| Yazanlar |
|
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3298
|
| Gönderen: 21.08.2006 Saat 15:11 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
GERÇEĞİN SINIRLARINDA DOLANMAK
Jean Baudrillard –Şeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği
Doğubatı Çeviri: Oğuz Adanır
Yüzünü örten perde açıldığında hakikat eğer hala hakikate benziyorsa, bu durumda, çıplak hakikat diye bir şeyden söz edilemez.
illüzyondan yoksun bir gerçek hala gerçek olarak kabul görebiliyorsa, bu durumda, gerçek nesnel bir gerçekliğe sahip olamaz.
Hakikat ve görünümlerden yoksun bir dünya neye benzeyebilir? Böyle bir dünya olsa olsa gerçek ya da bizim Bütünsel Gerçeklik olarak adlandırdığımız bir evrene benzeyebilir. Bu evrende hakikat ve görünümün yerini Bütünsel Gerçeklik almıştır.
Dünya bir zamanlar aşkınlığa meylederek bir takım öte dünyalarla içli dışlı olmuşsa da günümüzde gerçeklik adlı sahile vurmuş gibidir.
Eskiden aşkınlık yukarı doğru yükseliş demekken bugün aşağıya doğru iniş anlamına gelmektedir. Buna bir anlamda Heidegger’in sözünü ettiği insanın ikinci kez tökezlemesi de denilebilir. Şöyle ki : Sıradanlık yine her yanımızı sarmıştır ancak bu kez bundan kurtuluş yoktur.
Nietzsche’nin dediği gibi gerçek dünyayla birlikte görünümler dünyasını da yitirdiğiniz zaman içinde yaşadığınız evren olgusal, olumlu ve bu haliyle de gerçek olmasına gerek kalmamış bir evrendir. Bu ready-made türünden bir evrendir.
Duchamp’nın “çeşmesi” içinde yaşamakta olduğumuz modern hipergerçekliğin bir amblemi, saf gerçeklikten yola çıkan her türlü illüzyonun çarpıcı bir karşı-transferi sonucu gibidir. Burada her türlü olası metaforla bağlantısını kopartarak kendi kendinin yerini almış bir nesne vardır.
Böylesine yoğun bir gerçeklik dünyasına tahammül etmenin tek yolu onu sürekli inkar etmektir. Magritte’in : “bu bir pipo değildir” çalışmasından yola çıkarak görünen dünyayı “bu bir dünya değildir” türünden gerçeküstücü bir yadsımaya dönüştürebiliriz –modern sanatın geçirmiş olduğu aşamaları belirleyen bu ikili süreç kendini: Görünür, somut dünyayla bu dünyanın kesin bir yadsınması şeklinde sunmaktadır.
Bu ikili süreç yalnızca sanatı değil tüm derinlemesine algılama biçimlerimizle dünyayı zihinsel açıdan kavrama biçimimizi de belirlemiştir.
Burada sözü edilen şey: “Dünya olması gerektiği gibi bir yer değil” ya da “dünya eskisi gibi bir yer değil” türünden felsefi bir ahlak değildir.
Hayır: Dünya işte böyle bir yerdir.
Bir kez tüm aşkınlık biçimlerine son verildiğinde şeyler artık o eski anlamlarını yitirmiş bu yeni halleriyle çekilmez olmuşlardır. Büyüleme gücünü yitiren şeyler anında ve tamamıyla gerçek, gölgelerinden ve yorumdan yoksun şeylere dönüşmüşlerdir.
Aynı şekilde bu ötesine ya da berisine geçilmesi olanaksız gerçeklik de ortadan kaybolmaktadır. Bu gerçekliğin var olmasının bir anlamı yoktur, çünkü onu başka bir şeyle (illüzyon gibi) değiş tokuş etmek mümkün değildir. Bu gerçekliğin yerine konulabilecek, yokluğunu telafi edebilecek bir şey yoktur.
“Gerçeklik diye bir şey var mıdır? Gerçek bir dünyada mı yaşıyoruz?” –güncel kültürümüzü özetleyen leitmotif işte budur. Ancak bu saptamalar gerçeklik tarafından ele geçirilmiş bir dünyanın varlığına, onu kesin bir şekilde yadsıyabildiğimiz ölçüde tahammül edebildiğimizi göstermektedir. Bunda bir tuhaflık yoktur, çünkü başka bir dünyanın gelip varlığını onaylamadığı bu dünya her türlü illüzyonu dışlayıp, kendine bir gerçeklik süsü vererek varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Oysa bu karşı transfer oyunu gerçeğin giderek daha çok yadsınmasından başka bir işe yaramamaktadır.
İzini süren, gözleyen avcıların peşini bırakmış olduğu gerçeklik, günümüzde, bir yosun, hatta dünya nüfusu gibi büyük bir hızla üreyip, büyümektedir.
Gerçek de tıpkı bir çöl gibi büyümektedir. Welcome in the desert of the Real.
Yanılsama (illüzyon), düş, tutku, delilik ve uyuşturucu maddelerin yanı sıra yapaylıkla simülakr –bunlar gerçeğin izini sürüp, onu ele geçirmeye çalışan doğal düşmanlarıydı. Bütün bunlar sanki tedavisi olanaksız sinsi bir hastalığın pençesine yakalanarak güçten düşmüş gibidirler. Bu durumda yapılması gereken şey bütün bunların yapay eşdeğerlilerini oluşturabilmektir. Aksi taktirde tehlike sınırını aşmış olan gerçeklik kendi kendini yok edecek, için için kaynayıp gidecektir –zaten şu sıralarda yerini Sanallığın her çeşidine bırakmakla meşguldür.
Sanal: Gerçekliğin peşinde koşan son avcı ve onu yakıp yıkan yağmacıdır –bizzat gerçeklik tarafından bir tür bulaşıcı ve yok edici unsur şeklinde salgılanmıştır.
Sanal Gerçeklik, Gerçeklikle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaktadır. Bu, nesnel gerçekliğin soyutlanma sürecinde devreye sokulan ve Bütünsel Gerçeklikle noktalanan sürecin nihai aşamasıdır.
Sanallıkla birlikte öte dünya da ortadan kalkmaktadır çünkü bu dünya kendi kendinin yerini almaktadır. Bu kendinin yerine kusursuz ikizini koymak, öyleyse kusursuz bir serap üretmek türünden bir şeydir. Simgesel tözün tamamıyla ortadan kaldırılmasıyla birlikte sorun da çözülmüş olmaktadır. Bu durumda işlevini yitirip, bir artığa dönüşen nesnel gerçekliğin değiş tokuş edilebilmesi ve dolanımda kalması giderek güçleşmektedir.
Bu durumda nesnel gerçeklik aşamasından bir üst aşamaya, gerçeklik ve illüzyona son veren bir tür ultra-gerçeklik aşamasına mı geçmiş oluyoruz?
Bütünsel gerçeklikle bütünsel müzikte de karşılaşabilirsiniz –hani şu “kadrifonik” alanlarda karşılaştığımız ya da bilgisayar aracılığıyla “bestelenebilen” parçalarda. Hani şu seslerin her türlü gürültü, parazitten arındırılıp, pırıl pırıl bir hale getirilerek kusursuz teknik bir restorasyon işleminin gerçekleştirilmesi gibi. Buradaki sesler doğal biçimlerini yitirerek bilgisayar programı tarafından güncelleştirilmektedirler. Müzik salt bir ses dalgasına indirgenmekte ve dinleyiciye bu programlanmış ses ulaştırılmaktadır.
Bunun düşgücünden yoksun, aslıyla kusursuz bir benzerlik gösteren, ancak insanda sanal bir haz duygusuna yol açan sanal bir müzik olduğu söylenebilir. Böyle bir şeye hala müzik denilebilir mi? Bu seslerin müzik olarak algılanabilmelerini sağlamak amacıyla içlerine parazit sesler bile yerleştirilmektedir.
Sentetik imge de böyle bir şeydir. Gerçek gönderenden yoksun, tamamıyla yapay şekilde üretilen dijital, sayısal imgenin analojik imge benzeri bir negatifi olmadığı gibi, imgenin, bir yokluğun imgesi olarak algılanmasını sağlayan o negatif boyutu da ortadan kaldırılmıştır. Burada kusursuz bir teknik müdahale vardır. İmgenin bulanık, titrek ya da rastlantısal olmasına kesinlikle izin verilmemektedir. Bunun imge olduğu konusunda inat etmenin bir yararı var mı?
Devam edecek..
|
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3298
|
| Gönderen: 22.08.2006 Saat 11:42 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Biraz daha ilerleyince, kusursuzlaştırma anlamında genetik tarafından elden geçirilip düzeltilen Bütünsel İnsan İlkesi karşımıza çıkmaktadır. Her türlü kaza, fizyolojik ya da karaktere değin patolojiden arındırılmış bir kusursuzluk. Zira genetik güdülmemenin amacı özgün bir insan formülü üretmek değil, olabilecek en uygun ve etkin formülü üretebilmektir (serial morphing)
Steven Spielberg’ün Minority Report adlı filminde bu duyguyu yansıtan şeyler vardır. Filmde işlenmesi düşünülen bir suç, işlenip işlenmeyeceğine bakılmadan önlenmekte ve cezalandırılmaktadır. Suç, evrensel önlem ilkesine göre, henüz kuluçka aşamasındayken ortadan kaldırılmaktadır.
Oysa bu anakronik bir öyküdür, zira işin içine baskı unsurunu sokmaktadır. Gelecekle ilgili yapılan programlarda önlem almanın genetik ya da intra-genetik bir şekilde olması düşünülmektedir. “Suç geni” daha bebeğin doğum aşamasında cerrahi bir müdahaleyle alınacak, hatta daha da ileri gidilerek doğum öncesinde müdahale edilerek bir tür profilaktik sterilizasyona başvurulacaktır.
Bu güdümleme geleceğin insanı konusunda bir fikir vermektedir. Bu insan gözden geçirilip, rektifiye edilmiş bir varlık olacaktır. Daha baştan zaman içinde ulaşması gereken ideal insan özelliklerine sahip olacaktır, yani asla kendi olamayacak hep ideal varlık olarak kalacaktır. Daha dünyaya gelmeden önce bir değişim geçireceğinden iyi ya da kötü anlamda hiçbir şeye yabancılaşamayacaktır.
İnsanın kendi kendini bir öteki gibi algılaması bile söz konusu olmayacaktır, çünkü daha başlangıçta kendi modeli tarafından yutulup, yok edilmiş olacaktır.
Bütün bunlar Kötülüğün köküne evrensel düzeyde kibrit suyu dökme arzusunun bir sonucudur.
