| Yazanlar |
|
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 01.12.2005 Saat 22:37 | Kayıtlı IP
|
|
|
|

Slavoj ZİZEK
‘Lacan’ın Çekiciyle Put Kırmak’
Slavoj Zizek, 1949 yılında, bugün Slovenya’nın başkenti olan Ljubljana’da doğdu. Zizek, bir sosyal bilimci olarak kendisine kurduğu matriksi bu coğrafyaya borçludur. Üniversite eğitimine sosyoloji ve felsefe alanında başladı. Yüksek lisansını (1975) felsefe alanında, doktora derecesini de (1981) yine felsefe alanında Ljubljana Sanat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde tamamladı. İkinci doktorasınıysa Paris VIII Üniversitesi’nde psikanaliz alanında 1985 yılında tamamladı. Bu dönemde Jacques Lacan’ın asistanı olan Jacques Alain Miller ile çalıştı. 1970’lerin ilk yarısında düşüncelerini şekillendiren Fransız düşünürler Lacan, Derrida ve Foucault oldu. 1970’lerde Slovenya’da Kuramsal Psikanaliz Derneği’ni kurdu.
devam edecek.... |
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 02.12.2005 Saat 10:51 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Yurtdışı deneyimlerini kazandığı süreçse 1982 yılında Paris VIII Üniversitesi’nde ikinci doktorası olan psikanaliz alanında çalışmaları ile başladı. 1986 eğitim dönemine kadar bu üniversitedeki psikanaliz bölümünde çalışmalarını sürdürdü. 1991 yılında Buffalo’da Sanat ve Psikanaliz Çalışmaları Merkezi’nde, 1992’de Minnesota Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde, 1993 yılında New Orleans Tulane Üniversitesi’ndei 1994’te New York Cardozo Hukuk Okulu’nda, 1995’te Columbia Üniversitesi’nde, 1996’da Princeton Üniversitesi’nde ve 1997’de New York New School Sosyal Araştırmalar Bölümü’nde ve 1998’de Michigan Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak çalıştı.
Eserleri, temel olarak yazdığı iki dil olan İngilizce ve Fransızca’nın yanı sıra, Almanca, Japonca, Portekizce, İspanyolca ve İsveç diline çevrilmektedir.
Zizek, sosyoloji, felsefe ve psikanaliz yardımıyla neredeyse ‘Lacan’ın çekici” olarak tüm putları kırarak yoluna devam ediyor. Bu arada 1979’dan bu yana, kendisine ders verilmemesine, çalışmalarına yardım etmesi ve yetiştirmesi için araştırma asistanı bile olmamasına rağmen, Ljublyana Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde öğretim üyeliğini araştırmalarıyla sürdürüyor.
Slavoj Zizek’in İngilizce’de yayınlanan eserlerinden bir bölümü şöyle:
· The Sublime Object of Ideology, (İdeolojinin Yüce Nesnesi) London and New York, Verso, 1989.
· For They Know Not What They Do: Enjoyment as a Political Factor, (Biliyorlar Ama Yapmıyorlar: Siyasi Etmen Olarak Eğlence) London and New York, Verso, 1991.
· Looking Awry: An Introduction to Jacques Lacan Through Popular Culture, (Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Lacan’a Giriş) Cambridge Mass., and London, MIT Pres, 1991.
· Everything You Always Wanted To Know about Lacan (but were Afraid to Ask Hitchcock), (Lacan Hakkında Bilmek İstediğimiz Her şey: Ama Hitchcock’a Sormaya Korktuğunuz) ed. Slavoj Zizek, London and New York, Verso, 1992.
· Enjoy Your Symptom! Jacques Lacan in Hollywood and Out. (Semptom’unla Eğlen! Hollywood’un içinde ve Dışında Lacan) New York and London, Routledge, 1992.
· Tarrying with the Negative: Kant, Hegel, and the Critique of Ideology. (Olumsuzu Ertelemek: Kant, Hegel ve İdeolojinin Eleştirisi), Durham, NC, Duke University Pres, 1993.
· Mapping Ideology, (İdeolojiyi Haritalamak) ed. Slavoj Zizek, London and New York, Verso, 1994.
· The Metastasis of Enjojment: Six Essays on Women and Causality. (Keyfin Çoğalması: Kadınlar ve Nedensellik Üzerine Altı Deneme) London and New York, Verso, 1994.
· The Indivisible Remainder: An Essay on Schelling and Related Matters. (Bölünemeyen Artık: Schelling ve Bağlantılı Konular Üzerine Bir Deneme) London and New York, Verso, 1996.
· Gaze and Voice as Love Objects, (Aşkın Nesneleri Olarak Bakış ve Ses) ed. Renata Salecl and Slavoj Zizek. Durham, NC, Duke Univesity Pres, 1996.
· The Plauge of Fantasies, (fantezilerin Sıkıntısı) London and New York, Verso. 1997.
· The Abyss of Freedom/Ages of the World. (Özgürlük Uçurumu)/Dünyanın Evreleri) Slavoj Zizek/F.W.J.von Schelling. Schelling’s Die Weltalter, trans. Judith Norman. Ann Arbor, Mich., Michigan Universiy Pres, 1997.
· Cogito and the Unconscious (Cogito ve Şuursuz) ed. Slavoj Zizek, Durham, NC, Duke University Pres, 1998.
· The Ticklish Subject: A Treatise in Political Ontology. (Nazik Konu: Siyasi Gerçekliğin içinde Bilimsel bir Eser) London and New York, Verso. 1998.
Kaynak: Kadife Karanlık-SU Yayınevi.
devam edecek….
|
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 02.12.2005 Saat 11:30 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
İletişim alanında Zizek, özellikle film analizleri ile tanınıyor. 1970’lerden bu yana film analizlerine egemen olan göstergebilimsel yöntemin tek katmanlı çözümleme yarattığından hareketle, filmin yüksek metin (hipertext) kurgusu nedeniyle çok katmanlı yapısına dikkat çekiyor. Filmin görüntüleri ve diyalogları birleştirerek neredeyse ikinci el bir yaşam olduğundan hareketle, psikanalizi bir film çözümleme yöntemi olarak kullanıyor.
Psikanalizin babası Sigmund Freud, bu yöntemi bir klinik metod olarak rüyalara uygulayan ilk düşünürdü. Bir post-freudyen olan Jacques Lacan ise psikanalizi dil üzerinden çözümlemelere kattı. Lacan, 1951’den itibaren yine Freud’un yol göstericiliğinde, dil kullanımı ve dil sürçmeleri üzerinde çalışarak, “Freud’a Dönüş” seminerleri başlattı. Freud’un daha 1895’te sözünü ettiği “konuşmaya katılan belirtiler” den hareketle belirtilerin ve eylemlerin, nasıl sözcüğün tam anlamıyla bedenin içinde tuzağa düşmüş kelimeler olabileceğinden yola çıkan Freud’un ayak izlerinden giden Lacan, psikanalizi dile uygulayan ilk bilim adamı oldu. Lacan film çözümlemelerinde de psikanalizi kullandı. Hitchcock filmlerinde sıklıkla psikanalitik çözümlemelere giden Lacan, İspanyol yönetmen L. Bunuel’in El Bruto-1952 filmini meslektaşları ile izleyerek psikanalitik yöntemle karşılıklı fikir alışverişi içinde incelemeye alır. Lacan’ın geliştirdiği metodu Zizek klinik çalışmaların dışına alarak, popüler kültüre ve sinemaya uyguladı.
Zizek, Freud’un rüya çözümlemelerini, sinemanın da bir rüya endüstrisi, (Spielberg’in film şirketinin isminin Dreamworks “rüya çalışmaları” olduğuna dikkat) bu kez yönetmenin bakışıyla toplumun bilinçaltını deşen bir endüstri olduğundan hareketle, buradaki görüntüler kadar diyalogların da (Matrix filminde Morfeus’un, Neo’ya Chicago’nun son halini, neredeyse 11 Eylül 2001 tarihini, 1999’dan öngören bir kurguyla ‘gerçeğin çölüne hoşgeldiniz’ diye takdim etmesi) analize tabii tutulması gerektiğini görerek, film analizlerini başlattı. Ancak Zizek, bu yöntemi, daha çok popüler kültür ve toplumsal çalışmalarının içinde birer anektot gibi dağıtmayı uygun gördü.
devam edecek…. |
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 02.12.2005 Saat 12:13 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Anamorfoz (Yamuk Bakmak)
Bakmak, akıp giden sürekli bir eylemlilik halidir. Bakışsa bu devamlılığın içindeki, aklın sessizliğinin gözün müziğine dönüştüğü andır. Bu an’ı yakalayan bir ressamın, bir fotoğrafçının ya da bir sinemacının gözü olabilir. Bir anlık bakış (gaze) bazen çok katmanlı anlam yükünü beraberinde taşır. “Çünkü görüntülerin türdeşleşme yönündeki eğilimi aynı zamanda gizli bir körleşmenin başlangıcıdır.”
Maurice Merleau Ponty, “görmek sahip olmaktır” diyor. Bu çok şey ifade eden nazarı yakalayan, beraberinde Guy Debord’un deyişiyle, “bu altüst edilmiş dünyada, yanlışlığı bir doğruluk anı” olarak ele geçiriyor.
1984 yılında National Geographic’in fotoğrafçısı Steve McCurry’nin Pakistan’daki bir Afgan mülteci kampında fotoğrafladığı Afganlı genç kızın büyüleyici güzelliğiyle tezat oluşturan korkak, korkak olduğu kadar da yırtıcı delici bakışı, Debord’un sözünü ettiği “doğruluk anı”na en güzel örneklerden biridir. Afgan kızının neredeyse tüm Afganlılar’ın acısını anlatan bakışı, derginin klasikleri arasına girdi. Fotoğrafçısı Mc Curry’yi de dünya çapında bir sanatçı yaptı. Dünya, tarihi savaş ve yoksunluklarla örülmüş bir halkın acılarını Afgan kızının gözlerindeki yansımada gördü. Bu portre insanın yüreğine işleyen o imgelerden biri haline geldi ve derginin Haziran 1985 sayısına kapak oldu. Kızın gözleri görenin aklından bir daha çıkmıyordu. Bu gözlerde savaşın tükettiği bir ülkenin trajedisini okuyabilirdiniz.
Herhangi bir dolayımdan geçmemiş, tasarımsız, Lacan’ın dediği gibi, kişinin kendisinin bile göremediği, çoğu zaman da kontrolsuz olduğu için daha değerli ve gerçeğe ilişkin veriler taşıyan, ruhun yansıması olan bakış, Coelho’nun “Simyacı”sında, çöl bedevilerinin komutanının, yardımcısının başını vurdurtmasına neden olur. Komutan, yardımcısının başını vurdurtmasına gerekçe olarak, savaş esnasında gözlerinden bir anlığına geçen korkuyu gördüğünü söyler ve “bu bakışı asker gördüğü zaman zaten komutanlığın bitmiştir” der. Bu da ruhun bakışlardaki yansımasının nasıl filtrelenemediğinin, bir başka göstergesidir.
Yönetmenliğini Peter Weir’in üstlendiği 1998 yapımı The Truman Show filminde başroldeki Jim Carrey’nin (Truman Burbank) yaşamında, dolayısıyla da filmin örgüsünde “dolayımsız bakış” neredeyse anahtar rol üstlenir. Burada Truman’ın kendi onayı ve bilgisi dışında yaşamının ilk gününde bu yana bir TV dizisi içinde olduğunu anlamasına neden olan sevgilisinin bakışıdır. Çevresindeki herkesin, annesinin, eşinin bile kurgusal dünyaya uygun bakışlarına maruz kaldığını sevdiği kadının dolayımsız, kurgusuz bakışları ile anlayan Truman, beyhude bir çaba ile dergilerdeki fotoğrafların gözlerinde sevgilisinin bakışını arar. Bu arayış, kendi dünyasının yapaylığını bulmasına neden olur.
İtalyan düşünür, Umberto Eco, “güzelde nesnel bir nitelik vardır ama bu niteliğin göstergesi bizim bakışımızla verdiğimiz onaydır” diyor. Eco’nun sözünü ettiği onaylanma sürecine bakışla gelen son noktayı, bir şampuan markası’nın “hep bakacaklar” sloganıyla hazırladığı TV reklamında da görüyoruz. Reklam filminde genç kızların saçlarının güzelliğine bir pekiştirme yapılarak, nazar boncukları serpiştirilmiş. Bu reklamda iki bakış türü istenen ve istenmeyen bakışlar karşımıza çıkıyor. İstenen bakış: Genç kızların saçlarının güzelliğiyle birer arzu nesnesine dönüşmelerinin sonucu elde edecekleri erkeklerin hayranlık dolu nazarıyken, istenmeyen bakış, nazar boncuğuyla simgeleştiriliyor. İstenmeyen bakışlar (genellikle saçları o kadar da güzel olmayan diğer genç kızların kıskançlık dolu nazarları) aynı zamanda bir kadının güzelliğinden emin olmasının tek garantisi olan hemcinsinin haset dolu bakışı, nazar boncuğu imgesiyle bertaraf ediliyor. Dolayısıyla bir şampuanla iki tür bakışı aynı anda üzerinize çekebiliyorsunuz. Bu reklamda, arzu dolu bakışın elde edilmesi için gösterilen çabaya da tanık oluyoruz.
devam edecek…. |
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 11381
|
| Gönderen: 02.12.2005 Saat 15:48 | Kayıtlı IP
|
|
|
Yorgun argın, mesai sonrası eve ulaşmak için dolmuş beklerken, bir arkadaşımın eşi, koşa-koşa yanıma geldi, yanağıma bir öpücük kondurup, hiç-bir-şey demeden, yine koşa-koşa eşinin yanına gitti.
Bu kişisel deneyim, ben denilene, "O ANADA" insan ve hayat denilenin SICAKLIĞINI yaşattı. Boğazım düğümlendi ve ağladım. San-ki DOĞRUDANLIĞIN/İÇTENLİĞİN/SAM 304;MİYETİN VE "MASUMİYETİN" kendisi gibiydi.
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 03.12.2005 Saat 01:00 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Sartre “Varlık ve Hiçlik” adlı eserinin “Bakış” başlıklı bölümünde, Hegel’in efendi-köle diyalektiğinde iki küçük değişiklik yapar. Birincisi Sartre, mücadeleyi açıkça aynalaştırır. Sartre’a göre, birbiriyle rekabet halindeki bakışların mücadelesinde göz merkezi bir konum edinir. İkincisi, bakışın yalnızca tek öznesi olabilir, öteki nesnedir. Bakışlar arasındaki iktidar mücadelesi, bakışın öznesi konumunu elde etmek uğraşına girişilen bir mücadeledir. Sartre’ın efendi-köle mücadelesine ilişkin açıklamasının odak noktasında şu paradoks yer alır: Benlik bir yandan Ötekinin bakışına bağımlıyken, diğer yandan da bu bakış benlik açısından temel bir tehdittir. Sartre, “Beni gören bir öznenin benim tarafımdan görülen nesneyle ikame edilmesi imkanı sürekli gündemdedir. Öteki tarafından görülüyor olma. O halde Öteki, ilke olarak, bana bakandır. Ben bakışa bağımlıyımdır. Ama bu bakış beni nesneleştirir, imkanlarımı sabitler, özgürlüğümü yadsır. Mücadele bu nedenle doğar; aşkınlık isteniyorsa, bakışa direnmek gerekir ve bakışa özgür bir özne olmam ölçüsünde direnebilirim. Bu (uyku, aşk ve ayna karşısında olma durumları hariç) kaçınılamayacak bir mücadeledir; bakışın potansiyel tehdidinden kaçış yolu yoktur. O nedenle benlik, Ötekinin nesneleştirici bakışına karşı girişilmiş sürekli bir mücadeledir” diyerek, ben-öteki ilişkisini “bakış” üzerinden bir özne-nesne mücadelesi olarak açımlar.
Bakış kavramı bir sorunsal olarak Foucault ve Lacan’da ayrı ayrı incelenir. Michel Foucault bakışı panoptik * kavramıyla ele alır. Panoptik görülmeden gören, hükmedici iktidarın bakışıdır. Dindeki görülmeden gören tanrının bakışı ile aynı anlamdadır. Panoptik bakıştaki iktidar, baktığını nesneye dönüştürür. Bakışın sahibi öznedir. Çünkü iktidar, güç ondadır. Erkeğin bakışı da panoptiktir ve baktığını nesneye çevirir. Feminizm düşüncesinin odağında da buna karşı çıkış vardır.
Oysa Lacancı bakış kavramında durum tam tersidir. Bakış nesnedir. Bakılan bakışı üzerine alan, üstlenen öznedir, bakan ise nesnedir. Lacan için bakış konumunu sahiplenen kadındır.
panoptik * : Mimar Jeremy Bentham’ın hapishane için tasarladığı ve hiçbir zaman gerçek hayata geçirilememiş olan hapishane dizaynı. Binanın tam ortasında bir gözetleme kulesi yer alır ve kuleden tüm mahkumların hücreleri görülebilir. Böylece amaçlanan, mahkumların sürekli gözetlendikleri hissi ile hareket etmelerini sağlamaktır. Foucault panoptik kavramını “iktidarın bakışı” olarak ortaya atar.
devam edecek.... |

|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 04.12.2005 Saat 12:12 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Lacan’a yabancı olan bir şey varsa, o da erkeğin konumunun kadını nesneleştiren bakış olduğu anlayışıdır. Lacan’a göre, göz sadece bir duyu organı değil, aynı zamanda bir haz organıdır. İzleme dürtüsüne tabi olmalarından, imgesel fanteziyle simgesel olanın talepleri, Öteki’nin arzusu arasındaki çatışmaya katılmalarından dolayı bütün nesneler için bir “göz ve bakış diyalektiği” (göz simgesel bir düzene kısılıp kalmıştır, bakışsa narsist bir fantezinin peşinden koşar) söz konusudur. Lacan’a göre yanlış tanıma (yamuk bakmak) öznenin kurulması sürecinden ayrılamaz, çünkü özne asla kendisini bakan noktasına yerleştiremez. Görsel alan bir ayna olmaktan çıkıp bir ekrana dönüşür. Bu yüzden kastrasyonun belirlemesi, nesne ile özne, “neye baktığım ile ne olduğum” arasındaki ayrımı bozduğundan, izleyicinin imgesel tanımlamalarına yoğunlaşmak kuramsal olarak yetersizdir. Bu nedenle, ekran ya da perde, öznenin bakışıyla karşılaşan ve buna karşı çıkan yabancı bir geçirimsiz unsur haline gelir.
