel bilgi bizim iyi veya kötü şeyler yapabilmemizi sağlayan bir güçtür. Ancak, bu gücü nasıl kullanacağımıza ilişkin bir yol gösterici içermez!

“Honolulu’ya yaptığım bir gezi sırasında, Budist tapınağında, bu dini turistlere anlatmakla görevli rehber, bize söyleyeceği bir şeyi yaşamımız boyunca unutmayacağımızı dile getirdi -ve ben de asla unutmadım!- Bu bir Budist özdeyişiydi: “Tüm insanlara cennetin kapısının anahtarı verilmiştir; aynı anahtar cehennemin kapısını da açar”.

“Öyleyse cennetin anahtarının ne değeri var? Eğer hangisinin cennet hangisinin cehennem olduğunu bildirecek bir el kitabımız, yol göstericimiz yoksa, o anahtar, çekinceli bir nesne olabilir. Ancak anahtarın değerli olduğu kuşku götürmez; onsuz cennete nasıl gireriz?

“Anahtar yoksa, onun nasıl kullanılacağına ilişkin yol göstericinin ne yararı olabilir? Kısacası, bilimin devasa boyutlarda korkunç şeyler üretebileceği olasılığına karşın, iyi şeyler de üretebileceğinden, değeri vardır.

“Bilimin bir başka değeri, ‘entelektüel keyif’ denilen bir eğlence üretmesidir. Bu keyfi kimileri okuyup, öğrenip, düşünmekten, kimileri de onun üzerine çalışmaktan alır. Bu keyif, bizi, ‘bilimin toplum üzerine olan etkisini düşünme sorumluluğuna davet’ edenlerin, üzerinde yeterince durmadığı önemli bir noktadır. Sözü edilen yalnızca kişisel bir keyif değildir. Toplumun amacını da düşünen bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, ele alınan sorunları, insanların keyif alacağı bir düzende sunmak mıdır? Eğer öyleyse, bilimin keyfini çıkarmak, diğer herhangi bir şey denli önemlidir.

“Bu arada, bilimsel çabamızın bir ürünü olan dünya görüşünün değerini de küçümsemek istemiyorum. Bu görüşler bizi, geçmişteki ozanların, düş zenginlerinin düşlediklerinden çok daha zengin ve görkemli şeyler imgelemeye yönelt ti. Bilim, doğanın imgelem gücünün insanınkinden daha büyük olduğunu gösterir.

“Henüz bilimsel bir çağı yaşamıyoruz”

“Örneğin, çoğumuz için uzayda milyarlarca yıl boyunca kendi ekseni çevresinde dönen bir gökcismi, dipsiz denizdeki bir kaplumbağanın sırtında duran filin üstündeki dünyadan daha kayda değerdir. Bunları yalnızken çok düşündüm; eminim ki çoğunuz da benzer düşünceler geliştirdiniz. Bizim düşüncelerimizi geçmiştekiler yaşayamazlardı, çünkü bizim bugünkü düşünce dokumuza sahip değillerdi.

“Örneğin, deniz kenarında ve yalnızken düşünmeye başlarım:Işte birbiriyle yarışan dalgalar / molekül dağları / her biri aptalca kendi işiyle uğraşıyor, diğerine karışmıyor / ayrı ayrı trilyonlarcası var / ama yine de birlikte beyaz köpükleri oluşturuyorlar / çağlar boyunca / gören gözler önünde yıllarca sahili büyük bir gürültüyle döverek / kimin için? ne için? / ölü bir gezegende / yaşamın olmadığı / durdurak bilmeksizin / erkenin dayattığı işkenceyle / Güneş’in altında telef olarak / denizin derinliklerinde / tüm moleküller yineler / birbirinin de senlerini / ta ki yeni, daha karmaşık olanlar oluşuncaya dek / diğerlerini de kendilerine benzetirler / ve yeni bir dans başlar / boyutu ve karmaşıklığı giderek artan / canlı şeyler / atom kütleleri / DNA, protein / giderek daha karmaşık yapı geliştiren, dans eden desenler / beşikten dışarıya / kuru kara parçalarına / işte şimdi de ayağa kalktı / bilince sahip atomlar / merak dolu madde / denizden çıkıp ayağa kalkan / düşünceyi, merakı merak eden / Ben... atomlar evreni, evrende bir atom.

“Herhangi bir soruna yeterince derin bakmaya başladığımda, aynı heyecan, aynı merak, aynı gizem, beni yeniden sarar. Bilgi arttıkça daha derin, daha görkemli bir gizem gelir ve kişiyi daha derinden incelemeye iter. Aranan yanıtın bir düş kırıklığına neden olabileceği düşünülmeden, keyifle ve güvenle her bir taşı kaldırıp, o güne dek düşle yemediğimiz bir ‘tuhaflığı’ bulmak ve ertesinde gelen daha derin soruları sormaya ve gizemi bulmaya gidiş -kesinlikle büyük bir macera

‘Şurası gerçek ki, bilimsellikten uzak birkaç kişi benzer türden dinsel bir deneyime sahip olmuştur. Bizim ozanlarımız bununla ilgili bir şey yazmıyor; artistlerimiz bu görkemli tabloyu resmetmiyor. Bilmiyorum niçin? Günümüz evren modelinden kimse esinlenmiyor mu? Bilimin bu değerine şarkıcılarımız şarkı yazmıyor. Bir şarkı veya şiir yerine akşam konferansları dinliyoruz Henüz bilimsel bir çağı yaşamıyoruz.

“Bu sessizliğin nedenlerinden biri, müziğin notalarını okumayı bilmeyişimiz olabilir. Örneğin, bilimsel bir makale, ‘Farenin cerebrumundaki radyoaktif fosfor niceliği iki hafta içinde yarıya iner’ gibi bir saptamada bulunabilir. Hadi bakalım!... Şimdi bu ne anlama geliyor? Bunun anlamı şudur: Farenin (hem de benim ve de senin) beynindeki fosfor iki hafta önceki fosfor değil. Beyindeki fosfor atomları sürekli yenileniyor: Daha önce orada olanlar artık yok!... Gittiler!

‘Öyleyse us dediğimiz şey nedir? Bilince sahip bu atomlar neyin nesidir? Geçen hafta afiyetle yediğimiz patates mi? Bu atomlar, bir yıl önce benim beynimde neler olup bittiğini anımsayabiliyor! Öyle bir us ki yeri ne çoktan yenisi kondu.

“Bireyselliğim dediğim şey bir tür dans. Beynime gelen atomlar dans eder, sonra çeker gider. Daima yeni atomlar gelir; ancak hepsi de aynı dansı eder, dünkü dansı anımsayarak.

“Bir gazete haberinde, ‘Bilim insanları bu bulgunun kanserin sağaltımı araştırmalarında önemli olabileceğini söyledi’ saptamasını okuruz. Gazete düşüncenin kullanımıyla ilgilenir, düşüncenin kendisiyle değil! Çok az kişi düşün cenin önemini kavrar. inanılır gibi değil! Çocuklardan bazıları düşünceyi yakalar. Eğer bir çocuk böylesi bir düşünceye takılırsa’, elimizde bir bilim insanı var demektir. Bu çocuklar düşünceyi yakalama er demine üniversitelerde ulaşırsa çok geç kalmışlar demektir. Bu nedenle, düşünceleri çocuklara açıklamayı denemeliyiz.

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
HaBer
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 23.06.2004
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 1133
Gönderen: 20.11.2004 Saat 07:43 | Kayıtlı IP Alıntı HaBer

Sn. anlamak,

Aktardığınız yazının sonunu bekledim. Bu noktada bilim hakkında görüşümü belirteyim. "Bilimsel bilgi bizim iyi veya kötü şeyler yapabilmemizi sağlayan bir güçtür. Ancak, bu gücü nasıl kullanacağımıza ilişkin bir yol gösterici içermez!" ifadesi bir miktar yorum gerektiriyor.

Sadece bilimsel bilgi değil, her bilgi ile hem iyi hem de kötü şeyler yapabiliriz. Çünkü iyi-kötü, doğru-yanlış gibi ikilemli ayırımlar sayesinde teknik ve teknoloji üretilir. Sorun bilimde veya bilgide değil, sorun teknoloji üretme isteğindedir.

İkinci cümlede bilginin bir güç olduğunu ifade ediyor ve bu gücün nasıl kullanılacağını bilim söylemez, diyor. Çok doğru. Kullanma kılavuzu bilginin kendisinde değil, insanın isteğindedir. Bilgiyi ya bilge olmak için, yani soyut bir amaç için, veya teknoloji üretmek için, yani somut bir amaç için, kullanabilirsiniz.,

Eğer soyut amaçlar için kullanırsanız felsefe ve hikmet üretirsiniz. İşte doğu mistiklerinin (Anadolu dahil)  yolu ve seçimi bu yönde olmuştur. Batıda ise somut amaçlar seçilerek teknoloji üretilmiştir. Yol gösterici olan kendimiziz. Yani bilimi ve bilgiyi üreten şuur kendi seçimini de yapmak zorundadır.

Ya-veya mantığı içinde kaldığımız sürece bütünsel bakış açısına ulaşamayız. Yani ne bilge olabiliriz ne de hikmet üretebiliriz. Eğer ya-veya ayırımcı ve bölücü mantıktan daha geniş ve kapsamlı bir mantık istiyorsak hem-hem birleştirici mantığı seçmemiz gerekir. Bu durumda ya-veya mantığını dışlamış olmayız. Sadece mantık tabanımızı genişletmiş oluruz.

selamlarımla.

Yukarı dön Göster HaBer's Profil Diğer Mesajlarını Ara: HaBer
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 20.11.2004 Saat 11:03 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Sayın Ha Ber,

Öncelikle belirtmem gereken bir şey var. Aktardığım metinler bağlamında bana yapılan göndermelere bazen yanıt veremiyorum. Lütfen bunu görmezlikten gelme olarak değerlendirmeyin.

Forumda birbiriyle çelişen metinleri aktararak, ilgili bölümde bir artalan oluşması gayretindeyim. Aktardığım tüm görüşlerin savunmasını yapacak konumda değilim her şeyden önce.

Sizin yaptığınız yorumlar, metinlerin satır aralarının okunmasına da yardımcı oluyor . Teşekkür ediyorum.

 

Benim zihnim sizden daha karışık, siz gerçeği bulmuş gibisiniz. Kendi paradigmanız doğrultusunda yorumlar yapıyorsunuz.

 

Batı’ya ben de eleştirel yaklaşımlarda bulunuyorum. Ancak sizinki daha genellemeci. Batının içindeki özeleştiri damarını, batıda uzun süre yaşayan biri olarak sizin daha iyi biliyor olmanız gerekir diye düşünüyorum.

Saygılarımı sunuyorum.

 

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 20.11.2004 Saat 11:12 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Bilim kuşku duyma kültürüdür’

‘Şimdi bilimin üçünce değerine değinelim. Bu deneme, biraz dolaylı olacak, ama çok değil! Bilim insanının bilgisizlik, kuşku ve emin olmama durumlarına ilişkin derin deneyimleri vardır. Bu deneyim çok önemlidir. Bilim insanı bir sorunun yanıtını bilmiyorsa, o konuda bilgisizdir. Sonuca ilişkin bir kuşkusu varsa, emin değil demektir. Ve sonucun nereye ulaşacağından son derece emin olsa bile hala belli kuşkuları vardır.

 

İlerleyebilmemiz için bilgisizliğimizin ayırdında olmanın ve kuşkuya yer bırakmanın son derece önemli olduğuna inanıyoruz. Bilimsel bilgi, değişik derecelerde kesinliğe sahip -bazıları kesin olmayan, bazıları hemen hemen kesin ama hiçbiri mutlak kesinlik göstermeyen- önermeler yumağıdır.

“Biz bilim insanları bu durumlara alışığız. ‘Emin olmamak’ bizim için son derece doğaldır. Bazı şeyleri yaşıyor olmamıza karşın onlara ilişkin bilgisiz kalmak bizim için üzücü değildir. Ancak durumun böyle olduğunun herkes ayırdında mı emin değilim. Kuşku duyma özgürlüğümüz bilimin erken dönemlerinde otoriteye karşı verdiğimiz savaşımda doğdu. Bu oldukça derin ve Çetin bir savaşımdı: Soru sormamıza, kuşku duymamıza, emin değilim’ dememize izin verin. Bu savaşımı unutmamamız, kazandıklarımızı yitirmememiz gerek. Topluma olan sorumluluğumuz burada yatıyor. “insanlığın devasa gizilgücünü bilip, bugüne dek yapabildiklerinin azlığı karşısında üzüntüye kapılıyoruz. Insanlar her çağda hep, ‘Daha iyisini yapabilirdik’ diye düşünüyor. Evrensel bir eğitim anlayışıyla herkesi Voltaire yapabilir miydik?