Eskiden metafizik ya da ahlaki bir ilke olan Kötülüğün izi, günümüzde, maddi anlamda, genlere kadar sürülmektedir. Bu durumda Kötülük nesnel, öyleyse somut bir şekilde ortadan kaldırılabilecek bir gerçekliğe dönüşmektedir.
Bu yoldan Kötülüğün kökenlerine inilerek tasfiye edilebilecektir oysa bu arada onunla birlikte yavaş yavaş düş, ütopya, illüzyon, fantazm gibi şeylere de son verileceği görmezden gelinir gibidir –çünkü bütün bunlar aynı küresel süreç doğrultusunda olasılıklar düzeninin elinden alınarak gerçeğin hizmetine sunulacaktır.
Kendisine görece bir soyutluk kazandıran değişim değerinden, tamamıyla spekülatif sanal ekonomi aşamasına geçen paranın da aynı salt gerçekliğe boyun eğdiği söylenebilir. Marx’a göre, o zamanlarda bile, değişim değeri basit bir kullanım değerinden daha somut bir görünüme sahiptir. Oysa bizim içinde yaşadığımız dünyada sermaye akışlarıyla ticari mübadeleler arasında herhangi bir bağlantı yoktur. Bu aşamada para oldukça tuhaf bir hipergerçeklik görünüme sahiptir –para salt paradan ibarettir. Bütünsel Gerçekliğin muhasebe boyutuna denk düşmektedir. Hiçbir şeyin karşılığı olmayan para, evrensel tutkunun nesnesi haline gelmektedir. Ticari mal adlı hiyeroglif para denilen bütünsel fetişizme dönüşmüştür.
Aynı derecede önemli olan bir başka konu da: Sahip olduğu tüm simgesellik, yani anlamın ötesinde bir şeyler ifade edebilme yeteneğine cerrahi bir operasyonla son verilerek, kendisine sayısal ve dijital bir görünüm kazandırılmış olan dildir…Dilsel boşluklar ve sessizlik anlarıyla birlikte, negatif film şeridinin sentetik imge tarafından saf dışı edilmesine benzer şekilde, edebi nitelikler de yok edilmektedir –bu yalnızca dile özgü bir ayarlama sürecine karşı koyan her şeyin saf dışı edilmesi olarak da görülebilir. Dile özgü bir Bütünsel Gerçeklik: Bugüne kadar ifade ettiği anlamları bundan böyle ifade etmemek şeklinde açıklanabilir.
İçinde yaşanılan zaman dilimi bile zaman olma özelliğini yitirmiş gibidir. Olaya özgü tarihsel zaman, duygu ve tutkulara özgü psikolojik zaman, yargılama ve iradeye özgü öznel zamanın karşısına alaylı bir dille “gerçek zaman” dediğimiz sanal zamanla çıkılmaktadır.
Devam edecek..
|
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3298
|
| Gönderen: 25.08.2006 Saat 10:42 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Aslında mekan-zamana laf olsun diye “gerçek zaman” denilmemektedir. Real time. Echtzeit: “asıl” zamandır. Bu geçmiş ve gelecek arasında yer alan (kronolojik süreklilik içinde belli bir yere sahip) bir an değil, canlı yayındakine benzeyen, o an orada olmayı zorunlu kılan (öncesi ve sonrası olmayan) bir andır. Bu bütün zamansal boyutları hem birbirine yaklaştıran bir nokta, hem de hepsini aynı anda yok eden bir andır. Zamana özgü Bütünsel Gerçeklik yalnızca kendisiyle ilgili tek bir işlemle ilgilenmekte: time-processing’le (tıpkı word-processing ya da war-processing gibi) özdeşleşmektedir.
Bu “gerçek zaman” kavramıyla birlikte bütün boyutların, zamana özgü fraktal bir biçim olarak adlandırılabilecek tek bir noktaya sıkıştırılıp, odaklandığı görülmektedir. Zamansal farklılık ortadan kalkınca, artık bütünsel işlev yani bir şeyin eksiksiz bir şekilde kendi kendisiyle karşılaştırılabilme özelliği ön plana geçmiştir ki, bu, gerçekliğin bundan böyle yalnızca kendi kendisiyle özdeşleşebilen şeylere ait bir ayrıcalık olduğu anlamına gelmektedir. Kendi kendisiyle özdeşleşemeyen, kendinden farklı görünen hiçbir şey gerçekten gerçek değildir.
Doğal olarak bütün bunlar hayal ürününden başka bir şey değildir.
Hiçbir şey ya da hiç kimse asla kendi kendisinin ( ya da daha da güzeli başkalarının) karşısına konulup, özdeşleştirilemez. Bu durumda herhangi bir şey ya da kişinin hakikaten gerçek olabilmesi söz konusu olamayacağından “gerçek zaman” diye bir şey olmadığı söylenebilir.
Güneşi bile gerçek zaman dilimi içinde algılayamıyoruz, çünkü ışık hızının göreceli olduğunu biliyoruz. Bu yaklaşım geriye kalan şeyler için de geçerlidir.
Böyle bir gerçeklik anlayışı söz konusu olamaz. Bütünsel Gerçeklik bir ütopyadır. Oysa devasa yapay bir mekanizma aracılığıyla bu şey bize dayatılmak istenmektedir.
Sanal teknolojiler, sayısal evren ve cam ekran gerisinde somut, nesnel bir evrenin bulunmamasının nedeni, Mc Luhan’ın çok uzun zaman önce televizyona özgü, medyatik imgede tespit etmiş olduğu gizli bir uyarı, hatta bir buyruktur. Bu buyruk kendini: Varlığını cyber evrenin her yerinde algılayabileceğimiz, insanın başını döndüren interaktif bir sürece dönüşebilen, zorunlu katılım şeklinde sunulmaktadır.
Sanalın temel özellikleri: İçine gömülme, içkinlik ve anındalıktır.
Bu evrende bakış, sahne, düşsel hatta illüzyon, dışsallık ya da gösteriye yer yoktur. Fetişleşmiş işlemsellik her türlü dışsallığı emip, her türlü içselliği eritebilen, gerçek zaman adlı işlem aracılığıyla zamanı bile yutabilen bir şeydir.
Bu şekilde kendisine, bütünsel bir gerçeklik, işlerlik kazandırılan ve kendi kendisiyle özdeşleşebilen bir dünyadan söz edilebilir, ancak mevcut dünyanın bununla bir ilişkisi yoktur. O tamamıyla farklı bir yerdir.
Bu haliyle mevcut dünyanın bir görünümler, hatta bütünsel bir illüzyon düzenine ait olduğu söylenebilir, çünkü bu dünyayı tüm bütünselliği içinde yeniden canlandırabilmek olanaksızdır.
Sayısal –ötesi stratejinin kölesi haline gelerek saf bilgiye dönüştürülmüş bir dünyayla gerçeğin Sanal Gerçeklik aracılığıyla klonlanması, “doğal” dünyanın yerine teknik ve yapay dünyanın konulmasıyla ilgili ikili bir varsayımdan söz edilebilir.
Devam edecek..
|
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3298
|
| Gönderen: 28.08.2006 Saat 12:04 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Birinci varsayım: Dünyanın kesinkes bir illüzyon –yani bu dünyayı herhangi bir hakikat ya da ölümle değiş tokuş edebilmenin olanaksız –olduğudur.
Mevcut haliyle nedensellik ilkesi üzerine oturan bir dünya açıklaması yapabilmek ya da onu yeniden canlandırabilmek olanaksızdır (dünyanın karşısına hangi aynayı/açıklamayı koyarsanız koyun, bu ayna dünyanın bir parçası olarak kalmaya mahkumdur).
Kesin bir açıklama ve anlamdan yoksun şey bir illüzyonsa; bu durumda dünya, kusursuz bir illüzyonun tüm özelliklerini bünyesinde barındırıyor demektir.
Oysa metafizik bir güzelliğe sahip bu dünyaya tahammül edemiyoruz. Bu yüzden de –bizi başlangıçtan bu yana varlığını sürdüren illüzyondan koruyacak ve onun üzerini örtecek/maskeleyecek –çok çeşitli biçimlerde anlam simülakrlarıyla aşkınlık üretme gereksinimi duyuyoruz.
Böylelikle simülakrın hakikati değil, hakikatin yokluğunu gizlediğini anlıyoruz.
Gerçeklik denilen şeyin icadını da bu doğrultuda değerlendirmek gerekiyor.
Dünyayı gerçeklik ya da şu nedensel ve rasyonel simülasyon modeli çerçevesinde ele alıp yorumlayabilmek mümkün, çünkü bu dünyanın nesnel yasalarca tanımlandığını biliyoruz.
İkinci varsayım: Bize sunulmuş bir dünyada yaşıyoruz. Simgesel kurallar bize verilenin iade edilmesi gerektiğini söylüyor.
Eskiden şu ya da bu şekilde Tanrı ya da benzer bir şeyin lütufkarlığına armağan ettiğine inanılan yaşama, kurbanla karşılık verebilmek mümkündü.
Oysa günümüzde lütufkarlığına karşılık verebileceğimiz birileri kalmadığından, her türlü aşkınlık da sona ermiş durumda. Aldıklarımızın karşılığını bir şekilde veremediğimiz için bize sunulmuş bir dünyada yaşama düşüncesini de kabul edemiyoruz.
Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak bir iş kalmıyor –bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakmayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik.
Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir teknolojik girişim başlattık. Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede, doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. Kendisini hiçbir şeyle değiş tokuş edemediğimiz bir dünyanın yerine Sanal bir dünya koymak tek nihai çözüm gibi görünüyor.
Oysa bu yolla da sorun çözülemez. Zira, bu kez de kendi kendimize karşı borçlanıp, yükümlülük altına gireriz. Tanrısal bir güce benzeyen şu teknik dünya adlı günahlar bütününden nasıl kurtulacağımızı düşünme zamanı geldi.
Sözün kısası bu teknoloji ürünü dünyayı da herhangi bir şeyle değiş tokuş edebilmek mümkün olmadığından onu da ya yok edeceğiz ya da yok sayacağız. Sonuç olarak bir yandan yapay bir dünyanın inşasına devam ederken, diğer yandan oluşturduğumuz bu Bütünsel Gerçekliği yok etme düşüncesi de içimizde giderek büyüyor.
Bugün bizi derinlemesine etkileyen bu yadsımayla her yerde karşılaşıyoruz. Bu oyunu cazibesine dayanılması güç girişimin mi yoksa şu insanda tokat etkisi bırakan psikolojik rahatlamanın mı kazanacağını kim söyleyebilir?
Bu oyun halen sürüp gidiyor.