Bakış, Hegel’den başlayarak, Sartre’da ve Foucault’da “iktidar-mücadele alanı” olarak incelenir. Aslında dinlerde de “tanrının görülmeyen bakışı” inancı nedeniyle “bakış” hep bir iktidar, denetim, gözetim, yönetim özelliğini üzerinde taşımıştır.
Bu aktarımlar ışığında bakışı iki temel üzerinden ele alabiliriz: Tasarımlanmış (kurgulanmış) bakış ve tasarımlanmamış (kurgusuz bakış) bakış. Tasarımlanmış bakış kavramı içindeki temel değişkenler; iktidar, mücadele, denetim, gözetim ve yönetim iken, tasarımlanmamış bakış’taki temel değişkenler; anlık olması, ruh yansıması ve içeriğinin gerçeği barındırmasıdır.
Zizek’in psikanalitik yöntemle film çözümleme örneklerine başlamadan önce, bakış üzerine temellendirdiği anamorfoz kavramını açıklamakta yarar var: “Görme duyusuyla dolaysız olarak algılanamayan, belirli bir biçime sahip değilmiş gibi görünen nesnelerin özel bir bakış açısından algılanabilir olması anlamına gelir. Anamorfik cisimler, ancak belirli (ve sıradan olmayan aykırı) bir bakış açısından, “yamuk bakarak” algılanabilir, ancak bu sayede simgesel düzende bir yere oturtulabilir. Lacan’ın bakış/nazar anlayışına göre ancak belirli bir konumdan ve belirli bir açıdan bakıldığında (gözucuyla) görünebilir gibi olan anamorfik nesnenin en iyi örneği Holbein’ın “Sefirler” tablosudur. Bu tabloda iki sefirin önünde, yerde duran ve anlamsız bir döşeme deseniymiş gibi görünen şey, tabloya yandan ve hafifçe başımızı eğerek (yamuk) baktığımızda bir kafatası olarak algılanır.

Lacan’ın sık sık seminerlerinde bahsettiği Holbein’in bu tablosundaki idelojik anamorfozu John Berger ise ünlü eseri “Görme Biçimleri”nde, tablodaki elçilerin bakışlarından hareketle, şöyle anlatıyor:
“Tablodaki iki adam kendilerinden emin ve resmidirler: Aralarındaki ilişki açısından bakıldığında rahattırlar. Peki, ressama –ya da bize –bakışları nasıldır? Gözlerinden duruşlarından, kimse onları tanımasa da olurmuş gibi bir şey okunmaktadır: Sanki başkaları onların değerlerini anlayamazmış gibi bir bakış. Adamların ait olmadıkları bir şeye bakar gibi bir halleri vardır. Onları çevreleyen ama adamların dışında kalmak istedikleri birşeydir bu. En iyisini düşünürsek onları çevreleyen, onları alkışlayan bir kalabalık en kötüsünü düşünürsek, rahatlarını kaçıran insanlar olabilir bunlar. Bu adamların dünyanın geri kalan kesimiyle ilişkileri nelerdir? Resimde adamların arkasındaki rafta görülen nesneler –imleri çözebilen birkaç kişiye-bu adamların dünyadaki yeri hakkında belli bir bilgi vermek amacıyla konmuştur oraya. Dört yüzyıl sonra biz bu bilgiyi kendi görüşümüze göre yorumlayabiliriz artık. Üst raftaki bilimsel araçlar denizcilikte kullanılıyordu. Deniz yollarının tutsak ticaretine, ticaret gemilerine açıldığı sıralardaydı bu. Öbür kıtaların zenginlikleri bu gemilerle Avrupa’ya aktarılıyordu. Bu zenginliklerle sanayi devriminin çıkış noktası olan kapital birikimi sağlandı. Alt raftaki kürenin yanında bir aritmetik kitabı, bir ilahi kitabı, bir de ud vardır. Bir ülkeyi sömürgeleştirebilmek için insanlarını Hıristiyan yapmak, onlara hesap öğretmek gerekiyordu: Böylece onlara dünyada en ileri uygarlığın Avrupa uygarlığı olduğu kanıtlanıyordu. Elbette Avrupa sanatı bunun dışında değildi. Burada bizi ilgilendiren onların dünyaya karşı takındıkları tutumdur. Bu da bir sınıfın genel tutumudur. İki elçi dünyanın kendilerine hizmet etmek için var olduğuna inanan bir sınıfın insanlarıdır. En aşırı biçimiyle bu inanç sömürgecilerle sömürgeleştirilenler arasındaki ilişkileri haklı göstermeye yaramıştır.
Bu eski bir İngiliz ilkesidir: “Might is right” (güçlü olan haklıdır). Elçilerdeki güçlü olanın tepeden bakışıdır. Sağdaki elçinin neredeyse gölgesi gibi döşemeye düşen ve yamuk bir bakış ile görülebilen kafatası ise elçinin sorumluluk bölgesindeki sömürgeleştirme işlerinin hızla devam ettiğinin de bir yansımasıdır.
devam edecek.... |
|
| Yukarı dön |
|
| |
azadrenas Yeni Üye

Katılma Tarihi: 21.10.2005 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 10
|
| Gönderen: 04.12.2005 Saat 23:14 | Kayıtlı IP
|
|
|
bab bir adam.kırılgan temas adlı derleme kitabı kesinlikle okunmakı.Lacan'nın postmodern yorumcusu.
__________________ hayat,varolanda yitip gitmenin katlanılmaz acıtıcılığıdır.
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 06.12.2005 Saat 10:17 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Zizek “yamuk bakmak” kavramını “gerçeği görmek” anlamında kullanıyor. Zizek, psikanalitik film çözümlemelerinde ilk adım olarak “yamuk bakmak”la başlıyor. Ancak burada, her tür analizin temelinde duran, ileti çözümlemesinde, dairesel iletişimi kullanan kaynağın bilinçaltı kurgusuna yöneliyor. Örneğin Charlie Chaplin filmlerinde canalıcı özelliğin, çocuklara karşı takınılan kötü, sadistçe, aşağılayıcı tutum olduğundan söz ediyor. “Chaplin’in filmlerinde çocuklara o alışılmış tatlılıkla davranılmaz: Başarısız olduklarında onlarla dalga geçilir, alay edilir, gülünür, onlara sanki tavukmuşlar gibi yemek dağıtılır,vb. gelgelelim, burada sorulması gereken soru, bize korunmaya muhtaç yumuşak yaratıklar gibi değil de alay etme ve dalga geçme nesneleri olarak görünmeleri için çocuklara hangi noktadan bakmamız gerektiğidir. Bunun cevabı tabii ki çocukların kendilerinin bakışıdır. Yalnızca çocuklar çocuklara bu şekilde davranır; nitekim çocukla karşı alınan sadistçe mesafe çocukların kendilerinin bakışıyla simgesel özdeşleşme kurulduğunu ima eder.
Zizek’e göre, Chaplin, çocukluğunun geçtiği sokakların etkisini üzerinde taşıyor. Bilinçaltında yaşayan sokak çocuğunu, Charlie Chaplin film kamerasında, çocuğun bakışı ile izleyiciye yansıtıyor.
İmge ve Bakış
“İmgesel ve simgesel özdeşleşme” arasındaki ideal ego ile ego-ideali arasındaki ilişki, ‘kurulmuş’ özdeşleşme ile ‘kurucu’ özdeşleşme arasındaki ilişkidir: İmgesel özdeşleşme, içinde kendi kendimize hoş göründüğümüz imgeyle, “olmak istediğimiz şeyi” temsil eden imgeyle özdeşleşmedir; simgesel özdeşleşme ise, tam da gözlediğimiz yerle, kendi kendimize hoş, sevilmeye değer görünecek şekilde baktığımız yerle özdeşleşmedir.
Başat, yaygın özdeşleşme anlayışımız, modelleri, idealleri, imagemaker’ları taklit etmeye dayalı özdeşleşmedir; (Çoğunlukla tepeden bakan bir “yetişkin” perspektifinden) gençlerin popüler kahramanlarla, pop şarkıcılarıyla, sinema yıldızlarıyla, sporcularla, vb. özdeşleştikleri söylenir. Bu yaygın anlayış iki kere yanıltıcıdır. Bir kere, biriyle özdeşleşmemizin temelinde yatan özellik çoğunlukla gizlidir. Bunun ille de şahane bir özellik olması gerekmez. Bu paradoksu ihmal etmek siyasi olarak ciddi yanlış hesaplar yapmaya yol açabilir; özdeşleşilecek özelliğin ötekinin belli bir başarısızlığı, zaafı, suçluluk hissi de olabileceğidir, öyle ki başarısızlığa işaret ederek özdeşleşmeyi istemeden pekiştiriyor olabiliriz.
Ama daha da ciddi ikinci hata, imgesel özdeşleşmenin her zaman Öteki’deki belli bir bakış (gaze) adına yapılan bir özdeşleşme olduğunu gözden kaçırmaktır. Nitekim, bir model imgenin her taklidinde, her “poz kesme”de sorulacak soru şudur: Özne bu rolü kimin için yapıyor? Özne kendini belli bir imgeyle özdeşleştirirken hangi bakış dikkate alınıyor? Kendimi görme tarzım ile kendi kendime hoş görünebilmek için kendime baktığım nokta arasındaki bu mesafe, histeriyi anlamak için elzemdir.
Kendimizi görme tarzımıza bir örnek olarak Frank Kapra’nın “İt’s a Wonderful Life” filmindeki karakteri gösterebiliriz: Kahraman, bir Amerikan kasabasında yaşayan ve kasaba halkının acımasız, vahşi kapitalist karşısında ayakta kalması için mücadele eden bir kişidir. Sürekli isteklerini erteleyerek kasabanın ihtiyaçları ile kendi ihtiyaçlarını uyumlu hale getirmeye çabalar. Tüm kasaba onun kendisine bakmakta (gaze) olduğu büyük Öteki’dir. Ne zaman ki bu bakışı yitirir, mevcut gerçekliği ayakta tutan bağlantıyı kaybeder. İşte o zaman intihar etmeye karar verir. Bu “bir” şeyi seçmek yerine hiçbir şeyi seçmektir, gerçeklikten kaçmak ve “gerçek” in acımasızlığına boyun eğmektir. Böylesi bir boyun eğmenin üstesinden gelmek için kendisine bir fantezi inşa eder; eğer o olmasaydı kasaba ne hale gelirdi: Bu fantezi sayesindedir ki, Öteki için ne anlama geldiği sorusuna cevap bulur, simgesel evrene bir dayanak oluşturur. Bir başka deyişle kendisini görmek istediği simgesel aynayı, fantezi dünyasının yardımıyla yaratır ve izleyici de aynadaki imgesine yöneltilen bakışa ortak eder.
devam edecek…. |
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 11381
|
| Gönderen: 06.12.2005 Saat 13:22 | Kayıtlı IP
|
|
|
Sevgili yıldız;
"YAMUK B-AKIŞIN" KENDİSİNE "YAMUK BİR BAKIŞ FIRLATTIĞIMIZDA" neyi görürüz/buluruz ,şeklindeki bir soru sizde nasıl bir "anlam" oluşturur ve bu soru bağlamında ne dersiniz?
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 06.12.2005 Saat 13:37 | Kayıtlı IP
|
|
|
ferda Yazdı:
|
Sevgili yıldız;
"YAMUK B-AKIŞIN" KENDİSİNE "YAMUK BİR BAKIŞ FIRLATTIĞIMIZDA" neyi görürüz/buluruz ,şeklindeki bir soru sizde nasıl bir "anlam" oluşturur ve bu soru bağlamında ne dersiniz?
|
|
|
Yukarıda alıntıladığım cümlenize "yamuk bakış"la bakmam gerektiğini söylerim öncelikle... 
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 06.12.2005 Saat 14:02 | Kayıtlı IP
|
|
|
Zizek, "yamuk bakmak" kavramını "gerçeği görmek" anlamında kullanıyor. Sizin sorunuzu buna uyarlarsam; "yamuk bakışın"kendisine "yamuk bir bakış fırlattığımızda "hipergerçeği görmek" gibi bir durumda kalabiliriz- ki bu artık bir gerçek midir işte o konuda kuşkuluyum.
Yukarıdaki Chaplin örneğinde, Zizek, Chaplin filmlerine "yamuk bakıyor". Sizin sorunuza göre Zizek'in yamuk bakışına bizim yamuk bir bakış fırlatmamız gerekiyor. O zaman da şunu sorarım. Zizek'in yamuk bakışında gördüğü Chaplin'in bilinçaltı esasen kimin bilinçaltıdır?
Umarım sorunuzu doğru anlamış ve yanıtlama çabamda başarılı olmuşumdur. Sevgiler...
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 11381
|
| Gönderen: 06.12.2005 Saat 14:20 | Kayıtlı IP
|
|
|
ferda Yazdı:
|
Sevgili yıldız;
"YAMUK B-AKIŞIN" KENDİSİNE "YAMUK BİR BAKIŞ FIRLATTIĞIMIZDA" neyi görürüz/buluruz ,şeklindeki bir soru sizde nasıl bir "anlam" oluşturur ve bu soru bağlamında ne dersiniz?
| | |
Yukarıda alıntıladığım cümlenize "yamuk bakış"la bakmam gerektiğini söylerim öncelikle... 
Çok hoş!
Şaka bi yana şunu "vurgulamaya" çalıştım.
Zizek in o saptamasını okuduğumda, BİLGİNİN (bu noktayı "tam-olarak nasıl ifadelendirebileceğimi "kestirtemiyorum", yardımcı ol lütfen) "belli iktidar biçimlerince" kullanılması durumunda yamuk bakmak oldukça ÖNEMLİ VE İŞLEVSEL., ancak "ASIL" sorunun bu olmadığı kanaatindeyim.
Yamuk bakmak "gerçek" denilene değil de "SMÜLASYONSUZ" görmeye götürür bizi diye düşündüm. Bir anlamda "SANI-ÜZERİ" sanılardan kurtarır, ancak bu bakış bizim, insan denilenin TÜM-SANILARINI ortadan kaldırıp GERÇEK-DENİLENİ görmesini sağlar, saptamasının olanaksız olduğunu düşünüyorum.
Umarım ifadelendirebilmişimdir.
Örneğin
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 06.12.2005 Saat 14:55 | Kayıtlı IP
|
|
|
ferda Yazdı:
| Bir anlamda "SANI-ÜZERİ" sanılardan kurtarır, ancak bu bakış bizim, insan denilenin TÜM-SANILARINI ortadan kaldırıp GERÇEK-DENİLENİ görmesini sağlar, saptamasının olanaksız olduğunu düşünüyorum.
Umarım ifadelendirebilmişimdir. |
|
|
Gayet güzel. Alıntıları aktarırken zihnime takılan sorulardan biri de buydu sevgili Ferda. Bu başlıkta mı olur yoksa özne başlığında mı, ama bu bağlamda açılımlarınızı bekliyorum.
|
| Yukarı dön |
|
| |
azadrenas Yeni Üye

Katılma Tarihi: 21.10.2005 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 10
|
| Gönderen: 07.12.2005 Saat 12:26 | Kayıtlı IP
|
|
|
zizek Lacancı bağlamda psikanalizi popüler kültürü çözümlemenin bir katalizürü olarak kullanır.düşünsel paradigmasını üç temel başlık üzerinden geliştirir:Felsefe(Hegel),Psikanaliz(Lacan),Popüler kültür(Hithock filmleri)...
__________________ hayat,varolanda yitip gitmenin katlanılmaz acıtıcılığıdır.
|
| Yukarı dön |
|
| |
oe_ Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 27.05.2004
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 2306
|
| Gönderen: 07.12.2005 Saat 14:14 | Kayıtlı IP
|
|
|
Bu tabloda iki sefirin önünde, yerde duran ve anlamsız bir döşeme deseniymiş gibi görünen şey, tabloya yandan ve hafifçe başımızı eğerek (yamuk) baktığımızda bir kafatası olarak algılanır.

Lacan’ın sık sık seminerlerinde bahsettiği Holbein’in bu tablosundaki idelojik anamorfozu John Berger ise ünlü eseri “Görme Biçimleri”nde, tablodaki elçilerin bakışlarından hareketle, şöyle anlatıyor:
“Tablodaki iki adam kendilerinden emin ve resmidirler: Aralarındaki ilişki açısından bakıldığında rahattırlar. Peki, ressama –ya da bize –bakışları nasıldır? Gözlerinden duruşlarından, kimse onları tanımasa da olurmuş gibi bir şey okunmaktadır: Sanki başkaları onların değerlerini anlayamazmış gibi bir bakış. Adamların ait olmadıkları bir şeye bakar gibi bir halleri vardır. Onları çevreleyen ama adamların dışında kalmak istedikleri birşeydir bu. En iyisini düşünürsek onları çevreleyen, onları alkışlayan bir kalabalık en kötüsünü düşünürsek, rahatlarını kaçıran insanlar olabilir bunlar. Bu adamların dünyanın geri kalan kesimiyle ilişkileri nelerdir? Resimde adamların arkasındaki rafta görülen nesneler –imleri çözebilen birkaç kişiye-bu adamların dünyadaki yeri hakkında belli bir bilgi vermek amacıyla konmuştur oraya. Dört yüzyıl sonra biz bu bilgiyi kendi görüşümüze göre yorumlayabiliriz artık. Üst raftaki bilimsel araçlar denizcilikte kullanılıyordu. Deniz yollarının tutsak ticaretine, ticaret gemilerine açıldığı sıralardaydı bu. Öbür kıtaların zenginlikleri bu gemilerle Avrupa’ya aktarılıyordu. Bu zenginliklerle sanayi devriminin çıkış noktası olan kapital birikimi sağlandı. Alt raftaki kürenin yanında bir aritmetik kitabı, bir ilahi kitabı, bir de ud vardır. Bir ülkeyi sömürgeleştirebilmek için insanlarını Hıristiyan yapmak, onlara hesap öğretmek gerekiyordu: Böylece onlara dünyada en ileri uygarlığın Avrupa uygarlığı olduğu kanıtlanıyordu. Elbette Avrupa sanatı bunun dışında değildi. Burada bizi ilgilendiren onların dünyaya karşı takındıkları tutumdur. Bu da bir sınıfın genel tutumudur. İki elçi dünyanın kendilerine hizmet etmek için var olduğuna inanan bir sınıfın insanlarıdır. En aşırı biçimiyle bu inanç sömürgecilerle sömürgeleştirilenler arasındaki ilişkileri haklı göstermeye yaramıştır.