 

İyiyi öğretebildiğimiz gibi kötüyü de etkin bir biçimde öğretebiliriz. Eğitim güçtür, ancak bu güç iyiye de kötüye de kullanılabilir. “Uluslararası düzeyde kuracağımız

birbirimizi düzeyde iletişim birbirimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olmalıdır. Düşlerimizden biri de budur. Ancak iletişim yollarımız çarpıtılabilir. ilettiğimiz şey gerçek veya gerçek dışı olabilir. iletişim de bir güçtür, ancak o da eğitim gibi hem iyiye hem de kötüye kullanılabilir.

“Uygulamalı bilimler insanlığı en azından maddi sorunlarından kurtarmalı. Tıp ve eczacılık hastalıkları denetler. Bu alanda bugüne dek iyi kazanımlar elde ettik. Ancak bazı insanlar hala, yarınki savaşlar da kullanılacak ve büyük yaralar açacak olan zehirler üzerine ısrarla çalışıyor.

“Çoğumuz savaş istemiyoruz. Hepimiz barışı düşlüyoruz. İnsan sahip olduğu devasa olanakları barış zamanında geliştire bilir. Ancak gelecek nesiller barışta da iyi ve kötü yanlar bulacaklar. Belki barışseverler sıkıntıdan kendilerini içkiye vuracaklar. O zaman belki de alkol en büyük sorunumuz olacak.

“Şurası açıktır ki, barış büyük bir güçtür; bunun yanı sıra, ayıklık, maddi güç, iletişim, eğitim, dürüstlük ve ütopyalar da güçtür. Biz bugün geçmiş nesillerin elinde bulunduğu güçlerden çok daha fazlasına sahibiz; ve çoğundan daha iyi durumdayız. Ancak, başarabildiklerimizle karşılaştırdığımızda yapmamız gerekenlerin boyutu da oldukça büyük.“Niçin? Niçin kendimizi aşamıyoruz? Çünkü görüyoruz ki, elimizdeki güçler ve yetenekler, onları nasıl kullanacağımıza ilişkin bir yolgösterici içermiyor. Bir örnek olarak, fiziksel dünyanın nasıl davrandığına ilişkin bilgi birikimimiz, bazılarını bu davranışların anlamsız olduğu yö nünde ikna ediyor!

“Bilim iyiyi veya kötüyü dolaysız olarak öğretemez. Geçmişte insanlar yaşamın anlamını bulmaya çalıştılar. Eylemlerine bir yön ve anlam verildiğinde büyük bir insan gücünün açığa çıkacağını gördüler. Böylece yaşamın anlamına ilişkin birçok yanıt bulundu. Ancak yanıtlar birbirinden farklıydı ve bir görüşün savunucuları diğer görüşe inananların eylemlerini korkuyla izlediler. Korkuyla, çünkü hemfikir olmayanlar açısından insanların devasa gizilgüçleri yanlış ve çıkmaz sokaklara kanalize edildi.

“Filozoflar, insanlığın görkemli ve devasa yeteneklerinin ayırdına, ancak yanlış inançlar sonunda yarattığı çirkinlikleri gördüklerinde vardılar! Oysa ki düşlediğimiz şey, bizi tıkanıklıktan kurtaracak açık bir kanal bulmaktı.

“Tüm bunlar ne anlama geliyor? Varlığımıza ilişkin gizemi dağıtmak için ne söyleyebiliriz? Eğer her şeyi, yalnızca eskilerin bildiklerini değil, bugün bizim bildiğimiz ama onların bilmediklerini de dikkate alırsak, samimi olarak onamalıyız ki, bilmiyoruz.

“Ancak bu gerçeği onamakla belki de aradığımız açık kanalı bulduk. Bu yeni bir düşünce değil; bu us çağının düşüncesi! Bu, bugün içinde yaşadığımız demokrasiyi ortaya çıkaran insanlara önderlik eden felsefedir. Bu felsefe, toplumun nasıl yönetileceğinin bilinmemesi üzerine, yeni düşüncelerin gelişmesine, denenmesine, başarılı olunamadığında bırakılmasına izin verecek bir yönetim dizgesinin nasıl oluşturulması gerektiği düşüncesinden doğdu. Deneme yanılma yöntemi. Bu yöntem 18. yüz yılın sonlarında bilimin kullanıp başarılı olduğu bir yöntemdi. Yaran, o zamanlar toplum sal sorunlarla ilgilenenlerce de görülmüştü. Olasılıklara açık olmak bir şanstı. Bilinmeyene doğru ilerlemek için kuşku şarttı. Çözülmemiş bir problemi çözmek istiyorsak, bilinmeyene, kapıyı sonuna dek açık tutmalıyız. insanlığın henüz başlangıcındayız. Sorunlarla boğuşmak usdışı bir davranış değil. Önümüzde binlerce yıl var. Bizi, elimizden geleni yapma, öğrenme, çözümleri geliştirme ve gelecek nesillere aktarma sorumluluğu bekliyor. Gelecek nesillere özgürlükler bırakmamız gerekiyor. insanlığın bu erken aşamalarında gelişmemizi uzun süre askıya alabilecek yanlışlara düşebiliriz. Eğer tartışmaları, eleştirileri engeller, ‘Arkadaşlar, işte yanıt budur! Insanlık kurtuldu!’ dersek, insanları uzun süre yetkenin zincirlerine vururuz, onları bugünkü im gelem sınırlarımızla kısıtlarız. Bizden önce bu tür yanılgılara çok düşüldü.

“Bilim insanları olarak, büyük ilerlemelerin bilgisizlik felsefesinden geldiğini, düşünce özgürlüğünün meyvesi olarak ilerlemenin doğduğunu, bu özgürlüğün değerini yüceltmeyi, kuşkudan korkulmaması gerektiğini ve gelecek nesiller adına kuşku duyma özgürlüğünün değerini bilmemiz gerekir”.

 

KAYNAKLAR

1) Richard F. Feynman, What Do You Care What Do You  People Think?, W.W. Norton  NY, 1988.

2) New Scientist, 22 Mayıs 2004.

 

Bilim ve Gelecek Kasım 2004

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
parantez
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 11.12.2004
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 42
Gönderen: 14.12.2004 Saat 15:04 | Kayıtlı IP Alıntı parantez

bilim kuşku duyma kültürüdür. eğer bilim kuşkularla yola çıksaydı şuanda hiçbir mesafe alamamış olurdu. eğer biraz fizik biliyorsanız bugün kullanılan bütün fizik kurallarının kuşku duyulmadan inanmamıza bizi bilim iletiyor. bu kurallara okadar inanmışısızki aslında cevabı olmayan soruları aklımıza bile getiremiyoruz. herzaman söylediğim gibi başta komik gelen fakat araştırılınca( araştırmayan insan için bunlar sadece komik gelir) en temel konuların aslında kuşkulanmadan biliminin kabul ettiğini göreceksiniz.

yerçekimi .............. yer nasıl çeker ? bunun cevabını bilen varmı....

büyük patlamayla ilgili olarak çürüten teorinize gelince... büyük patlama kaçınılmazdır. fizik kurallarının içine yan etkileri katmazsanız gezegenlerin yıldızların sayısının ve onların yaşlarının çelişkili geldiği görülebilir. örneğin bir tabancanın ucundan çıkan kurşunun mantıksal olarak en hızlı hali patlamanın olduktan sonraki hızının olduğu tahmin edilir. fakat olay öyle değildir. kurşun patlamadan sonra dönme ivmesiyle bir miktardaha hız kazanmaktadır. sonuç olarak büyük patlama altarnetifsizdir tektir. evren genişliyorsa vede yıldızların yada gezegenlerin bir yaşı varsa bunların başlangıçta bir noktada olduğu gösterir. ancak atılan bu teori ancak büyük patlamadan sonra ne olduki genişleme sürecini herzaman düzgün bir ivmeyle sabitlenmedi hızını etkiyen hangi faktörler oldu. benim aklıma manyatik patlamalar yörünge değişimleri karadelikler vsss geliyor ancak bilgim bununla sınırlı. ancak olay için tek sonuç vardır. büyük patmama olmuştur ..........ama ondan sonra başka patlamalarmı oldu veya hızlarını değiştirecek başka neler oldu bilemem. kurşun örneğinde verdiğim gibi bu teori yüzeysel olarak mantıklı görünsede yan etkenleri göz ardı etmektedir vede büyük patlama teorisini kesinlikle vede kesinlikle çürütemez.....



__________________
mutlak doğruyu bulmamız imkansız
Yukarı dön Göster parantez's Profil Diğer Mesajlarını Ara: parantez
 
KLAN
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 27.10.2004
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 148
Gönderen: 14.12.2004 Saat 21:22 | Kayıtlı IP Alıntı KLAN

"Dahası da var! Büyük Patlama kuramı gözlemlerle sınayabileceğimiz bir tek nicel öngörüde bulunamıyor. Bu kuramı destekleyenlerin başarı diye sundukları şey, gözlemlerden sonra, kuramın çökmemesi için uydurulan bir dizi ayarlanabilir parametrelerdir. Tıpkı, Batlamyusun Yer özekli evren modelinin çökmemesi için uydurulan epicycle’lar (‘yara bandı olarak okuyunuz!) gibi."

 

"Yapılan gözlemlerin yorumu da bu yanlı filtrelerden süzülüyor. Gözlem yorumları Büyük Patlama’yı destekler yöndeyse “doğru”, değilse “yanlış” olarak değerlendiriliyor. Bu yaklaşımla, kırmızıya kaymalara, lit yum ve helyum bolluklarına, gökada dağılımlarına ve diğer gözlemlere ilişkin yorumlar ya dikkate alınmıyor ya da bunlarla dalga geçiliyor. Bu tavırlar, özgür bilimsel araştırma ruhuna yabancı, dogmatik bir usun ortaya çıktığını gösteriyor."

 

"Bugün, evrenbilimin parasal ve deneysel gözlemsel kaynakları Büyük Patlama çalışmalarına akıtılmaktadır. Parasal desteklerin kaynağı oldukça azdır; bilimsel makaleleri değerlendiren komitelerin hepsinde Büyük Patlama yanlıları baskın konumdalar. Sonuç olarak, evrenbilim alanında Büyük Patlama kendini korumaya almış, kuramın bilimsel geçerliliğinin sorgulanmasından bağışık kalmıştır.

Desteğin yalnızca Büyük Patlama evren modeli çerçevesinde çalışan projelere verilmesi bilimsel yöntemin temel öğesini zayıflatmıştır. Bu öğe, kuramın gözlemler karşısında sürekli olarak sınanıp tutarlılığının gösterilmesi, biçiminde sözcüklere dökülebilir. Böylesi bir kısıtlama, araştırma ve yansız tartışmaları olanaksız kılmıştır. Bu durumun düzeltilebilmesi için, evrenbilim alanına parasal destek sağlayan kurum ve kuruluşları, parasal desteklerinin önemli bir bölümünü, seçenek modellere ve Büyük Patlama’yı gözlemsel olarak çürüten çalışmalara ayırmaya çağırıyoruz."

 

 

Tanrıyı arıyorlar bilim adına, milyarlarca dolarlık fonlarıyla, "gerçeği değil", düpedüz tanrıyı arıyorlar! İrkildim...

 

Yukarıdaki alıntılar ANLAMAK'ın 18.11.2004 tarihli yukarıdaki yazısından seçildi. Yazının tamamını coşkuyla karşıladığımı belirtmeliyim. Bilim sıfatını kullanarak ifa edilen maskaralık ve şarlatanlıkların her tarihsel dönemde olduğu gibi, gerçeğin dizginlenemez dalgaları tarafından parçalanmaya mahkum olduğunun resmidir.

 

Benim açımdan bu değerli yorumların en açık özeti ise şudur; değil tarih, sosyoloji vb. sosyal bilimlerin durumu; nesnelliğin "koşu parkuru" olarak bellenen doğa bilimleri de dinsel-ideolojilerin tarihsel hedef tahtası olmaktan kurtulamıyorlar. Tabii ki aklını yarım ekmeğe döner misali "big-bang içi quantum"la yemeyenler bundan bağışıktır. Din ve kapitalizmin büyük uzlaşısının apaçık anlatımı olma özelliğini gösteriyor bu yazı.