Zira hakikat adlı boşluğu sürekli bir şeylerle kapatıp, doldurmaya çalışıyoruz.
Bu da bizi hiç durmadan yeni simülakrlar üretmeye itiyor.
Dolayısıyla giderek yapaylaşan bir gerçeklik yaratıyoruz. Bu öylesine yapay bir dünya ki, karşısına herhangi bir şey ya da alternatif idealle çıkabilmek mümkün değil. Burada ayna ya da negatif de yok.
Devam edecek.. |
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3298
|
| Gönderen: 31.08.2006 Saat 14:24 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Bu yepyeni Sanal Gerçeklikle birlikte simülasyon girişiminin en son evresine girmiş bulunuyoruz. Bu evrede karşımıza her türlü illüzyonun köküne kibrit suyu eken, teknoloji ürünü yapay bir dünya çıkıyor.
Bu öylesine gerçek, hipergerçek, işlemsel ve programlanmış bir dünyadır ki, gerçek olmasına bile gerek yoktur, dolayısıyla bir alternatif olması söz konusu değildir.
Salt iyilikten söz edilen bir yerde kötülük kendisini nasıl bir eksiklik olarak hissettiriyorsa, pozitifin bulunduğu yerde negatif bir tür zorunluluksa; yalan ve sahteden yoksun total bir hakikatin de saçmalıktan başka bir şey olamayacağı söylenebilir.
Hakikatten yoksun bir dünyada, gerçeklik onun yerini alsın diye uydurulmuş bir şeyse, bu arada da “gerçek” dünyanın varlığı hemen her yerde sorgulanmaya başlanmışsa, sonuç olarak, hakikatten yoksun bir evrene –bu içinde yaşadığımız dünya oluyor – daha yakın durduğumuz söylenemez mi?
Hiç kuşkusuz çözümden giderek uzaklaşıyor, buna karşın soruna daha bir yakınlaşıyoruz.
Zira, dünya demek gerçek demek değildir. Dünya zaman içinde bir gerçeğe dönüşmüştür. Günümüzdeyse giderek bu özelliğini yitirmektedir. Buna karşın onun bütünüyle sanallaştığı söylenemez. Kısmen sanallaştırılmıştır.
İşte bu baştan sona işlemselleştirilmiş, nesnel ve alternatiften yoksun dünyada gerçeklik yadsınmaya, inkar edilmeye başlanmıştır.
Dünyayı bütün olarak ele alırsanız, onu bir bütün olarak yadsımak zorunda kalırsınız. Başka çare yoktur. Bu olay vücudun yabancı bir maddeyi biyolojik olarak reddetmesine benzer bir şeydir.
Kendini genetik kusursuzluğa adayan insanlık gibi biz de bir tür içgüdüsel, yaşamsal tepkiyle gerçek yaşamın bin bir türlü hipergerçeklikleştirme işlemine tabi tutulup, maksimal düzeye çıkartıldığı bir tür Cennet, kusursuz bir dünyanın içine gömülme sürecine karşı çıkıyoruz.
Bu olumsuz duygusal boşalma/rahatlamanın nedeni, bize sunulmuş olan ideal yaşam koşullarına karşı hiperduyarlı olmamızdır.
Uğruna her türlü illüzyondan vazgeçmiş olduğumuz bu kusursuz gerçeklik, çaresizlik nedeniyle kendisine teslim olduğumuz gerçeklik hayaletinden başka bir şey değildir.
Tıpkı kendisini yitirdiğimiz halde varlığını hissettiğimiz bir organ gibi. Moby Dick’te ahab: Bacağım yokken bile acıdığını hissediyorsam, o zaman, öldüğünüzde cehennem azabı çekmeyeceğinizden nasıl emin olabilirsiniz? demektedir.
Bu fedakarlıkta metaforik bir yan yoktur, zira bu daha çok cerrahi müdahale türünden bir şeydir. Üstelik bu cerrahi müdahaleden bir tür haz alınmaktadır: Eskiden Homeros döneminde, Olimpos tanrıları için bir tefekkür aracı olan insanlık, şimdi kendi kendisi için bir tefekkür konusuna dönüşmüştür. Kendini kendisinden uzaklaştırıp, yabancılaştıran bu insanlar için kendi sonlarını/yok oluşlarını izlemek bir tür birinci sınıf estetik duygu kaynağına dönüşmüştür (Walter Benjamin).
Devam edecek.. |
|
| Yukarı dön |
|
| |
S.Yildiz Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 26.10.2001 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3298
|
| Gönderen: 02.09.2006 Saat 14:35 | Kayıtlı IP
|
|
|
|
Bu süreçten kurtulma olasılıklarından biri kendi kendini yok etmektir. Kendi kendini yok etme her türlü meydan okumadan daha büyük bir meydan okumadır.
Burada ikili bir illüzyondan söz edilebilir: Nesnel bir gerçeklik gibi algılanabilen bir dünya ile, öznel bir şekilde algılanabilen özne. Bu ikisi aynı ayna yüzeyi üstünde birbirlerine karışarak metafizik düşünce dünyamızı temellendirmektedirler.
Oysa mevcut dünyanın nesnellikle bir ilişkisi yoktur. Bu daha çok kaos ortasında düzenli bir görünüme sahip bir şeydir.
Dünya ve görünümlerin baştan çıkartıcılığını tehlikeli bir şey olarak gördüğümüzden, onun yerine işlemsel simülakrıyla ona özgü yapay gerçeklik ve gelişigüzel açıklamaları yeğliyoruz. Halbuki bu korunma biçiminin kendisi oldukça büyük tehlike arz etmektedir, zira bizi baştan çıkaran o yaşamsal illüzyondan korunmamızı sağlayacak her şeyle birlikte; bütün bu savunma stratejisi, sonuç olarak gerçek bir psikolojik değişime uğramamıza yol açmakta ve bu yüzden de kendisine tahammül etmemiz giderek olanaksızlaşmaktadır.
Sonuç olarak en önemli şey dünyanın sahip olduğu o tuhaf, çekici güzelliktir ve nesnel gerçekliğe direnen şey de budur.
Yine asıl olan kendi kendimizi karşı yabancılaşmamızdır, çünkü ancak bu şekilde bir özne statüsüne sahip olmaktan kurtulabiliyoruz.
Burada yabancılaşmaya değil, öznenin sahip olduğu statüye karşı bir direnmeden söz ediyoruz.
Bütün bu tekzip, yalanlama ve yadsımaların günümüzde bir olumsuzlama diyalektiği oluşturmak ya da olumsuz bir şeyler yapmak gibi bir amacı yoktur. Gerçekliğe eleştirel yaklaşan bir düşünceden değil, gerçeklik ilkesini hatta kendisini yıkmaya yönelik bir şeyden söz ediyoruz. Pozitif düşüncenin sınırları büyüdükçe, ortaya sanki giderek şiddetlenen sessiz sedasız bir yadsıma süreci çıkmaktadır. Bugün hepimizin, çoğunlukla da yasa dışı sayılabilecek, birer gerçeklik muhalifi olduğumuz söylenebilir.
Gerçekliği ifade etme konusunda yetersiz kalan bir düşüncenin yadsınması sanki gerçekliğin tek ifadesi haline gelmiştir. Oysa bu yadsıma Adorno’nun sandığı gibi insanın umutlanmasına yol açmamaktadır: Yadsımaya çalışıp, mücadele ettiği gerçeklik tarafından üretilen umut, zihinsel açıklığın tek ifadesidir. Ancak bu düşünce iyi ki ya da ne yazık ki doğru değildir.
Bize gerçekten bir umut düşüncesi devredilmiş olsaydı, bu hiç kuşkusuz, iyilik anlayışı üstüne kurulmuş olurdu. Oysa devraldığımız miras bir Kötülük anlayışı üstüne oturtulmuştur, başka bir deyişle, eleştirel bir gerçeklik yerine pozitif düşüncenin aşırı zorla(n)masıyla gerçek dışı bir şeye dönüşen, simülasyonun zorlamasıyla da spekülatif hale gelen bir gerçekliktir bu.
Gerçeklik denilen şeyler boşluğun kapatılması ya da üstünün örtülmesi anlatılmak isteniyorsa, simülasyon ve enformasyon sürecinin yani gerçek ve gerçek üstüne üretilen düşüncelerin tamamının giderek daha büyük belirsizliğe/boşluğa yol açtıkları söylenebilir.
Bu belirsizliğe son verebilmek mümkün değildir, çünkü belirsizlik bütün çözümleri temsil eden bir simgeye dönüşmüş gibidir.
Gerçeği topyekün olumlayan bir transfer süreciyle birlikte, onu, tamamıyla yadsımaya yönelik bir karşı-transfer sürecinin tutsakları olmaya mahkum edilmiş durumdayız.
Hemen her şeyin bizi gerçeklik süreci içine çekip yerleştirmeye çalıştığı sırada dünyayı boyun eğmekte olduğu gerçeklik ilkesinden kurtarmak gerekmektedir.
Mevcut dünyanın olduğu gibi, yani özgün bir evren olarak algılanmasını engelleyen şey de bu kafa karışıklığıdır.
Italo Svevo: Nedenler aramak inanılmaz bir yanılgı; şeylerle olayların olmaları gerektiği gibi görünmelerini engelleyen güçlü bir boş inançtır demektedir.
Gerçek bir genellemedir oysa dünya özgün bir yerdir, başka deyişle, dünya tamamıyla farklı bir şeydir –Dünya ile (gerçekliğin) yansımasının birbirine karıştırıldığı bir yerde gerçekle dünya arasında hiçbir ilişkinin bulunmadığı söylenebilir. Fark sözcüğü bu farklılığı ifade konusunda oldukça yetersiz kalmaktadır.
Hakikat ve gerçekliğin dışında kalan ve bize karşı direnen bir şeyler vardır.
Dünyayı bir neden-sonuç ilişkisine indirgeme girişimlerimizin tümüne karşı direnen bir şeyler vardır.
Gerçekliğe özgü öteki bir dünyadan söz edilebilir (kültürlerin pek çoğu bu gerçeklik denilen şeyden habersizdir). Gerçeğin egemen olduğu dünya öncesine ait, herhangi bir şeye indirgenmesi olanaksız, insanlığın ürettiği ilk illüzyonla ilintili olup, bu noktadan yola çıkıldığında mevcut dünyaya her ne şekilde olursa olsun son bir açıklama getirilmesini olanaksız kılan bir şeyler vardır.
İstemek, bilmek ve hissetmek birbirlerinden ayrılması olanaksız bir dokuya benzerler.
Gerçeğin izini sürmeyi bırakırsak dünyayı belki de başka bir şekilde algılayabiliriz.