----------------------------------------------
Bir resmi okumak. Acaba gerçek resimlerden/fotoğraflardan ne çok malzeme çıkardı empati oyununa diye geçti aklımdan bir an. Hele yüzler...
---
'Yamuk bakmak' kavramı bende alışılmış olana (düz bakış) bir karşı çıkış ve tepki hissini de uyandırıyor.
Bir de aklıma gelen, bazı görme illüzyonu taşıyan resimler vardır. Sadece tek bir açıdan bakıldığında illüzyon olan. Birazcık yamuk baktığınızda sahteliği hemen ortaya çıkar.

http://psylux.psych.tu-dresden.de/i1/kaw/diverses%20Material /www.illusionworks.com/html/ames_room.html
http://www.puzzlingworld.co.nz/illusionrooms.html
http://www.michaelbach.de/ot/
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 08.12.2005 Saat 10:51 | Kayıtlı IP
|
|
|
Teşekkürler sevgili oe_
|
Semptom’un Diyalektiği
Zizek’te “yamuk bakmak” aynı zamanda Lacan’ın bastırılmış olanın geri dönüşü olarak kullandığı Semptom kavramını da açıklar.
Semptom’u “bastırılmış olanın geri dönüşü” diye tanımlayan Lacan ilk seminerinde Weiener’in zamanın yönünün tersine çevrilmesi metaforunu semptomu açıklamada kullanır:
“Wiener, ikisinin de zaman boyutları birbirlerine zıt yönde hareket eden iki varlık soyutlar. Tabii ki bu hiçbir anlama gelmez ve hiçbir anlama gelmeyen şeyler birdenbire, ama gayet farklı bir alanda işte böyle bir anlam ifade ediverirler. Eğer bunlardan biri diğerine bir mesaj, söz gelimi bir kare gönderirse zıt yönde hareket eden varlık, kareyi görmeden önce karenin ortadan kalkışını görecektir. İşte biz de böyle görürüz. Semptom başlangıçta bize, analiz epey uzun bir yol kat edene kadar, biz anlamını fark edene kadar anlaşılmamayı sürdürecek bir iz olarak görünür.”
“Bastırılmış olanın dönüşü” olarak semptom tam da, nedeninden (gizli çekirdeğinden, anlamından) önce gelen bir sonuçtur ve semptomu işlerken tam da geçmişi yaratmaktayız. Geçmişin, uzun zaman önce unutulmuş travmatik olayların simgesel gerçekliğini üretmekteyiz.
Gerçeği ortaya çıkaran “Bit yeniği”, olan semptomu yakalamak için Lacan “gözden kaçırılanları” incelemek gerektiğini söyler. Eylemimizin bakmakta olduğumuz durumun çoktan bir parçası olduğunu, yanlışımızın Doğru’nun kendisinin bir parçası olduğunu gözden kaçırırız. Doğru’nun/Hakikat’in “yanlış tanımadan” çıktığı bu paradoksal yapı bize şu sorunun cevabını verir: Aktarım neden zorunludur, analiz neden ondan geçmek zorundadır? Aktarım, sayesinde nihai Doğru’nun (bir semptomun anlamının) üretildiği temel yanılsama ortaya çıkar.
Zizek, doğruyu ele geçirmemizi sağlayan semptom’un “yanlış tanıma”nın içinde saklı olduğunu göstermek için Jane Austen’in “Gurur ve Önyargı” adlı eserini örnek verir:
”Elizabeth ve Darcy, farklı toplumsal sınıflara ait olmalarına rağmen (Darcy son derece zengin bir aristokrat aileden, Elizabeth ise yoksullaşmış orta sınıftandır) güçlü bir karşılıklı çekim hissederler: Darcy, gururu yüzünden, duyduğu aşkı değersiz bir şey olarak görür: Elizabeth’e evlenme teklif eder ve Elizabeth’in onun teklifini eşsiz bir onur olarak kabul etmesini bekler. Ama Elizabeth, önyargısı yüzünden, Darcy’nin ona tepeden bakan bir eda ile evlenme teklif etmesinden incinir ve onu reddeder. Bu çifte başarısızlık, bu karşılıklı yanlış –tanıma, her öznenin kendi mesajını ötekinden tersine çevrilmiş biçimde aldığı çifte bir iletişim hareketi yapısına sahiptir: Elizabeth kendini Darcy’ye görgülü, zeki bir genç kadın olarak sunmak ister ve ondan “sen sahte incelikler yapan, zavallı, boş kafalı bir yaratıktan başka bir şey değilsin” mesajını alır: Darcy kendini Elizabeth’e gururlu bir centilmen olarak sunmak ister ve ondan “senin gururun aşağılık bir kendini beğenmişlikten başka bir şey değil” mesajını alır. Aralarındaki ilişkinin kopmasından sonra, ikisi de bir dizi rastlantı sayesinde, ötekinin gerçek mizacını- Elizabeth, Darcy’nin duyarlı ve hassas mizacını, o da onun gerçek onur ve zekasını-keşfederler ve roman-bitmesi gerektiği gibi-mutlu sonla biter.
Bu örnekteki karakterlerin her biri, ötekinin kusurunu algılarken –farkında olmadan- kendi öznel konumunun sahteliğini de algılar; ötekinin kusuru kendi bakış açımızın çarpıtmasının nesneleştirilmesinden ibarettir.
Semptom, kusursuz bir simgesel oluşum, kendisi de bir gösteren olduğu için yorumlama yoluyla feshedilebilen şifreli, kodlanmış bir mesajdır. Semptom kavramını, Lacan’ın teorik gelişiminin ana aşamalarını ayırt etmemizi sağlayan bir tür ipucu ya da işaret olarak kullanabiliriz. Başlangıçta, 1950’lerin başlarında, semptom simgesel, anlamlandırıcı bir oluşum olarak, bir tür şifre, sonradan ona gerçek anlamını kazandırdığı varsayılan büyük Öteki’ye yöneltilen kodlanmış bir mesaj olarak kavranıyordu. Semptom dünyanın başarısız kaldığı yerde simgesel iletişim devresinin koptuğu yerde ortaya çıkar. “İletişimin başka araçlarla sürdürülmesi”dir bir tür; başarısız, bastırılmış söz kendini kodlanmış, şifrelenmiş bir biçimde ifade eder. Semptom, deyim yerindeyse, yorumuna doğru giderken “kendi kendini sollayan” –yani analiz edebilen –bir anlamlandırıcı oluşumdur: Fantezi, analiz edilemeyen, yoruma direnen atıl bir inşadır. Semptom, ona geri dönüşlü olarak anlamını yükleyecek, engellenmemiş, tutarlı bir büyük Öteki’yi içerir ve onu muhatap alır; fantezi engellenmiş, bütünleşmemiş, tutarsız bir Öteki’yi içerir –yani Öteki’deki bir boşluğu doldurur. Semptom (örneğin bir dil sürçmesi) ortaya çıktığında rahatsızlık ve hoşnutsuzluğa neden olur ama yorumunu hazla kucaklarız; sürçmelerimizin anlamını başkalarına memnuniyetle açıklarız; bunların “öznelerarası tanınması” genellikle bir entelektüel tatmin kaynağıdır. Son tahlilde semptom, iletişime ve yoruma direnen atıl bir leke, söylemin, toplumsal sağlığının dolaşıma dahil edilemeyen ama aynı zamanda da onun pozitif koşulu olan bir leke.
|
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 11381
|
| Gönderen: 08.12.2005 Saat 14:41 | Kayıtlı IP
|
|
|
Bana öyle geliyor ki, lacan, psiko-dinamik yapısalcı yaklaşımla, post-yapısalcı yaklaşım arasında bir yerde duruyor. Dille ilgili, yaklaşımlarında, tamamen post-yapısalcı açıklamaya yakın dururken, "davranışlarla" ilgili yaklaşımlarında "psiko-analizi" daha da "derinleştirerek çözüm bulmayaçalışıyor.
Burda sanırım "öncelikle" şunu çözüme kavuşturmak gerekiyor.Psiko-analize konu olan "bilinç dışı denilen süreçler" ne kadar yapısal, ne kadar "kültürel" içerikte?
Hayvanların dünyasında(kısmi bağlamda da olsa bilinci var-saysak), bilinç-dışına "ötelemek" durumu yok. Bu noktada "bilinç-dışı" KÜLTÜREL-YAPILARIN, insandaki "arzusal" süreçlerin baskı altına alınması gereğinden mi doğuyor. Böyle konumlandırılırsa, yukarıda sözü-edilen sorunları "psiko-dinamik" yapılarla çözümlemek ne kadar işlevsel olur.
Yukarıda örneği verilen, Elizabeth ve Darcy "ilişkisini" nasıl okumak gerekiyor. Benzer durumları yaşayan "herkeste" aynı davranış tarzları mı gerçekleşir, yoksa bu durum, bu "bireylerin" içinde yetiştikleri "kültürel" geri plana göre şekillenen ve "onlarda-olan" bireysel bir durum mudur?
__________________ "NE DİYEBİLİR<--İM Kİ"
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 15.12.2005 Saat 15:53 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Matrix ve Büyük Öteki
Andy ve Larry Wachowski kardeşlerin 1999 yapımı Matrix filmini, “Büyük Öteki”* kavramı içinde çözümleyen Zizek Matrix’i yabancılaşmış öznelerin kurgusu içinde şöyle okur:
“Matrix, tek kelime ile Lacancı “Büyük Öteki”, sanal sembolik düzen, gerçekliği bizim için yapılandıran şebekedir. Bu “Büyük Öteki” boyutu, sembolik düzende öznenin yapılandırıcı yabancılaştırılmasının boyutudur: Büyük Öteki ipleri elinde tutar, özne konuşmaz, sembolik yapı tarafından “konuşturulur”. Matrix’in tezi, büyük Öteki’nin gerçekten var olan bir Mega-Bilgisayarda cisimleştiğidir. Matrix’in merkezi imgesi, milyonlarca insanın tüpler içinde edilgen bir biçimde yatarak Matrix’e enerji temin etmesidir. Bu yüzden Matrix’in kontrol ettiği sanal gerçeklikten uyandıklarında, bu uyanma dış gerçekliğin geniş alanına bir açılma değildir. Bu mutlak edilgenlik, bilinçli tecrübemizi etkin, kendi kendini gerçekleştiren özneler olarak sürdüren ipotek altına alınmış fantezidir. Nihayetinde hayat özümüzü bizler birer yaşayan aküymüşüz gibi söküp alan Öteki’nin (Matrix’in) jouissance ** aracı olduğumuz nosyonu mutlak fantezidir. İlk bakışta, bizim siberuzam tecrübemizin bu evrene uyduğu düşünülebilir: Siberuzam Gerçek’in atıllığıyla engellenmemiş, sadece bizim koyduğumuz kurallarla sınırlı bir evren değil miydi? Matrix’teki Sanal Gerçeklik’le aynı değil mi? İçinde yaşadığımız ‘gerçeklik’ değiştirilemez karakterini yitiriyor: bir insanın iradesi yeterince güçlüyse değiştirebileceği olumsal kuralların yürürlülükte olduğu bir alan haline geliyor. Ne var ki, Lacan’a göre bu standart bakış açısının hesaba katmadığı şey, Öteki ile Jouissance arasındaki ilişkidir. Bunu iç-edilgenliğin, dünyaya etkin müdahalemizin bedelini ödediğimiz, mükemmel fantezi senaryosu olarak okuyamaz mıyız? (Kadife Karanlık-Su Yayınevi)
*öteki/Öteki (F.autre/grand Autre, İ. Other/big Other) Lacan’a göre öznenin oluşumu daima “öteki”yi varsayar. Ben’in ortaya çıkabilmesi için, çocuğun kendisini “öteki” olarak görebileceği bir ayna evresi zorunludur. Aynada görülen (ve bedensel bir bütünlük, tamlık yanılsaması yaratan) öteki, ben’in temelidir. Bu ilk, “öteki”, Lacan’a göre “küçük” öteki’dir (küçük “a” ile yazılan autre). Zamanla çocuk başka küçük öteki’ler de algılar; bu algılar bedensel tamlık yanılsamasını bozduğu için de parçalanmaya, eksik’e saldırganlık tepkisiyle karşılık verir. Ancak tüm bu öteki’ler imgesel düzeyde varolurlar. Büyük “A” ile yazılan Öteki (Autre) ise, simgesel düzenin ta kendisidir. Bir muhatap değil, hitap edenin içinde varolduğu simgesel sistemin belirleyicilerinin toplamıdır. Özne küçük öteki ile imgesel düzende karşılaşıp bir ben inşa etmeye başladıktan sonra, kelimenin psişik ve gramatik anlamında bir “özne” olabilmesi için, simgesel düzende de büyük Öteki ile karşılaşmak zorundadır. Büyük Öteki, oradan kendimize bakarak, kendimizi olmak istediğimiz gibi gördüğümüz konumdur. Büyük Öteki, bir eksik’i olmadığı varsayılarak (eksik’i gizli tutularak), tüm arzunun mekanı olarak kurulur; bu mekanı Babanın-Adı, devlet, tanrı, yasa, kısacası özne için simgesel düzenin bütünlüğünü temsil eden herhangi bir şey dolduralabilir. Psikanalitik terapi pratiğinde bu yer, psikanalist tarafından işgal edilir. (S.Zizek-Kırılgan Temas)
** Jouissance Lacan’ın Freud’un “haz ilkesinin” ötesine yerleştirdiği bir kavramdır. Freud’da haz (Lust) bedensel/ruhsal bir gerilimin boşalmasından ibarettir (aynı şekilde Unlust da bu gerilimin sürekli kılınmasıdır). Dolayısıyla haz, bir tatmin ve rahatlama duygusuyla birlikte anılmalıdır. Oysa jouissance basit bir tatminin ötesinde, bir “dürtü tatmini”dir; dolayısıyla imkansızdır. Örneğin ilksel eksiğin (anneden koparılmış olmanın) giderilmesi arzusunun gerçek bir tatmini yoktur, ancak psikotik bir durumda mümkündür bu tatmin; oysa jouissance bu eksiğin giderilmesi fantezisini yaratarak kendini Gerçek’te temellendirir. Haz, benliğin/tinin iç dengesini kurmaya/korumaya yöneliktir; jouissance ise bu dengeyi daima bozarak “haz ilkesinin ötesine” geçer. Acıda, ölümde, semptomların sürdürülmesinde bulunduğu farzedilen paradoksal haz, aslında haz değil jouissance’ın ta kendisidir. (S.Zizek-Kırılgan Temas) |
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 11.06.2006 Saat 14:25 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
(...) 1990’la birlikte üzerinde oturduğumuz kanepenin yüzeyindeki desen değişiverdi; Lacan’ın kapitone noktaları, gösterenleri gösterilenlere rapteden raptiyeler yerlerinden fırladılar; kanepe eski düzenli, baklava desenli yapısından sıyrılıp, içi pamuk dolu şekilsiz bir çuvala dönüştü. Elimizde raptiyelerle yeni kapitone noktaları yaratmaya çalıştıysak da boşunaydı bu; daha ikinci raptiyeyi takmaya çalışırken ilki yerinden fırlayıveriyordu. Gösterenleri gösterilenlere bağlayan, anlamı oluşturan köşe taşları yerlerinden fırlamıştı. Artık anlam yoktu; bir zamanların “mutlak hakikat” imanını bir yana bıraktım, geçici ve tarihsel anlamlar bile elimizden sıyrılıp kaçar hale gelmişti.
İşte bu noktada Sol, eline geçen her yarım ve eksik açıklama/anlamlandırma çabasını, “Bu değil!” diye bir yana fırlatmaya başladı. “Bu değil!” takıntıya dönüştü: Artık elimize geçirdiğimiz kağıtlara bakmıyorduk bile: Althusser? Bu değil! Poulantzas? Bu değil! Frankfurt okulu? Bu değil! Adorno? Bu değil! Benjamin? Bu değil! Anarşizme dönüş? Bu değil! Leninizme dönüş? Bu değil! Sol liberalizm? Bu değil! Çevrecilik? Bu değil! Feminizm? Bu değil! Heidegger? Bu değil! Yorumsamacılık? Bu değil! New Age mistisizmi? Bu değil! Listeyi ilanihaiye uzatmamız mümkün. Kuşkusuz sorun yalnızca Sol’un takıntı nevrozu (numarası)nda değildi; aranan şeyin, arzu nesnesinin tam ve bütünlenmiş bir nesne olmasının beklenmesinde ve böyle bir nesnenin de asla mevcut olmamasındaydı sorun. Günahlarını almayalım, bu arayıştaki bazı uğraklar bize “Ben o değilim!” mesajını vermeye çalışmadılar da değil: Örneğin Althusser ve Poulantzas, biri cinnete, diğeri intihara yönelerek bunu açıkça belirttiler. (Ki tam da bu nedenle aranan nesneye en çok onların yaklaşmış oldukları, Gerçek’e gözucuyla bakmayı başarabildikleri ve arkasına dönüp Sodom’a bakan Lut’un karısı gibi, bunu kaldıramadıkları söylenebilir.)
Peki Sol’un bir noktada durup da, “İşte bu!” diyebileceği bir an, bir uğrak hiç olmayacak mı? Wallerstein’ın son derece akla yakın kehanetine inanacak olursak, önümüzdeki onyıllar “bildiğimiz dünyanın sonu”na tanık olacak; yalnızca bir dünya sistemi olarak kapitalizmin değil, bugüne kadar alıştığımız/bildiğimiz anlamlandırma biçimlerinin de sonuna.
Gene Wallerstein’a göre, bu “son”un önceden belirlenmiş yeni bir başlangıçla özdeş olduğunu sanmak, cahil iyimserliğinden başka bir şey değil. Tam tersine “bizim” bu son boyunca ne yaptığımız, yeni başlangıcın ne yönde ve nasıl gerçekleşeceğini belirleyecek unsurlardan biri olacak. Öyleyse Sol’un artık takıntı nevrozu numarasını yapmaktan vazgeçmesinin, (tarihsel ve geçici, eksik ve kendi içinde çelişkilerle dolu olduğunu bildiği) bir kağıdı yakalayıp, “İşte bu!” diyebilmesinin vakti de hızla yaklaşıyor demektir –ki bunu diyebildiği anda da aradığını bulmuş olacaktır zaten. (Bunun tersi ise geçerli değil: “İşte bu!” demek için aradığını bulmayı beklerse, asla bulamayacaktır; “aradığı” diye bir şey olmayacaktır çünkü, “aranan” ancak “bulma” ediminde mevcudiyet kazanır.)