 

Umut veren aktarımlarınız için müteşekkirim Sayın ANLAMAK..

Yukarı dön Göster KLAN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: KLAN
 
KLAN
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 27.10.2004
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 148
Gönderen: 14.12.2004 Saat 22:40 | Kayıtlı IP Alıntı KLAN

Karanlık Madde ve Karanlık Enerji



On dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru bazı fizik bilginleri, fizik biliminin yakında biteceğini, keşfedecek bir şey kalmayacağını söylemişlerdi. Ama daha bu kehanetlerin mürekkebi kurumadan, öyle olaylar gözlemlenmeye başlanmıştı ki, fiziğin sonuna gelmesi ne kelime, var olan fiziğin temelleri bile sarsılmıştı.

Bu gözlemlenen olaylarla Fizik, bir bunalım dönemine girdi. Önce eski teorik yapı bazı reformlarla, payandalarla ayakta tutulmaya çalışıldı, ama sonunda İzafiyet ve Kuantum teorileriyle bir devrim gerçekleşti. Ve bu yeni teorilere dayanan fizik, yuvarlak hesap yirminci yüzyıl boyunca, mikro ve makro kosmostaki olayları açıklamak için mükemmel bir teorik temel sağladı. Ama şimdi, yirmibirinci yüzyılın başında, tıpkı yirminci yüzyılın başında olduğu gibi, fizik tekrar bir bunalıma girmiş bulunuyor. Bu yazıda kısaca bu bunalımı açıklamayı deneyelim.

On dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyılın başındaki bunalıma yol açan gözlemler, eğer aşırı bir basitleştirme yapılırsa, Işık ile ilgiliydi.

Newton fiziğine göre ışık, doğru boyunca yayılıyordu ve parçacıklardan oluştuğu düşünülüyordu. Ama daha sonra ışığın dalga özellikleri gösterdiği de gözlemlendi. Bu ortaya bir çok soru çıkarıyordu. Eğer dalga ise, bu parçacık anlayışıyla nasıl bir arada bulunabilirdi? Eğer ışık dalga ise, evrendeki boşlukta nasıl yol alıyordu? Bunun için içinde yol alacağı bir “ortam”, bir “şey” gerekirdi. Bunun için, sistemi kurtarmak üzere “Esir” ya da “Eter” denen bir “şey”in var olduğu düşünülerek bu soruna bir çözüm arandı.

Ama ışık ikinci bir azizlik daha yaptı. O zamana kadar, Newton fiziğinin mantığına göre, hereket halindeki maddeye bir güç uygulanırsa, sürtünme de yoksa, onun hızı sonsuza doğru artmalıydı. Yani hızın bir sınırı olmaması gerekiyordu. Ama deneyler, ışık söz konusu olduğunda, durumun bu kabule hiç de uymadığını gösteriyordu. Işık, kaynağının hızı ne olursa olsun, ister bize yaklaşsın, ister bizden uzaklaşsın, hep aynı hızla gidiyordu boşlukta. Önce ölçümler mi yanlış diye bakıldı. Sonra böyle olmadığı kesinlik kazanınca, var olan fiziğin temelleri sarsılmaya başladı.

İşte ışığın bu iki azizliği, yine biraz basitleştirilmiş bir ifadeyle, yirminci yüzyıl fiziğine damgasını vuran ve Fizikte bir devrim anlamına gelen iki büyük teorik sistemin kurulmasıyla aşıldı.

Aşırı bir basitleştirmeyle denebilir ki, Kuantum Teorisi ile, ışığın ve diğer parçacıkların garip, örneğin hem dalga hem parçacık olma gibi davranışlarını anlama ve hesaplamanın yolu açıldı.

İzafiyet teorisi ile de, ışığın hızının yol açtığı sorun çözüldü. Newton fiziğinde Hız değişken, Kütle ve Zaman sabit iken, bu sefer, hız değişmez sabit olarak alınıyor (Işık hızı), ama bu sefer Kütle ve Zaman değişiyordu. Örneğin kütle atrıyor saatler yavaşlıyabiliyordu. Aslında çözüm çok sadeydi. Sabit ve değişkenlerin yeri değiştirilmiş, herşey başka bir ışık altında görülmüştü. Sağ duyuya aykırı gelse de, büyük hızlar ve uzaklıklarda deneyler bu yeni teoriyi doğruluyordu.

Kuantum ve İzafiyet teorileri her ne kadar ortak bir kavram sistemi içinde birleşmiş değilseler de, esas olarak, yine yuvarlak olarak söylersek, Kuantum, atom altı alemde; İzafiyet Astronomik alemde, harika bir tutarlılıkla olguları açıklamayı mümkün kıldılar. Ve birkaç yıl öncesine kadar gelindi.

Hatta son yıllarda, bu iki alanı ve teorik inşayı bir tek teoride birleştirecek, “Evren Formülü” ya da “Birleşik Alanlar Kuramı” denen alanda büyük ve umut verici atılımlar yapıldı. Atom çekirdeğindeki Zayıf ve Kuvvetli kuvvetlerin birliği gösterildi. Geriye elektromanyetik kuvvetin ve çekim kuvvetinin de bu çekirdek kuvvetleriyle birliğinin gösterilmesi kalıyordu. Ayrıca matematik modeller kullanarak on veya daha çok boyutlu ipliksilerden oluşan bir evren modeliyle dört temel kuvveti bir tek teoride birleştirme yönünde umut verici teorik ilerlemeler kaydedilmişti. Hasılı, yine fiziğin “sonuna” gelinmiş gibi görünüyordu.

Tam bu sırada, on dokuzuncu yüzyılın sonunda, var olan fiziğe, ışığın yaptığı azizliği bu sefer yirminci yüzyılın sonunda çekim gücü yapıyor ve bütün teorik sistemi tehdit eden yeni gözlemler yapılıyordu.

Bu gözlemlere bağlı olarak, nasıl on dokuzuncu yüzyılın sonunda, hiçbir şekilde varlığı kanıtlanamayan ama dalganın boşlukta gidemeyeceği var sayımıyla bir “Esir” denen şeyin varlığını kabul ederek sorun çözülmeye çalışılmışsa, bu sefer de benzer şekilde “Karanlık Madde” ve “Karanlık Enerji” denen şeyler ile sorun çözülmeye çalışılmaktadır.

Şimdi, önce bu Karanlık Madde ve Karanlık Enerji’nin var sayılmasına yol açan gözlemleri anlatalım. Önce Karanlık Maddeden başlayalım.

Gezegenlerin yörengelerini ve hareketlerini tanımlayan “Rotasyon eğrisi” vardır. Bunun esası Kepler yasasıdır. Bu yasa en kabaca şöyle ifade edilebilir. Bir gezegenin Güneş’e olan uzaklığı arttıkça hızı azalır. Yani örneğin güneşe yakın olan Merkür, çok uzak olan Neptün’den çok daha hızlı döner. Dış sferdeki gezegenler, daha yavaş dönerler.

Fizik yazaları her yerde aynıdır. Yani bu yasa sadece Güneş sistemi için değil, bütün başka sistemler, hatta galaksiler için de geçerli olmalıdır.

Dolayısıyla galaksilerin spiral kollarında da aynı yasaya uygun olarak, dışa doğru gittikçe, merkez etrafındaki dönüş hızının yavaşladığı düşünülüyordu. Ne var ki, gözlemler sonunda galaksiyerin kenarlarının hareketinin hiç de bu beklentiye uygun olmadığı görüldü. Rotasyon eğrisi uzaklıkla azalmıyor, sabit kalıyordu. Yani galaksinin merkezinden madde de daha içte olanlarla aynı hızla hareket ediyorlardı. Uzaklık arttıkça hızın azalması görülmüyordu. Öyle hızlıydılar ki, normal olarak, merkezkaç kuvvetinin etkisiyle galaksinin çekim alanından fırlayıp gitmeleri gerekiyordu. Ne var ki, hiç biri bu davranışı da göstermiyordu.

O zaman, onları orada tutan bir çekim gücü olmalıydı. Galaksinin bütün gönünür maddesi toplandığında ise, fırlamayı engellemek için gerekli olan kütlenin sadece yüzde onunun var olduğu görülüyordu. Yani galaksilerdeki kara delikler, pulsarlar, beyaz ve kahverengi cüceler, yıldızlar, gezegenler, tozlar, gazlar, hasılı bilinen her şey toplandığında ortaya çıkan değer, gerekli olan kütlenin ancak yüzde onu kadar çıkıyordu. Peki bu galaksilerin dağılmasını engelleyen çekim gücü nereden geliyordu? Bu kendi varlığını sadece çekim gücüyle göstermekte olan, elektromanyetik ışımalarla hiçbir iletişim içinde bulunmayan şeye “Karanlık Madde” denildi.

Kaldı ki “Karanlık Madde” varsayımını gerektiren gözlemler sadece galaksilerin dönüşünde görülmüyordu, başka gözlemler de bu var sayımı zorunlu kılıyordu.

Einstein’den beri, çekim gücünün etkisiyle uzayın veya ışığın yolunun eğrildiği önce ön görülmüş sonra da kanıtlanmıştı. Tabii burada hemen şöyle bir olanak ortaya çıkar, madem ki büyük kütleler, daha arkadaki bir cisimden gelen ışığı eğmektedir, galaksier veya galaksi yığınlarının çekim gücü, tıpkı bir mercek gibi kullanılabilir ve çok daha uzaklardaki galaksiler gözlemlenebilir.

Bir mercekte ışığın ne kadar eğildiğinden, örneğin gözlük caminde numarasından hareketle, gözlenen cismin gerçek yeri hesaplanabilir. Ya da tersinden bu gerçek yer biliniyorsa, göründüğü yer de biliniyorsa, gözlük camının kaç numara olduğu da hesaplanabilir. Burada çok açık bağıntılar vardır. Aynı şekilde, galaksi veya galaksi yığını bir ışığı eğiyor ve mercek etkisi yaratıyorsa, biz arkadaki cismin gerçek yeri ve göründüğü yer hakkında bir bilgiye sahipsek, gözlüğün numarasına karşılık düşen ne kadar büyük bir çekim gücü dolayısıyla kütlenin bu etkiyi yaptığını hesaplayabiliriz.

Bu mercek etkileri incelendiğinde de şu görülüyordu, o çapta bir ışık eğilim veya kırılması için, galaksilerin görünebilir kitlesi yetmemektedir. Var olan kütle gerekli olanın yüzde onu kadardır. Bu çekimi ve ışığın eğrilmesini yaratan bir çekim gücü gereklidir. Böylece Karanlık Madde, birbirinden bağımsız başka fenomen ve gözlemleri (Hız nedeniyle fırlamama ve mercek etkisinin gücü) açıklayabilmek için biricik kabul edilebilir var sayım olarak ortaya çıkmaktadır.

Var olan teorik sistem, ancak “Karanlık Madde” ya da “Hayalet Madde” denen, varlığı hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir madde türünün varlığını kabul ederek ayakta tutulabilmektedir.

Ve daha da ilginci, hesaplara göre, görünebilir madde, (ya da Baryonlardan oluşan madde de denebilir; Kara delikler gibi “görünmez” olanlar da bu görünebilire dahildir) evrende var olması gereken maddenin ancak yüzde onunu meydana getirmektedir. Gerisi, yani yüzde doksanı, “Karanlık Madde”dir. Bu karanlık madde olmadığı takdirde, galaksiler, yıldızlar, dolayısıyla gezegenler ve bizlerin var olması mümkün değildir.

Böylece fizik öyle bir noktaya gelmiştir ki artık bize şunu demektedir: “bütün bu galaksiler, yıldızlar, kara delikler vs., yani gözlemlediğiniz evren, gerçekte evrende olması gereken maddenin yüzde onudur. Bu evren yüzde doksan, ne olduğunu bilmediğiniz, hakkında hiçbir fikrimiz olamayan “Karanlık Madde”den oluşmaktadır.”

Bu aslında tam anlamıyla bir aczin ve iflasın ilanından başka bir şey değildir. Varlığımızı borçlu olduğumuz şeyin ne olduğunu bilmiyoruz demektedir.

Bu kadar olsa yine de iyi, daha kötüsü geliyordu. bir süre sonra, başka gözlemler de yapılmaya başlandı.

Einstein’in teorisine göre, evrenin genişlemesinin giderek yavaşlaması gerekir. Ne var ki, gözlemler, evrenin giderek artan bir ivmeyle genişlediğini; galaksilerin giderek artan bir hızla uzaklaştıklarını göstermektedir.