R.MUSIL
BİTTİ |
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 12877
|
| Gönderen: 02.09.2006 Saat 18:35 | Kayıtlı IP
|
|
|
S.Yildiz Yazdı:
|
(...)
Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak bir iş kalmıyor –bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakmayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik.
Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir teknolojik girişim başlattık. Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede, doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. Kendisini hiçbir şeyle değiş tokuş edemediğimiz bir dünyanın yerine Sanal bir dünya koymak tek nihai çözüm gibi görünüyor.
Oysa bu yolla da sorun çözülemez. Zira, bu kez de kendi kendimize karşı borçlanıp, yükümlülük altına gireriz. Tanrısal bir güce benzeyen şu teknik dünya adlı günahlar bütününden nasıl kurtulacağımızı düşünme zamanı geldi.
Sözün kısası bu teknoloji ürünü dünyayı da herhangi bir şeyle değiş tokuş edebilmek mümkün olmadığından onu da ya yok edeceğiz ya da yok sayacağız. Sonuç olarak bir yandan yapay bir dünyanın inşasına devam ederken, diğer yandan oluşturduğumuz bu Bütünsel Gerçekliği yok etme düşüncesi de içimizde giderek büyüyor.
Bugün bizi derinlemesine etkileyen bu yadsımayla her yerde karşılaşıyoruz. Bu oyunu cazibesine dayanılması güç girişimin mi yoksa şu insanda tokat etkisi bırakan psikolojik rahatlamanın mı kazanacağını kim söyleyebilir?
Bu oyun halen sürüp gidiyor.
Zira hakikat adlı boşluğu sürekli bir şeylerle kapatıp, doldurmaya çalışıyoruz.
Bu da bizi hiç durmadan yeni simülakrlar üretmeye itiyor.
Dolayısıyla giderek yapaylaşan bir gerçeklik yaratıyoruz. Bu öylesine yapay bir dünya ki, karşısına herhangi bir şey ya da alternatif idealle çıkabilmek mümkün değil. Burada ayna ya da negatif de yok.
Devam edecek.. |
|
|
|
Doldurulma-dile gelmez olanı "ısrar ve inatla" doldurmaya çalışıyoruz, oysa o lacan'ın da vurguladığı gibi oldukça sert ve "çetin-ceviz", ele-avuca dil-gelmemeye, getirilememeye "direnç-gösteriyor ve göstermeye de devam edecek....
İllüzyon veya hallüsinasyonlar kaynaklı tüm simülaklara, cyberlara, ütopyalara veya fantazmalara "davetiye-çıkaran" ve sonuç-artık ürün olarak bunları doğuran da yine bu "arayışın-kendisidir", "hakikat-denilen boşluğu doldurma isteği ve çabası, buna bağlı olarak tüm yanılsamalara davetiye çıkaran, "belli" "anlamlar-dünyası" oluşturma çabası...
Lacan'ın bu "net-ortaya" koyuşundan sonra, zizeğin "takip-ettiği yol", bu "macerayı-kabullenmektir", her-defasında "bu olmayan, hayır ama bu değildi, bu da değil" şeklindeki "sürece-boyun eğmek" bunu bir tür "yazgı-olarak" kabullenmek, insan-özünde boştur, dolmayacaktır, dolmak için, "hakikatler-üretecektir", sonuçtan nedene gidip, aslında onların hakiki olmadığını görecek, hayde sil-baştan, çünkü "o değildi" ve "o hiç-olmayacak"
Bu tutum, "kaçıştan başka bir-şey değil" aslında, kaderimiz hep, "Welcome in the desert of the Real." "biçiminde" olacaktır ve her-tökezleme durumunda, her-tanrıdan ve onu "yıkımdan" sonra bu "nakaratı-tekrarlayacağız", "gerçeğin çölüne hoş geldiniz"...
Oysa, yukarıda sözü-edilen "artık-ürünleri doğuran" süreci "kesintiye-uğrattığınızda, bu her türden "yanılsamalı-artık-değer ürünü" olan unsurlar da ortadan kalkacaktır, gereken şey, "zeminlere-dair" sıkı ve inatçı-ısrarcı bir "temizlik-harekatından" başka bir şey değildir...
Düzenleyen ferda 02.09.2006 Saat 19:06
__________________ "NE DİYEBİLİR<--İM Kİ"
|
| Yukarı dön |
|
| |
ferda Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 18.02.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 12877
|
| Gönderen: 02.09.2006 Saat 18:59 | Kayıtlı IP
|
|
|
S.Yildiz Yazdı:
|
|
Bu süreçten kurtulma olasılıklarından biri kendi kendini yok etmektir. Kendi kendini yok etme her türlü meydan okumadan daha büyük bir meydan okumadır.
Burada ikili bir illüzyondan söz edilebilir: Nesnel bir gerçeklik gibi algılanabilen bir dünya ile, öznel bir şekilde algılanabilen özne. Bu ikisi aynı ayna yüzeyi üstünde birbirlerine karışarak metafizik düşünce dünyamızı temellendirmektedirler.
Oysa mevcut dünyanın nesnellikle bir ilişkisi yoktur. Bu daha çok kaos ortasında düzenli bir görünüme sahip bir şeydir.
Dünya ve görünümlerin baştan çıkartıcılığını tehlikeli bir şey olarak gördüğümüzden, onun yerine işlemsel simülakrıyla ona özgü yapay gerçeklik ve gelişigüzel açıklamaları yeğliyoruz. Halbuki bu korunma biçiminin kendisi oldukça büyük tehlike arz etmektedir, zira bizi baştan çıkaran o yaşamsal illüzyondan korunmamızı sağlayacak her şeyle birlikte; bütün bu savunma stratejisi, sonuç olarak gerçek bir psikolojik değişime uğramamıza yol açmakta ve bu yüzden de kendisine tahammül etmemiz giderek olanaksızlaşmaktadır.
Sonuç olarak en önemli şey dünyanın sahip olduğu o tuhaf, çekici güzelliktir ve nesnel gerçekliğe direnen şey de budur.
Yine asıl olan kendi kendimizi karşı yabancılaşmamızdır, çünkü ancak bu şekilde bir özne statüsüne sahip olmaktan kurtulabiliyoruz.
Burada yabancılaşmaya değil, öznenin sahip olduğu statüye karşı bir direnmeden söz ediyoruz.
Bütün bu tekzip, yalanlama ve yadsımaların günümüzde bir olumsuzlama diyalektiği oluşturmak ya da olumsuz bir şeyler yapmak gibi bir amacı yoktur. Gerçekliğe eleştirel yaklaşan bir düşünceden değil, gerçeklik ilkesini hatta kendisini yıkmaya yönelik bir şeyden söz ediyoruz. Pozitif düşüncenin sınırları büyüdükçe, ortaya sanki giderek şiddetlenen sessiz sedasız bir yadsıma süreci çıkmaktadır. Bugün hepimizin, çoğunlukla da yasa dışı sayılabilecek, birer gerçeklik muhalifi olduğumuz söylenebilir.
(Çözüm noktası işte "burası gibi-duruyor", gözüküyor, her-türden "gerçeklik-arayışını" ketle mek ve "olanaksız hale getirmek, çünkü tüm-artçıl şoklar, "baş-balası sorunlar" bu arayışın artık-ürünlerinden başka bir şey değil)
Gerçekliği ifade etme konusunda yetersiz kalan bir düşüncenin yadsınması sanki gerçekliğin tek ifadesi haline gelmiştir. Oysa bu yadsıma Adorno’nun sandığı gibi insanın umutlanmasına yol açmamaktadır: Yadsımaya çalışıp, mücadele ettiği gerçeklik tarafından üretilen umut, zihinsel açıklığın tek ifadesidir. Ancak bu düşünce iyi ki ya da ne yazık ki doğru değildir.
Bize gerçekten bir umut düşüncesi devredilmiş olsaydı, bu hiç kuşkusuz, iyilik anlayışı üstüne kurulmuş olurdu. Oysa devraldığımız miras bir Kötülük anlayışı üstüne oturtulmuştur, başka bir deyişle, eleştirel bir gerçeklik yerine pozitif düşüncenin aşırı zorla(n)masıyla gerçek dışı bir şeye dönüşen, simülasyonun zorlamasıyla da spekülatif hale gelen bir gerçekliktir bu.
Gerçeklik denilen şeyler boşluğun kapatılması ya da üstünün örtülmesi anlatılmak isteniyorsa, simülasyon ve enformasyon sürecinin yani gerçek ve gerçek üstüne üretilen düşüncelerin tamamının giderek daha büyük belirsizliğe/boşluğa yol açtıkları söylenebilir. (Evet, tam da böyle olmakta ve yol-giderek "dönüşü-zor "sapaklara" kaymaktadır, gerçek-üstüne üretilen yapay kurgular, "doğal-zeminin" iyi-den iyiye ve "çirkince", "kötü-leş-tirircesine" unutulmasına yol-açmaktadırlar.)
Bu belirsizliğe son verebilmek mümkün değildir, çünkü belirsizlik bütün çözümleri temsil eden bir simgeye dönüşmüş gibidir.
Gerçeği topyekün olumlayan bir transfer süreciyle birlikte, onu, tamamıyla yadsımaya yönelik bir karşı-transfer sürecinin tutsakları olmaya mahkum edilmiş durumdayız.
Hemen her şeyin bizi gerçeklik süreci içine çekip yerleştirmeye çalıştığı sırada dünyayı boyun eğmekte olduğu gerçeklik ilkesinden kurtarmak gerekmektedir.
Mevcut dünyanın olduğu gibi, yani özgün bir evren olarak algılanmasını engelleyen şey de bu kafa karışıklığıdır.
Italo Svevo: Nedenler aramak inanılmaz bir yanılgı; şeylerle olayların olmaları gerektiği gibi görünmelerini engelleyen güçlü bir boş inançtır demektedir.
Gerçek bir genellemedir oysa dünya özgün bir yerdir, başka deyişle, dünya tamamıyla farklı bir şeydir –Dünya ile (gerçekliğin) yansımasının birbirine karıştırıldığı bir yerde gerçekle dünya arasında hiçbir ilişkinin bulunmadığı söylenebilir. Fark sözcüğü bu farklılığı ifade konusunda oldukça yetersiz kalmaktadır.
Hakikat ve gerçekliğin dışında kalan ve bize karşı direnen bir şeyler vardır.(Lacan'cı gerçek)
Dünyayı bir neden-sonuç ilişkisine indirgeme girişimlerimizin tümüne karşı direnen bir şeyler vardır.