Slavoj Zizek’in bu “İşte bu!”nun en önde gelen adaylarından biri olduğunu söyleyebiliriz.
(...) Çalışmaları esas olarak Lacancı psikanaliz, felsefe ve popüler kültür konularında yoğunlaşmıştı. Bu üçlü yapı (Lacancı psikanaliz, Alman idealist felsefesi ve popüler kültür-özellikle sinema-araştırmaları) Lyublyana okulunun olduğu kadar Zizek’in kişisel düşünce gelişiminin de sacayağını oluşturur. Lacan- Hegel-Hitchcock üçlüsü, Zizek’in alamet-i farikası olmuştur bir bakıma.
Bu üç ismin bir araya gelmesi bile, Zizek’in arayışının ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösterir. Kuşkusuz Zizek’in bu isimleri kendi düşüncesinde bir araya getirişinde, büyük ölçüde Lacan’dan öğrendiği bir entelektüel stratejinin, “.....ile okuma” stratejisinin payı çok önemlidir. Lacan bize “Kant’ı Sade ile” okumayı önermişti. Zizek ise “Hegel’i Lacan ile”, “Lacan’ı Hitchcock ile” okumayı önerir.
Bu öneriler basit “yeniden okuma” önerileri değildir; daha ziyade okunacak olanın içine yeni bir odak, yeni bir çekirdek yerleştirmeyi, iç dengelerini ve sentaksını altüst etmeyi, değiştirmeyi önermektedir Zizek.
Bu stratejinin Marx’ın “Hegel’i Feuerbach ile” (Hegel sisteminin içine materyalist bir çekirdek yerleştirir), “Proudhon’u Adam Smith ile” (Proudhon’un ütopyacı yanılsamalarını politik iktisat ile altüst eder), “Adam Smith’i Hegel” ile (politik iktisat kategorilerini diyalektik bir düşünce ile yeniden koyutlar) okuması ile büyük ölçüde benzerlik taşıdığı gözden kaçırılmamalıdır. Ancak Marx’ta önemli ölçüde sistematik ve bir bakıma da teleolojik olan bu çaba, Zizek’te (tam da içinde yaşadığı takıntılı arayış çağının bir gereği olarak) durmak bilmeyen çok yönlü bir harekete, birbirinden çok farklı düşünce alanlarının bir birine, bir diğerine yönelen bir dizi sipahi akınına dönüşür.
Zizek vardığı (ve altüst ettiği) hiçbir alanda fazla kalmaz, orada “yerleşik düzene” geçmez; biraz nefeslendikten sonra bir sonraki akını için hızla uzaklaşır. Vardığı her yeri, eline geçen her kağıda “Bu değil!” diye bir yana fırlatan çağımız sol aydının en aşırıya vardırılmış örneği gibidir bu açıdan.
İşte tam da bu yüzden, günümüzde Sol’un “İşte bu!” diyebileceği nadir düşünürlerden biridir Zizek. Tam da bu arayışın en mükemmel örneği olduğu, bu arayışı en aşırı biçimiyle temsil ettiği için, arayış alanının genişliği ve çeşitliliğini, Descartes’dan Balibar’a, Hegel’den Schellin’e, klasik tragedyadan çağdaş popüler sinemaya ve bilimkurguya kadar uzanan bir aşırılıklar dizisi biçiminde kurduğu için, o arayışın “en nihayet bulunmuş” arzu nesnesinin, arama edimi tarafından kurulan arzu nedeninin bugünden cisimleşmiş sureti gibidir.
Kuşkusuz, “en nihayetinde bulunmuş arzu nesnesi”, tanımı gereği “boş” bir konumdur, “boş” kalmasıyla mevcudiyet kazanır. Zizek’in bu konumu işgal edebilmesi için tam da aşırılığının bir sonucudur. Tabii ki bu “boş” konumu doldurmayı sürdürebilmesi de çok temel bir şarta bağlıdır: Takıntılı arayışını sürdürmesi. Zizek “İşte bu!” deyip arayışını nihayete erdirdiğinde (ya da eğer erdirirse), onun bulduğu “İşte bu!” ulusötesi Sol’un aramakta olduğu şeyin ta kendisi olmayacaktır; tersine Zizek’in kendisi, tam da bu “bulma” edimiyle “İşte bu!” olma niteliğini yitirecektir.
O yüzden bugün için yapabileceğimiz tek şey, Zizek’in “aradığını asla bulamamasını” ummak; çünkü o aradıkça, biz bulmaya devam edeceğiz.
Bülent Somay
“Kırılgan Temas” sunuşundan
|
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 11381
|
| Gönderen: 11.06.2006 Saat 22:21 | Kayıtlı IP
|
|
|
....Kuşkusuz sorun yalnızca Sol’un takıntı nevrozu (numarası)nda değildi; aranan şeyin, arzu nesnesinin tam ve bütünlenmiş bir nesne olmasının beklenmesinde ve böyle bir nesnenin de asla mevcut olmamasındaydı sorun....
Oh ne ala mualla..., "buldum-denilen" her zaman "boştur", bulunamayandır, "marksist-arzu", "yetkinliği-arar" ister, bu ise olanaksızdır, o halde, "çark-edilmelidir". Bu mudur yani... Bulmak, "bulamayacağım-demek midir", "zi-zek" bulamıyorum, dediği için mi "bir-bulucudur", bu ne "boş-boğazlıktır..."
Solun da, solu-anlamaya çalışanlşarın da "açmazı" şu noktada başlıyor, "pratik-aklı" "teorik-akıl" üzerinden "konuş-landırmaya" çalışıyorlar, "marksizm", kendini-onamak ve onatmak için, "zeminini/sırtını", "ontik-epistemik", "kuramlara-dayamaya" çalışıyor, bu "bağlamda", marksist-kurama "dışardan" yönelen, "intel-lectlerin", "kafaları-karışıyor", kuram karşısında, kuramın, "yanılsamalı-noktalarından" dem-vurarak, "vur-abalıya misali", onu çar-çabuk "harcayı-veriyorlar", zi-zek in, "marksizmi" okuması, "teorik-akıl" üzerinden...
Oysa, "ontolojik" ve "epistemik" söylemlerdeki, "geri-kafalı" gramer okunabilseydi, geriye hiç-bi sorun kalmayacaktı.
Yaşamı-okumakla, "varlık" ve "bilgi" denileni okumak, bir-birinden ayrı süreçleri, yapıları gerektiriyor, yaşam-denileni, "geri-kafalı gramerin", "ontik-epistemik" "kurguları" üzerinden okursanız, "çuvallamanız" kaçınılmazdır...
"Teorik-akıl", "kurgu-üretir" ve "ürettiği" kurguya", "dayanaklar" arar, bulamaz, bulamadı-bulamayacak (tanrı "tutmadı", "madde" tutmadı v.s, işte bu nokta, bazılarının "kafası-sandığını çok karıştırıp, "eksiltili-var oluş", "imgesel-arzusal, dönüşümler" v.s "zırvalıkları doğuruyor, oysa "sorun-dedikleri" o kadar basit ki, sadece "körün-gözünden" kaça-bilir nitelikte) bulamadıkça da, "raptiyeler- ha bire fırlar", işte bu noktada da, bu raptiyeler, niye "bi şeyleri zapt-ü rapt" altına alamıyor diye, feryat-figan başlar...
Pratik-akıl/yaşam denilense, "eylemeler" alanıdır, bu alana, ne "biyolojik-yapılardan" , ne de "tanrıdan", ne de "madde" denilenlerden giderek-açıklama getiremezsiniz, getirilemedi de ve getirilemeyecek de... Sevişme-edimini-zi, ne "anotomik-fizyolojik" yapılarınıza, ne "fiziksel-hareketliliğinize" ne de "tanrılarınıza", indirgeyerek ve geri-götürerek "çözündüremezsiniz", anlayamazsınız, veya da "başka-bi ediminizi", tüm-asırlar boyunca soruldu, "neden-seviyorum", "neden yaşıyorum", neden dünyadayım", hiç-bir "halta da" yaramadı, yaramıyor, yaramayacak, "işleri-karıştırmaktan" başka, "kedinin-kuyruğunu yakalama" çabası-gibi, "bey-hude" bi çaba..
İşte bu noktada, "marksist-kuram" (kavram-hafızanızı silmeye ve "öyle-okumaya" çalışın lütfen, o "kusursuzluk-arayışıdır", o "allahsızlıktır", "o" v.s v.s dir gibi) devreye giriyor, bu kuramı, "naiv" "niyetleri-açısından" okumadığınız sürece, "anlayamazsınız" ve anlayamadığınız için-de, kurama dair "entellektüel-düzeyi" oldukça "yüksek" yanılsamalar üretirsiniz, marksizmi, "yerle-bir" etmek, son derece kolaydır, "bu-denli" çaba sarfetmeye gerek yoktur, ancak, yerle-bir edemeyeceğiniz ve insan-hayat denilebden "sökemeyeceğiniz-tek" şey, onun "niyetleridir"...
Yaşam-açısından, konuştuğunuz, "baktığınız" sürece bu böyle olacaktır, eğer, "aslolan-denilen" hayat ise, ontik ve epistemik denilen her-şey, "bu bağlamda" var ise ve olmak zorunda ise, (çünkü yaşam-bağlayanını/ bağlamını, ortadan kaldırdığınızda, "ontik ve epistemik olanın da " g-ereği kalmıyor, yaşam-denilen olmadan ve "bu bağlama-alınmadan", "kuru-kuruya" kalır, "olmaklığımız" ve "bilmekliğimiz"), bu hayat-denilenin içinden, "iyi ve güzel" olana ulaşma isteği, her-zaman "olacaktır" ve bu da zaten, "komünal-toplum isteğidir", "iyi ve güzeli isteyen her-kim ise, bu kişi "orada-olmak zorundadır", değilse, kendi-açmazıyla baş-başadır...
Marksiz-mi, _carksizm de olabilirdi bu sorun-değil, "iktidaryen-okumalar, "kavramlar-üzerinden olur_ iyiyi ve güzeli "isteme-olarak" okuyorum, bunu ötesindeki, epistemik-ontik anlayışları "umrumda-değil" ve zaten kimsenin de umrunda değil, ancak, şimdiye değin, yaşam-denilene, "kurgular-üzerinden" yaklaşıldığı için, marksizm, "çıkış-niyetiyle değil", entellektüellerce, "ontik ve epistemik" yönüyle alınmıştır ve zaten, "entellektüel-denilen" insan kesimlerinin, "hep-kaygan zeminlerde bulunması" ve entellektüelin, "kafa-sının" ağır-basması , "teorik-okumalar" yapması nedenleriyle, kurama, "vicdanından- iç-bünyesinden değil", kuyruğundan bakmalarına "sepebiyet" vermiştir... İşte bu "yamuk-bakış da", kuramı okumaya-çalışanlarda açmazlara neden olmaktadır.
Not-1: Yukarıdakiler, bir "açılım-için", "giriş-niteliği" taşımaktadır, "teorik-pratik" akıl-ayrımı odaklı, "pratik akıl/yaşam" söylemleri, bu noktadan hareketle çözündürülmeye çalışılacaktır, _"teorik-aklın" her türden t-uzağından sakınılmaya çalışılarak, "bu yazı" bir "ara-kesittir"_, "ASLOLAN-HAYAT DENİLENDİR", ve hayat denilenin önünü tıkayan, "ontik" ve "epistemik", "kurgucu-yaklaşımlardır", şimdiye değin, ferda-denilenin, ontoloji ve epistemoloji üzerinde bunca durması bu noktadan hareketle böyle olmuştur, bir nev-i, "temizlik-harekatı", "baca-temizleme" işlemi, kurgucu-yaklaşımların, yaşam-üzerine örtmüş-olduğu "ölü-toprağı" "eşeleyerek", yaşam-denilenin potansiyel-ateşini, "oksijen-kıvılcımlarıyla" tutuşturma isteğidir...
Not-2: Ontoloji ve epistemoloji üzerine, son-kez "teorik-aklın olanaksızlığı" "gösterilmeye çalışılacak ve sonrasında da "pratik-akla" geçiş yapılacaktır, bu saptamalar, "cılga-belirleme" girişimidir...
__________________ "NE DİYEBİLİR<--İM Kİ"
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 27.06.2006 Saat 14:22 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
İDEOLOJİ HAYALETİ
(…) Jacques Derrida, Marx hakkındaki yeni kitabında, klasik ontolojik gerçeklik-yanılsama, vs. karşıtlıklarını yıkan ele avuca sığmaz sözde-maddiliğe dikkat çekmek için “hayalet” terimini devreye soktu. İdeolojinin son sığınağını, üzerine çeşitli ideolojik oluşumların aşılandığı ideoloji-öncesi çekirdeği, biçimsel matrisi belki de burada aramamız gerekir: Hayaleti olmayan gerçeklik olmamasında, gerçeklik halkasının ancak tekinsiz, hayaletimsi bir ilave yoluyla kapanabilmesinde.
Peki, niye hayaleti olmayan gerçeklik yoktur?
Lacan bu soruya kesin bir cevap verir: Gerçeklik (olarak yaşadığımız şey), “şeyin kendisi” değildir, simgesel mekanizmalar tarafından her zaman zaten simgeselleştirilmiş, kurulmuş, yapılandırılmıştır –sorun da, simgeselleştirmenin son kertede başarısız olmasından, gerçeği tamamen “kapama”yı hiçbir zaman başaramamasından, her zaman hesabı kapatılmamış simgesel bir borç içermesinden gelir.
Bu gerçek “gerçekliğin simgeselleştirilmeden kalan parçası) hayalet kılığına bürünerek geri döner.
Sonuçta, “hayalet”, “simgesel kurgu” ile, gerçekliğin kendisinin, simgesel olarak (ya da bazı sosyologların deyimiyle, “toplumsal olarak”) inşa edilmiş olduğu için bir kurgu yapısında olması ile karıştırılmamalıdır; hayalet ve (simgesel) kurgu tam da bağdaşmazlıkları içinde “birbirlerini tamamlar” lar).
Basit bir biçimde ifade edecek olursak, gerçeklik hiçbir zaman doğrudan doğruya “kendisi” değildir, kendini ancak yarım-başarısız simgeselleştirme aracılığıyla sunar ve gerçeklik (simgesel) bir kurgu karakterine, tam da gerçekliği gerçekten sonsuza kadar ayıran bu boşlukta ortaya çıkan hayaletler sayesinde sahip olur: Hayalet (simgesel olarak yapılanmış) gerçeklikten kaçan şeye cisim verir.
Nitekim, ideolojinin ideoloji-öncesi çekirdeği, gerçeğin boşluğunu dolduran hayalet’ten ibarettir. “Asıl” gerçeklik ile yanılsama arasında net bir ayrım çizgisi çekmeye (ya da yanılsamayı gerçeklikte temellendirmeye) yönelik bütün girişimlerin hesaba katmayı ihmal ettikleri şey şudur: “Gerçeklik” (olarak yaşadığımız şey)in ortaya çıkması için, bir şeyin ondan menedilmesi gerekir –yani “gerçeklik”, tıpkı doğruluk gibi, tanım gereği, hiçbir zaman “bütün” değildir.
Hayaletin gizlediği şey, gerçeklik değil, gerçekliğin kendisinin onun “bastırılması” üzerine kurulduğu “ilksel olarak bastırılmış”, temsil edilemez X’dir.
Somut toplumsal mücadelelerle hiçbir alakası olmayan spekülasyonların bulanık sularında yolumuzu kaybetmişiz gibi görünebilir; gelgelelim bu tür bir “gerçekliğin” en iyi örneği, Marksist sınıf mücadelesi kavramı değil midir? Bu kavram hakkında uzun boylu düşündüğümüzde, “gerçeklikte” sınıf mücadelesi diye bir şey olmadığını kabul etmek zorunda kalırız: “Sınıf mücadelesi”, tam da nesnel (toplumsal) gerçekliğin kendisini kendine yeterli bir bütün olarak kurmasını önleyen antagonizmaya karşılık gelir.
Tamam, Marksist geleneğe göre, sınıf mücadelesi toplumun “bütünselleştirici” ilkesidir; ama bu, onun bize toplumu rasyonel bir bütünlük olarak kavrama yetkisi veren bir tür nihai garanti olduğu anlamına gelmez. (“her türlü toplumsal olgunun nihai anlamı, sınıf mücadelesi içindeki konumu tarafından belirlenir”). “Sınıf mücadelesi” kavramının nihai paradoksu şudur:
Toplum, tam da onun uyumlu, saydam, rasyonel bir Bütün içinde kapanmasını önleyen antagonizma, yarılma tarafından –her türlü rasyonel bütünleştirme çabasını yıkan engel tarafından –“bir arada tutulur”. “Sınıf mücadelesi” hiçbir yerde dolaysız biçimde, pozitif bir kendilik olarak bulunmasa bile, yine de, tam da namevcudiyeti sayesinde, her türlü toplumsal olguyu bir yere yerleştirmemezi sağlayan referans noktası işlevini görür – bu yerleştirme işini de söz konusu toplumsal olguyu onun nihai anlamı (“aşkın gösterilen”i) olarak sınıf mücadelesiyle irtibatlayarak değil, onu, sınıf antagonizmasının gediğini gizlemeye ve “yamama”ya, onun izlerini silmeye yönelik bir diğer girişim olarak kavrayarak yaparız.
Burada, sadece kendi varoluşunun nedenlerini silmek için varolan bir sonuç, bir bakıma kendi nedenine direnen bir sonuç gibi yapısal-diyalektik bir paradoksla karşı karşıyayızdır.
Başka bir deyişle, sınıf mücadelesi, kelimeye tam Lacan’ın verdiği anlamda, yani hep yeni simgeselleştirmeler doğmasına neden olan bir “mani”, bir engel anlamında “gerçek”tir; bu simgeselleştirmeler sayesinde onu bütünleştirmeye ve ehlileştirmeye çalışırız, ama yine bu simgeselleştirmeler bu girişimleri nihai başarısızlığa da mahkum ederler.
Sınıf mücadelesi, bizatihi kendisi toplumu kapalı bir bütünlük olarak görmemizi önleyen sınır olduğu için nesnelleştirilemeyen, toplumsal bütünlük içine yerleştirilemeyen o künhüne varılmaz sınıra verilen addan başka bir şey değildir. Ya da bir başka şekilde daha ifade edersek, “sınıf mücadelesi”, karşısında “hiçbir üstdilin olmadığı” noktaya karşılık gelir.