İlk önceleri yine gözlemlerde ya da hesaplarda yanlışlar yapıldığı düşünüldü ve bu giderek artan bir hızla genişleme kuşku ile karşılandı. Ama bu gün artık, evrinin giderek artan bir hızla genişlediği, bütün astrofizikçiler için kabul edilmiş bulunuyor.

Zaten 2003 yılında, Science (Bilim) dergisinin yılın en büyük buluşu seçtiği şey, bunun artık kanıtlanmış oluşudur.

Evrenin çocukluk döneminin (400.000 yılki hali, evren 13,7 milyar yaşında), arka plan ışımasıyla çıkarılan çok hassas resimleri, evrenin artan bir hızla genişlediğini kanıtlıyor.

İşte bu genişlemeyi yaratan bir güç olması gerekiyor. Ama bu gücün de, ne olduğu hakkında, en küçük bir fikrimiz yok. İşte, tıpkı Karanlık Madde gibi, hakkında en küçük bir fikrimiz olmayan bu güce de “Karanlık Enerji” deniyor.

Ama hesaplamalara göre, Karanlık Enerji, evrenin yüzde yetmiş üçünü oluşturuyor. Yani aşağı yukarı karanlık maddeden de üç misli fazla. Yüzde yirmi üçünü de Karanlık madde oluşturuyor. Geriye kalan yüzde dört de bildiğimiz bütün maddeden oluşuyor.

Yani fiziğin dediği şu oluyor: “yüzde doksan altısının ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir evrende yaşıyoruz.”

Bu fiziğin iflasının utangaç bir şekilde ilanından başka bir şey değildir.

Burada fiziğin karşısında iki yol görünüyor.

Bir olasılık, bu karanlık madde ve enerjinin bir şekilde mahiyetinin kavranması olabilir. Örneğin, diyelim ki, nötronların kütlesi varsa, bu, en azından karanlık madde için bir açıklama sunabilir.

Ama diğer bir olasılık da, fizikçilerin tıpkı bir zamanlar var olan teorik sistemi kurtarmak için “Esir” ya da “Eter”i var saymaları gibi; (o da doğrudan gözlemlenemeyen, ışık dalgalarının boşlukta gidemeyeceğinden çıkarılan bir varsayımdı) “Karanlık Madde” ve “Karanlık Enerji”yi var sayma durumunda oluşlarıdır. Belki yapılması gereken, “Esir” benzeri “Karanlık Madde ve Enerji”nin aranması değil, bu varsayımlara ihtiyaç bırakmayacak yeni bir teorik sistemin aranması olmalıdır. Tıpkı bir zamanlar Einstein’in herşeyi bambaşka bir ışık altında görmesi gibi, her şeyi bambaşka bir ışık altında görmektir gereken.

Kanımızca, “Karanlık Madde” ve “Karanlık Enerji” kavramları, var olan teorik sistemin yıkılışını engellemeye yönelik payandalardan; reform çabalarından başka bir şey değildir. Kanımızca sorun, Karanlık Madde ve Enerji’nin araştırılmasında değil; o kavramları gereksiz kılacak yeni bir teori ve bakış açısındadır. Astronomlar ve fizikçiler kafalarını, Karanlık Enerji veya Karanlık Madde’nin ne olabileceğine yormaktan ziyade, başka bir bakış açısı ve teorik sisteme yorsalar, çok daha iyi ederler. En azından fizik biliminin tarihinin dersleri, bunun daha büyük bir olasılık olduğunu ima ediyor. Bu imayı ciddiye almak gerekir, en azından boşlamamalı.

Ama Kuantum ve İzafiyet teorileri öyle mükemmel bir sistem sunuyorlar ki, yeni sistemin kesinlikle onları içermesi gerekiyor. Tıpkı, Einstein’in teorisinin, Newton fizigini özel bir hal olarak içermesi gibi.


Kaynak:
Yeni toplum, "Demir"

Yukarı dön Göster KLAN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: KLAN
 
osmanziya
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 28.12.2002
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 129
Gönderen: 15.12.2004 Saat 09:41 | Kayıtlı IP Alıntı osmanziya

Büyük patlama  (olayı, kurgusu, olgusu, kuramı);  (X) “GERÇEĞİ”ni     “açtı” mı yoksa “kapadı”    sorusundan önemli mi  büyük patlamanın  “doğru”mu  (yada gerçek mi, yada güzel mi yada iyi mi  ?)  yoksa yalan yada yanlış  mı sorusu..

İçerik dış biçim, dış biçim de  içerik haline gelmişse, bu, bu açık anlamı olmayan sözlerimden daha anlamsız olmaz mı ? 

(X)  bilinmezine götürecekse  (?) sorusu anlamlıdır yoksa ... üç değil üç bin nokta sıralasan bir doğru etmez, doğru parçası olur. Bin tane yarım bir tane bütün yerini tutmaz.

O zaman sormalı:

Söz, bilgi verir!  mi ?    Bilgi gerçeği gösterir! mi?

“Gerçek”  ile ben (sen, biz) arasında söz perdesi ve bilgi gölgesi var. Bu açık.

Açık olmayan, perdenin ardında hangi “gerçeğin”  olduğu yada gölgenin hangi ışık yada ışıklardan “kaynak”landığı. 

Dil,  gerçeği doğrudan anlatamıyor, dolaylı anlatıyor ve benzetme yapıyor. Çünkü yapmak zorunda!  Einstein’de anolojiden destek alıyor fiziğin evriminde şunları yazıyor: Biz bilim adamları saatin kadranını görürüz, akrep ve yelkovanın işleyişinin ardındaki makenizmayı görmeyiz. Ancak gerçek makenizmanın  ne olduğu konusunda kurgulama yaparız. Zamanla değişen ve gelişen bu kuramlarla  daha doğru makineye yaklaşırız. Bu onun kanısı.. Öyle olsaydı geçmiş zamanlar tümüyle karanlık, gelecek zamanlar bütünüyle aydınlık olacak bu eşitsizlikte gerçeği anlamsız kılacaktı..

DİN... Doğru ve gerçek, açık ve kesin, kapalı ve kuşkulu, geçici ve olası , kalıcı ve zorunlu ötesinde ve berisinde, arasında ve ardında, kökünde ve kaynağında ve  daha doğru ve daha gerçek.. tüm bu oranlar ve göreceler “üst”ünde   YAKLAŞMAYA, ulaşmaya, erişmeye ve kavuşmaya çalıştığımız yada kaçtığımız kutlu  “Mut-lak”ı  ARATIR. 

BİLİM... Tartışma, kuşkudan doğmaz.  Tartışma kesinden doğar. Çünkü kesin olan, bir tarafın sesini keser, diğer tarafınkini yükseltir.. Oysa kuşku kesine götürür. Kesin ise bir süre sonra keşkeye dönüşür.. sorun çözüm getirir, sonra çözüm tüm sorunların başı olur ve çözüm aratır.. Açık olan bir süre sonra kapanır.. “Açıyoruz, kapıyoruz biz bu hep yapıyoruz”

GÜNLÜK BİLGİNİNDE   kuşkuları geçicidir, ama bilimsel bilgide olduğu gibi metodik ve  sürekli değildir. Günlük bilgi, sanığı ve suç aletini bulur,   kuşkularını bitirebilir. Olayın yada kitabın sonuna eriştin mi neticeye okursun. Oysa bilimin “olgusu”   böyle bir biten kitap ve sonuçlanan  olay “kurgusu” değildir.  Bilimde kuşku  YÖNTEMİ  asıldır. Ancak kuşku yöntem değil de ASIL  olduğunda bilim olmaz bilim felsefenin bir yanı olan SEPTİZM olur.  

BİLİM TARİHİ GÖSTERİYOR Kİ biz Aristo’dan kuşkulanmasaydık,  Newton’a  erişemezdik. Newton’dan bağlansaydık  Einstein ortaya çıkamazdı. Elbette izafiyettente, kuantumdanda, big-bangdende KUŞKULANACAĞIZ. İnsan düşünce binasının  dil zemini ile din tavanı arasında dört duvarı olan fen ve sanat hikmet ve hukuk interaktif etkileşimle uygarlığı inşa ederken insan zihni,  bilimde  bir çicek gibi kuşkularla açılır. Bir tohum gibi kuramlarla kapanır. Tez, antisi ile doğar ve sentezi ölür.

Şu da var ki  bütün bu  açıklamalarımızdaki görüntüleri betimlemeler  de gerçeği bitirmez, bütün bu  gösterileri  yorumlamalarda benzetme  de kesini vermez. Anlatım aygıtı ve anlam sürücünün ortaya koyduğu kurgu ve  düzenin,  göstergelerin çevirisi bir dil ve düşünce  olarak bizi paketler, görüngülerin evirisi ise bir din ve inanç olarak bizi bloke eder.

FELSEFE.. O  zaman sorunun çözümü ne bilimin bilgisinde  ne de dinin sevgisindedir.. sorunun çaresi,  inanç ve hoşgörü ikliminde  “BİLGİ SEVGİSİ”nin  yapı ve işlevinden ortaya  çıkacaktır. Bu önemden dolayı bu felsefe ortamındayım. Felsefede içeriksiz hikmet hedefiyle,  henüz bütünüyle biçimlenmemiş usulü tanıtmaya ve tanımlamaya uğraşırken, bu çarenin  belirmemiş ufukta  görülmesine engelleyen basitleşmemiş uslübuma rağmen, düşünce dünyasının bir noktasında patlama (büyük olması şart değil, ve patlamadan dolayı yüzü gözü yara bantlarıyla dolu da olsa)  yapacağı  umudumu yitirmedim.

 

Ancaaak...  bu doğası nedeniyle kuşkulu  ve özü gereğince  kesin olmayan verili ve içerikli ve akıl ilkeleriyle yorumlu bilimsel bilgileri  din (Teizme) yada dinsizlik  (ateizmi) için kullandık mı , İNSANI, bu dayatma ve zorlama ile özgürlüğünü elinden almış ve  DİLİNE VE DÜŞÜNCESİNE alet etmiş oluruz.

Teizm ve Ateizm, bilimden ve fenden yüksektir. Evet bir kere daha söylüyorum: İtikad, yanlış da olsa,  hikmet ve san’atdan  yüksektir.

 Çünkü anlamı ve amacı olmayan bir şey, insani bir nesne değildir ne kadar çekici teknolojik emtia  ve çelici  ideolojik meta görünse de..

Birbirine göre olumlu yada olumsuz varoluş, her türlü dilegetirme ve düşegötürmeden yüksektir.. Bunlar için yani dinin altında olan san'at ve hikmet, bilim ve teknik, tüm etkinlikler için  insanı aşağılamaya değemez  yada yükseltmeyi gerektirmez. (*)

GÖRECELER varlık ve yokluk, olumluluk ve olumsuzluk, özgürlük ve egemenlik, özdeşlik ve karşıtlık, geçicilik ve kalıcılık, sonluluk ve sonsuzluk.. bizi gölgesinde barındıran bir ışıktır. Oranlanabilir ve bağlanabilir ilgi ve ilişkiler bizi perdeleyen, paketleyen ve bloke eden örtü ve örgüdür. Böylece SORUNLARLA, SORULARLA, SORUMLULUKLARLA DOLU duyulabilir dünyadan..  dillendirilebilir dünyaya,  düşünülebilir dünyaya, düşünülemeyen dünyaya, gayba.. ma-veraya.. amaya... hasılı gerçeği ötelerken ve kendimizi itelerken bu yolculuk nereye gidiyor ? Gayrı yolun yanlarını ve yönlerini fark etmek zamanı gelir ki bu YÖNTEMBİLİM diyorum.     

Hem  insanı insan yapan, birbirine olan sevgi ve saygısıdır.. Dolayısıyla gerçek bir bilim insanı isek, bulduğumuz   bilimsel bir görüşü, nesnel bir verinin yorumu  olarak birbirimize sunmalı, dinimizi (dinsizliğimizin) reklam ve propogandası olarak sarmalamamalı diye düşünüyorum. 

"GERÇEK" , insanın hedefidir buna aracı olan SÖZ  ve BİLGİ, perdesinde ve gölgesinde,  insanı, sonuna kadar, “eksiklik”  ateşine  karşı  serinletecek bir örtü   ve “yetersizlik” karanlığına  karşı tamamiyle aydınlatacak bir ışık olamaz, sadece bir araç, bir nesnedir.