Gerçekliğe özgü öteki bir dünyadan söz edilebilir (kültürlerin pek çoğu bu gerçeklik denilen şeyden habersizdir). Gerçeğin egemen olduğu dünya öncesine ait, herhangi bir şeye indirgenmesi olanaksız, insanlığın ürettiği ilk illüzyonla ilintili olup, bu noktadan yola çıkıldığında mevcut dünyaya her ne şekilde olursa olsun son bir açıklama getirilmesini olanaksız kılan bir şeyler vardır.
İstemek, bilmek ve hissetmek birbirlerinden ayrılması olanaksız bir dokuya benzerler.
Gerçeğin izini sürmeyi bırakırsak dünyayı belki de başka bir şekilde algılayabiliriz.  
R.MUSIL
BİTTİ |
|
|
|
Emeğinizi "onore-edebilecek" uygun söz bulamıyorum, sadece "minnettar kaldığımı" bildirebiliyorum... Sağlıcakla kalınız Yıldız...
Düzenleyen ferda 02.09.2006 Saat 19:12
__________________ "NE DİYEBİLİR<--İM Kİ"
|
| Yukarı dön |
|
| |
delideli Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 19.10.2005 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3148
|
| Gönderen: 22.09.2006 Saat 14:03 | Kayıtlı IP
|
|
|
Ben GERÇEK’i çok açık bir şekilde tanımlıyorum: O asla tanımlanamayandır.Ve asla akılcılaştırılamayandır.Demek ki,temel meselemiz GERÇEK karşısındaki tavrımızın ne olduğudur.Pekala GERÇEK’i (Gizemi) akılcılaştırarak onu ultra-Gerçek ya da ultra-gizem haline getirebiliriz.Ama ne pahasına?: paradoksu ortadan kaldırmadan Gerçek’i-gizemi akılcılaştıramazsınız.Gerçi böyle yapılsa da o her zaman gizemini koruyacaktır.
Evet Gerçek, ‘ben’in (öznenin) gösterenidir.Her şeyin ilksel göstereni Gerçek’tir.Biraz daha detaya girerseniz dilde ifade edilen ‘kendinde şey’lerin hiç birinin tamamlanmış somut bir özelliğe sahip olmadığını görebilirsiniz.Hiçbiri gerçekten dilde ifade edildiği gibi değildir.(*) Her zaman dil ile Gerçek arasında kapatılamaz mesafe vardır.Biz bu mesafeyi ideolojinin fantastik hayaletleri ile kapatmaya çalışırız.Tanrı,dinler,mitolojiler, ufolar,komünizmler,Budizmler,astral seyahatlar vs vs vs (1)…tüm bunlar içimizdeki kapatılamaz kanayan yaranın (kanser-boşluk-Gerçek) telafisi için kurgulanmış aşırı-akılcılaştırmalar değil midir? Ve tam da ‘aradığım Gerçek bu da değil’ diyerek yaşadığımız hayal kırıklıkları…. Aşırı-akılcılaştırman 5;n kaçınılmaz sonucu bu.Ama yine de, Gerçek’i belirginleştiren şey tam da bu aşırı-akılcılaştırma sayesindeki ıskalanması değil midir?
Dil yoluyla (tanım - anlam - yorum sayesinde) kurulan gerçeklik’in tam da kendini aşırılaştırması (ultra –anlam,ultra-gerçek, vs vs) dile getirilemez bir Gerçek çekirdek ortaya çıkarmaz mı? (2)Aslında bildiğimiz ‘dışkı’ buna güzel bir örnek oluşturabilir: Dünyaları da tüketseniz asla tüketilemeyen bir ‘şey’ olarak ‘dışkı’ hep vardır….Gerçek de dilin bu türden fazlasıdır.
Bu yaklaşımımı biraz daha abartırsam şunu diyebilirim: Dil zaten üst-dildir ve aşırıdır.(normallik ideolojiktir) Yani dil iki antagonik düzeyin eşzamanlı ortaya çıkmasını sağlar: ‘nesnel gerçeklik’ (simgesel) ve Gerçek…. Böyle bir yaklaşımda geçmiş-şimdi-gelecek sadece bir kurgudur.Kurgu olmayan tek şey ele geçirilemeyen Gerçek’tir.Dil bu antagonizmayı kurar ve onları hem zamansal hem de topoğrafik sıraya sokar.Dilin bu (yeniden) düzenlemesi söylemseldir.Yani ideoloji sayesinde simgesel düzen kurulmuş olur.Bu kurgu olmasa gerçeklik diye bir şey olmazdı.Bu yüzden ‘ÖNCE SÖZ VARDI’….Dil yoluyla bu simgeselleştirme sürecinin sonunda ortaya çıkan Gerçek bize aslen şunu göstermiş olur: Aslalon anlamsızlıktır (sonsuzluk) ; anlam sonsuzluğun içinde ,sonsuzluğu kesintiye uğratan bir kum tanesidir.Sürecin sonunda göz ucuyla görebildiğimiz şey sonsuzluğun-gizemin-Gerçek’in –boşluk’un tam tamına kendisidir; ya da küçük bir fikridir.Onun sürecin sonunda oluşuyor olması,her şeyin ondan kaynaklandığı Gerçeğini değiştirmez.Yani o biricikliğinden bir şey kaybetmez.Bu yüzden ‘temel’de farklılık değil BİR’lik vardır.Yine abartmak gerekirse,her şeyin başı da ,sonu da BİR’dir.Yani her şey ondan kaynaklanır ve ona döner.
Gerçekliğin düzenlenmiş olduğunu bilmek ya da ‘ne isteyeceğimizi kendimizin seçmesi’ bizi dolaysızca politikanın alanına götürür.Bana sorarsanız aslen her şey politiktir.Politikanın mücadele zemini tam da ‘gerçekliğin yeniden düzenlenmesi’ ya da ‘kendi kaderimi kendimin tayin etmesi’ meselesi değil midir?Ve tam da bunun için kendi gerçekliğimizden vazgeçmenin zemini de değil midir?
Hayatımız bir türlü özne ya da nesne olamamanın hikayesidir.Diğer bir deyişle, ‘olmanın nihai başarısızlığıdır’
Yani dil hiçbir zaman gerçeğin içine nüfuz edemez.Her zaman sınırında dolanır durur.Sanki onu daha da belirgin kılmak için bir sınır çizmeye çalışır.Böylece sınırın kendisi de dil içredir.Gerçek sonsuzdur ve Birdir.
----------------
(*).Dil şeyleri kesin ve eksiksiz olarak tanımlayabilmiş olsaydı tam da o şeyin kendisi olması gerekmez miydi? (R.M. Smullyan--- 'Tao Sessizdir' , Dharma Yayınları )
(1). Anlamın abartılmış bu momentlerini küçümsüyor değilim.Abartmak gereklidir.Ancak her türlü abartmanın son noktası ‘katı olan her şeyin buharlaştığı’ noktadır.
(2).En ufak ve sıradan bir tesadüfe bile özel ve kaderci anlamlar yüklemeye başladığımız noktada akıl-dil aşırılaştırılmışt 05;r.Tam bu aşırı noktada diyalektik tersine dönme yaşanır ve Gerçek’in korkunç yüzüyle karşılaşılır.Bu durum mistiklerin-gizemcilerin neden (paradoksal bir şekilde) hiçbir gizeme yer bırakmayacak şekilde her şeye özel anlamlar yüklediklerini de açıklar.
Düzenleyen delideli 22.09.2006 Saat 14:22
|
| Yukarı dön |
|
| |
okay Tecrübeli Üye

Katılma Tarihi: 13.04.2006 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 127
|
| Gönderen: 26.09.2006 Saat 18:28 | Kayıtlı IP
|
|
|
sayın deli ne diyebilirim ki...
Düzenleyen okay 26.09.2006 Saat 18:29
__________________ ne işim var ulan benim burda!!!!
|
| Yukarı dön |
|
| |
HaBer Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 23.06.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 1133
|
| Gönderen: 03.10.2006 Saat 08:10 | Kayıtlı IP
|
|
|
"Gerçek" denilen kurguya dil ancak aracılık edebilir. Çünkü "gerçek" söylemde değil yaşamdadır. Dolayısıyla, dil her zaman bir iletişim aracı olarak kalmaya mahkumdur.
Yaşamda ise iki türlü gerçeklik vardır.
1. Sözel tasarımların gerçekliği. Bu tür gerçeklik insan tarafından bir model veya kuram sonucu ortaya konmuş gerçekliktir. Tüm bilimsel kuramlar bu tür bir gerçeklik aktarırlar. Kuramlar göreli ve geçici olmak özelliğini taşırlar. Yeni bir model ortaya atıldığında eski modelin tasarımladığı gerçeklik değişime uğrar. Böylece bilim ilerler. Fakat gerçeklikler göreli olarak değişir.
2. Yaşamsal gerçeklik. Buna "Hakikat" demek daha uygun olur. Böylece iki tür gerçekliği de karıştırmak tehlikesi kalmaz. Hakikat bir amaç, bir utopya olarak her insanın içinde beslediği bir ümittir. Hakikate ulaşmak ise en büyük mashariyet (ödül) ve mutluluktur. Hakikate ulaşmak bir nasip meselesidir. Her kul bu mertebeye erişemez. Bu bakımdan birçok kimse bu mertebeyi yok sayar.
Ulaşanlar ise bu Hakikati sözle aktarmaktan kaçınırlar. Çünkü söze dökülen Hakikat yavanlaşır ve "Gerçeğe" dönüşerek seviye kaybeder.
|
| Yukarı dön |
|
| |
bilm-i yorum Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 25.03.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 5044
|
| Gönderen: 03.10.2006 Saat 13:42 | Kayıtlı IP
|
|
|
Hoş geldin sevgili HaBer! Sıcak bir gülümsemedir, “Kih kih!” içeriğinde okunmamalıdır!..
“…"Gerçek" denilen kurguya dil ancak aracılık edebilir. Çünkü "gerçek" söylemde değil yaşamdadır…”
Yaşamı da bir kurgu olarak düşündüğünüze göre, anlıyorum ki bir kurgulayanı var, ve devamdaki sözlerinizde geçen “kul, mertebe, hakikat, nasip” kelimeleri ile birlikte düşündüğümde, “kurgulayan tanrıdır” demiş oluyorsunuz. Öyleyse, sizin ikinci maddede açıklamaya çalıştığınız ve “yaşamsal gerçeklik” dediğiniz de “öteki taraftaki yaşama dair bir gerçeklik”. Dolayısıyla her iki madde de açıklamaya çalıştığınız zaten “sözsel tasarımların gerçekliği” değil midir?..