(…) Bilim konusuna gelince: Bilim, sınıf mücadelesinden etkilenmeyen nesnel bilgi anlamında nötr değildir ve bütün sınıfların erişim alanı içindedir tabii ki, ama tam da bu nedenle bir’dir; iki bilim yoktur, sınıf mücadelesi ise tam da bu tek bilim için, onu kimin sahipleneceğini belirlemek için verilen mücadeledir.
“Söylem” için de aynı şey geçerlidir: İki söylem yoktur, “erkek” ve “kadın” söylemi yoktur; cinsel antagonizmanın içerden böldüğü –yani hegemonya mücadelesinin cereyan ettiği “zemini” sunan –tek bir söylem vardır.
(…) ideoloji eleştirisinin nihai dayanağı –bize dolaysız deneyimimizin içeriğinin “ideolojik” olduğunu ifşa etme yetkisi veren ideoloji-dışı gönderme noktası –“gerçeklik” değil, antagonizmanın “bastırılmış” gerçeğidir.
Gerçek, olarak antagonizmanın bu tekinsiz mantığını netleştirmek için, gelin Claude Levi-Strauss’un yapısal yaklaşımı ile Einstein’a çoğunlukla atfedilen görüş, uzamın/mekanın gözlemcinin bakış açısına bağlı olarak görelileştirilmesidir –yani mutlak uzam ve zaman anlayışının iptal edilmesi.
Gelgelelim, görelilik teorisinin de kendi mutlak sabiti vardır: İki olay arasındaki uzam-zaman aralığı, hiçbir zaman değişmeyen bir mutlaktır. Uzam-zaman aralığı, kollarını iki olay arasındaki zaman ve uzam mesafesinin oluşturduğu dik açılı bir üçgenin hipotenüsü olarak tanımlanır. Bir gözlemci öyle bir hareket durumunda olabilir ki ona göre iki olay arasında belli bir zaman ve belli bir mesafe varken, bir başkasının içinde bulunduğu hareket durumunda kullandığı ölçüm araçları olaylar arasında farklı bir mesafe ve farklı bir zaman olduğunu gösterebilir, ama iki olay arasındaki uzam-zaman aralığı aslında değişmez.
Bu sabit, “bütün olası (gözlem) evrenler(in)de aynı kalan” Lacancı Gerçek’tir.
Levi-Strauss’un bir Güney Amerika yerli köyündeki binaların mekansal/uzamsal düzenlenişine ilişkin (Yapısal Antropoloji’deki) emsalsiz analizinde gördüğümüz şey de benzer bir sabittir.
Köyün sakinleri iki altgruba ayrılmıştır; bir bireyden köyünün zemin planını (kulübelerin mekansal düzenlemesini) bir kağıt parçası ya da kum üzerine çizmesini istediğimizde, hangi altgruba ait olduğuna bağlı olarak iki çok farklı cevap alırız:
Birinci (“muhafazakar –korporatist” diyelim) altgrubun üyeleri köyün zemin planını dairesel-merkezi tapınak etrafında az çok simetrik biçimde düzenlenmiş bir evler halkası –olarak görür; oysa ikinci (“devrimci-antagonistik”) grubun üyeleri köyünü, birbirinden görünmez bir sınırla ayrılmış iki ayrı evler kümesi olarak algılar…
Burada Einstein’la benzerlik nerede?
Levi-Strauss’un temel vurgusu, bu örneğin bizi hiçbir surette, toplumsal mekanın/uzamın algılanışının gözlemcinin grup mensubiyetine bağlı olduğunu ileri süren bir kültürel göreceliğe kapılmaya ayartmaması gerektiğidir; İki “göreli” algıya bölünmenin kendisi, bir sabite –binaların nesnel, “fiili” düzenlenişine değil, travmatik bir çekirdeğe, köyün sakinlerinin simgeselleştiremedikleri, açıklayamadıkları, “içselleştiremedikleri”, hesaplayamadıkları temel bir antagonizmaya; topluluğun kendisini uyumlu bir bütün halinde stabilize etmesini önleyen, toplumsal ilişkilerdeki bir dengesizliğe –gizli bir göndermede bulunulduğunu ima eder.
Zemin planının bu iki algılanışı, bu travmatik antagonizmayla başa çıkmaya, onun açtığı yarayı dengeli bir simgesel yapı dayatarak iyileştirmeye yönelik, birbirini karşılıklı olarak dışlayan iki girişimden ibarettir. (Durumun cinsel farklılık konusunda da tamamen aynı olduğunu eklemeye gerek yok: “Eril” ve “dişil”, Levi-Strauss’un anlattığı köydeki evlerin iki düzenleniş biçimini andırır…)
Sağduyu, öznel algıların önyargısını giderip “gerçek durumu” saptamanın kolay olduğunu söyler: Bir helikopter kiralayıp köyü tam yukarıdan fotoğraflarız…Bu şekilde gerçekliğe ilişkin çarpıtılmamış bir görüş elde ederiz, ama toplumsal antagonizmanın gerçeğini, tam da gerçekliğin çarpıtılmalarında, evlerin “fiili” düzeninin fantezilerdeki yerdeğiştirmelerinde dışavurulan simgeselleştirilemeyen travmatik çekirdeğini tamamen gözden kaçırırız.
Lacan, çarpıtma ve/veya başka türlü göstermenin başlı başına açıklayıcı olduğunu iddia ederken şunu kasteder:
Gerçekliğin kesin temsilinin çarpıtılışı yoluyla ortaya çıkan şey, gerçektir –yani etrafında toplumsal gerçekliğin yapılandığı travmadır. Başka bir deyişle, köyün bütün sakinleri aynı zemin planını çizmiş olsalardı, antagonistik olmayan, uyumlu bir toplulukla karşı karşıya olurduk.
Gelgelelim, meta fetişizmi kavramının içerdiği temel paradoksa ulaşmak istiyorsak, bir adım daha atıp, sözgelimi, her biri barınaklarının düzenlenişi bakımından, Levi-Strauss’un bahsettiği iki fantezi ürünü zemin planından birini gerçekleştiren iki farklı “gerçek” köy var diyelim:
Bu durumda, toplumsal gerçekliğin kendisinin yapısı, antagonizmanın gerçeğiyle başa çıkmaya yönelik bir çabayı maddileştirir. “Gerçekliğin” kendisi, simgesel bir kurgu tarafından düzenlendiği için, bir antagonizmanın gerçeğini gizler –hayalet kılığına bürünerek geri dönen şey de işte, simgesel kurgudan menedilmiş olan bu gerçektir.
S.Zizek; Kırılgan Temas |
|
| Yukarı dön |
|
| |
delideli Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 19.10.2005 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3148
|
| Gönderen: 27.06.2006 Saat 17:14 | Kayıtlı IP
|
|
|
Gerçekten 'cuk' oturan bir alıntı olmuş...eline sağlık....
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 11381
|
| Gönderen: 28.06.2006 Saat 02:44 | Kayıtlı IP
|
|
|
flu Yazdı:
|
İDEOLOJİ HAYALETİ
(…) Jacques Derrida, Marx hakkındaki yeni kitabında, klasik ontolojik gerçeklik-yanılsama, vs. karşıtlıklarını yıkan ele avuca sığmaz sözde-maddiliğe dikkat çekmek için “hayalet” terimini devreye soktu. İdeolojinin son sığınağını, üzerine çeşitli ideolojik oluşumların aşılandığı ideoloji-öncesi çekirdeği, biçimsel matrisi belki de burada aramamız gerekir: Hayaleti olmayan gerçeklik olmamasında, gerçeklik halkasının ancak tekinsiz, hayaletimsi bir ilave yoluyla kapanabilmesinde.
Şimdi başlayalım. Derrida bir "postyapısalcıdır." Ve "hayalet" terimini de devreye sokan kişidir. Bir py neden hayalet kelimesini devreye sokar? Çünkü hayaletlerin varlığını ve dili ne denli etkilediğini bilir.(Hayalet yerine "heyula" veya "hyle" _aristonun "madde-ötesi" ve fakat "maddenin-olabilirlik potansiyeli_ denilseydi daha-işlevsel hale gelirdi, söylenmeye çalışılan, çünkü, bazıları bunu şöyle de algılaya-bilir, e canım "hayaleti de" olsa var sonuçta işte, hayaletten de olsa bizim olsun, öz-neliğim karşısında "belli" bişey-bulunsun işte, olmuyo veya o zaman gerçek, bir tür "sprütüal"-durumdur falan da diyebilenler çıkacaktır :))
" Derrida'da...dil, sadece, son çözümlemede bir bilinç öznesinin anlam veren edimleri aracılığıyla açıklanmak durumunda olan anlamların ifadesi ya da iletişimi için bir ortam olarak görülür. Başka bir deyişle, Saussure'ün terimleriyle 'gösterilen'e tekabül eden saf anlam ya da 'özler', ilk ya da önce gelir; 'gösteren' ses veya yazılı kayıt olarak gösterge, ikincildir, sadece düşüncenin türetimsel ve olumsal aracıdır."(y-py topiğinden)
Burada Lacan'ın "la passe" si ile ilişki var. Lacan da:
Çözümlenen konumundan nasıl çözümleyen konumuna geçtiğinize. Temel düşünce şu: Hekim olmamaları koşuluyla iki arkadaşınıza ruhçözümleme deneyiminizi anlatıyorsunuz , onlar da bir başka kişiye anlatıyorlar. Kendi deneyiminizi ikinci kişinin aracılığıyla bir üçüncüye tümüyle aktarılabilir kıldığınız noktada başarı sağlanmış demektir. Işte Lacan’ın gönlünde yatan, bunu kamusallaştırmaktı. Bu aydınlanmadır. En içsel deneyimlerinizi bile dışavurmayı becerebilmelisiniz." aynı şeyi imliyor.
Dolayısıyla ikisi de dilin bu çamurlu durumunu-dilin hayaletlerini kabul etmiş durumundalar-Kİ BURASI ÇOK ÖNEMLİ- ve bunu çözmek zorundalar. Burada Lacan'ın işi mesleğinden dolayı 2 kat zor. Bunu sadece teorik olarak belirtmesi yetmiyor, aynı zamanda hastalarıyla eyleme de dönüştürmeli.(Zizek in işi sanırım bu noktada daha da zor, "bu noktalardan hareketle", "siyasal-zeminde" bir "çıkış-aramaya" çalışıyor)
Burada " Lacan her zaman söylem yapılarından söz eder. ...Benim için isterinin kendisi zaten bir söylem yapısıdır, başka bir deyişle, toplumsal ilişki ağının belli bir yapısıdır.(Histeri söylem yapısıdır diyor, gayet de net şekilde) Isteri bir tür özel ruh durumu değildir. Lacan için ‘söylem’, herkesin ağzına doladığı bir söz olmaktan ötedir (işte bu da dilin kırılması gereken gücü)—Foucault’nun, Derrida’nın ‘söylem’lerine göndermede bulunan kimseleri düşünün, oysa bütün kastettikleri kitapları ya da metinleridir. Lacan için ‘söylem’ toplumsal ilişki ağına gönderide bulunur (işi gereği de bu ağın içinde ve hastalarını söylem yapsını kırarak iyiileştiriyor. Yani işi "hayalet avcılığı")— ‘le lien social’ Bir kimsenin isterik olması için bütün bir öznelerarası alanın belli bir biçimde yapılanmış olması gerekir —ancak bu anlamda, kapitalizmin ‘isterik’ olduğundan söz edilebilir....Lacan için ‘isteri’ ve tarih (“hysteria” — “hystory’ )(evet oldukça ilginç, isteri-üreten tarih veya "isterik-tarih") arasındaki ilişkinin yalnızca bir sözcük oyunu olmaktan öte olduğudur. İsteri, oldukça tarihsel bir kavramdır. Althusserci sorguya çekme kavramının bize, özneleştirmenin temel biçimini verdiğini varsayalım —her ne kadar Althusser bunu vurgulamamış olsa da bu biçimin her zaman tarihsel olarak öznelleştirildiğini görmemiz gerekir. İsteri, sorguya çekme aracılığıyla sağlanması gereken özdeşleştirmenin çuvalladığı anlamına gelmektedir. Amerikalıların bugün ‘sınır durum’ diye adlandırdıkları şey, kökten biçimde yeni bir şey değildir —özdeşleştirmenin başarısızlığının, yani isterinin başka bir biçimidir yalnızca."
Peki, niye hayaleti olmayan gerçeklik yoktur?
Lacan bu soruya kesin bir cevap veriyor: Gerçeklik (olarak yaşadığımız şey), “şeyin kendisi” değildir, simgesel mekanizmalar tarafından her zaman zaten simgeselleştirilmiş, kurulmuş, yapılandırılmıştır –
(sevgili delideli, aktardığın metinde Lacan gerçek için
...Demek ki Gerçek aynı anda hem simgeselleştirmeye direnen sert, nüfuz edilmez çekirdek hem de kendi içinde hiçbir ontolojik tutarlılığa sahip olmayan saf hayali bir kendiliktir.
diyor.
Demek ki Gerçek aynı anda hem simgeselleştirmeye direnen hem simgeleşen; sert ve yumuşak, hem nüfuz edilmez, hem simgeyle nüfuz edilir çekirdek hem kendi içinde hiçbir ontolojik tutarlılığa sahip olmayan saf hayali bir kendilik hem de paradoksal gerçektir.
demiyor. Bu bir rastlantı ya da dalgınlık değil. Lacan gayet net.
"Gerçeklik olarak yaşadığımız şey" (dikkat et, gerçek değil-yaşadığımız şey) simgeleşmiştir diyor, sorun da burada zaten. Simgeleşmeyeni "direneni" simgeleştirmek. Bu kritik hatadan sonra histeri başlıyor.:)
(Bunu hep-vurgulamaya çalıştım, antagonizma-denilen, gerçekliğin "kendisinde" veya gerçeklik-denilen ile, simgesel-düzlemde değil, "simgesel-düzlemin" kendi içinde gömülü-olandır)
sorun da, simgeselleştirmenin son kertede başarısız olmasından, gerçeği tamamen “kapama”yı hiçbir zaman başaramamasından, her zaman hesabı kapatılmamış simgesel bir borç içermesinden gelir.
Bu gerçek “gerçekliğin simgeselleştirilmeden kalan parçası) hayalet kılığına bürünerek geri döner.
İşte Lacan'ın sözünü dinlemediğimizden, hayaletlerimiz oluyor ve o da bizi hayaletlerden arındırma terapileri yapmak durumunda kalıyor. Burada Derrida'nın terimini kullanması rastlantı değil.(metin hep aynı yere "işaret-eder" aslında ve iz-lekleri takip edenler de aynı yere gider
Sonuçta, “hayalet”, “simgesel kurgu” ile, gerçekliğin kendisinin, simgesel olarak (ya da bazı sosyologların deyimiyle, “toplumsal olarak”) inşa edilmiş olduğu için bir kurgu yapısında olması ile karıştırılmamalıdır; hayalet ve (simgesel) kurgu tam da bağdaşmazlıkları içinde “birbirlerini tamamlar” lar).
Basit bir biçimde ifade edecek olursak, gerçeklik hiçbir zaman doğrudan doğruya “kendisi” değildir, kendini ancak yarım-başarısız simgeselleştirme aracılığıyla sunar ve gerçeklik (simgesel) bir kurgu karakterine, tam da gerçekliği gerçekten sonsuza kadar ayıran bu boşlukta ortaya çıkan hayaletler sayesinde sahip olur: Hayalet (simgesel olarak yapılanmış) gerçeklikten kaçan şeye cisim verir.
Nitekim, ideolojinin ideoloji-öncesi çekirdeği, gerçeğin boşluğunu dolduran hayalet’ten ibarettir. “Asıl” gerçeklik ile yanılsama arasında net bir ayrım çizgisi çekmeye (ya da yanılsamayı gerçeklikte temellendirmeye) yönelik bütün girişimlerin hesaba katmayı ihmal ettikleri şey şudur: “Gerçeklik” (olarak yaşadığımız şey)in ortaya çıkması için, bir şeyin ondan menedilmesi gerekir –yani “gerçeklik”, tıpkı doğruluk gibi, tanım gereği, hiçbir zaman “bütün” değildir.
Hayaletin gizlediği şey, gerçeklik değil, gerçekliğin kendisinin onun “bastırılması” üzerine kurulduğu “ilksel olarak bastırılmış”, temsil edilemez X’dir.
Hayalet gerçeği veremiyor. Hayaletin gerçekle ilgisi yok.Gerçekliğin üzerine kurduğu vs diyor metinde, ama üzerine kurulan gerçeklik de "simgesel" gerçeklik, onun da gerçekle ilgisi yok En yakın ilişkisi Derridanın çamurlanmış dediği dil-simge ile. Hayaletle baş edilemediği için de bastırılması gerek, bu da bizi hastalandırıyor.
Ya neden asla ulaşamayacağımız gerçek e ulaşmak için simge yumağı ve hayaletler yapalım, sonra onu da bastıralım derken söylem yapımıza bağlı olarak hastalanalım da histerik olalım?(Bence de)
Somut toplumsal mücadelelerle hiçbir alakası olmayan spekülasyonların bulanık sularında yolumuzu kaybetmişiz gibi görünebilir;
kaybettik valla:)
gelgelelim bu tür bir “gerçekliğin” en iyi örneği, Marksist sınıf mücadelesi kavramı değil midir? Bu kavram hakkında uzun boylu düşündüğümüzde, “gerçeklikte” sınıf mücadelesi diye bir şey olmadığını kabul etmek zorunda kalırız: “Sınıf mücadelesi”, tam da nesnel (toplumsal) gerçekliğin kendisini kendine yeterli bir bütün olarak kurmasını önleyen antagonizmaya karşılık gelir.
(İşte bu nokta oldukça "kritik", kaba-hatlarıyla, simgesel-düzlemi üç-ayrı alana gönderme yapmaya çalışanlar olarak böleceğim, "nesnel- gerçeklik" denilen alan, yaşam/eylem denilen alan, ve bunların da üstünde-olduğu düşünülen "meta-fizik" alan ve üç ayrı "gösterge-tümce" oluşturacağım;
1-"Tüm maddelerin en küçük yapı birimi atomlardır" (Bu söz-diziminde, bir gerçek ve onun dair bir "yapısal-özellik" kabul ediliyor ve bunların tümü, "özne-denilenin" dışında ve tamamen "yalıtık-olarak" görülüyor, işte bu noktada, bu tümceye konu olan "objeye", maddeye "gerçeklik" veya "hayalet-gerçek" veya da başka bir şey diyebilirsiniz, maddeye, doğru veya yanlış-diyemezsiniz, doğru veya yanlış olan, "gerçekliğe-konu" olanlar değil, ona-dair olan "epistemik-bildirimlerdir" veya "önermelerdir". Kısacası, "tartışmaya-konu" olan "gerçeklik-töz/substance" olanlar konumundakilerdir
2-"Çağımız koşullarında,toplumsal yapılanmalarda kadın sorunları varlığını devam ettirmektedir" (Bu söz-dizimi ise, "yaşamsal-denilen" eylem-alanına "gönderme yapmaktadır. Tümcenin sözünü ettiği, yükleme yaptığı, "ontolojik bir gerçeklik" değildir, dolayısıyla, "gerçekliğin" bir hayalet-olup olmaması şeklindeki "bağlama-alınıp" orada çözündürülemez, çözündürülmeye çalışılırsa da bu düpe-düz "bağlam-kaydırmasıdır"...