Feynman'da, Hawking'de  gibi bir "referans" noktalarından birisidir. Newton gibi; Nasıl  O, Aristo yetkesinden  gelen bilgileri toplayıp, Einstein  otoritesine yollayan bir yetke ise, bu uzmanlarda alanlarındaki bilirkişilerin "rapore"leriyle PARADİĞMA'ları değiştiren ve geliştiren öncü ve önderler olabilirler. Ama hiç bir zaman özgür ve özerk İNSAN'ın özeği olamazlar. Çünkü her bir özün özeği, başlıbaşına bir dünya, bir âlem ve bir REFERANS noktası (rasat merkezi) dir. Böyle bir merkez ben her şeyim dedi mi doğrudan ve dolaylı olarak tüm dünyayı  kendi içine çökertmiş olur.. 

Diğer taraftan "GERÇEK", herkesin önüne sunulacak bir aydınlık değildir. Herkesin önünde olan görüntüdür, ne kadar ardına gidilsede yine bir başka görüntüyle örtülüdür. Görüntü ve gösterge böyleyse görüngü ve gösterge kimbilir ne kadar örgülüdür.

Bilim, bir soruya verilen yanıta karşılık bir soru (kuşku) doğuran bir etkinliktir. Bundan ne evrenin yaratılışına ne de maddenin sonsuzluğuna  "nesnel" ve "somut" ve bu nedenle de  "kesin" olduğu SANILAN bir kanıt getirmek Tanrıyı yada Evreni, Benin  dışında arayanların yaptıkları bir yanılgısı  olarak düşünüyorum.

(Bu sözümle sanmayın ki  varlığın birlikçisiyim, yada birliğin varlıkçısıyım.. Ben (Sen) "gerçeğ"i arı-yorum.. arı-yorsun..  Bu " " tırnakların ne olduğunu YÖNTEMBİLİM'i bilen bilir..)   

Bu arayışta evreni bana olabildiğince  sağlam, çünkü kuşkularla filtreliyerek yansıtan BİLİM bir araç olduğu gibi, sorularla arayışımı yönlendiren sağlam, çünkü olabilir ve olamaz  ölçütü  AKIL da bir araçtır. Tanrının  sözü olduğu söylenen sağlıklı olan, çünkü  iletenleri ve kayıtları otantik  KİTAP da bir araçtır.

Bu araçlar amaç haline geldiğinde anlam gider. Çünkü saltlaştırma başlar, tanrılaştırma başlar, kesinleştirme başlar, iç aygıt ve makinelerimizi susturma başlar.

İşte o zaman söz bilgi vermez, bilgi gerçeği göstermez hale gelir.

Çünkü bunlardan yüksek olan  insanın inancı  sustu mu, onlarda  susar..

Sevgi ve saygılarımla...

(NOT: kesin yargılı ad tümceleri olan kategorik önermelerin veya geniş zamanlı eylem sözceleri olan emparatif  yüklemlerden  hangisinin; değiştirip düzeltebileceğim görüşler olduğunun yada yanılma payı olan  inancımı gösteren tümceler  yada doğrusunu Allah’ın bildiği gerçekler bulunduğunun  saptanılmasının, belirteceğiniz  “bağlam” ın tartışılmasıyla belirebileceğini bildiririm

... ve hemen belirtirim ki bu din ve bilim ilişkilerine ilişkin anlatımım  bitmiş bir kuramımın kesin bilgileri, katı sözleri ve sarsılmaz  dayatımları  değil gerçeği arayış etkinliğimin dile getirilen deneyim, kazanım ve birikimleridir.

Ve her zamanki gibi cümle düşüklükleri ve anlam kayıpları için düz yazıdan özür dilerim.)  

(*)DOĞUM ile tanıncın (şuurun) yaşamla (hayatla) birlikteliği, varlık sanısı ve yokluk korkusunu başlattı..  Bu da düşüncede kuşku yu davranışta keşke yi doğurdu. Kuşku ve keşke de açık ve kesini aratmayı başladı.. (Diğer yanları yani nimetin hamdi, saadetin fazileti, kuvvetin hakkı  aratmasını söz konusu etmiyorum... çünkü konumuz bilim ve felsefe yada din ile ilişkisi ) Umudum, ÖLÜMLE  birlikte söz perdesinin aralanacağı ve bilgi gölgesinin kalkacağıdır.. Çünkü görmenin sebebi olan göz ve ışık görmeme neticesini de  çıkardığı gibi gerçeğin vasıtası ve kesinin vesilesi olan söz ve bilgi, onları doğrudan bilmenin ve dolaysız tanımanın de engelleridir, anlamdaki tüm yalan ve yanlışları arındırsak dahi, anlatımdaki bütün örtü ve örgüleri kaldırsak bile..

 

Demek ki aslında doğum, ölüme  mahkum “etti”ğinden bir fırsat olmadığı gibi ölüm de perde ve gölgeleri “kaldıracağ”ından  tehlike olamaz. Geçmişin olgusu ile geleceğin olanağı arasında kalan şimdinin sorgusu ve  kurgusu, izlenmesi ve imlenmesi ilginç bir çizgi ve enteresan bir simgedir. Bu bizim yatay çizgide neden doğum ya da neden ölüm yönüne doğru düşünce gidişimizi açıklar. Sarhoşluğumuzu ve içine düştüğümüz tuzağıda



__________________
SAĞI VE SOLU BİRLİKTE TAŞIRIZ
Yukarı dön Göster osmanziya's Profil Diğer Mesajlarını Ara: osmanziya Ziyaret osmanziya's Ana Sayfa
 
parantez
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 11.12.2004
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 42
Gönderen: 15.12.2004 Saat 10:31 | Kayıtlı IP Alıntı parantez

Tanrıyı arıyorlar bilim adına, milyarlarca dolarlık fonlarıyla, "gerçeği değil", düpedüz tanrıyı arıyorlar! İrkildim...

 

YUKARIDAKİ ALINTI KLAN DİYE GEÇEN SÖZDE OBJEKTİF SÖZDE BİLİMSEL BİR KULLANICIDAN ALINTIDIR.

 

neden irkildin. tanrının olmadığnı ispatlamaya çalışsalardı hoşunamı gidecekti nerede senin bilimsel bir araştırmanın en önekli kurallarından biri olan objektifliğin.....

  tanrının gerçek olmadığını nereden ispatladın. bilimsel bir araştırmanın sonucunda daha üstün bir varlığın sonucu çıkması bilimsel değilmi. çıktı demiyorum çıkamaz mı ? çıkarsa üstün bir varlık bu bilimsel olmaz mı ?



__________________
mutlak doğruyu bulmamız imkansız
Yukarı dön Göster parantez's Profil Diğer Mesajlarını Ara: parantez
 
KLAN
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 27.10.2004
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 148
Gönderen: 16.12.2004 Saat 18:28 | Kayıtlı IP Alıntı KLAN

Sayın üye,

lütfen tanımadığınız kişilerle izin almaksızın "senli benli" konuşmayınız, istirham ederim. Bunu başarabildiğiniz takdirde düşüncelerimi sizinle paylaşmaktan zevk duyacağım.

Saygılar

Yukarı dön Göster KLAN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: KLAN
 
KLAN
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 27.10.2004
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 148
Gönderen: 16.12.2004 Saat 19:31 | Kayıtlı IP Alıntı KLAN

Sayın arkadaşlar,

Kişisel yargıma ilişkin olarak yaptığınız yorumlar ve gösterdiğiniz ilgi için teşekkürler. İletim hiçbir işe yaramamış da olsa bu sayede sizlerin değerli düşüncelerinizi aktarmanıza vesile olmuşa benziyor.

Bilim tartışılamaz bir disiplin değildir elbette. Böyle olması yani eleştirilebilir olması bilime diğer bilgi türleri arasında onu güvenilirlik açısından ayrı bir yere koymamızda çok önemli ve es geçilemeyecek bir nitelik katıyor. Gerçek bir bilimsel faaliyet doğallıkla ve öncelikle kendi ortaya koyduğu ürünü bizzat kendisi tarafından eleştirebilmesiyle mümkün olabiliyor. Bunun yanında bilimsel bilginin denetlenmesi bu özeleştirel yaklaşımla sınırlı kalmıyor. Çağdaş felsefenin en önemli çalışma sahalarından biri olarak bilim felsefesi de bir diğer kontrol mekanizması olarak gerçeğe ulaşma çabası ve kaygısının araçlarından biri olmaktadır, hepimizin bildiği gibi.

Gerçeğin araştırılması bilimsel çalışmanın ruhudur, deyim yerindeyse. Bu kaygıyı ihmal etmek ifa edilen faaliyeti yalnızca güdükleştirme işlevi görebilir.

Çağdaş bilim ve onun ilkörneği olarak Eski Yunan'ın araştırmacı ruhu gerçeği ortaya çıkarma faaliyetinde nesnel olmayı vazgeçilmez bir prensip olarak kabul etmiştir. Tüm objektivitesine rağmen düşülen sübjektif yanılgılar bilimsel çalışmaların baştan koyduğu nesnellik idealinin samimiyetine yine de kuşku düşüremez. Yola koyulursunuz ve yolculuk sırasında içsel (örneğin yorgunluk) ya da dışsal (örneğin bir taş parçası) bir nedenle tökezleyebilirsiniz. Bu yoldan çıktığınız ya da vazgeçtiğiniz anlamına gelir mi? Gelmez tabii ki.

Ama dinsel bilgi ya da benzeri türden "görü"yü yüzyıllarca aşağı kabul eden (kimileri görünün yanında buna anlağı dahil edecek kadar ileri gitmişlerdir)  bilgi yaklaşımlarının "çağı yakalamak" adına bilimi "keşfetmeleri" yaklaşık olarak son 20-30 yılda vukuu bulmuştur. Bu öyle bir "keşif"tir ki dinsel bilgi ve  benzerlerinin "yöntemsel özniteliğini" adeta yerinden oynatmıştır.

Şöyle.. Siz de açıklamışsınız, dinsel bilgi esas olarak gerçeği arama etkinliği değildir. Çünkü, iddiası odur ki gerçeğin bilgisini zaten elinde tutmaktadır. Takdir edilir ki gerçeğin bilgisi elimizdeyse bir de tutup onu yeniden aramak ve araştırmak lüzumsuz ve palyatif bir uğraştır.

Bu lüzumsuz uğraşıya nasıl örnek verebiliriz? Değişik canlı türlerinin karmaşık organik yapılarından yola çıkarak bunu bir yaratıcıya dayandıranlar mı dersiniz! Evrendeki sayısız cismin "kendi başlarına" nasıl olup da devindiklerini coşkun bir dille mucize olarak niteleyenleri mi?.. Buna koşut örnekleri başta "big bang teorisi"(sağmal bir inekmiş gibi "sağarak") olmak üzere çoğaltmak mümkün..

Buradaki yola çıkma kaygısı bilim adına yola çıkanın kaygısıyla ciddi derecede çelişiyor. Bilim bilinmeyeni bilinir kılma çabasıdır. Bunu başarır-başarmaz, bu ayrı. Diğeri ise "bilineni bilinir" kılma uğraşında.

Tüm bunlara karşın önceki iletimde konunun bu yönünü öne çıkarmak gayesiyle yazmamıştım. Asıl amacım -aslında bunu açıklıkla bildirmiştim önceki yazımda- din kisvesine bürünen gerici dinsel ideoloji odaklarının, çıkarları söz konusu olduğunda "dünün düşmanı" bilimle ve bilim çevreleriyle nasıl kolayca uzlaşabildiği gerçeğidir. Bu hal ister bilim ahlakı ister dinsel ahlak açısından olsun, reddedilmesi gereken bir tutumdur, ya da en azından ben bunu beklerdim. Tanrıyı aramak için milyarlarca dolar ayırmanın arkasında bir bit yeniği olduğunu görmek için tanrıtanımaz (ateist) olmak gerekmiyor ki! Buna en başta dinsel hassasiyeti olanların tepki vermesini isterdim.

Hal böyleyken bazı dostlar iletimden yola çıkarak sanırım istemeden konuyu şahsileştirme çabasına giriştiler ve neredeyse beni ateizmle suçlama cüretini gösterdiler. Onlara teesüflerimi bildiriyorum.

Herşeyden önce bence ateizm bir suç değil bir yaklaşım tarzıdır. Dinsel açıdan bile bu böyledir. Zira hiçbir din mensubu diğerlerinin inancını ya da inançsızlığını yargılamaya yetkili kılınmamıştır. Daha önemlisi ben de dahil olmak zere hiç kimse vicdani kanaatlerini açıklamak ve onun yargılanmasına izin vermek zorunda değildir. Üstelik buradaki konunun asli içeriğiyle direkt ilgisi yoktur.