__________________ Orada bir yaşam var; söz dünyasının tamamen dışında bir yaşam...
|
| Yukarı dön |
|
| |
HaBer Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 23.06.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 1133
|
| Gönderen: 03.10.2006 Saat 19:42 | Kayıtlı IP
|
|
|
"Bilen konuşmaz" diyebiliriz. Çünkü, konuşmakla bildiğini tam olarak aktaramıyacağını bilir. Sözsel olarak (veya matematik yardımıyla) aktarılmak istenen "gerçek" bir kurgu olmaktan öteye gidemez.
Sözlerle (model yardımıyla) kurgulayan insandır, Tanrı değildir. Yaşayan ve Hakikate ulaşabilen kişiler kurgulamaktan kaçınırlar. Bilim adamlarının gerçeği daima kurgu düzeyinde kalmak zorundadır. Çünkü kavramlar hakikati olduğu gibi değil, olmasını istedikleri gibi aktarırlar. Nedeni de kavramların tarihsel ve toplumsal olmaları, dolayısıyla bir toplumdan diğerine farklı anlamlar taşıyabilmeleridir.
Bu zorluğu gören pozitif bilimciler söz yerine sayı (matematik) kullanmayı tercih ederler. Bu sayede yanlış anlaşılma sorunu çözülmüş olsa bile belli birtakım varsayımların etkisi devam eder. Önemli olan varsayımları sorgulamak ve temel varsayımların üzerinde düşünmektir.
Sorgulanması gereken 4 tane temel varsayım vardır. Bunlar:
1. Nesnellik, 2. İndirgeyicilik, 3. Yerellik ve 4. Nedensellik
varsayımlarıdır.
|
| Yukarı dön |
|
| |
HaBer Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 23.06.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 1133
|
| Gönderen: 04.10.2006 Saat 08:46 | Kayıtlı IP
|
|
|
Bu dört varsayım uzun süre "İlke" (Aksiyom) olarak kabul görmüş bu yüzden de hiç tartışmaya konu olmamışlardır. Bugün dahi bu varsayımları sorgulayan pek az insan bulunmaktadır. Modern bilim ve özellikle Kuantum kuramı bilim çevrelerince kabul gördükten sonra bu ilkelerin ne derece "ilke" ne derece "varsayım" oldukları sorgulanır olmuştur.
Benim şahsi görüşüm, bunların her dördünün de varsayım olduklarıdır. Nesnellik (objektivizm) nesnelere öncelik verir. Onların bağımsız ve birbirlerinden kopuk varlıklar olduklarını savunur. Oysa ki bu görüş Kuantum kuramı (K.K) tarafından çürütülmüştür. Her nesnenin çevresi ile birlikte düşünülmesi gerektiği ve birbirleri ile ışıktan daha hızlı haberleşebildikleri artık deneysel olarak kanıtlanmıştır.
İndirgeyicilik (reductionizm) de bir ön kabuldur. Bir bütünü parçalarına ayırarak anlamak mümkün olacağı varsayımı ancak teknik için geçerlidir. Ama doğa, evren ve yaşam söz konusu olduğunda indirgeyicilik pek fazla işe yaramaz.
Keza, yerellik ve nedensellik de birer varsayımdır. Etkileşmelerin sadece yerel etkiler ve yerel kuvvetler ile gerçekleşeceğini hiç bir şekilde modern bilim desteklemiyor. K.K. tam da aksini söylüyor.
Bu bakımdan, bu tür varsayımlar içinde kalıp onları sorgulamadan Hakikate ulaşmanın mümkün olacağına inanmak biraz saflık olur. Olsa olsa, geçici ve göreli bir "gerçeklik" ileri sürülebilir. O kadar.
|
| Yukarı dön |
|
| |
bilm-i yorum Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 25.03.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 5044
|
| Gönderen: 04.10.2006 Saat 13:38 | Kayıtlı IP
|
|
|
Bilinemeyene yönelik söz üretmek her zaman daha cazip olmuş. Bu, bilginin kendisinin değil, bilgiye giden sürecin daha çekici olduğunu anlatıyor; ulaşmak istediğimize ulaştığımız anda, yeni bir “ulaşmak istediğimiz” yaratma çabalarına giriyoruz. Yani neredeyse her daim “gerçeğin sınırlarında dolanmaya” gönüllüyüz. İşte burada çok ciddi problemler var. Çünkü bilginin kendisi, yani gördüğümüz, dokunduğumuz, tattığımız “gerçeklik” ile yetinmeyince, yaşamsal olanı değil, dil içre yarattığımız gerçeklikleri temel alarak, bir yandan insan doğamıza doyumsuzluğu yazarken, diğer yandan bütün dünyanın yaşama dönük yüzünü de negatif yönde etkilemiş oluyoruz: Soyut alanda yarattıklarımızla somutun niteliğini bozuyoruz. Dil alanında yapılan tartışmalarda, dilin bu negatif etkisini esas alıp dili tamamen reddetme yolunu seçenlerin atladığı yer de burası. Çünkü bu durum aynı zaman da dilin gücünü de anlatıyor…
Soyut alanda yarattıklarımızla somutun niteliğini bozuyoruz. Düşünce üretimi bir mantık örgüsünde yapılır/yapılıyor. Üretilenlerin bir bölümü, gücünü yaşamdan alırken (gördüğünü/dokunduğunu/tattığın 5; dil yolu ile tanımlamaya çalışırken), bir bölümü de “bilinemeyenler” olarak tanımlanabilecek alana dair spekülatif içeriktedir. Birincisini bilimsel düşünce biçimi olarak tanımlarken, ikincisine, kabaca, fizik ötesi diyoruz. Felsefeyi de ısrarla ikinci alanda tutmaya çalışma çabası her zaman olmuş/oluyor. Özellikle günümüzde bilimin de artık bilgiye ulaşma çabasından çok tüketime dayalı sistem kültürüne hizmet ediyor oluşunun yarattığı boşluğu, tamamen fizik ötesi söylemler doldurmaya çalışıyor. Üstelik gücünü bilimsel verilerden aldığını da ekleyerek.
Örneğin sevgili HaBer, iki ayrı gerçeklik tanımı yaparken, ki katılıyorum, 1. Sözel tasarımların gerçekliği, ve 2. Yaşamsal gerçeklik, devamdaki sözleri ile aslında her iki açılımda da işaret ettiğinin oldukça açık bir biçimde fizik ötesi alan olduğunu anlayabiliyoruz. Bu yaklaşım, yaşamsal gerçekliği dil alanında hokus pokusa yönlendirmektir. Üstelik bile bile! Şöyle: “"Bilen konuşmaz" diyebiliriz. Çünkü, konuşmakla bildiğini tam olarak aktaramayacağını bilir. Sözsel olarak (veya matematik yardımıyla) aktarılmak istenen "gerçek" bir kurgu olmaktan öteye gidemez”.
Oysa bilen, konuşmalıdır. Çünkü bilgi yaşamsal alandan gelir ve yeniden yaşama yönelik kullanmak içindir. Ama bilginin de bilinmeyende olduğunu düşünüyorsak, işte bu şekilde söz üretimlerinden kurtulma şansımızı sıfıra indirmiş oluruz. Bu da yaşama dönük olması gereken yüzümüzü tamamen dil alanına çevirmemizi ve bunu da felsefe olduğu yanılgısına düşmemizi anlatır. Oldukça yaygın bir yaklaşımdır bu, ve salt bu nedenle yaşam/yaşamak bir tarafta, insan bir başka taraftadır…
__________________ Orada bir yaşam var; söz dünyasının tamamen dışında bir yaşam...
|
| Yukarı dön |
|
| |
HaBer Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 23.06.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 1133
|
| Gönderen: 04.10.2006 Saat 17:52 | Kayıtlı IP
|
|
|
bilm-iyorum,
Bu ifadede büyük hatalar var. Öncelikle "Çünkü bilginin kendisi, yani gördüğümüz, dokunduğumuz, tattığımız “gerçeklik” ile yetinmeyince.." ifadende görme, dokunma velhasıl 5 duyu son derece yetersiz ve yanıltıcı bilgi verir. Beş duyunun yanıltıcı olduğunu taaa 16'cı yüzyılda Descartes saptamıştır, sen hala hebersizsin.
5 duyunun gerçekliği ile bugün hangi teknik aleti anlayabilirsin ki? Rayyoyu mu, Tvyi mi, cep telefonunu mu? Uzaydan gelen radyo ve gamma ışınlarını mı? Radyoaktiviteyi m? Hiçbirini. Senin yaşamın bugün tümüyle sanal bilgilerden oluşuyor. TV haberleri sana dünyanın öte yanından bilgi aktarırken sanal bir gerçeklik sunuyor. Çünkü o inandığın haberlerin doğruluğunu ölçebilecek bir duyu organın yok. Görüyorsun, işitiyorsun ama görüntü bir filim de olabilir, bir kurgu da.
Pek övünerek "Soyut alanda yarattıklarımızla somutun niteliğini bozuyoruz." diyorsun oysa ki senin somut alan dediğin tümüyle soyuttan oluşuyor. Yediğin yiyecekler konserve, meyvalar hormonlu, sığır ve tavuklar suni yemle ve antibiotik ile beslenmiş. Hangisi doğal? Hangisi saf somut? Hepsi bir düşüncenin ürünü olarak soyuttan somuta dönüşmüş nesneler.
"Bilen konuşmaz" diyorum çünkü senin gibi anlama özürlü olanlara dert anlatmak istemezler de ondan.
|
| Yukarı dön |
|
| |
delideli Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 19.10.2005 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 3148
|
| Gönderen: 04.10.2006 Saat 18:03 | Kayıtlı IP
|
|
|
HaBer Yazdı:
|
bilm-iyorum,
Pek övünerek "Soyut alanda yarattıklarımızla somutun niteliğini bozuyoruz." diyorsun oysa ki senin somut alan dediğin tümüyle soyuttan oluşuyor. Yediğin yiyecekler konserve, meyvalar hormonlu, sığır ve tavuklar suni yemle ve antibiotik ile beslenmiş. Hangisi doğal? Hangisi saf somut? Hepsi bir düşüncenin ürünü olarak soyuttan somuta dönüşmüş nesneler.
|
|
|
Sevgili bilm-iyorum,
Evet benim de anlatmak istediğim buydu...İdeoloji her yerde...ideolojiden kaçan şeyler dile getirilemiyorsa 'yaşam' diyerek tanımladığımız şeyler de ideolojik olmalıdır....Bu anlamıyla 'saf' ya da 'otantik' bir doğa parçası bulmak çok zor.Eylem ya da akış dediğiniz de bu anlamda ideolojiktir.Diğer yandan otantik varlık ya da saf varlık peşinde koşmak da ideolojiktir.Bu yüzden Haber hocama katılıyorum.