3-"Tanrı evreni, sonradan ve "yoktan-var" etmiştir" (Bu da meta-fizik denilen "üst-çıkarsanan" alanın "gerçekliği" ile ilgili bir tartışmadır ve "nesnel-gerçeklik" bağlamıyla aynı-esaslara sahiptir)
Şimdi, bu üç-ayrı alandaki, simgesel-ifadeler, bir ve "aynı-gerçekliğe" işaret etmiyor. post-yapısalcıların ve lacan-ın "gerçek-dediği", "siyasal" veya "etiksel" veya "estetiksel-bağlamdaki" "gerçeklikler-değil", "ontolojik-bağlamdaki" gerçeklikler ve zaten, "gerçek-kavramı" "ontolojik-alandaki" sorunlar-için türetilmiştir... "Kadın-sorunu" vardır, göstereni, "bir-ontik" gerçekliğe "karşılık-gelmiyor", bu nedenle, zizek'in yukarıdaki "toptancı-tutumu" sorun-yaratır nitelikte, yaşam-dediğimiz alanın, "etik" ve "estetik" bağlamlarına yöneldiğimizde, "gerçeklik-ile" karşı karşıya değiliz, bu-ralarda, "İYİ" veya "GÜZEL" ile karşı-karşıya geliriz. Bu noktada zizek'in "gerçeklikte sınıf mücadelesi diye bir şeyin olmadığını kabul etmek zorunda kalırız" şeklindeki önermesini, "bağlam-kaydırması olarak" okuyorum, bu noktada, simgesel-düzlemin kendi-iç mantığı gereği, şöyle denilmesi gerekiyordu, "sınıfsal mücadele, insanlık için iyidir veya kötüdür, işte bu alanda, "gerçeklik" veya "hayalet" yoktur, "doğru" veya "yanlış" yoktur, "metamonik-olarak", iyi-olana doğru, kötü olana yanlış terimleri kullanılabilinir. Zizek'in, "lacan-yor umlamasında", "toplumsal-gerçeklik" dediği alanın _ki toplumsal "gerçeklik" deyimlemesi, dil-denilenin kendi-kullanım mantığına uymuyor, eğer toplumsal-olanın "somut- denilen koşullarından" söz etmiyorsanız_ "statüsünü", "siyasal-ethiksel" bağlamından alıp, "ontolojik-zemine" kaydırması, "içinden-çıkılmaz" sorunları beraberinde getirmektedir.
Tamam, Marksist geleneğe göre, sınıf mücadelesi toplumun “bütünselleştirici” ilkesidir; ama bu, onun bize toplumu rasyonel bir bütünlük olarak kavrama yetkisi veren bir tür nihai garanti olduğu anlamına gelmez. (“her türlü toplumsal olgunun nihai anlamı, sınıf mücadelesi içindeki konumu tarafından belirlenir”).
(Bu marksist önermeyi "saltçı-ontik gerçeklik" statüsünde "okursak" zizek "sonuna-kadar haklıdır, aşağıda yaptığı ve diğer "tüm-çözümlemeleriyle birlikte, oysa, toplumsal-denilean alandaki insansal-edimler, hiç-bir zaman, "olmuş-bitmiş" değildir, dolayısıyla toplumsal-denilen alandaki "insan-edimlerine" dair "gönderme-yapan" tümcelerin hiç-birisi de "denileni-kapatmaz", kapatamaz zaten, "tanrı kainatı yaratmıştır", bu gösterge, "gösterdiğini" kapatıyor ve "bu böyledir diyor" veya, "madde atomlardan oluşmuştur" göstergesi gösterdiğini ve "anlamını" kapatıyor, "her türlü toplumsal olgunun nihai anlamı sınıf mücadelesi içindeki konumu tarafınbdan belirlenir" şeklindeki "göstereni", "tanrı-mutlaklığında" okursanız veya söyleseniz bile, buradan "ontik-bir gerçeklik" türetemezsiniz, çünkü göstergenin işaret-ettiği alan "orası-değildir")
Garantiler, güvenceler bizden uzak dursun. Biz fişi çekelim.:)
“Sınıf mücadelesi” kavramının nihai paradoksu şudur:
Toplum, tam da onun uyumlu, saydam, rasyonel bir Bütün içinde kapanmasını önleyen antagonizma, yarılma tarafından –her türlü rasyonel bütünleştirme çabasını yıkan engel tarafından –“bir arada tutulur”. ("Ontik statü" buraya "transfer-edilirse", bu "okuma-biçimi de "kaçınılmaz hale" gelir, toplumsalın "var-olması"-denilen hale gelmesi için, "antagonistik" gerilimlere ihtiyacı yoktur, sözü-edilen "antagonizma" sadece ve sadece "iktidar-denilen için gerek ve yeter şarttır) “Sınıf mücadelesi” hiçbir yerde dolaysız biçimde, pozitif bir kendilik olarak bulunmasa bile, yine de, tam da namevcudiyeti sayesinde, her türlü toplumsal olguyu bir yere yerleştirmemezi sağlayan referans noktası işlevini görür – bu yerleştirme işini de söz konusu toplumsal olguyu onun nihai anlamı (“aşkın gösterilen”i) olarak sınıf mücadelesiyle irtibatlayarak değil, onu, sınıf antagonizmasının gediğini gizlemeye ve “yamama”ya, onun izlerini silmeye yönelik bir diğer girişim olarak kavrayarak yaparız.
Burada, sadece kendi varoluşunun nedenlerini silmek için varolan bir sonuç, bir bakıma kendi nedenine direnen bir sonuç gibi yapısal-diyalektik bir paradoksla karşı karşıyayızdır.
Başka bir deyişle, sınıf mücadelesi, kelimeye tam Lacan’ın verdiği anlamda, yani hep yeni simgeselleştirmeler doğmasına neden olan bir “mani”, bir engel anlamında “gerçek”tir; bu simgeselleştirmeler sayesinde onu bütünleştirmeye ve ehlileştirmeye çalışırız, ama yine bu simgeselleştirmeler bu girişimleri nihai başarısızlığa da mahkum ederler.
(Simgeselin, "ontolojik" ve "meta-ontolojik" alandaki "tüketilemez" oluşu ile, yaşamsal-denilen alandaki "tüketilemezliği" bir-birinden oldukça farklıdır. Taş veya tanrı-denilenin, "kendisini" hiç-bir şekilde "yaşayamam", ama "sevgi, özlem, aşk-denilenleri" yaşıyorum, işte bu nedenle, simgesel düzlemin, "ontolojik-alandaki" oluşturduğu antagonizma, yırtılma, yarılma ve "simgeselin" buna-rağmen, bu "yarılmadan" çıkması-durumu-nun "aynısı", yaşamsal-toplumsal denilen alan-için "söz-konusu" değildir, yaşamsal-denilen alan, "nitelikseldir", "iyi" ve "güzelden" yanadır, bir "ezgi-karşısında" "şizoid" durumu değil, tersini-bütünleşmeyi-yaşarım, işte bu nedenle, "nitelik" ve "arete", "yaşamsal-denilenin" kendisidir ve "bütünseldir", "ontolojik ve meta-ontolojik" hayalet-gerçekliklerinden "kurtarıla-bilindiğinde" bu "görülecektir",
Kısacası, zizek, "toplumsal-olanı", "ontolojik-statüde" aldığı için, yaşamı ve toplumsal denilen alanın varlığını, bir-birini davet eden, bir-birlerini "ancak-yadsıyarak" var-edebilen ve bu "yadsıyarak" var-etmelerin "kaçınılmaz-olduğu" antinomiler, antagonistik "bir-liktelikler" yumağı-olarak görmektedir, ona-göre, en-yalın anlamıyla, bir-kadın denilen ile erkek denilenin birlikteliğinin gerisinde bile, antinomi, antagoni vardır ve bu "kaçınınılmazdır", bu tespit, bana-yaşamsal sıcaklığıma oldukça-uzak
Bak işte sevgili delideli, simge doğmasına neden olan "mani" diyor Lacan. Engel anlamında gerçeklik diyor. Ehlileştirmek isteriz ama başaramayız, manik olruz diyor.
Sınıf mücadelesi, bizatihi kendisi toplumu kapalı bir bütünlük olarak görmemizi önleyen sınır olduğu için nesnelleştirilemeyen, toplumsal bütünlük içine yerleştirilemeyen o künhüne varılmaz sınıra verilen addan başka bir şey değildir. Ya da bir başka şekilde daha ifade edersek, “sınıf mücadelesi”, karşısında “hiçbir üstdilin olmadığı” noktaya karşılık gelir.
(…) Bilim konusuna gelince: Bilim, sınıf mücadelesinden etkilenmeyen nesnel bilgi anlamında nötr değildir (Zizek topiğinde yazmıştım, bilim değersiz olmalıdır, ona değer veremediğiniz için söylem haline getirmek hatadır demiştim.)ve bütün sınıfların erişim alanı içindedir tabii ki, ama tam da bu nedenle bir’dir; iki bilim yoktur, (işte bu yüzden bilimin diyalektiğini kabul etmelisin sevgili erastotenes, bilim içinde diyalektikten kaçılmaz.)sınıf mücadelesi ise tam da bu tek bilim için, onu kimin sahipleneceğini belirlemek için verilen mücadeledir.
“Söylem” için de aynı şey geçerlidir: İki söylem yoktur, “erkek” ve “kadın” söylemi yoktur; cinsel antagonizmanın içerden böldüğü –yani hegemonya mücadelesinin cereyan ettiği “zemini” sunan –tek bir söylem vardır.
Burada, sevgli delideli;
"Dille aramıza mesafe koymanın tam da onun tuzağına düşmek olacağı fikrinize katılıyorum.( Şu aşamada, dille arana mesafe koymadığın için, dilin tuzağına düştün bile diyorum. Zizek burda sınıf mücadelesi paradoksunu anlatmış, sonra bu bakış açısının nasıl olduğunu anlatmış. Bu söylem için de geçerlidir demiş. Sınıf mücadelesine paralel olarak söylem paradoksuna düşmemek için mesafe koymak şarttır diyor.) İdeoloji de aynen dil gibi işler.Daha doğrusu ideoloji zaten tam da dil ile iktidar arasındaki ilişkinin adıdır.Diğer bir deyişle ideoloji dilin fonksiyonudur.İdeoloji bizi aslında birer 'özne' olduğumuza inandırıp bu şekilde bir üstdil-üstsöylem konumuna sokar.Biz bu konumdayken 'üstdil diye birşey yoktur' deriz.Bunu dediğimiz an tam da ideolojiye yakalandığımız,yani dilin tuzağına düştüğümüz andır.Çünkü deli 'ben deliyim' demez."
(…) ideoloji eleştirisinin nihai dayanağı –bize dolaysız deneyimimizin içeriğinin “ideolojik” olduğunu ifşa etme yetkisi veren ideoloji-dışı gönderme noktası –“gerçeklik” değil, antagonizmanın “bastırılmış” gerçeğidir.
Eleştirinin nihai dayanağı: hayalet.
Gerçek, olarak antagonizmanın bu tekinsiz mantığını netleştirmek için, gelin Claude Levi-Strauss’un yapısal yaklaşımı ile Einstein’a çoğunlukla atfedilen görüş, uzamın/mekanın gözlemcinin bakış açısına bağlı olarak görelileştirilmesidir –yani mutlak uzam ve zaman anlayışının iptal edilmesi.
Gelgelelim, görelilik teorisinin de kendi mutlak sabiti vardır: İki olay arasındaki uzam-zaman aralığı, hiçbir zaman değişmeyen bir mutlaktır. Uzam-zaman aralığı, kollarını iki olay arasındaki zaman ve uzam mesafesinin oluşturduğu dik açılı bir üçgenin hipotenüsü olarak tanımlanır. Bir gözlemci öyle bir hareket durumunda olabilir ki ona göre iki olay arasında belli bir zaman ve belli bir mesafe varken, bir başkasının içinde bulunduğu hareket durumunda kullandığı ölçüm araçları olaylar arasında farklı bir mesafe ve farklı bir zaman olduğunu gösterebilir, ama iki olay arasındaki uzam-zaman aralığı aslında değişmez.
Bu sabit, “bütün olası (gözlem) evrenler(in)de aynı kalan” Lacancı Gerçek’tir.
Levi-Strauss’un bir Güney Amerika yerli köyündeki binaların mekansal/uzamsal düzenlenişine ilişkin (Yapısal Antropoloji’deki) emsalsiz analizinde gördüğümüz şey de benzer bir sabittir.
Köyün sakinleri iki altgruba ayrılmıştır; bir bireyden köyünün zemin planını (kulübelerin mekansal düzenlemesini) bir kağıt parçası ya da kum üzerine çizmesini istediğimizde, hangi altgruba ait olduğuna bağlı olarak iki çok farklı cevap alırız:
Birinci (“muhafazakar –korporatist” diyelim) altgrubun üyeleri köyün zemin planını dairesel-merkezi tapınak etrafında az çok simetrik biçimde düzenlenmiş bir evler halkası –olarak görür; oysa ikinci (“devrimci-antagonistik”) grubun üyeleri köyünü, birbirinden görünmez bir sınırla ayrılmış iki ayrı evler kümesi olarak algılar…
Burada Einstein’la benzerlik nerede?
Levi-Strauss’un temel vurgusu, bu örneğin bizi hiçbir surette, toplumsal mekanın/uzamın algılanışının gözlemcinin grup mensubiyetine bağlı olduğunu ileri süren bir kültürel göreceliğe kapılmaya ayartmaması gerektiğidir; İki “göreli” algıya bölünmenin kendisi, bir sabite –binaların nesnel, “fiili” düzenlenişine değil, travmatik bir çekirdeğe, köyün sakinlerinin simgeselleştiremedikleri, açıklayamadıkları, “içselleştiremedikleri”, hesaplayamadıkları temel bir antagonizmaya; topluluğun kendisini uyumlu bir bütün halinde stabilize etmesini önleyen, toplumsal ilişkilerdeki bir dengesizliğe –gizli bir göndermede bulunulduğunu ima eder.
Zemin planının bu iki algılanışı, bu travmatik antagonizmayla başa çıkmaya, onun açtığı yarayı dengeli bir simgesel yapı dayatarak iyileştirmeye yönelik, birbirini karşılıklı olarak dışlayan iki girişimden ibarettir.
Hani şu, savunma mekanizması için kaleler yapma ve içine hapsolma durumu. Travmayla başa çıkmak için, simgesel yapı yapmak (kale yapmak). Lacan, bunun sadece bir savunma mekanızması olduğunu ve travmadan kurtulmanın yolunun da kaleyi yıkmak yani simgesel yapıyı kırmak olduğunu biliyor. Psikiyatr-psikologların işi, hastanın kurduğu kaleyi ona zarar vermeden ve zorlamadan yıkmaktır.
(Durumun cinsel farklılık konusunda da tamamen aynı olduğunu eklemeye gerek yok: “Eril” ve “dişil”, Levi-Strauss’un anlattığı köydeki evlerin iki düzenleniş biçimini andırır…)
Sağduyu, öznel algıların önyargısını giderip “gerçek durumu” saptamanın kolay olduğunu söyler: Bir helikopter kiralayıp köyü tam yukarıdan fotoğraflarız…Bu şekilde gerçekliğe ilişkin çarpıtılmamış bir görüş elde ederiz, ama toplumsal antagonizmanın gerçeğini, tam da gerçekliğin çarpıtılmalarında, evlerin “fiili” düzeninin fantezilerdeki yerdeğiştirmelerinde dışavurulan simgeselleştirilemeyen travmatik çekirdeğini tamamen gözden kaçırırız.
Asıl çözüm, öznelerin kafalarındaki görüntüyü değiştirmek. Öznelerin kafalarındaki yanlış görüntüleri her alanda değiştirmenin yolu da dili doğru konumlamak.(Evet, antinomi ve antagonizma, "yapısaldır-kaçınılmazdır", hayatı ve her-şeyi var-eden "dinamiktir" denildiğinde, tüm-bunları "simgeselin-getirdikleri-olarak" görmediğimizde, sorun-da zaten "çözümsüzlüğe-kangren olmaya doğru gidiyor, bu durumda, sorundan-kurtulmak için, değil sadece insanı, tüm-kainat denileni "ortadan-kaldırmak" gerekir
Lacan, çarpıtma ve/veya başka türlü göstermenin başlı başına açıklayıcı olduğunu iddia ederken şunu kasteder:
Gerçekliğin kesin temsilinin çarpıtılışı yoluyla ortaya çıkan şey, gerçektir –yani etrafında toplumsal gerçekliğin yapılandığı travmadır. Başka bir deyişle, köyün bütün sakinleri aynı zemin planını çizmiş olsalardı, antagonistik olmayan, uyumlu bir toplulukla karşı karşıya olurduk.(E bu "kötü-bir şey mi", antagonistik olmayan, uyumlu bir "toplum-oluşturmak", ha bu olanaksızdır diyorsanız, o zaman "Laiseez faire laisez passer ", nasıl olsa "hiç-bişey" olduğu yok, bu topiği de, bu forumu da "kapatalım-gidelim", her-şey zaten "olacağına-varıyor", yapacak-bir şey yok, "adios devrim"...