Konu nedir öyleyse? Konu, bizlerin bilim yaptıklarını zannederek açıklamalarını saygıyla karşıladığımız ve ürettiklerini referans olarak aldığımız bazı "bilimsel" çevrelerin (bazı ABD üniversiteleri)  bilim adına muazzam imkanları ve bilimin itibarını kullanma pahasına metafizik masalları bilimmiş gibi yutturma gayretidir.

İster bizde olsun ister ABD'de bu açık bir kötü niyet belirtisidir. Bilimsel araştırma yapmak adına halktan toplanan vergiler metafizik üretmek adına kullanılmaktadır. Bunu önemsizdir diye geçmeyelim. Koca ABD'de bilim yapmak için cemaate yardım toplama mantığından başka bir yol kalmamış mıdır?

Dahası ABD'de metafizik bilgi üretmek veya dinsel tebliğde bulunmak yasak mıdır? Ya da söz konusu ülkenin inançlı insanları cemaatlerine finans sağlamak için neden bilimsel araştırmaları kullanmaktadırlar?

Sorgulamanız dileğiyle..

 

Saygı ve sevgiler 

 

Yukarı dön Göster KLAN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: KLAN
 
HaBer
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 23.06.2004
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 1133
Gönderen: 17.12.2004 Saat 05:53 | Kayıtlı IP Alıntı HaBer

Sevgili arkadaşlar,

Karanlık madde ve karanlık enerji hakkında Sn. Klan'ın iletmiş olduğu bilgilere ek olarak bu konuda düşündüklerimi iletiyorum.

Evrenin bir küçük enerji topundan başlayarak genişlemesi gerçekten de pek akla yatkın değil. Zira hepimiz biliriz ki enerji yoktan var olmaz, sadece dönüşür. Şu halde ilk ‘big bang’ adı verilmiş olan patlamanın kaynağı ne idi? Bu konuda fizikçiler suskun kalıyorlar. Bu patlamadan önce ne zaman vardı ne de mekan, diyorlar. Yani evren olmadığı gibi enerji de yoktu. Şu halde Tanrısal yoktan var etmeyi bir bakıma kabul etmeye eşdeğer olmuyor mu bu yaklaşım?

 

Şimdi bir de genişleme sorunu var. İlk patlamadan arta kalan radyasyon tüm evrende eşit bir dağılım gösterdiğinden ve uzak gök cisimlerinin gittikçe daha hızlı olarak uzaklaşmalarından şu mantıksal sonuç da çıkar. Eğer ne tarafa baksak tüm evren genişliyorsa ve ne tarafa baksak aynı ‘arkazemin’ (background) enerjisini ölçüyorsak bu patlamanın merkezi bizim bulunduğumuz bölge olması gerekmez mi? Neden bazı gök cisimleri bizden uzaklaşırken diğer bazıları bize doğru yaklaşmıyorlar? Eğer merkezde bulunmasaydık böyle olması gerekirdi. Ayrıca ilk patlama bir paralel evren olasılığı da çağrıştırıyor. Yani, kara delik içine giren maddenin çıkış bulamadığı biliniyor. Işık bile kara deliğin içinde tutsak kalıyor. Ancak kara delik bizim evrenimiz içinde bir yapıdır. Öyle bir yapı düşünün ki içinde yoğunlaşan enerjiyi aynı evren içinde tutmayıp yeni bir evrenin oluşumu için ilk patlama olarak dışarı saçıyor. Yani paralel bir evren oluşturuyor.

 

Bu nasıl olabilir? Bizim bugüne kadar öğrendiğimiz fizik kanunları bu türden bir gelişime izin verir mi? Bu konuda benim görüşümü (acizane) belirtmek isterim. Fizik bilenler daha kolay anlayacaklardır dediklerimi. Bilmeyenler de ilginç bir düşünce olarak okuyabilirler, diyeceklerimi.

 

Einstein’ın görelilik kuramına göre ışık hızı sabittir ve harekete göre değişmez. Yani bize yaklaşan veya uzaklaşan bir cismin hızını ölçersek hep aynı değeri buluruz, değişen ışığın frekansıdır. Uzaklaşan gök cisimlerinden gelen ışığın da kırmızıya (uzun dalga boylarına doğru) kayması bu nedendendir denir. Ancak görelilik kuramının hiç sözü edilmeyen bir başka sonucu vardır. O da ışıktan hızlı hareket edebilen parçacıkların da olabileceğidir. Eğer görelilik denklemlerinde v > c korsanız görürsünüz ki kütle sanal olmakta ve t (zaman) da –t haline dönüşmektedir. Yani, sanal kütleli, ışıktan hızlı hareket eden ve zamanda gelecekten geçmişe doğru giden parçacıklar söz konusudur. Bu parçacıklara ‘Takiyon’ adı verilmiştir. Ancak bu parçacıkların gerçek fizik alemde var olabileceklerine inanılmamaktadır.

 

Nedeni ise, ışıktan hızlı ve sanal kütleli parçacıkların hiçbir aletle gözlenemiyecekleridir. Bizim yapacağımız herhangi bir alet ışıktan yavaş giden parçacıklardan oluşacaktır. Zira evrenimiz bu türden parçacıkların evrenidir. Ayrıca sanal (imajiner ‘kök içinde eksi bir sayı’) kütleli bir parçacığı gözlemek mümkün değildir, çünkü sanal kütle ölçülemez. Bir diğer zorluk da Takiyonların gelecekten geçmişe hareket etmelerinden dolayı bizim ölçüm aletlerimizle girişime girmelerinin olanaksız oluşudur. Biz neden sonuç içinde geçmişten geleceğe gelişen olayları ölçeriz. Tersini ölçemeyiz zira evrenimizde nedensel olaylar hep geçmişten geleceğe doğru gelişirler.

 

Bu nedenselliğin bir diğer yansıması da Termodinamiğin ikinci prensibinde belirir. Bu prensibe göre kendi haline bırakılan kapalı bir sistem içindeki parçacıklar hep düzenli bir dağılımdan en düzensiz dağılıma doğru hareket ederler. Bir kapalı kap içindeki hava molekülleri her tarafa eşit miktarda yayılırlar. Bir köşeye toplanıp diğer hacmı boş bıraktıkları görülmez. Yani doğada hep düzenden düzensizliğe doğru bir değişim vardır. Bunun nedeni ise evrenimizin ışıktan yavaş hareket eden maddesel parçacıklardan oluşmuş olmasıdır. Bu nedenle de zaman geçmişten geleceğe doğru ilerler, gibi görünür bizlere.

 

Peki ama Takiyonlar nasıl davranırlar? Işıktan hızlı hareket ettiklerine göre onların termodinamiği bizimkinin tam tersi olacaktır. Düzensizlikten düzene doğru hareket edeceklerdir. Işıktan hızlı hareket ettiklerinden onların en yavaş hızı da ışık hızı olacaktır. Takiyonlar düzen sağlayıcı parçacıklardır ama bizim evrenimizle etkileşmeleri mümkün müdür? Evet, bunu da Kuantum kuramının belirsizlik prensibi sağlar. Nasıl ki radyoaktif bir çekirdek aniden bir gama ışını salarsa ve bu ışın ne zaman salınacağı bilinemezse, aynı şekilde hudut bölgede (ışık hızı bölgesinde) Takiyonlar bizim evrenimize geçip etkileşirler. Bu olaya ‘Tünel Olayı’ da denir. Bir tünelden geçer gibi bir başka alemden (evrenden) bizim evrenimize geçerler ve anlık bir etkileşme ile tekrar kendi evrenlerine dönerler. Bu öylesine kısa bir süredir ki “on üzeri eksi kırk saniye” gibi bir süre içinde etkileşme sona erer. Bu kısa süreyi ölçecek hiçbir alet henüz yoktur, olacağı da şüphelidir. Zira belirsizlik prensibi dolayısıyla ölçülen hakkında kesin bir bilgi de edinmek olanaksızdır. Şimdi Takiyonların etkisini görelim.

 

Sanal kütleli Takiyon evreni bizim evrenle çok kısa süreler içinde etkileşmektedir. Bu evren bizlere düzeni getirmektedir. Yani bizim evrenimize gördüğümüz gök cisimlerinin oluşmalarına neden olmaktadır. Gökteki parçalanan yıldızların tozları boşluğa dağılmayıp yeni yıldızların oluşumuna neden oluyorsa nedeni Takiyonların getirdiği etkidir. Ayrıca gök cisimleri neden birbirlerini çekerler? Neden yer çekimi vardır da yer itimi yoktur. Çünkü yer çekimi yasasını var eden Takiyonların düzen sağlayıcı etkisidir de ondan. Sadece yer çekimi değil, tüm doğa yasalarının nedeni nedir? Neden Ohm kanunu vardır, neden Boyle Marıott kanunu ve daha bir sürü doğa kanunu (yasası) vardır? Bu konuda da fizikçiler suskun kalırlar. Nedeni hep takiyon evrenin etkisidir, bence.

 

Karanlık maddeden söz ediliyor. Bu madde evrenin büyümesine de neden olabilir deniyor. Fakat bu madde ne görülebiliyor, ne de yan etkileri (kara delik gibi) sezilebiliyor. Nedeni Takiyonların sanal kütleli oluşlarıdır. Ayrıca kırmızıya kayış uzaklaşan gök cisimlerinin kanıtı olduğu söyleniyor. Ancak kırmızı uzun dalga boylu (düşük frekanslı) bir ışıktır. Mavi ışık ise tersine kısa dalga boylu (yüksek frekanslı) bir ışıktır. Eğer düzene doğru yaklaşmayı yavaşlamak olarak tanımlarsak, ki öyledir, düşük frekanslı ışık bir çeşit yavaşlamış ışık olarak da düşünülebilir. Hız bakımından değil, hızı aynı c olsa bile titreşimi yavaşlamıştır kırmızı ışığın. Yani, düzene doğru bir kayma söz konusudur.

 

Her cisim en düşük enerji durumu olan denge durumuna doğru hareket eder. Buna minimum aksiyon prensibi de denir. Işık için ise minimum titreşim durumuna doğru gidiş dengeye gidiş ile eşdeğerdir. Işığın denge durumu duraganlık değil, sadece daha yavaş bir dalga boyuna doğru kayıştır. Şu halde kırmızı dalga boylarının görülmesi aslında gök cisimlerinin daha hızlı bir hareketi olarak değil, sadece daha düzenli bir duruma doğru yönelmeleri olarak yorumlanmalıdır, kanımca. Nasıl ki kapalı bir kutu içindeki gaz molekülleri her bölgeyi dolduracak şekilde yayılırlarsa evrendeki gök cisimleri de (ışıktan yavaş parçacıklardan oluşmalarından dolayı) yayılıp genişliyorlar. Bu yorum termodinamiğe uygundur. Ancak onlardan yayılan ışığın kırmızı dalga boylarına doğru kayması ışığın minimum enerji prensibine uymasından dolayıdır. İşte bu yorum yenidir ve hiçbir fizikçi tarafından dile getirilmiş değildir. Takiyonların evrenimizdeki yasaları oluşturdukları görüşü de  henüz yaygın kabul görmüş bir görüş olmayıp tamamen kendi yorumum olarak değerlendirilmelidir.

 

Yukarı dön Göster HaBer's Profil Diğer Mesajlarını Ara: HaBer
 
HaBer
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 23.06.2004
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 1133
Gönderen: 17.12.2004 Saat 06:09 | Kayıtlı IP Alıntı HaBer

Yukarda Karanlık maddeden söz ettim. Şimdi de Karanlık Enerjiyi ele alıyorum.

Bildiğiniz gibi madde ile enerji ilişkili olup birbirlerine dönüşür. Madde için “yoğunlaşmış enerji” de denir. Termodinamiğin ikinci prensibine göre (daima dönüşüm daha dağınık hale doğru olacağından) enerji türleri de daha düzgün ve toplu durumdan daha az toplu, dağınık, duruma geçer. Örneğin, mekanik enerji ısı enerjisi yaratır. Tersi olmaz. Ellerinizi birbirine sürterseniz elleriniz ısınır ve bu ısı çevreye dağılır. O ısı enerjisi tekrar kullanılamaz hale dönüşür. Odunu yakınca duman çıkar ama dumandan odun oluşmaz.