Düzenleyen delideli 04.10.2006 Saat 18:04
|
| Yukarı dön |
|
| |
bilm-i yorum Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 25.03.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 5044
|
| Gönderen: 04.10.2006 Saat 19:04 | Kayıtlı IP
|
|
|
Sevgili HaBer, oldukça ilginç bir şekilde insanın kendisini es geçiyorsunuz! O nedenle de “5 duyunun gerçekliği ile bugün hangi teknik aleti anlayabilirsin ki? Radyoyu mu, Tv’yi mi, cep telefonunu mu? Uzaydan gelen radyo ve gamma ışınlarını mı? Radyoaktiviteyi m? Hiçbirini” gibi sözler üretebiliyorsunuz. Oysa bunlar ve daha çoğu insanın nesnel düşünce üretimlerin sonucudur, gökten inmediler!
“Pek övünerek "Soyut alanda yarattıklarımızla somutun niteliğini bozuyoruz." diyorsun oysa ki senin somut alan dediğin tümüyle soyuttan oluşuyor. Yediğin yiyecekler konserve, meyvalar hormonlu, sığır ve tavuklar suni yemle ve antibiotik ile beslenmiş. Hangisi doğal? Hangisi saf somut? Hepsi bir düşüncenin ürünü olarak soyuttan somuta dönüşmüş nesneler.”
Burada yanıldığınız bir şey var, ve ben de orayı anlatıyorum: Örneğin sığır, aman yanlış anlamayın! , sizin-benim gibi somuttu, ve daha önemlisi yaşam içreydi! İşte soyut alanda yarattıklarımız ile onların niteliğini de bozduk. Yani sizin soyut dediğiniz insandır bütün bunların yaratıcısı ve ben de hangi mantığın yarattığını vurguluyorum zaten: Sizin gibi sözden söze gidenlerin mantığı! Külliyen soyut alan üzerine söz üretmeyi felsefe sandığınız için, asıl felsefe alanını, yani yaşamı, tüketim kültürünün pratikçileri kaptı! Tek kalemde sıyıramazsınız kendinizi bir kenara!..
“…"Bilen konuşmaz" diyorum çünkü senin gibi anlama özürlü olanlara dert anlatmak istemezler de ondan…”
Yukarıda anlattığım dil içre gerçeklik mantığınızdan kurtulamamak, tartışmalarda size sadece mazeret temelinde söz ürettirip duruyor, ve elbette yine benim anlattığım ile sizin yanıtınız arasında herhangi bir bağ da olmuyor. Literatürde buna saptırma dense de sizin bu gibi yöntemlere tenezzül etmeyeceğinizi düşündüğümden, sadece okuduğunu dilediğince yorumlayıp laf ola beri gele konuşmaya devam etmek içeriğinde değerlendiriyorum…
__________________ Orada bir yaşam var; söz dünyasının tamamen dışında bir yaşam...
|
| Yukarı dön |
|
| |
bilm-i yorum Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 25.03.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 5044
|
| Gönderen: 04.10.2006 Saat 19:22 | Kayıtlı IP
|
|
|
delideli Yazdı:
HaBer Yazdı:
|
bilm-iyorum,
Pek övünerek "Soyut alanda yarattıklarımızla somutun niteliğini bozuyoruz." diyorsun oysa ki senin somut alan dediğin tümüyle soyuttan oluşuyor. Yediğin yiyecekler konserve, meyvalar hormonlu, sığır ve tavuklar suni yemle ve antibiotik ile beslenmiş. Hangisi doğal? Hangisi saf somut? Hepsi bir düşüncenin ürünü olarak soyuttan somuta dönüşmüş nesneler.
|
|
|
Sevgili bilm-iyorum,
Evet benim de anlatmak istediğim buydu...İdeoloji her yerde...ideolojiden kaçan şeyler dile getirilemiyorsa 'yaşam' diyerek tanımladığımız şeyler de ideolojik olmalıdır....Bu anlamıyla 'saf' ya da 'otantik' bir doğa parçası bulmak çok zor.Eylem ya da akış dediğiniz de bu anlamda ideolojiktir.Diğer yandan otantik varlık ya da saf varlık peşinde koşmak da ideolojiktir.Bu yüzden Haber hocama katılıyorum. |
|
|
Hala ve inatla ve ısrarla yaşamın uzağına dil içre cephe açıp oraya sığınmak istemek çabasında olmayı anlayabileceğimi sanıyorsan yanılıyorsun sevgili delideli. Orada bir yaşam var, şöyle veya böyle, ama söz dünyasının tamamen dışında bir yaşam. İnsanlık artık ya orayı tercih edip yüzünü yeniden yaşama dönecek, ya da işte böyle hebele hübele hık mık diye diye kendi kendini de hormonlayıp bir acayip yaratık olup çıkacak.
Bütün dünyada, özellikle kozmetik sektörüne yönelik yaptırımlar uygulanmaya başladıktan sonra kapanma yönünde eğilimi gösteren ozon tabakası gerçeği de mi bir şey anlatamıyor sizin bu düşüncelerinize? İnsan bu kadar mı yaşamın uzağında ve teslimiyetçi olabilir?..
__________________ Orada bir yaşam var; söz dünyasının tamamen dışında bir yaşam...
|
| Yukarı dön |
|
| |
HaBer Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 23.06.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 1133
|
| Gönderen: 04.10.2006 Saat 22:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
Evrende birçok nesne var. Bunlar arasında insandan çok çok büyük olan gök cisimleri olduğu gibi, çok çok küçük atomlar ve atom altı parçacıklar var. Dolayısıyla, "gerçeklik" kavramını 5 duyu ile algıladığımız insan boyutundaki nesneler ve olgularla sınırlamak son derece dar bir bakış açısıdır.
"Gerçek" en büyük evrenden en küçük nesnelere hatta nesne bile adlandırmanın tereddütlü olduğu dalga boylarına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsamalıdır. Bu da pozitif bilimlerin kendilerine amaç olarak seçtikleri bir utopyadır.
İnsan konusu ise sosyal bilimler alanına girer. Sosyal bilimler pozitif olmayıp kaygan bir zemine yerleştirilmiş bir kaya gibi bir o yana bir bu yana doğru yalpalar durur. Doğunun insan anlayışı ve insan gerçekliği ile batının insan anlayışı ve insan gerçekliği çok farklıdır.
Freud 3 benlik boyutundan söz eder. Bunlar id, ego ve süperego olarak isimlenir ve batının insan boyutu burada biter. Oysa ki Sufi görüşüne göre 7 adet insan boyutu vardır ve asıl insan olmak batının bitti dediği noktada başlar.
Bu gerçekleri bilmeden ve önemsemeden "insan şudur budur, insan önemlidir"...türünden yorumlar boş laf salatası olmaktan öteye gitmez. Hümanist olalım, evrensel olalım, sosyal değerleri küresel yapalım türünden söylemler batıdan ödünç alınmış ve içi asla doldurulmamış kavramlardır. Çünkü, bizim asıl değerliklerimizi bilmeden ödünç alınan bu değerler asla yerine oturmaz ve topluma mal olmaz.
Gerçeklik konusu öyle 5 duyu ile çözümlenebilecek basit bir konu değildir. Gerçekliği insan algısı ile sınırlamak da sadece dar bir çıkmaz sokak olmaktan öteye gitmez.
Asıl tartışılması gereken, benim yukarda sıraladığım 4 adet varsayımdır. Bunları es geçerek bir sonuca varmak hayaldir. Ama bunları tartışmak için bilgi ister, birikim ister, tahsil ister, araştırmak ister.....ister oğlu ister.
Onlar olmayınca da salla gitsin ve "dil içre gerçeklik mantığınızdan kurtulamamak, tartışmalarda sizi sadece mazeret temelinde söz ürettirip duruyor" türünden demagojik sözcüklere yöneltir.
|
| Yukarı dön |
|
| |
bilm-i yorum Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 25.03.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 5044
|
| Gönderen: 05.10.2006 Saat 11:32 | Kayıtlı IP
|
|
|
“Evrende birçok nesne var. Bunlar arasında insandan çok çok büyük olan gök cisimleri olduğu gibi, çok çok küçük atomlar ve atom altı parçacıklar var. Dolayısıyla, "gerçeklik" kavramını 5 duyu ile algıladığımız insan boyutundaki nesneler ve olgularla sınırlamak son derece dar bir bakış açısıdır.”
Sevgili HaBer, buraya dair sözlerimi yanlış okumakta ısrar ediyorsunuz, (son günlerde imza alanında kullandığım sözü biraz empatik okumanızı öneriyorum), duyularımızla sınırlamıyorum, yaşamsal gerçeklik dediğimiz alan, her zaman algı dünyamızdan çok daha geniş bir alan olacak, diyorum. Bunun böyle oluşu, bilgiye ulaşabilme adı altında, yaşamın kendi içre dinamiklerini, insanın kendi dinamiklerine esir etme çabasını beraberinde getiriyor. Yaşamdan ve yaşamaktan kopuk bir insanlık oluşuyor. İnsan, “ölümsever” dinamiklerini yaşama dayatarak, sözel alanda yarattığı gerçeklikleri yaşamın gerçekliğine dönüştürme çabasından vazgeçmiyor. İşte bu çaba, insanın yaşamdan uzaklaşmasını beraberinde getiren külliyen dil içre bir duvar yarattığının ifadesidir.
Sık sık vurguluyorum, insan, çalacağı minarelere kılıf hazırlama mücadelesinden ödün vermeye yanaşmıyor. Aksine, hazırlayacağı kılıfların görünmezliğini sağlamaya çalışıyor. İşte bu “görünmezliği” hangi mantığın yarattığını anlatıyorum yukarıda, ve sizi de bu mantıktan kurtulamamakla eleştiriyorum. Bu mantığın çok ciddi iki negatif etkisi var:
1. İnsanın kendi düşünsel dinamiklerini doğaya ve kendi dışındaki bütün canlılara dayatarak, yaşamsal gerçeklik alanını fena halde tahrip etmesi. (Ormanları yakması, teknoloji dediğine ömrünü kısaltacak oranda enerji yedirmesi, ozon tabakasını delmesi, küresel ısınmayı bizzat kendisinin sağlaması, dünyayı yörüngesinden çıkartacak kadar bomba üretmesi vs.)
2. İnsanlık dünyası yaşamsal problemlerinin uzağında kalması.
Bana yanıtınızda yine bu mantığınıza çarpıcı örnekler veriyorsunuz:
“…İnsan konusu ise sosyal bilimler alanına girer. Sosyal bilimler pozitif olmayıp kaygan bir zemine yerleştirilmiş bir kaya gibi bir o yana bir bu yana doğru yalpalar durur. Doğunun insan anlayışı ve insan gerçekliği ile batının insan anlayışı ve insan gerçekliği çok farklıdır.