İşte açıkça, gerçeğin simgesi ve hayaletinin insanlarda travmaya neden olduğu, "yaşanan gerçeklik"in bu travma etrafında yapılandırıldığını ve toplumu da maniye götürdüğünü yazmış. Burada tekrar histeri-tarih (“hysteria” — “hystory’ ) yaklaşımının ve bunun dilsel kökünün altını çiziyorum," Lacan her zaman söylem yapılarından söz eder. ...Benim için isterinin kendisi zaten bir söylem yapısıdır, başka bir deyişle, toplumsal ilişki ağının belli bir yapısıdır" Oldukça py bir yaklaşım sergilemiş.;)
Gelgelelim, meta fetişizmi kavramının içerdiği temel paradoksa ulaşmak istiyorsak, bir adım daha atıp, sözgelimi, her biri barınaklarının düzenlenişi bakımından, Levi-Strauss’un bahsettiği iki fantezi ürünü zemin planından birini gerçekleştiren iki farklı “gerçek” köy var diyelim:
Bu durumda, toplumsal gerçekliğin kendisinin yapısı, antagonizmanın gerçeğiyle başa çıkmaya yönelik bir çabayı maddileştirir. “Gerçekliğin” kendisi, simgesel bir kurgu tarafından düzenlendiği için, bir antagonizmanın gerçeğini gizler –hayalet kılığına bürünerek geri dönen şey de işte, simgesel kurgudan menedilmiş olan bu gerçektir..
(Not:Bunlar okuma-çabalarıdır, "yanlışlığı- gerek ve yeter şartlarıyla gösterildiğinde, kendi-kendilerini imha etme duyarlılığını da göstereceklerdir)
S.Zizek; Kırılgan Temas | | |
Düzenleyen ferda 28.06.2006 Saat 02:33
__________________ "NE DİYEBİLİR<--İM Kİ"
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3238
|
| Gönderen: 22.12.2006 Saat 14:28 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Sinthome
Lacan, üç düzeni; gerçek, simgesel ve imgesel düzenleri bir araya getirme işlevi görebilecek unsura yeni bir isim verdi. Fransızca’da bir kelime oyunu yaparak, bu unsuru “Saint” (Aziz) ve “Saint Thomas” a gönderme yapan “Sinthome” olarak adlandırdı.
Lacan’ın kuramında bu kavram bir yönüyle Baba’nın Adı’nın yerini alır; Babanın Adı özellikle simgesel düzen açısından büyük öneme sahiptir, oysa ki Sinthome kavramı üç düzeni belirlemektedir ve “düğüm yapıları” tarafından belirlenir.
Düğümler: Bu formülasyon kişiye, (sözcüğün tam anlamıyla) bir psikozdaki sabuklama ve kuruntu yapılanmalarını anlama olanağı verdiği için klinik açıdan çok önemlidir. Bu yapılanmalar gerçek simgesel ve imgeseli bir araya getirmeye yarayabilirler. Dolayısıyla bazı psikoz hastalarında makineler, bilgisayarlar ve bilimsel ürünlerle ilgili temaların bu denli yaygın oluşu, yeni bir yoldan açıklanabilir. Nesneler beden imgesini (imgelemsel), dilsel ya da bilgisayar döngüselliğini (simgesel) ve aşırı uyarma ya da acıyı (gerçek) bir araya getirmek için kullanılabilir. Bu anlamda psikozun hastada yarattığı sistem başarılıysa üç düzeni bir araya getiren bir düğüm ya da daha çok bir özel isim işlevi görür.
Sinthome olarak semptomla özdeşleşme konumu, özellikle Lacancı pikanalizin en temel noktasıdır ve aslında bu öznenin de mutlak dayanağıdır. Çünkü üç düzeni bir araya getiren ve tüm belirtileri olmasına karşın, özneyi bir psikoz durumuna düşmekten alıkoyan sinthome’dur.
Zizek ise sinthome’u şöyle tanımlar: Bir ağa/şebekeye bağlanmış olmayan ama hemen keyif tarafından doldurulan, nüfuz edilen belli bir gösterge olduğu için statüsü tanım gereği “psikosomatik”tir, hiçbir şeyi ya da kimseyi temsil etmeden iğrenç bir keyfe tanıklık eden dilsiz bir şahadetten başka bir şeyi olmayan korkunç bir bedensel işaretten ibarettir.
Franz Kafka’nın “Köy Hekimi” hikayesi, en saf biçimiyle bir sinthome hikayesidir. Çocuğun bedeni üzerinde büyüdükçe büyüyen açık yara, bu bulantı verici, haşaratvari açıklık, canlılığın kendisinin, anlamsız keyfin en radikal boyutu içinde yaşam-tözünün cisimleşmesidir.
Gerçek
Lacan, simgesel ve imgesele ek olarak, araştırmalarının çeşitli evrelerinde gerçeği yeniden formüle ettiği bir kategori olarak öne sürer. 1953’te Lacan, “gerçek, sadece simgeselleştirilemeyen, simgeselin dışında bırakılandır” der. Lacan’ın söylediği gibi, gerçek “ simgeselleştirilmeye mutlak anlamda direnendir. Gerçek, simgesel ve imgelemseli, insan gerçekliğinin üç kaydı” olarak adlandırır. Dolayısıyla günlük dilde “gerçeklik” olarak söz ettiğimiz şey, simgesel ve imgelemselin bir bileşimidir. Gerçek, tam olarak bizim gerçekliğimizin dışında bırakılanı, anlamsız olanın sınırını ve yerleştirmekte ya da keşfetmekte başarısız olduğumuz noktayı temsil eder.
Gerçek, Lacan’ın ardışık üç düzeninde (Gerçek, İmgesel, Simgesel) ilk yeri işgal etmesine rağmen, Lacan’ın düşünsel gelişiminde en son ortaya çıkan, önemi giderek artan bir kavramdır. Tanımı ancak olumsuz yoldan yapılabilir ki, bu olumsuzluk tanımının kendisinde de içkindir. Lacan’a göre, Gerçek, Simgesel tarafından içerilemeyen sert bir çekirdektir. Gerçek’i Simgesel’e olan bu dışsallığı ile tanımlamak, onu her şeyden önce, dil öncesi, yani insan öncesi bir konuma yerleştirmektir. Dolayısıyla ontogenetik açıdan, henüz konuşamayan ve imgeler oluşturamayan bebeğin tüm deneyimi Gerçek’in alanına girdiği gibi, filogetenik açıdan da, insan öncesi olan her şey, dolayısıyla “Doğa” dediğimiz şey de “Gerçek”tir. Doğal nesne ve olguları her ne kadar “kontrol altına alarak” Simgesel’in alanına çeksek de, “Gerçek her zaman aynı yere döner”. Dolayısıyla tanımlanamayan bir salgın hastalık (Örneğin Orta Çağ’da veba, 20. yüzyılın sonunda AIDS) deprem, fırtına, yıldırım, daima Gerçek’in gri dönüp kendi simgeselleştirilemeyen çekirdeğini ortaya koymasıdır. Lacan’ın deyişiyle, “İmkansız olan Gerçek”. Bu anlamda ölüm deneyimi, aktarılamaz, yani simgeselleştirilemez olmasıyla daima Gerçek’tir.
Simgesel sistem, bir eksik’in ihtiyaca dönüşerek kendini bir talep biçiminde ifade etme zorunluluğu sonucu ortaya çıkar. Simgesel’in nedeni ve amacı olan bu eksik, aslında Gerçek’in ta kendisidir. Felsefede ve insan bilimlerinde kullandığımız temel kavramlardan biri olan “Gerçeklik’in Lacan’ın Gerçek’iyle örtüşmediğini belirtmek gerekir. Gerçeklik, Gerçek’in simgeselleştirilebilen kadarıdır: Felsefe ve insan bilimlerinin anlamlandırılmayı (dilin alanına çekmeyi) başaramadığı bir artık, bir fazla her zaman varolacaktır ki, Lacan’ın Gerçek’i tam da bu fazladır.
Zizek ise gerçeği, “aynı anda hem simgeselleştirmeye direnen sert, nüfuz edilmez çekirdek hem de kendi içinde hiçbir ontolojik tutarlılığa sahip olmayan saf hayali bir kendiliktir.” Diye tanımlar. Gerçek, Zizek’in tanımlamalarında, düşünürün zengin kavramsallaştırmalarıyla da şöyle irdelenir:
“Gerçek, her simgeselleştirme girişiminin karşısına dikilen kaya, olası bütün dünyalarda aynı kalan sert çekirdektir; ama aynı zamanda adamakıllı istikrarsız bir statüsü de vardır; ancak başarısız, ıskalanmış olarak, bir gölgede kalarak varlığını sürdüren ve onu pozitif doğası içinde kavramaya çalıştığımız anda dağılan bir şeydir de. Bu tam da travmatik olay kavramını açıklayan şeydir: Simgeselleştirmenin başarısız olduğu, ama hiçbir zaman pozitifliği içinde verili olmayan bir nokta. Bu nokta ancak geriye doğru, yapısal sonuçlarından kalkarak inşa edilebilir.
Bütün etkililiği, öznenin simgesel evreninde yarattığı çarpıtmalardadır. Travmatik olay nihai olarak, bir simgesel yapıdaki belli bir boşluğu dolduran bir fantezi inşasıdır ve bu haliyle bu yapının geri dönüşlü bir sonucundan ibarettir.
Lacancı Gerçek kavramını tanımlayan bir dizi başka karşıtlık daha vardır: Simgeselleştirme sürecini kalkış noktası, temeli olarak Gerçek, yani bir anlamda simgesel düzenden önce gelen ve sonuçta onun ağına yakalandığı zaman onun tarafından yapılanan Gerçek çıkıyor karşımıza ilk olarak.
Ama Gerçek aynı zamanda bu simgeselleştirme sürecinin ürünü, artığı, kalıntısıdır, simgeselleştirmeden kaçan aşırılıktır ve bu haliyle simgeselleştirme tarafından üretilir. Gerçeğin çekirdeği keyiftir. Jouissance “keyif” simgeselleştirmenin üzerinde işlediği temel, simgeselleştirme tarafından boşaltılan, cisimleştirilen, yapılanan temeldir, ama bu süreç aynı zamanda bir artık, bir kalıntı üretir ki bu da artı-keyiftir.
Gerçek, atıl mevcudiyetin, pozitifliğin doluluğudur. Gerçek’te hiçbir şey eksik değildir –yani eksiği yalnızca simgeselleştirme getirir. Eksik, Gerçek’te bir boşluk, bir yokluk açan bir gösterendir. Ama aynı zamanda Gerçek kendi başına simgesel düzenin ortasında bir delik, bir boşluk, bir açıktır; Simgesel düzenin etrafında yapılandığı eksiktir. Bir kalkış noktası olarak bir temel olarak Gerçek eksiksiz bir pozitif dolu yapı tarafından yaratılan, kuşatılan boşluktur da. Aynı karşıtlar çiftine negatiflik perspektifinden de yaklaşabiliriz: Gerçek, olumsuzlanamayan bir şey, olumsuzlanmaya duyarsız, negatiflik diyalektiği içinde yakalanamayan pozitif, atıl bir başlangıç noktasıdır. Ama hemen şunu da eklememiz gerekir ki bunun nedeni Gerçek’in kendisinin, pozitifliği içinde, belli bir boşluğun eksiğin, radikal negatifliğin cisimleşmesinden başka bir şey olmayışıdır.
Gerçek olumsuzlanamaz çünkü zaten kendi içinde, pozitifliği içinde, saf bir negatifliğin, boşluğun cisimleşmesinden başka bir şey değildir. Bu yüzden de gerçek nesne kelimenin Lacancı anlamıyla yüce bir nesnedir.
Oteki’deki, simgesel düzendeki eksiğin cisimleşmesinden ibaret olan bir nesnedir. Yüce nesne, fazla yaklaşılamayan bir nesnedir: Eğer ona fazla yaklaşırsak, yüce özelliklerini kaybeder ve sıradan, bayağı bir nesne haline gelir. Ancak bir ara mekanda, bir ara durumda, belli bir perspektiften bakıldığında, yarı görülür yarı görülmez bir halde ayakta kalabilir. Onu gün ışığında görmek istersek, gündelik bir nesneye dönüşür, kendi kendini dağıtır. Fellini’nin Roma filminden ünlü bir sahneyi ele alalım:
Metro inşaatı için tünel kazan işçiler eski Roma binalarından bazı kalıntılar bulurlar, arkeologlar çağırırlar, arkeologlar hep birlikte binalara girdiklerinde muhteşem bir manzara beklemektedir onları: Hareketsiz, melankolik figürlerin resmedildiği fresklerle dolu duvarlar-ama resimler çok narindir, açık havaya dayanamaz ve hemen dağılmaya başlar, seyircilerini boş duvarlarla baş başa bırakırlar.
Jacques-Alain Miller’in (yayımlanmamış seminerinde) belirttiği gibi, Gerçek’in statüsü aynı zamanda hem bedensel olumsallığın hem de mantıksal tutarlılığın statüsüdür. Bir ilk yaklaşımla şunu söyleyebiliriz ki, Gerçek, simgesel mekanizmanın otomatik dolaşımını bozan bir olumsal karşılaşmanın yarattığı şoktur. Bu mekanizmanın düzgün işlemesini önleyen bir kum tanesidir; öznenin simgesel evreninin dengesini mahveden travmatik bir karşılaşmadır. Ama travmada da gördüğümüz gibi, tam da bütünsel olumsallığın istilası olarak travmatik olay hiçbir noktada pozitifliği içinde verilmez; simgeselleştirmeden kaçan bir nokta olarak mantıksal inşası ancak daha sonra yapılır.
Lacancı Gerçek’i tanımlayan şey, karşıt, hatta çelişkili belirlenimlerin böyle dolaysızca örtüşmeleridir. Böylece karşıtlık çiftlerinin imgesel, simgesel ve gerçek statüleri arasında bir ayrıma gidebiliriz. İmgesel ilişkide, karşıtlığın iki kutbu birbirini tamamlar, bir arada uyumlu bir bütünlük oluşturur, her biri ötekine onda eksik olanı verir. Her biri ötekindeki eksiği doldurur. Simgesel ilişki içindeki karşıtların, kutupların her biri ötekine kendi eksiğini iade eder: ortak eksikleri temelinde birleşirler. Bu aynı zamanda simgesel iletişimin de tanımı olabilir: Özneler arasında dolaşan şey, öncelikle bir boşluktur. Özneler birbirlerine ortak bir eksiği iletirler. Bu perspektifte kadın erkeğin tamamlayıcısı değildir, erkeğin eksiğini cisimleştirir. (Bu yüzden Lacan güzel bir kadının, erkeğin kastrasyonunun- eksikliğinin-mükemmel bir cisimleşmesi olduğunu söyler)
Lacan, Encore seminerinde “Gerçek ancak biçimselleştirmenin çıkmaza girmesi sayesinde kaydedilebilir” dediğinde, karşıtların bu paradoksal örtüşmesine ilişkin bir ipucu verir. Gerçek şüphesiz kaydedilemeyen, “kendini kaydetmemeyi hiç bırakmayan” şeydir. Her türlü biçimselleştirmenin takılıp sendelediği kayadır. Ama Gerçek’in boş yerini bir biçimde kuşatmayı, tespit etmeyi tam da bu başarısızlık sayesinde başarabiliriz. Başka bir deyişle, Gerçek kaydedilemez, ama bu imkansızlığın kendisini kaydedebiliriz, yerini tespit edebiliriz: Bir dizi başarısızlığa neden olan travmatik bir yerdir bu. Lacan’ın bütün söylemek istediği, Gerçek’in, kaydedilmesine dair bu “imkansızlık”tan başka bir şey olmadığıdır.
Lacancı perspektifte, Gerçek olarak nesne, son analizde belli bir sınırdan ibarettir, demek ki: Onu sollayabiliriz, ardımızda bırakabiliriz, ama ona ulaşamayız. Klasik Akhilleus ve kaplumbağa paradoksunun Lacancı okuması şöyledir: Akhilleus kaplumbağayı tabi ki sollayabilir ama ona ulaşamaz, ona yetişemez. Brecht’in Üç Kuruşluk Operası’nda tanımladığı mutluluk paradoksuna benzer bir durum söz konusudur. Mutluluğun peşinden öyle çok fazla koşmamak gerekir, çünkü onu sollayabiliriz, o zaman da mutluluk arkada kalacaktır. Lacancı Gerçek budur işte: Her zaman ıskalanan belli bir sınır- her zaman ya çok erken ya da çok geç geliriz.