 

Bu bizim evren için geçerli olan yasadır. Takiyon evreninde Termodinamik kuralları ve yasaları tam ters yönde çalışır. Yani o evrende daha az yoğun enerji daha çok yoğun enerjiye dönüşür. Eğer Takiyon evrende yaşıyorsanız yaşlı doğar genç ölürsünüz. Çünkü o evrende zaman tersine doğru hareket eder. O evrende duraganlık yoktur. En düşük hız ışık hızıdır. Şu halde düşünce gücü ile istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz, zira hızınız sonsuz hıza doğru dönüşebilir. Ancak görelilik prensibine göre sabit bir sonsuz hız dahi sizi etkilemez. Nasıl ki sabit hızla hareket eden bir tren içinde fizik kanunları duragan durumda duran trendeki gibi olursa, aynı şekilde ışıktan daha hızlı fakat sabit (artmayan veya azalmayan) bir hızla harekette fizik yasaları değişmez. Bir diğer ifade ile insan ışıktan daha hızlı hareket etmekte olduğunu hissetmez.

 

Bunun sonucu olarak hareket düşünce gücü ile oluşur. En hafif enerji türü düşünce enerjisidir, bizim evrende. Henüz hiçbir alet ölçmemiş dahi olsa düşüncenin bir enerji türü olduğu çok eskiden beri bilinmektedir. Eski toplumlarda düşünce gücü ile insanlar, doğayı hatta maddeyi dahi etkileyebiliyorlardı. Biz akıl ve mantık kullanımını tercih ettiğimiz için düşünce enerjisini kullanmayı unuttuk. Terk ettik. Asya Şamanları hala düşünce gücü ile hastalıkları tedavi edebilirler, istedikleri insanı hasta da yapabilirler. Hatta isterlerse düşünce enerjisi ile yağmur bile yağdırabilirler. Batı mantığı bunu kabul etmez ama bu olabilir.

 

Bizim evrende en hafif (dağınık, az yoğun) enerji türü düşünce enerjisi iken, Takiyon evrende en yoğun enerji düşünce enerjisidir. Yani o evrende varlıklar maddesel olarak değil, ‘düsünsel’ olarak vardırlar. Dilimizde “Düşünsel Varlık” terimi henüz yoktur. Ama ruh, cin, hayalet terimleri vardır. İşte Takiyon evrenin varlıkları bunlardır. Sadece bunlar değil, dağ, taş, dere, göl ...vs türünden bizim evrende madde olan her şey o evrende düşünce halindedir. Düşünsel varlıkların evreninde en yaygın enerji türü düşünce enerjisidir. Ama dönüşüm ilginçtir. Takiyon evrende enerji daha hafiften daha yoğun türlere doğru dönüşür. Düşünce enerjisi bizim anladığımız mekanik enerjiye dönüştüğünde yavaşlar, yani ışık hızına doğru yaklaşır. Mekanik enerji de hareket enerjisi olduğundan bizim evrendeki cisimleri çekme ve düzene sokma yeteneği vardır. Ancak bu yetisini kullanabilmesi için bizim evrene girmesi gerekir.

 

Işık hızına yavaşlamış olan Takiyonlarda mekanik  enerji vardır ve bu Takiyon evrenin en yoğun enerjisidir. Mekanik enerji derken maddesel nesneleri hareket ettirme gücünü kast ediyorum. Takiyon evrende bizim anladığımız maddesel enerji türleri oluşamaz zira hız, ışık hızının altına düşemez. Işık hızına yavaşlamış olan Takiyonlar tünel olayı ile çok kısa süreler için bizim evrenle etkileşime girerler. Taşıdıkları mekanik enerji de bizim evrene hem düzen getirir, hem de büyük gök cisimlerini harekete geçirir. Zira bildiğiniz gibi, kuvvet ile ivme ilişkilidir. (F = m a). Yavaşlayan takiyonlarda hız da değişir ve ivme kaybeder, kazanmaz.  İşte bu yavaşlayan, ivmeli enerji Karanlık Enerji olup aslı Takiyon enerjisidir. Çok sayıda Takiyon çok kısa süre için etkileştiklerinde çok büyük etkiler yaratabilirler. Bizim evrende çok kısa bir süre olan 10 üzeri –40 (1 bölü birden sonra kırk sıfır) Takiyon evrende oldukça uzun bir süreye eşdeğerdir. Zira zaman ters yönde ilerlediğinden bizim için kısa süre onlar için uzun süredir.

Bu çok kısa süreye "an" diyebiliriz. Şu halde takiyonlar bizim evrenimize anlık etkileşimde bulunurak şu anda açıklamakta zorluk çektiğimiz birtakım olgulara neden oluyorlar.

selamlarımla.

Yukarı dön Göster HaBer's Profil Diğer Mesajlarını Ara: HaBer
 
javaquant
Yeni Üye

Simge

Katılma Tarihi: 17.12.2003
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 22
Gönderen: 25.12.2004 Saat 14:18 | Kayıtlı IP Alıntı javaquant

BÜYÜK PATLAMANIN  KAOSLARI

Teorinin temeli uzay ve zaman ile evren kavramları üzerine inşa edilmiştir.Bu kavramların büyük patlama olayı ile varolduklarını ve uzay ile evrenin  eş anlamlı kavramlar olduklarını söylemektedir.

Fakat uzay,evren ve zaman fizikte tanımsız kavramlardır.Zamanı birim ve değer olarak belirlesekte, fizik asla uzay ve zaman için mutlak tanımlar yapmamaktadır.

Bilindiği üzere uzay boşluk olarak, evren uzayın içindeki bütün fiziksel varlıklar olarak, zaman uzay ve evrendeki hareketin varolmasını sağlayan birim sistemi olarak tanımlanmaktadır.

Teoriye göre uzay ve evren eş zamanlı şekilde genişlemekte, zaman ve entropi kavramları eş yönlü şekilde ileri doğru  hareket etmektedir.

Evrendeki fiziksel varlıklar arasındaki uzaklıkların artması evrenin genişlediği anlamına gelmez.  

Uzay, boşluk ve sınırsız onun genişlemesinden bahsedemeyiz.

Zamanın varlığı uzayın ve evren ile  fiziksel sistemlerin varlığına bağlı değildir.Çünkü zamanın fiziksel birimi olması onun hakkında kesin yargılara varmamızı sağlamaz.

Büyük Patlama teorisini günümüzdeki dini ve politik çevrelerin kutsamasına ve ona sahip çıkması onun varlığını Allah'ın varlığı ile açıklamaları soytarılığına karşı çıkmak gerekmektedir.Çünkü din ve politikanın bilimde hakimiyet kurması insanlığın geleceğini yok edecektir.

Şimdiye kadar ki çalışmalarıma göre evrende Newtoniyen,Einsteniyen,Planckiyen mekanikler gibi sonsuz tane mekanik sistemlerin varolduğunu anladım.Onlar ileride keşfedersek evren hakkındaki bilgimizin ne kadar sınırlı olduğunu anlayacağız.

Palyaço mantıklı insanların çıkardıkları soytarılık teorilerinin tamamının yanlış va taraflı olduklarını göreceğiz.

 

Saygılarımla

 

Ozan Hasimi OKTAR

 

 

 

 

 

Yukarı dön Göster javaquant's Profil Diğer Mesajlarını Ara: javaquant
 
hakankan5
Yeni Üye

Simge

Katılma Tarihi: 25.12.2004
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 1
Gönderen: 25.12.2004 Saat 19:46 | Kayıtlı IP Alıntı hakankan5

 BENİM FİKRİM; UZAYDAKİ CİSİMLERİN,GEZEGENLERİNİN VE BAZI YILDIZLARIN ARALARINDAKİ MESAFELERİN ARTMASI EVRENİN GENİŞLEDİĞİ ANLAMINA GELİR.ÇÜNKÜ EVRENİN KANITLANMIŞ SINIRLARI YOKTUR.BÜYÜK PATLAMA(BİGBANG)'DAN SONRA YAVAŞ YAVAŞ BUGÜNKÜ HALİNİ ALMAYA BAŞLAMIŞ VE BİZİM ZAMAN KAVRAMIMIZA GÖRE UZUN YILLAR BOYUNCADA AYNI EBATTLARDA KALDIĞINA İNANILMIŞTIR.FAKAT BİR CİSİM BİR PATLAMADAN SONRA DIŞA DOĞRU BİR İVME KAZANDIYSA VE ORTAM SÜRTÜNMESİZSE SONSUZ KADAR AYNI HIZLA DEVAM EDER YANİ EVREN İLK DURUMUNDAN SONRA SÜREKLİ OLARAK AYNI HIZDA BÜYÜMEKTE YANİ GELİŞMEKTE OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİRİZ.BUNA BAĞLI OLARAK ZAMAN GÖRECELİ BİR KAVRAM OLDUĞUNDAN,HER GEZEGENİN KENDİNE HAS ZAMAN KISTASLARI VARDIR.BAZI YILDIZLARIN PATLAMALARIYLA OLUŞAN KARADELİKLER BU ZAMAN KISTASLARINI EN İYİ ŞEKİLDE İFADE EDERLER,KARADELİKLERİN BİR BAŞKA BOYUT OLDUĞUNA İNANILIR FAKAT DEĞİŞEN SADECE ZAMAN VE MEKAN KAVRAMIDIR.PATLAMADA DIŞA DOGRU OLUŞAN İVMEYİ DENGELEMEK İÇİN İÇE DOĞRU DA BİR İVMELENME OLUR,BU İVMELENME İLE OLUŞAN ALAN BİZCE BAŞKA BİR BOYUT OLARAK ALGILANIR FAKAT BİZ HALA BULUNDUĞUMUZ YERDEYİZDİR.BUNA BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE OLUŞAN DURUMDA BUNUN AYNIDIR......TEŞEKKÜR EDER,SAYGILAR SUNARIM...



__________________
-----HAKANKAN5------
Yukarı dön Göster hakankan5's Profil Diğer Mesajlarını Ara: hakankan5
 
osmanziya
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 28.12.2002
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 129
Gönderen: 28.12.2004 Saat 23:09 | Kayıtlı IP Alıntı osmanziya

Saygıdeğer BÜYÜK YAZILARI yazan kardeşim.

Yazılarının okunmamasını istiyorsan böyle  büyük büyük yaz. Çünkü nerede olursa olsun "bağıran"ların sesi "gürültü" olarak algılanır.

Lütfen... sesinizin altındaki sözünüzü duymak  ve bilgilenmek istiyoruz..



__________________
SAĞI VE SOLU BİRLİKTE TAŞIRIZ
Yukarı dön Göster osmanziya's Profil Diğer Mesajlarını Ara: osmanziya Ziyaret osmanziya's Ana Sayfa
 
javaquant
Yeni Üye

Simge

Katılma Tarihi: 17.12.2003
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 22
Gönderen: 29.12.2004 Saat 16:08 | Kayıtlı IP Alıntı javaquant

BÜYÜK PATLAMA TEORİSİNİN KUTSANMASI ;

Uzay,Zaman,Evren kavramlarına mutlak,rölatif,everimsel,diyalektik tanımlar yapmaya çalışmak fiziğin geleceğini kurtarmayacaktır.

Bilimde tanımsız ve belirsiz olan kavramlara tanım kazandırmak onların tanımlı ve belirli olmasını sağlamayacaktır. Ve tanımsız ve belirsiz olan kavramların sembolik gösterimi olabilir.Fakat onlar gerçeği değiştiremezler.Sadece kendimizi kandırmaya çalışmış oluyoruz.

Bilim ve Felsefede sözcüklerden,kavramlara,kavramlardan terimlere geçişte ne yazık ki onların yanlış yerde ve zamanda kullanıldığı görülmektedir.

Fizik konusunda açıklama yaparken sadece fiziğin literatürünü kullanmak zorundayız.Mekan kavramını fizik için kullanamayız.Fizikte mekan kavramının karşılığı yoktur.

Boyut kavramı biliçsizce her yer ve zamanda kullanılmaktadır.Fizik için  boyut kavramı tanımsızdır.Çünkü uzay,evren tanımsızdır.

Boyutlar fizikte uzay ve evrenin özelliklerinin nedeni değil sonucudurlar.Onları uzay ve evren oluşturmuştur.

Fizikte herşeyi boyut kavramı ile açıklama imkanı yoktur.Fiziksel gerçekleri  insanlar onları boyutlarla açıklamaya çalıştıkları için metafizik ile fizik biribirine girmiş oldu. Bilimdeki her çıkmaz ve bunalımın sonunda yeni boyutlar icat etmek alışkanlığı edindik.