Freud 3 benlik boyutundan söz eder. Bunlar id, ego ve süperego olarak isimlenir ve batının insan boyutu burada biter. Oysa ki Sufi görüşüne göre 7 adet insan boyutu vardır ve asıl insan olmak batının bitti dediği noktada başlar.
Bu gerçekleri bilmeden ve önemsemeden "insan şudur budur, insan önemlidir"...türünden yorumlar boş laf salatası olmaktan öteye gitmez. Hümanist olalım, evrensel olalım, sosyal değerleri küresel yapalım türünden söylemler batıdan ödünç alınmış ve içi asla doldurulmamış kavramlardır. Çünkü, bizim asıl değerliklerimizi bilmeden ödünç alınan bu değerler asla yerine oturmaz ve topluma mal olmaz…”
Oldukça net görüldüğü gibi, her şeyden önce siz insanı insan olarak görmenin yanına bile yaklaşamıyorsunuz henüz. Doğulu insan batılı insan, şu görüşte insan bu görüşte insan, onların değerleri bizim değerlerimiz falan feşmekan gibi, düşmancalığı körükleyen, insanı insana yabancı kılmaya çalışan ve daha önemlisi kendisini dayatan külliyen faşizan bir mantık.
Düşünsel üretim bütün insanların, canlı cansız bütün doğayı ve birbirini insanca kucaklayabilmesinin önüne işte bu şekillerde engel olabiliyor. Ki bu mantıkta olan siz Sufi görüşten dem vuruyor, ama o düşüncenin özünde zaten bütün insanların ve doğanın BİR olduğunu söylediğini de es geçebiliyorsunuz. İşte bunun böyle olması, külliyen söz içre düşünme mantığınızdır. Onların yaşamda ne işe yarayacağını bilmek gibi bir derdiniz yok. Bu derdinizin olmayışı, tartışmalarda kısa sürede aşağılama ve hakaret dilini tercih etmenizin de kaynağı oluyor.
“…Asıl tartışılması gereken, benim yukarda sıraladığım 4 adet varsayımdır. Bunları es geçerek bir sonuca varmak hayaldir. Ama bunları tartışmak için bilgi ister, birikim ister, tahsil ister, araştırmak ister.....ister oğlu ister…”
Varsaymayalım efendim, her şey gözümüzün önünde! Bırakalım hebele hübeleyi, dünya yaşanmaz halde, yaşam ellerimizden alınmış durumda. Bunu da hep dil içre kalmakta inat edenler sağlamış! Buralara dair somut konuşalım!
Var mı yaşamsal gerçeklik dediğiniz alana dair tespitleriniz? Hah işte onlar önemli, çekinmeyiniz, söyleyiniz! Nasıl bir düşünsel üretim metodu bizleri daha insanca bir yaşama yönlendirebilir? Bu soruya yanıtlarınız nedir? Bilginiz, birikiminiz, tahsiliniz, araştırmalarınız buralara dair neler söylüyor?
Bu yaklaşımım demagojikse, siz bir de sözlük bilgilerinizi yenileyin!..
__________________ Orada bir yaşam var; söz dünyasının tamamen dışında bir yaşam...
|
| Yukarı dön |
|
| |
HaBer Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 23.06.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 1133
|
| Gönderen: 05.10.2006 Saat 14:54 | Kayıtlı IP
|
|
|
Madem yaşam tarzına bu kadar önem veriyorsun kendin söyle de biz tartışıp kendi görüşlerimizi ortaya koyalım. Senin yaptığın kolaya kaçmak ve pasif dövüşmektir. Ortaya sadece soru koymakta israr ediyorsun. Ama kendi görüşünü asla.
Daha önce de defalarca yazdım. Önce kendi görüşünü koy ki ne birikimin varmış bir görelim. Hayır, sen sürekli soracaksın ve her yanıta yeni sorular üreteceksin. Çünkü kendi görüşün sığ ve anlamsız. "Tüm insanlar BİR" demekle hangi felsefeden söz ediyorsun? Evet, yaradılış olarak bir, ama kültürel birikim ve toplumsal varsayım olarak çok farklı.
Ben yukarıda doğu insanı-batı insanı ayırımı yaparken bu noktaya dikkat çekmek istedim. Ama bu teşhisimi bile anlamaktan acizsin. Bu bir teşhis. Tedaviye gelince birçok kere tekrarladığım gibi öz değerlere sahip çıkmakla tedavi gerçekleşir. Atatürk bu konuda pek çok söz söylemiş, bizlere defalarca yol göstermiştir. Ama, bugünlerde Atatürk ilkeleri de önemsenmiyor. Varsa yoksa AB. Sanki onlar senin kafana taç takacaklar.
Doğayı bozan, ozon tabakasını delen, çevreyi kirleten tüm buluşlar onlardan çıktı. Sen onlara bir söz edebiliyor musun? hayır "Tüm insanlar BİR" yuvarlak sözcüklerin arkasına sığınarak bilgi aktarmaktan ve kendi görüşünü belirtmekten kaçınıyorsun.
Seni çok iyi tanıdım, yaklaşık 2 yıldır şu ortamda tartışıyoruz. Hep aynı sözleri tekrarlayıp duruyorsun. Ama tek bir çözüm getirmiş değilsin. Nasıl bir üretim metodu bizleri daha ileri götürür? sorusuna sen yanıt ver bakalım.
|
| Yukarı dön |
|
| |
bilm-i yorum Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 25.03.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 5044
|
| Gönderen: 05.10.2006 Saat 18:11 | Kayıtlı IP
|
|
|
Aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağını işaretleyen sözün kabulü, bir yandan yaşamdaki hareketin ve değişimin daimliğini kabulü anlatırken, diğer yandan aynı sözde iki kez yıkanılamayacağını da işaretler. Ancak bizler aynı sözlerde iki ya da daha çok yıkanabilme çabamızdan bir türlü vazgeçemeyiz…
….demiştim bir konu başlığı altında. Siz, aynı sözler içre binlerce kez yıkanmaya çalışanlar kısmına giriyorsunuz. Böyle olmasa “Madem yaşam tarzına bu kadar önem veriyorsun kendin söyle de biz tartışıp kendi görüşlerimizi ortaya koyalım” diyemezsiniz. Bir dönüp okuyun, ama okuyun, “Yaşam ya da Yaşama Kavuşmak” konu başlığında ben neler anlatıyorum?
Sizinle tartışmalarımızın her defasında “Hiçbir –izm’le bağım yok, hiçbir –ist değilim, çünkü ben özgür düşünsel üretimin kendisini seviyorum” dediğim halde, kendi algılarınızda beni batıcı yapıp çıktınız ve hala oralarda besliyorsunuz mantığınızı. Bu bile anlatamıyor mu size ne denli ötekileştiren bir zihniyete sahip olduğunuzu? Neymiş efendim, “Ben yukarıda doğu insanı-batı insanı ayırımı yaparken bu noktaya dikkat çekmek istedim. Ama bu teşhisimi bile anlamaktan acizsin. Bu bir teşhis. Tedaviye gelince birçok kere tekrarladığım gibi öz değerlere sahip çıkmakla tedavi gerçekleşir”miş. Öz değerler dediğiniz nedir? Bütün dünyaya bunu mu dayatacağız? Bütün düşmancalıkların temelinde bu gibi ne dediği belli olmayan düşünceler yatmıyor mu zaten? Laf ola beri gele yerlerde Atatürk’ü anıyorsunuz, “Yurtta Barış Dünyada Barış” ne demektir, düşünme gereği duydunuz mu hiç?..
“…Doğayı bozan, ozon tabakasını delen, çevreyi kirleten tüm buluşlar onlardan çıktı. Sen onlara bir söz edebiliyor musun?..”
Bunu özellikle sizin söyleyebilmeniz için, vicdandan yoksun olmanız gerek. Sizin düşünsel üretim biçiminizin onlarla aynı olduğunu yıllardır vurgulayan, bu başlık altında ise, hemen yukarıda bir kez daha hatırlatan bana söylediğinize bakın! Şu sözüm size ne anlatmıştı: Özellikle günümüzde bilimin de artık bilgiye ulaşma çabasından çok tüketime dayalı sistem kültürüne hizmet ediyor oluşunun yarattığı boşluğu, tamamen fizik ötesi söylemler doldurmaya çalışıyor. Üstelik gücünü bilimsel verilerden aldığını da ekleyerek!
Hem hem yaklaşımı tartışmalarımızı bir daha okur musunuz siz neleri savunmuşsunuz ben neleri? Ya Entropi Yasası tartışmalarımızda? Bilim denilenin dünyanın bugünkü halinden direkt sorumlu olduğunu söyleyen bana, siz, “Bilimin bunlarla ilgisi yok, o dediklerini teknoloji yapıyor!” gibi anlamsızca sözlerle geliyordunuz. Şimdi ise ben batıcı oluyorum! “Hadi canım sen de!”, diyen kesinlikle haklıdır burada!..
Sonuç: Sevgili HaBer, sizin anlamaya çalışmak gibi bir dertte olmadığınızı, o an yazılanları şöyle bir okuyup ilk aklınıza gelenleri savurduğunuzu biliyorum. Hakaretlerinizi de bu nedenle önemsemiyorum. Ben derdimi size değil çünkü, bu zihniyetin sonuçlarının ne olduğunu anlamaya çalışanlara anlatmaya çalışıyorum...
__________________ Orada bir yaşam var; söz dünyasının tamamen dışında bir yaşam...
|
| Yukarı dön |
|
| |
HaBer Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 23.06.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 1133
|
| Gönderen: 05.10.2006 Saat 19:57 | Kayıtlı IP
|
|
|
Aramızdaki farkı anlayan pek çok kişi var, çok şükür.
Demagojilerine devam et, belki birkaç taraftar bulursun.
Çok konuşup hiöç bir şey söylemeyen, bim-i yorum.
|
| Yukarı dön |
|
| |
bilm-i yorum Sürekli ve Kıdemli Üye

Katılma Tarihi: 25.03.2004 Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline Gönderilenler: 5044
|
| Gönderen: 05.10.2006 Saat 20:15 | Kayıtlı IP
|
|
|
HaBer Yazdı:
| Aramızdaki farkı anlayan pek çok kişi var, çok şükür.(...) |
|
|
Kimmiş bu şükürcülüğünüzü kuvvetlendirenler?!..
__________________ Orada bir yaşam var; söz dünyasının tamamen dışında bir yaşam...
|
| Yukarı dön |
|
| |
|
|