Kadife Karanlık
Su Yayınevi |
|
| Yukarı dön |
|
| |
ZAMANEDEBİRHAL Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 25.09.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 376
|
| Gönderen: 22.12.2006 Saat 16:41 | Kayıtlı IP
|
|
|
lacanı zizek perspektifinden "şimdide olmanın imkansızlığını" kabul ederek anlayabiliyorum. şimdide olmak gerçektende imkansızdır tartışılmayan bir önkabul.
s.yildiz Yazdı:
|
Lacan, simgesel ve imgesele ek olarak, araştırmalarının çeşitli evrelerinde gerçeği yeniden formüle ettiği bir kategori olarak öne sürer. 1953’te Lacan, “gerçek, sadece simgeselleştirilemeyen, simgeselin dışında bırakılandır” der. Lacan’ın söylediği gibi, gerçek “ simgeselleştirilmeye mutlak anlamda direnendir. Gerçek, simgesel ve imgelemseli, insan gerçekliğinin üç kaydı” olarak adlandırır. Dolayısıyla günlük dilde “gerçeklik” olarak söz ettiğimiz şey, simgesel ve imgelemselin bir bileşimidir. Gerçek, tam olarak bizim gerçekliğimizin dışında bırakılanı, anlamsız olanın sınırını ve yerleştirmekte ya da keşfetmekte başarısız olduğumuz noktayı temsil eder.
|
|
|
gerçek,simgesel ve imgesel bir nevi şimdi,gelecek ve geçmiş algılamasına benziyor. Gerçek hakkında yapılan tüm tanımlar “şimdi” ile örtüşüyor gibi. “şimdi,geleceğin dışlında bırakılandır”.
s.yildiz Yazdı:
|
Gerçek, Simgesel tarafından içerilemeyen sert bir çekirdektir. Gerçek’i Simgesel’e olan bu dışsallığı ile tanımlamak, onu her şeyden önce, dil öncesi, yani insan öncesi bir konuma yerleştirmektir. Dolayısıyla ontogenetik açıdan, henüz konuşamayan ve imgeler oluşturamayan bebeğin tüm deneyimi Gerçek’in alanına girdiği gibi, filogetenik açıdan da, insan öncesi olan her şey, dolayısıyla “Doğa” dediğimiz şey de “Gerçek”tir.
|
|
|
şimdi gelecek tarafından içerilemeyen sert bir çekirdektir. Şimdiyi geleceğe olan bu dışsallığı ile tanımlamak onu insan öncesi bir konuma yerleştirmektir. İnsan ya gelecekte ya geçmişte yaşar. Şimdi de yaşamak çoğumuzun yaptığı bir şey değil. Şimdinin insan öncesi bir konumu imlemesi insanın şimdide şimdiyi algılayan bir varlık olamamasından olabilir.
s.yildiz Yazdı:
|
“Doğa” dediğimiz şey de “Gerçek”tir. Doğal nesne ve olguları her ne kadar “kontrol altına alarak” Simgesel’in alanına çeksek de, “Gerçek her zaman aynı yere döner”. Dolayısıyla tanımlanamayan bir salgın hastalık (Örneğin Orta Çağ’da veba, 20. yüzyılın sonunda AIDS) deprem, fırtına, yıldırım, daima Gerçek’in gri dönüp kendi simgeselleştirilemeyen çekirdeğini ortaya koymasıdır. Lacan’ın deyişiyle, “İmkansız olan Gerçek”. Bu anlamda ölüm deneyimi, aktarılamaz, yani simgeselleştirilemez olmasıyla daima Gerçek’tir.
|
|
|
hafiften katı bir “benden ayrı dışsal nesnel gerçek” fikrini çağrıştırsa da ,anlaşıldığı kadarıyla “gerçek” “özne”nin kontrol altına alamadığı bir şey. Zamanı kontrol etmeye çalıştıkça insanın elinden kaçan bir şey olarak “gerçek”. Kontrol edilebilenler var mı?varsa onlarda simgesel gerçeğe tekabül ediyor sanırım.gerçeklik ise,imgesel ve simgeselin bir aradalığı.
s.yildiz Yazdı:
|
“Gerçek, her simgeselleştirme girişiminin karşısına dikilen kaya, olası bütün dünyalarda aynı kalan sert çekirdektir; ama aynı zamanda adamakıllı istikrarsız bir statüsü de vardır; ancak başarısız, ıskalanmış olarak, bir gölgede kalarak varlığını sürdüren ve onu pozitif doğası içinde kavramaya çalıştığımız anda dağılan bir şeydir de. Bu tam da travmatik olay kavramını açıklayan şeydir: Simgeselleştirmenin başarısız olduğu, ama hiçbir zaman pozitifliği içinde verili olmayan bir nokta. Bu nokta ancak geriye doğru, yapısal sonuçlarından kalkarak inşa edilebilir.
|
|
|
“şimdi” ancak, geriye dönük olarak anlaşılabilir.
s.yildiz Yazdı:
|
Gerçek, atıl mevcudiyetin, pozitifliğin doluluğudur. Gerçek’te hiçbir şey eksik değildir –yani eksiği yalnızca simgeselleştirme getirir. Eksik, Gerçek’te bir boşluk, bir yokluk açan bir gösterendir. Ama aynı zamanda Gerçek kendi başına simgesel düzenin ortasında bir delik, bir boşluk, bir açıktır; Simgesel düzenin etrafında yapılandığı eksiktir. Bir kalkış noktası olarak bir temel olarak Gerçek eksiksiz bir pozitif dolu yapı tarafından yaratılan, kuşatılan boşluktur da. Aynı karşıtlar çiftine negatiflik perspektifinden de yaklaşabiliriz: Gerçek, olumsuzlanamayan bir şey, olumsuzlanmaya duyarsız, negatiflik diyalektiği içinde yakalanamayan pozitif, atıl bir başlangıç noktasıdır. Ama hemen şunu da eklememiz gerekir ki bunun nedeni Gerçek’in kendisinin, pozitifliği içinde, belli bir boşluğun eksiğin, radikal negatifliğin cisimleşmesinden başka bir şey olmayışıdır.
|
|
|
şimdi,kendi başına bir iç tutarlılık sergilemeye çalışan gelecek düşlerimizin orta yerindeki bir boşluk bir delik bir açıktır. àçünkü şimdinin açısından bakacak olursak geleceği düşlemek şimdinin kabul edilememesi ile ortaya çıkar. Şimdi bir boşluktur. Şimdi sonsuzluktur. Gelecek ise sonsuzluğun sınırlanması. Geçmiş(imgesel düzey) sonsuzluğun özlemi.
Yani kendi kelimelerimle ifade edecek olursam: sonsuzlukta boşluğun içindeyiz. Bunu sınırlamaya çalışıyor geleceği(simgesel düzeyi)yaratıyoruz. Geleceği yarattıkça,sonsuzluk özlemimiz büyüyor. Şimdi, çoktan bir geçmiş zaman oluyor. Sonsuzlukta yaşadığımızı unutarak sonsuzluğu özlüyoruz.
s.yildiz Yazdı:
|
Lacancı perspektifte, Gerçek olarak nesne, son analizde belli bir sınırdan ibarettir, demek ki: Onu sollayabiliriz, ardımızda bırakabiliriz, ama ona ulaşamayız. Klasik Akhilleus ve kaplumbağa paradoksunun Lacancı okuması şöyledir: Akhilleus kaplumbağayı tabi ki sollayabilir ama ona ulaşamaz, ona yetişemez. Brecht’in Üç Kuruşluk Operası’nda tanımladığı mutluluk paradoksuna benzer bir durum söz konusudur. Mutluluğun peşinden öyle çok fazla koşmamak gerekir, çünkü onu sollayabiliriz, o zaman da mutluluk arkada kalacaktır. Lacancı Gerçek budur işte: Her zaman ıskalanan belli bir sınır- her zaman ya çok erken ya da çok geç geliriz.
|
|
|
şimdiyi sollayabiliriz(sonsuzluğu)...ama onu yakalayamaz ona ulaşamayız.
Şimdi budur işte:her zaman ıskalanan belli bir sınır-her zaman ya çok erken ya da çok geç geliriz. Her zaman,zihnimiz ya geçmişin anıları ile doludur ya da geleceğin düşleri ile.
__________________ Yol yok,sır yok,öz yok. Aradığın gerçek saklı değil.ONDAN SAKLANAN SENSİN...
|
| Yukarı dön |
|
| |
delideli Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 19.10.2005 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3148
|
| Gönderen: 22.12.2006 Saat 18:18 | Kayıtlı IP
|
|
|
Levinas'ın da buna benzer bir yaklaşımı vardı sanki aşkım.Daha doğru sendeki ve Levinas'taki 'şimdi'nin Lacancı Gerçek'e çok yakın olduğunu ben de farketmiştim.Hatta burada Levinas'tan yaptığım 'Hipostaz' alıntısını bu benzerliğe dair yapmıştım.Kimse üzerinde durmadı.Ben de durmadım.İlginç ve güzel bir yaklaşım.
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 11381
|
| Gönderen: 22.12.2006 Saat 21:46 | Kayıtlı IP
|
|
|
Lacan, Encore seminerinde “Gerçek ancak biçimselleştirmenin çıkmaza girmesi sayesinde kaydedilebilir” dediğinde, karşıtların bu paradoksal örtüşmesine ilişkin bir ipucu verir. Gerçek şüphesiz kaydedilemeyen, “kendini kaydetmemeyi hiç bırakmayan” şeydir. Her türlü biçimselleştirmenin takılıp sendelediği kayadır. Ama Gerçek’in boş yerini bir biçimde kuşatmayı, tespit etmeyi tam da bu başarısızlık sayesinde başarabiliriz. Başka bir deyişle, Gerçek kaydedilemez, ama bu imkansızlığın kendisini kaydedebiliriz, yerini tespit edebiliriz: Bir dizi başarısızlığa neden olan travmatik bir yerdir bu. Lacan’ın bütün söylemek istediği, Gerçek’in, kaydedilmesine dair bu “imkansızlık”tan başka bir şey olmadığıdır.
Deli...
Şimdi, gel bu "anlatı-yı" "birlikte" çözündürelim, üstelik-de, bak bu anlatı, zi-zek üzerinden, buyur bakem, bu "anlatıyı" nasıl-okuduğunu, lacan-ın, "eksiklikten" ve "boş-gösterenden" ne anladığını, "anlatmayı-dene" bakalım, ne çıkacak orta-yere...
__________________ "NE DİYEBİLİR<--İM Kİ"
|
| Yukarı dön |
|
| |
delideli Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 19.10.2005 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3148
|
| Gönderen: 22.01.2007 Saat 16:12 | Kayıtlı IP
|
|
|
Düzenleyen delideli 24.01.2007 Saat 21:46
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 11381
|
| Gönderen: 27.01.2007 Saat 15:28 | Kayıtlı IP
|
|
|
Postmodemist Kopuş MODERNiZM E KARŞI POSTMODERNIzM
"Yapıbozumcu" çevrelerde "postmodernizm" konusu tartışıldığında, Habermas'a olumsuz bir göndermede bulunarak, onunla araya bir tür mesafe koyarak işe başlamak elzemdir - deyim yerindeyse, adap gereğidir. Biz de bu adete uyarken yeni bir vurgu eklemek, Habermas'ın kendisinin de kendine özgü bir biçimde, farkında olmadan Postmodernist olduğunu ileri sürmek istiyoruz.
(Zizek sanırım her gördüğü sakallıyı "dedesi-sanması" hatasını yaşıyor, "modernizme-yönelik" her eleştiri, eleştiri yapanı, "post-yapısalcı" kanattan, post-modernist" yapmaz, böyle alınırsa eğer, o zaman özellikle son zamanlarda, kendi-çaplarında yurdum alanında sıkı bir , "modernizm-eleştirisi" yapmaya çalışan, "islamcıları-da" post-yapısalcı kabul etmek gerekir ki, bu da "sapları" ve samanları bir-birine karıştırmaktan başka işe yaramaz. Akla ve evrenselliğe ve bunların "totaliter-yapıda" olduğunun söylenmesinde, post-yapısalcı ile, post-modernistler birliktedirler evet, ama birliktelik buraya-kadardır, post-yapısalcı, bu "statülerin-kendilerini" yerle-bir etmeye, onları "yerlerinden-oynatmaya" çalışır, oysa, bir post-modernist, sadece bunların "sakıncalarını" törpüleyip, ıslah etmeye çalışır, eş-deyişle, post-modernist, "re-vizyonist", post-yapısalcı ise, "devrimci-tutum" takınır, bu konuda, habermas, bir "yıkıcı-sökümcü" değil, bir "restorasyoncudur")
Bu tezi desteklemek için, tam da Habermas'ın modernizm (bir akıl evrenselliği iddiası, geleneğin otoritesinin reddi, inançları savunmanın tek yolu olarak rasyonel muhakemeyi kabul etmesi, karşılıklı anlayış ve tanımanın ve kısıtlama yokluğunun hükmündeki bir ortak hayat ideali ile tanımlanır) ile postmodernizm (Nietzsche'den "postyapısalcılığa" bu evrensellik iddiasının yapıbozuma uğratılması olarak, bu evrensellik iddiasının zorunlu olarak, kuruluşu itibariyle "yanlış" olduğunu, belli bir güç ilişkileri ağını gizlediğini; evrensel aklın bizatihi, biçimi gereği "baskıcı" ve "totaliter" olduğunu ve bu aklın doğruluk iddiasının bir dizi retorik figürün yarattığı bir etkiden başka bir şeyolmadığını kanıtlama girişimi olarak tanımlanır) arasında karşıtlık kurma biçimini sorgulayacağız.\ Bu karşıtlık kesinlikle yanlıştır: Zira Habermas'ın "postmodernizm" olarak betimlediği şey, bizzat modernist projenin öbür yüzüdür ve bu yüz ona içkindir; modernizm ile postmodernizm arasındaki gerilim olarak betimlediği şey, modernizmi en baştan beri tanımlamış olan içkin gerilimidir. Bireyin kendi hayatını bir sanat eseri olarak biçimlendirmesine dayalı estetist, evrenselcilik-karşıtı etik, modemist projenin her zaman bir parçası değil miydi? Evrensel kategorilerle değerlerin maskelerinin indirilmesi, aklın evrenselliğinin sorgulanması en mükemmel, en olgunlaşmış haliyle modernist bir işlem değil midir? Teorik modernizmin özü, büyük Marx-Nietzsche Freud(Niçe "denileni" bu ikisinin arasına "yerleştirerek okumak", doğal olarak bu "geri-saptayışları" getirecektir, ne "marks" ne de "freud", "özne-denilene "saldırma-gücünü" kendilerinde bulamamışlardır, onblar, "eski-özneyi", "yeni-sandıkları" statülerde yeniden "doğurmaya" çalışmışlardır ve bunu yine, "modernizm-zemininde kalarak" yapmışlardır, oysa, niçe -denilen, bu statüyü "yerinden-oynatmayı" denemişlerdir, evet, üçü-de özneye-karşıdırlar, ama durumu sadece bu-nunla okumak, oldukça "sığ-bir" okuma biçimidir, üçlüsü tarafından örneklenen, ideolojinin, ahlakın, egonun "yanlış bilinci"nin ardındaki "fiili içeriklerin" açığa çıkarılması işlemi değil de nedir? Aklın, savaştığı baskı ve tahakküm gücünü bizatihi kendinde gördüğü ironik, kendi kendini sakatlayan jest -Nietzsche'den Adorno ile Rorkheirner'in Aydınlanmanın Diyalektiğtne işbaşında gördüğümüz bu jest- modernizmin en üst edimi değil midir? Geleneğin sorgu sual edilmez otoritesinde çatlaklar belirir belinnez, evrensel akıl ile onun kavrayışından kaçan tikel içerikler arasında kaçınılmaz ve indirgenemez bir gerilirn oluşur.
(Hayır, "modernizm-denilenin, "asla" böylesi bir "post-modern" yüzü olmadı ve "post-yapısalcı" olmayan, post-modernizm, modernizmi, sökümlemeye, onun, "aymazlıklarını" orta yere koymaya çalışmıyor, sadece ona bir "post-ekiyle", "yeni bir "imaj-yüklemeye" ve değişen-dönüşen, hızlanan hayata "uydurmaya-çalışıyor", ki aslında öyle-de değil, "hayatı bu yeni saydığı_sandığı", post-unu giydirmeye çalışıyor. Modernizm-denilene, "iyimser-proje" olarak bakabilmek, ondaki "sakatlayıcı-kötürüm" bırakıcı "yapıları" görememek anlamına geliyor ve "post-yapısalcı" duruşu, "modernizmin-diğer" yüzü olarak okumak, ne "modernizmin" okunabildiğini, ne post-yapısalcın duruşun okunabildiğini, ne de ikisi arasındaki "deriin-yarılmanın, uçurumun" okunabildiğini göstermekten başka işe yaramaz.)
Demek ki modernizm ile postmodernizm arasındaki aynm çizgisi başka bir yerde olmalıdır. İşin ilginç yanı, teorisinin bazı çok önemli özellikleri vesilesiyle bizzat habermas da postmodernizme aittir: Frankfurt okulunun birinci ve ikinci kuşakları arasındaki, yani bir yanda Adorno, Rorkheirner ve Marcuse ile öte yanda habermas arasındaki kopuş, tam da modernizm ile postmodernizm arasındaki kopuşa tekabül eder. Adorno ile Rorkheirner'in Aydınlanmanın Diyalektiği'nde? Marcuselnin Tek Boyutlu İnsanlında,3 çağdaş dünyanın tarihsel bütünlüğü içinde radikal bir devrim yaratmak ve "yabancılaşmış" yaşam alanları arasındaki, sanat ile "gerçeklik" arasındaki farkın ütopik bir biçimde ortadan kaldırılması amacıyla "araçsal aklın" baskıcı potansiyelini gözler önüne sermelerinde, modernist proje özeleştirel zirvesine ulaşır. Oysa habermas tam da modernizmin yabancılaşmanın özbiçimi gibi gördüğü şeyde (estetik alanın özerkliğinde, farklı toplumsal alanların işlevsel bölünüşünde, vb.) olumlu bir özgürlük ve özgürleşme koşulu gördüğü için postmoderndir.(Evet, post-moderndir, ama "post-yapısalcı" değil) Modernist ütopyanın bu şekilde terk edilmesi, özgürlüğün ancak belli bir temel "yabancılaşma" temelinde mümkün olduğunun bu yolla kabul edilmesi, postmodernist bir evrende olduğumuzu gösterir.
Modernizm ile postmodernizm arasındaki kopuşla ilgili bu kafa kanşıklığı, Habermas'ın postyapısalcı yapıbozumun günümüz felsefi postmodernizminin başat biçimi olduğu teşhisinde kritik bir noktaya ulaşıyor. Her iki durumda da "post-" önekinin kullanılması bizi yanıltmamalıdır (hele o çok önemli olmasına rağmen sıklıkla ihmal edilen olguyu, "postyapısalcılık" teriminin Fransız teorisindeki belli bir akımı adlandırmasına rağmen bir Anglosakson ve Alman icadı olmasını hesaba katarsak. Bu terim Anglosakson dünyasının Derrida, Foucault, Deleuze ve benzerlerinin teorilerini algılama ve bir yere oturtma tarzına karşılık gelir - Fransa'da ise "postyapısalcılık" terimini hiç kimse kullanmaz). Yapıbozumculuk mükemmelen modemist bir projedir; anlam deneyiminin bütünlüğünün anlamlandırıcı mekanizmaların sonucu (ancak kendisini üreten metinsel hareketi görmezden geldiği sürece gerçekleşebilecek bir sonuç) olarak kavrandığı "maske indirme" mantığının belki de en radikal versiyonudur. "Postmodernist" kopuş ancak Lacan'la birlikte meydana gelir, çünkü Lacan statüsü son derece belirsiz belli bir gerçek, travmatik çekirdeği tematikleştirir: Gerçek simgeselleştirilmeye direnir, ama aynı zamanda kendi kendinin geri-dönüşlü ürünüdür. Bu anlamda yapıbozumculann temelde hala "yapısalcı" olduklarını ve tek "postyapısalcı"nın, keyfi "gerçek Şey" olarak, bütün anlamlandırıcı şebekelerin onun etrafında yapılandığı merkezi imkansızlık olarak gören Lacan olduğu bile söylenebilir. (Türevi ne olursa olsun, frankfurt-okulu ile, lacan-okumasını, "aynı-düzlemde" görmek ve hatta "benzer-düzleme" almak, en yalın deyimiyle, lacan'a bir "ihanetten" başka bi-şey değildir, hoş bu lacanın umrunda da değildir, ama lacan-okuyan açısından bu okuma büyük bir "handi-kaptır", neyse, buna-da "şükür", lacan'ı bir "gerçek-post yapısalcı" olarak görmesi, bulunduğu "yamuklaştırıcı-nokta" açısından "kötü-bi durumdur", ama sonuç-olarak onu bir "post-modernist" olarak da görebilirdi, evet lacan bir "post-yapısalcıdır"
__________________ "NE DİYEBİLİR<--İM Kİ"
|
| Yukarı dön |
|
| |
|
|