Evrenin hareketleri öteleme,dönme,titreşim ve diğer hareket tarzlarında olabilir.Fakat evrenin sonsuz uzay içinde öteleme hareketi yapması evrenin genişlediği anlamına gelmez.Sonsuz büyüklük içinde sınırlı hareketler yapmak sonsuz için sınırlının genişlemesi olmaz.

Büyük Patlama olayı fiziksel nitelik ve niceliklere sahip değildir.Fizikte olayların gerçekleşmesi için uzay,evren ve zamanın varolması gerekmektedir.Fakat teoriye göre onlar büyük patlama ile oluşmuşlar.Böylece büyük patlama olayı fiziksel değil metafizikseldir.

Fizikteki metafiziksel yorum ve kavramlardan kurtulmalıyız.Metafizik insanların kutsamalarıdır.Fakat fizik kutsal değil bilimseldir.

 

Saygılarımla

 

Ozan Hasimi OKTAR

 

 

 

Yukarı dön Göster javaquant's Profil Diğer Mesajlarını Ara: javaquant
 
KLAN
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 27.10.2004
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 148
Gönderen: 29.12.2004 Saat 19:42 | Kayıtlı IP Alıntı KLAN

Sayın javaquant,
Aydınlatıcı açıklamanız için size şükranlarımı sunuyorum. Son derece güzel ve berrak bir özet sundunuz.

 

Yukarı dön Göster KLAN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: KLAN
 
new hypatia
Yeni Üye

Simge

Katılma Tarihi: 15.12.2004
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 8
Gönderen: 29.12.2004 Saat 20:39 | Kayıtlı IP Alıntı new hypatia

yeterli veri elde edilemeyen konularda, tümden gelim yöntemi ile bazı kuramlar ortaya atılıyor ve zaman içinde bunların çeşitli tescilli bilgilerle  uyumu aranıyor.

Büyük patlama ya da düzgün genişleme modeli, benzerleri arasında en az reddedileni dir.  Yani bugüne kadar mümkün olabilen sorgulamalardan sıyrılmayı bir şekilde başarmıştır. Ancak, bu konuda veriler o kadar yetersizdir ki karşıt görüşte olanlar da yeterli argüman üretebilmektedirler. Hatta bu karşıtlar, büyük patlama kuramının diğerlerine göre fazlaca benimsenmesi ve muhatapların esnek düşüncelere yanaşmamaları karşısında hırçın bir tutum geliştirebilmektedirler.

Oysa verilerin yetersizliğini bilmek de bir seçenektir. Taraftarlık kalıbına girmek bir sığlıktır. Bilindiği gibi ışığın tanecik mi dalga mı olduğu konusunda da benzer bölünme ve taraftarlıklar yaşanmıştı. Bilimsel paradigma olgunlaşıp, uzlaştırıcı bir çözümde buluştu. tez-Antitez-sentez yöntemini bu olayda uyguladı ve gerçekle uyumlu frekansı yakaladı.

Tüm seçeneklerin el altında bulundurulması ve esnek/dinamik yaklaşımlarla usul usul gerçeğe yaklaşmak gerekir.

 

Yukarı dön Göster new hypatia's Profil Diğer Mesajlarını Ara: new hypatia
 
KLAN
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 27.10.2004
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 148
Gönderen: 29.12.2004 Saat 22:30 | Kayıtlı IP Alıntı KLAN

Elbette.

Gerçeğin yanında/peşinde olmalı. Metafizik spekulasyonlara dayandırılan türetilmiş veya belirlenmiş bir sonucu başlangıç olarak kabullenmek yerine, sonuca ulaştırabilecek nedenleri tespit etmeyi hedeflemeli.

Yukarı dön Göster KLAN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: KLAN
 
javaquant
Yeni Üye

Simge

Katılma Tarihi: 17.12.2003
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 22
Gönderen: 02.01.2005 Saat 14:49 | Kayıtlı IP Alıntı javaquant

FİZİĞİN METAFİZİKSEL TEMELLERİ ;

Arkadaşların değerli düşünceleri için çok teşekkür ederim.

Günümüze kadar gelen Newtoniyen,Einsteiniyen,Planckiyen sistemler izotropik uzaylara göre yani yön ve doğrultuya göre matematiksel ve fiziksel anlam ve  biçimleri değişmemektedir.

Fakat onlar anizotropik uzaylar için geçerli değildir.Çünkü anizotropik uzaylarda yöne ve doğrultuya göre fiziksel anlam ve biçimler değişmektedir.

Fizikteki düzenlilik,düzensizlik kavramları insanların mükemmellik hayallerinin ürünüdürler.Fakat düzensizlik ve düzenliliğin mantıksal karşılıkları  entropi kavramı ile açıklanmaya çalışılmaktadır.Entropiye düzensizliğin ölçüsü denilmektedir ve düzensizlik arttıkça sistem hakkında düzenli bilgiler elde edileceği söylenmektedir.

Aslında fizikte düzenliliğin ve düzensizliğin referansları yoktur.Onlar insanların metafiziksel kavramlardan türettikleri ve fiziğe yerleştirdikleri kavramlardır.Büyük Patlama Teorisine göre uzayda evren kendiliğinden düzensizlikten düzene geçmiştir.Fakat düzensizliği düzene çeviren şartlar fiziksel değil metafizikseldir.Dolayısıyla fizikteki bu metafiziksel kavramlardan kurtulmalıyız.Ve fiziksel sistemleri  düzenli ve düzensiz diye sınıflandırmaktan vazgeçmeliyiz.Çünkü fizikte bunların karşılığı yoktur.

Matematiğin uzay,evren,boyut kavramları vardır.Onda uzay kavramının karşılığı küme,evren kavramının karşılığı kümenin elemanlarıdır.Matematikte zaman kavramı yoktur.Fiziksel sistemlerde uzay,evren,zaman,boyut kavramları vardır.Fakat matematikteki boyut kavramının anlamı ve biçimi fizikteki boyut kavramının anlamı ve biçimi ile aynı değildir.Çünkü fizikte zaman kavramı fiziksel boyutlarda değişikliklere neden olmaktadır.Fakat matematikteki boyutlarda zaman kavramının etkileri yoktur.

Fiziğin temelleri ile matematiğin temellerindeki farklılıklar onun matematiksel sistemlerdeki biçim ve anlamlarında belirsizlik ve tanımsızlıklar ortaya çıkaracaktır.Bana göre fiziğin günümüzdeki  matematikten farklı olan matematiksel temellere kavuşması gerekmektedir.

 

Saygılarımla

 

Yukarı dön Göster javaquant's Profil Diğer Mesajlarını Ara: javaquant
 
javaquant
Yeni Üye

Simge

Katılma Tarihi: 17.12.2003
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 22
Gönderen: 28.02.2005 Saat 12:55 | Kayıtlı IP Alıntı javaquant

BÜYÜK PATLAMA TEORİSİNİ SAVUNANLARIN DİNİ VE BİLİMSEL SAHTEKARLIKLARI

Büyük Patlama Teorisini dini yorumlar üzerinde düşünmek isteyen

insanlar  Kuran-ı Kerim de büyük patlama teorisinin ispatını yapan

ayetlerin varolduğunu söylüyorlar.

Fakat  Kuran-ı Kerim kadim ve kutsal kitap olduğu için onun

ayetlerini ihtiraslarımız için  bilimsel ispatlar olarak kabul edemeyiz.

Aslında Büyük Patlama teorisinin dini kaynaklarda herhangibir ispatı

yoktur.

Teoriye göre Allah kendi varlığının sonsuzluğu karşısında sonsuz varlık

yaratamaz ve sonsuzluk kavramı yaratılmış varlıklar için kullanılamaz.

Ama herşeyden münezzeh olan Allah sonsuzluğu yaratmayada kadir

olmalıdır.

Dolayısıyla büyük patlamayı dine yamamaya çalışan insanlar Allah ve

Kitapları hakkında iftira atmaktadırlar.

İnsanlara sahte bilgiler vererek hem bilime hem de dine zarar

verilmektedir.

Böylece insanlar dinden ve bilimden soğuyarak bunalıma

sürüklenmektedir.

Büyük Patlama teorisi patlama kavramını uzayın ,evrenin,zamanın yaratılışı

 şeklinde açıklamaya çalışıyor.

Fakat bilim için yaratılış ile başlangıç ve bitiş kavramları yoktur.

Çünkü onun için herhangibir yaratılış,başlangıç,bitiş referansları

bulunmamaktadır.

Saygılarımla

 

Yukarı dön Göster javaquant's Profil Diğer Mesajlarını Ara: javaquant
 
Floydian
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 17.01.2005
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 125
Gönderen: 01.03.2005 Saat 15:25 | Kayıtlı IP Alıntı Floydian

plazma teorisi ile ilgili okuduğum bir kaç makaleden çıkarsamam ve konuyu bildiğini söyleyen bir arkadaşla tartışmalarım sonucu şu noktaya geldim, yanlış bir noktaya gelmiş olabileceğimi kabul ederek, bilen arkadaşlarca teyit edilmesine gereksinme duyduğum için anlayabilmek umuduyla sormak istiyorum

1- evrendeki genişlemeyi kabul etmekle birlikte evrenin herşeyi kapsadığını mı söylüyor ?

2- açık bir evren modeli mi öngörüyor ?

bu ikisi birbiri ile çelişmiyor mu ?



__________________
We don't need no education
We don't need no thought control
....
Hey teacher leave us kids alone
All in all it's just another brick in the wall
All in all you're just another brick in the wall
Yukarı dön Göster Floydian's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Floydian
 
javaquant
Yeni Üye

Simge

Katılma Tarihi: 17.12.2003
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 22
Gönderen: 03.03.2005 Saat 12:47 | Kayıtlı IP Alıntı javaquant

BÜYÜK PATLAMA TEORİSİNİN ASTRONOMİ VE FİZİKTEKİ KABUSLARI

Günümüzdeki astronomi  genel ve özel relativite ile büyük patlama teorileri ile astrofizik ise genel ve özel relativite ile kuantum mekanikleri ile açıklanmaya çalışılmaktadır.

Fakat bütün teoriler uzay ve evren hakkında geometrik yorumlar yaparken fiziksel değer ve tanımlar konusunda hatalıdırlar.Çünkü uzay boşluk olarak, evren uzayın içindeki bütün fiziksel varlıklar olarak bilinmektedir. Dolayısıyla uzay için geometrik sistem geliştiremeyiz.Evren için de bütün evrendeki astronomik varlıklar geçerli olabilecek genel geometrik yorumlar yapamayız.

Evrenin hareketleri öteleme,dönme,titreşim ve diğer hareket tarzlarında olabilir.Fakat evrenin sonsuz uzay içinde öteleme hareketi yapması evrenin genişlediği anlamına gelmez.Sonsuz büyüklük içinde sınırlı hareketler yapmak sonsuz için sınırlının genişlemesi olmaz.

Büyük Patlama olayı fiziksel nitelik ve niceliklere sahip değildir.Fizikte olayların gerçekleşmesi için uzay,evren ve zamanın varolması gerekmektedir.

Genel Relativite teorisinin astronomideki geometrik yorumları arasında hiperobolik,küresel,düzlemsel evren modelleri vardır.Plazma Evren Modeli sadece evrenin temellerinin plazmadan türediğini söylemektedir.Fakat herhangi bir geometrik yorum getirmemektedir.

Gerçeği söylemek gerekirse günümzüdeki fiziksel sistemlerin aksiyomlarıyla astronomik sistemleri açıklmak istersek sürekli çelişkilerle karşılaşacağız.Çünkü her zaman astronomi evrensel tanım ve değerleri ile fiziğinkiler birbirine uygun olmayabilir.

Karadeliklerin varlığı fiziksel ve astronomik olarak açıklanabilir.Fakat beyazdeliklerin varlığı fiziğe uygun değildir.Çünkü onun varlığı Termodinamik yasalarına aykırıdır.Ama astronomik olarak beyazdelikler açıklanabilir.Dolayısıyla astronomminin aksiyomları henüz tamamıyle oluşmadığı için fizik ile astronomi arasında ihtilaflar ortaya çıkabilir.

 

saygılarımla

 

Yukarı dön Göster javaquant's Profil Diğer Mesajlarını Ara: javaquant
 

Eğer Bu Konuya Cevap Yazmak İstiyorsanız İlk Önce giriş
Eğer Kayıtlı Bir Kullanıcı Değilseniz İlk Önce Kayıt Olmalısınız

  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.9
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide