Etkin KonularEtkin Konular  Forum Üyelerini GösterKullanıcı Listesi  Forumu AraArama  YardımYardım
  KayıtKayıt  GirişGiriş
 FELSEFE FORUMU : Filozoflar
Konu Konu: Nisan Ayı: Jean Baudrillard Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlar
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 01.04.2007 Saat 23:59 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Jean Baudrillard

(1929-2007)

Lyotard(1998) ve Derrida(2004) ’dan sonra, Baudrillard’da söylemini geride bırakarak gitti.

Forumda Baudrillard’ın ülkemize gelmesi nedeniyle açtığımız konu başlığından bazı iletileri de buraya aktararak “Filozoflar” bölümünde onun üzerine derli toplu bir sayfa oluşturmaya gayret edeceğiz.

Derrida gibi, kendisine yönelik postmodern nitelemesine karşı çıkmış olan Baudrillard, yapısalcılık sonrası olarak isimlendirilen, her biri farklı düşünceler sergilemiş  bir grup Fransız düşünür arasında, “ileri sanayi toplumu”nda olan bitenlere en çok eğilmiş olanıydı demek yanlış olmaz sanıyorum.

Baudrillard ülkesinin egemen çevrelerinde pek tutunamamış bir isim. O da Foucault, Derrida , Lyotard, Deleuze gibi 60’ların kıta Avrupası’nda olgunlaştı. 60’larda Almanca öğretmeni olarak ülkesinde yaşananlara tanık oldu. İkinci Dünya Savaşı epeyce gerilerde kalmış, soğuk savaş en “kanlı” dönemlerini yaşıyordu. Dünya hızla değişiyordu. İşte bu değişimin ve dönüşümün farkında olup betimlemesini yapanlardan biri de Baudrillard’dı.

                                                        

 

Düşünceleri ABD, Almanya ve Brezilya gibi ülkelerde daha çok tartışılırken, Fransa’da gerici, apolitik, çağdaş sanat düşmanı olarak görülmüştür.

Akademik kariyerinin çok büyük bölümünü Paris Üniversitesi’ne bağlı toplumbilim bölümünde dersler vererek geçiren Baudrillard,  ilk çalışmalarında, Henri Lefebvre ile Herbert Marcuse geleneğinin uzantısı sayılabilecek yeni Marxçı bir konumu benimseyerek düşünmüştür.

Üniversite sonrası doktorasını sosyoloji bölümünde yaptı. Tezi aynı adlı başlığı taşıyordu: “Nesneler Sistemi”

1970 li yılların ortalarında kesin biçimde Marxçılık’dan uzaklaştı. 1980’li ve 90’lı yıllarda, bütün bir medyayı ve tek tek reklamlar dünyasını ele aldı.



Düzenleyen Anlamak 02.04.2007 Saat 12:55
Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 02.04.2007 Saat 11:36 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Tüketim Toplumu

Baudrillard’ın toplum ve kültür eleştirilerinin kalkış noktasını gerek Marxçı eleştirmenlerce gerekse de Frankfurt Okulu kuramcılarınca öteden beri hep aşağılanıp hafife alınmış olması nedeniyle gereken ilginin yeterince gösterilmediğini düşündüğü ya da Marshall McLuhan gibi düşünürlerce taşıdığı olanakları göklere çıkartmak dışında kendisine yönelik yetkin bir eleştirel duruşun geliştirilemediğini dile getirdiği popüler kültürün değişik yönlerinin kuramsallaştırılması amaçlı bir arayış oluşturmaktadır.

 

Bu bağlamda Baudrillard, temelde kitle iletişim araçları ile tüketim toplumunun yol açtığı sorunlara bildik yaklaşım yollarının bütünüyle dışında bir gözle eğilen bir araştırma mantığı geliştirmiştir. Kimi eleştiricilerince ciddiyetsiz bir “postmodern yıldız” olmakla suçlanmış olsa bile, Baudrillard’ın bütün çalişmalarında baştan sona ciddi, titiz, temelleri son derece sağlam bir düşünsel yaklaşımın varlığı kendisini hemen belli etmektedir. Nesneler Dizgesi (La Syst des objets, 1968) ile Tüketim Toplumu (La Société de consommation, 1970) başlıklarını taşıyan ilk çalışmalarında Baudrillard, bir yandan modern toplumların yaşamında medyanın son derece büyük bir hızla artan önemini ve etkisini açıklamaya çalışırken, öbür yandan gündelik yaşamda önüne geçilemez bir çılgınlığa dönüşen tüketim etkinliğinin olası anlamlandırımlarına yönelik bir çözümleme sunmaktadır. Bu iki yapıtında da Marksçı kavram ile terimleri bütün bütün bırakmadığı görülen Baudrillard’ın, Marksçı terimceye ek olarak çözümlemelerini yer yer göstergebilimsel yer yer de ruhbilimsel terimlerle beslediği gözlenmektedir.

 

Baudrillard’a göre, modern dünyadaki tüketim olgusunun tam olarak kavranabilmesi için öncelikle yapılması gereken, tüketim etkinliğinin belli şablon ya da cliché açıklamalarla kestirip atılabilecek bir konu olmadığının adamakıllı ayırdına varmaktır. Tüketim toplumu kültürü pek çok durumda yerleşik anlama alışkanlıklarımızı kökünden sallayacak denli sıradışı bir kavrayış tutumuna geçmeyi zorunlu kılmaktadır. Öyle ki çoğu kuramcının sandığının tersine modern bireyin tüketim pratikleri liberal siyaset söylemlerinin üretim sürecini açıklarken kullandıkları kavramlarla, sundukları çözümlemelerle kavranamayacak denli karmaşık bir süreçtir. Bu nedenle tüketim olgusuna, kendi iç dillendirme mantığı doğrultusunda bir göstergeler dizgesi olarak gündelik yaşam pratiklerinde nasıl işledikleri üzerine sürekli yeni örnekolaylar yoluyla yaklaşmak gerekmektedir.

 

Nitekim Baudrillard daha bu ilk yapıtlarında, yepyeni bir toplumsal/kültürel durum ile karşı karşıya olduğumuzu, bunun geçmişteki durumların hiçbirisine uzaktan yakından benzemediğini belirterek, bu yeni durumu anlaşılır kılmak için çok belirgin bir biçimde olmamakla birlikte belli ölçülerde post-yapısalcı yöntemi kullanmaya başlamıştır. Baudrillard post-yapısalcı yaklaşıma başvurması bir bakıma kaçınılmazdır; çünkü düşünceleriyle bir yanda liberal homo economicus mantığını çürütmeyi amaçlarken, öbür yanda da Marxçı kuramda üretim üzerine yapılan aşırı vurgunun geçersizliğini tanıtlamayı amaçlamaktadır. Her iki yaklaşımın da tüketim olgusunun pek çok önemli yönünü görüp değerlendirmeye engel oluşturduğunu düşünen Baudrillard tüketim dünyasını tam anlamıyla kuramsallaştırabilmek için öncelikle kendi içinde özerk ve ussal olduğu düşünülen, mutluluğunu hep kendi kişisel yararları doğrultusunda tasarlayarak yaşama geçirme yetisi taşıdığına sarsılmaz bir inanç duyulan birey kurmacası üstüne bina edilmiş modernist ben tasarımının yıkılması gerektiğini öne sürmektedir

 

Aynı biçimde kapitalizme ve onun egemenlik yapılarına karşı tanımı gereği direnmekle yükümlü olan sosyalist işçi sınıfı dayanışmacı ruhuna dayalı anlayışın da bir an önce devrilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Baudrillard’ın bu ilk tüketim toplumu kuramının en azından iki ayrı anlamda post-yapısalcı bir yaklaşım sergilediği söylenebilir. Bu anlamlardan ilkine göre birey özneyi hep tarihsel olarak düşündüğü, hep belli bir tarihsel bağlam içine yerleştirerek kurduğu için post-yapısalcıdır. Öte yanda, ikincisine göreyse öznenin tarihsel olarak kuruluşu sürecinde en belirleyici olanın dil olduğunu varsaydığı için de post-yapısalcıdır. Baudrillard, bu iki temel post yapısalcı yorumlama tutumunu “hergünkü yaşam alanı”na taşıyarak, toplumsalı anlama biçimimiz üzerinde açıkça devrimci değerde bir değişiklik meydana getirmiştir.

 

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

 

(…) Metanın amansız mantığına verilen  ağırlığın bir benzeri Adorno’nunkiyle benzer bır sonuca ulaşmak uzere Lukács (1971) ve Lefebvre’ın (1971) metalaşma teorisinden yararlanan Jean Baudrillard’ın çalışmalarında bulunur. Baudrillard’ın geliştirdiği teorinin buna yaptığı belli başlı ilave tüketimin göstergelerin aktif bir şekilde manipüle edilmesini gerektirdiğini savunmak üzere semiyolojiden (göstergebilim) yararlanılmasından oluşur. Göstergelerin aktif manipülasyonu gösterge ve metanın ‘meta-gösterge’ (commodity- sign) üretmek üzere bir araya geldiği geç kapitalist toplumda merkezi bir yer işgal eder. Sözgelimi medya ve reklamda göstergenin manipülasyonu yoluyla gösterenin (signifier) eriştiği özerklik göstergelerin nesnelerden bağımsız halde yüzüp gezdiği ve çok- katlı bir aradalık ilişkilerinde kullanılmaya hazır olduğu anlamına gelir. Kimilerine göre Baudrillard’ın metanın mantığını bu şekilde semiyolojik tarzda geliştirmesi Marx’ın teorisinin idealist bir yönde saptırılmasını ve maddeci bir vurgudan uzaklaştırılarak kültürel bir vurguya yönelinmesini gerektirir (Preteceille ve Terrail, 1985).

 

Bu nokta, vurgunun üretimden uzaklaşıp yeniden üretime, imaj ve gerçeklik arasındaki ayrımı silen medya yoluyla göstergelerin, imajların ve simülasyonların sonsuzca katlanmasına kaydığı Baudrillard’nın son yazılarında (1983a, 1983b) daha net görülebilir. Burada toplumsal hayat, kurallarından arındırıldıkça ve toplumsal ilişkiler daha değişkenleşip istikrarlı normlarca daha az yapılanmış hale geldikçe, tüketim toplumu özünde kültürel bir toplum haline gelir. Göstergelerin aşırı üretilmesi ve imajlarla simülasyonların yeniden üretimi, istikrarlı anlamın yitirilmesine ve kitlelerin, izleyiciyi istikrarlı duygunun ötesine taşıyan biçimsiz bitişikliklerin sonsuz akışından büyülenir hale geldiği gerçekliğin estetikleştirilmesine yol açar.

 

Mike Featherstone , (1991) Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, Çeviri:Mehmet Küçük,Ayrıntı Yayınları, İstanbul,1996

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 02.04.2007 Saat 14:16 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

İki radikal eleştirmen: Marx ve Baudrillard
Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 03.04.2007 Saat 10:09 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Baudrillard, 1970’li yılların ortalarına gelindiğinde yazdığı Göstergenin Politik Ekonomisinin Eleştirine Katkı (Pour une critique de l’économie du signe, 1972), Üretimin Aynası (Le Miroir de la producdon, 1973), Simgesel Değiştokuş ile Ölüm (L’Échange symbolique et la mort, 1976) başlıklı bir dizi yapıtında kesin biçimde Marxçılık ile bütün bağlarını koparmıştır.

 

Bu yapıtlarında genelde medya kültürü daha özeldeyse reklam sektörünün

bireyler üzerinde derin etkilere yol açan herhangi türden bir “kodu” nasıl ve ne biçimler altında yapılandırdığını açıklamaya çalışan Baudrillard, kodun tüketimin özünü oluşturduğunu ileri sürerek, insanların gerçekte tüketim nesnelerini tüketmekten çok bunların ardına gizlenen imgeleri, idealleri, fantezileri, yani en genel anlamıyla özledikleri ama ulaşamadıkları yaşam biçimlerini tükettiklerini savunmaktadır. Somut tüketim ürünlerinin gerisinde yatan, gerçekte somut bir varlıkları olmayan bu tüketim kaynaklarının hepsi de reklamlar aracılığıyla allanıp pullanarak elektronik medyadan sunulmaktadırlar.

 

Baudrillard’a göre, ortaya çıkan bu yeni tüketim tarzı toplumsal yaşamın bütün yönleriyle başkalaşmasına yol açtığı gibi, eski burjuva toplumu kültürünün temel dayanaklarını da baştan sona değiştirmektedir. Bu yeni toplumsal oluşum uyarınca bireyler artık ya güçlerinin yettiğince kendi kendilerini oluşturmaktadır ya da çoğunluk olduğu üzere reklamlara ve medyaya verdikleri tepkilerde/tepkilerle kendi kimlik ya da kimliklerini belirlemektedirler. Dolayısıyla, böylesine alışılmadık bir durum karşısında televizyon gösterilerinin bayağılıklarına ya da tüketim çılgınlığının yol açtığı sorunlara liberallerin ya da Marxçıların öteden beri yapageldikleri üzere eski yerleşik eleştiri yollarıyla karşı durmak yeterli değildir. Oyunun bildik bütün kuralları değiştiği için bu yeni oyunun gerçeklerini tam anlamıyla kavrayabilmek ancak bütünüyle yeni bir yaklaşımın geliştirilmesiyle olacak bir şeydir.

 

Sözgelimi, büyük alışveriş merkezlerinde, mağazalarda, radyolarda, televizyon reklamlarında yalnızca gelişmiş sanayi toplumlarının bakışları, dikkatleri, en önemlisi de imgeleri yapılıyor değildir. Aynı süreçten gelişmemiş ülkelerin kitleleri kadar komünist ülkelerin halkları ile üçüncü dünya toplumları da paylarına düşeni fazlasıyla almaktadırlar. Kokuşmuş, çürümüş, bozulmuş gibi kimi etik yönelimli etiketlerle toplumsal sorunları ne olduğu tam olarak belli olmayan bir etik alana havale etmek yerine, Baudrillard’ın gözünde her türden toplum kuramı araştırmasının öncelikle yapması gereken, bu yeni anlamlandırma dünyasının nasıi işlemekte olduğunu, en göz önünde bulunandan kalkarak en ince ayrıntısına varana dek nasıl açıklanacağını belirginleştirmektir.

 

Nitekim bu sorun temelinde reklamların yapısını çözümlemek amacıyla göstergebilimsel olanaklardan yararlanan Baudrillard, reklamlar aracılığıyla dilin nasıl yeniden yapılandırılıyor olduğunu tanıtlamaya çalışmıştır. Sözgelimi Coca-Cola reklamları üstüne yoğunlaşarak burada reklamı yapılanın yalnızca asitli bir içecek olmadığını, Coca-Cola’ nın salt bir içeceğe göndermekten çok gençlik, cinsellik, eğlence imgelerine göndermede bulunan, çevreye bir yığın anlamlandırma saçan bir gösterge olduğunu söylemektedir. Nitekim 1978 yılında yazdığı Sessiz Çoğunlukların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu (A l’ombre des majorités silencieuses, ou la ila de la social) adlı bir başka kitabında Baudrillard, kitlelerin tepki vermeyecek derecede uyuşmuş oldukları gerçeğine parmak basarak, eski devrim anlayışının artık yersizleştiğini, bu nedenle günümüzde varolan tüketim dizgesine karşı yeni bir direniş biçimi geliştirilmesinin gereğine artık uyanılması gerektiğini vurgulamaktadır.

 

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

 

 

(…)Daha başından itibaren Marx'ın söylemini eleştirel bir yaklaşımla ele alan Baudrillard, çalışmalarına 'nesnelerin sistemlerini' incelemekle başlamıştır. Nesneler onu tüketim nesnelerine doğru taşımıştır ilk olarak. Sonraki döneminde 'nesneler dünyası'ndan çıktığımızı da yazmıştır. 'Öznenin aynasından çok, nesnelere virüslerin aynasından' bakmaktayızdır artık. Bu anlamda, tüketim toplumu analizlerinde, 1970'li yıllarda yayımlanan kitabında, toplumsal olanın sonrasını, postmodern dönemi ele almaya başlamıştır. Burada, Baudrilard, 'artı- değer' üzerine düşünmekten çok, reklam, moda, özgürleşmiş cinsellik, kitlesel medya ve kültürü üzerine odaklanmıştır. Eğlencenin ve gösterinin arttığı toplumlarda 'artı-değerin' yerini alan bir 'gösterge-değer' bulmaktadır: "Ne kullanım ne de değişim değeri" diye yazmıştır. Lüks tüketimi ve iktidarını öne süren Baudrillard'ın toplumsal analizleri, eğlence ve tüketim üzerinedir; lüks markalarla buluşan güncel sanatlar da, bugün benzer bir egemenliğin etkisine girmiştir. Lüks ekonomisi içinde toplumsalın parçalanmışlığı da ayrı bir paradokstur.

Ali Akay-Artık o da 'öteki zamana' katıldı-Radikal Kitap Eki

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 04.04.2007 Saat 09:58 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Baudrillard’ın çoğunluk olgunluk dönemi olarak gösterilen 80’li ile 90’lı yıllar arasında yazdığı kitaplarda, hem bir bütün olarak medyayı hem de medyada yer alan alan tek tek reklamlara ilişkin olarak sunulan çözümlemelerini  geniş bir post modern kültür bağlamına yerleştirdiği gözlenmektedir.

 

Nitekim 1981 yılında yazdığı Simulakrumlar ve Simülasyonlar ( Simulacres et simulations) ile 1991 yılında yazımını tamamladığı Son Yanılsaması (L’illusion de la fin) başlıklı kitaplarında, yeni tüketim kültürünün zorunlu bir sonucu olarak gerçekliğin çok köklü bir biçimde değişime uğradığı, gerçeklik diye bildiğimiz o eski şeyin yerinde bugün yeller estiği yönünde çok önemli bir sav ortaya atmaktadır. Bu savını temellendirmek için’ günümüzde insanların giderek artan oranlarda vakitlerinin çok büyük bir bölümünü elektronik iletişim ortamlarında geçirdiklerine (radyo frekansları arasında o dalgadan bu dalgaya dolaşarak, televizyon karşısında o kanaldan bu kanala gezinerek, bilgisayar ekranı karşısında saatlerce oturarak,yüz yüze konuşmalarda geçirdikleri zamandan çok daha fazlasını telefon elektronik posta faks yollama, “chat” yapmaya’ ayırarak) dikkat çeken Baudrillard, elektronik makinelerin aracılık ettiği simgesel değişim ya da alışveriş nedeniyle “sahici” yüzyüze ilişki dünyasının gitgide ortadan kalkarak, bunun yerine “yüzlerarası” sanal bir dünyanın geçtiğini bildirmektedir.

 

Baudrillard, bu yeni doğan sanal kültürü gerçeğin kendisinden daha gerçek anlamında “aşırıgerçek” diye tanımlayarak, aşırıgerçekliğin bizden yeni bir bakış, tutum ve duyarlık isteyen yeni’ kültürel ilkeler üstüne bina edildiği olgusuna parmak basmaktadır.

 

HİPERGERÇEKLİK

Tasvirler [ imajlar] bir harici gösterilene veya dış gerçekliğe bundan böyle bağlanamazlar. Baudrillard’ın kendi örneğini seçecek olursak, harita artık gerçek bir araziye tekabül etmez, fakat daha ziyade, ondan önce gelir ve hatta onu vücuda getirir: ‘Simülasyon, artık daha fazla bir arazinin, maddi gerçekliği olan bir varlığın taklidi değildir. O, asıl veya gerçeklik olmadan, bir gerçeğin modelleriyle yaratmadır, o hipergerçekliktir. Arazi artık haritadan önce gelmediği gibi, ondan sonra var olmaya da devam etmez. Artık harita araziden önce geldiği gibi, araziyi de vücuda getirir.’ Baudrillard’ın biraz da abartılı terimleriyle, artık bir hakikat veya gerçeklik yoktur, sadece evrensel ve zorunlu taklitler vardır. Melodramlar [ arkası yarınlar] ve eğlence parkları, tek gerçekliktir. Disneyland, Amerikanın ve Amerikan [hayat] tarzının ‘hakikatini’ somutlaştırır. Bu durumun bir sonucu olarak, ideoloji de geçmişe ait bir şey olup çıkar, zira ideoloji pek tahrif edilmemiş hakikat diye tanımlanır ve böyle bir standart hipergerçeklikte mevcut değildir.  David West

 

 

Bu yeni iletişim ortamında simgesel yapımlar, artık eskiden olduğu üzere canlı bir konuşmaya ya da yazılı gerçek bir metne göndermede bulunuyor değillerdir; daha çok tam da sunumun kendisinin aynı anda hem gerçek hem de kopya olduğu bir “simülasyonlar” dizgesine dönüşmesi söz konusudur.

 

TAKLİT- SİMULACRUM

Bilgi ve anlam birikimini mümkün kılan gösteren/gösterilen diyalektiğinin bu şekilde sona erişi, göstergenin özünün boşaltılması anlamına gelir. Gösterge artık bir temsil/tasarım, bir başka şeyin yerini tutan bir şey değil; fakat Baudrillard’ın bulgulamış olduğu gibi, sınırsızca çoğalan/çoğaltılabilen bir taklit’tir (simulacrum). Göstergenin tekrarlanabilirlik özelliği, sanki taklit’te en uygun varoluş biçimini bulmuş gibidir. Taklit, modellerle meydana getirilmiş, kökeni veya gerçekliği olmayan bir gerçekliktir.

Yürürlükteki cisimleşmesi içinde, taklit, gerçekliğe ön gelir. Gösteren, kendisini, göndergeden, “doğal” olandan ve temsili yapıdan tamamen koparıp ayırır, gösteren hem özneden h,em de nesneden kopar, o kendi kendisinin göstergesi haline gelir. Böylece göstergeler, artık ne öznel ne de nesnel bir gerçekliğe gönderimde bulunmazlar; fakat yalnızca kendilerine gönderirler, çünkü taklit edilecek hiçbir gerçeklik kalmamıştır ve gerçeklik diye kabul ettiğimiz şey, zaten yekpare bir taklit’tir.

Totaliter bir gösterge-denetimi altındaki postmodern toplumda, göstergeler, taklitler ve kodlar esas belirleyiciler haline gelirler ve kendi mantıklarını ve anlamlama düzenlerini izlerler. Böylece gönderimsel deneyim düzeninin gerçeklik ilkesi, yerini, kod tarafından ve anlamlama mantığı tarafından organize edilen bir düzenin egemen şeması olarak taklit’e bırakır.

Baudrillard, çağdaş dünyada temsil ile gerçeklik arasındaki sınırın infilak ettiğini ve bunun sonucu olarak “gerçek olan”ın deneyiminin ve temelinin ortadan kaybolduğunu ileri sürer. Artık temsil, gerçekliğe tabi olmaktan çıkmış, gerçeklik temsil’e tabi hale gelmiş görünmektedir. Postmodern olan budur.

Taylan Altuğ-Dile Gelen Felsefe

 

Sözgelimi bu anlamda Baudrillard’a göre, televizyonda verilen haberler kendilerinden beklendiği üzere dışarıda, gerçek dünyada olan bir şeyi rapor ediyor ya da sunuyor değillerdir, burada haber değeri taşıyan şey, çeşitli imgeler ve elektronik olanaklarla haberlerde dillendirilen medyatik sunumun kendisidir. Anlaması son derece güç olan “aşırıgerçeklik”in mantığı alabildiğine sanal bir kültürün oluşmasının başlıca nedenidir. Nitekim Baudrillard’ın son dönem çalışmalarında bu olağandışı kültürel oluşumlara yönelik özenli betimlemelerinin ne denli umut verici bir değerleri varsa, bu oluşumların doğurduğu sorunlardan ve sınırlamalardan nasıl kurtulunabileceğine dönük  bir kötümserliğin sergileniyor olması da bir o denli umut kırıcıdır.

 

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 05.04.2007 Saat 10:47 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Şeffaflık

 

Baudrillard’ın özellikle son dönem çalışmalarında çağcıl dünyaya ilişkin verdiği hemen bütün çözümlemelerini temel olarak şu sava dayandırdığı gözlenmektedir. Dünyadaki hemen her şeyin, iyi ile kötü karşıtlığından tutun da bugüne dek düşünmemizde konaklayan “cinsiyet”, “ekonomi”, “siyaset” gibi en temel kavram öbeklerine dek, öteden beri dolaşımda olan anlamlarını artık dolaştırmıyor olmaları, daha da önemlisi bundan böyle de dolaştıramayacak olmalarıdır. Bu köktenci savını temellendirmek amacıyla Baudrillard, birbirine karşıt durumda olagelen kategorilerin boşa çıktığını tanıtlamak için “şeffaflık” gibi ele avuca gelmeyen tuhaf bir tasarıma başvurmaktadır.

 

Söz konusu tasarımı açımlamak amacıyla Baudrillard, günümüzdeki hiçbir kavram karşıtlığının bildik, alışıldık, tanıdık kavram karşıtlığı olarak durmuyor olduğu saptamasında bulunur. Sözgelimi iyi ile kötü arasındaki kavram karşıtlığı bu iki kavramın birbirleri içinde eriyip çözünmesiyle yitmiş, ne iyinin iyi olarak ne de kötünün kötü olarak durduğu birer eriyik bırakmıştır geride. Nitekim Baudrillard’ın önemli çalışmaları arasında gösterilen kitaplarından birinin başlığı da tam olarak bu durumu adlandırmak amacıyla atılmış gibidir: Kötülüğün Şeffaflığı (La Transparence du mal, 1990). Baudrillard bu noktada iyilik olmayınca “kötülüğün şeffaflığı”nın kendisini sonsuza dek yineleyeceğini; çünkü öteden beri şeylere, düşüncelere, eylemlere karşılık gelen kavramların özlenlerini ve değerlerini terk ederek göndermelerinden, kökenlerinden, ereklerinden kurtulup boşa çıktıkları için kendilerini sonsuzca yinelemekten başka bir yazgıya konu olmalarının söz konusu olmadığını bildirmektedir. Bu anlamda Baudrillard, sonu olmayan bir şeyin durmak için nedeni de olmayacağına dile getirirken, kendisinden pek çok şey öğrendiği Nietzsche’nin bengidönüş öğretisine duyduğu yakınlığı da açıkça belli etmektedir.

 

Baudrillard, modern tüketim toplumunun şeffaflığının bildik, alışıldık, genelgeçer düşünme kategorileriyle anlatılamaz olduğunun ayırdında olduğundan, yapılabilecek en iyi şeyin, verilecek güncel örneklerle ayrımların ortadan kalkması olgusunun ne menem bir şey olduğunu sezdirmek olduğunu düşünmektedir. Bu durumu somutlamak için sözgelimi, kadın ile erkek arasındaki ayrımların çok büyük ölçüde yitirilmiş olmasının, ne erkek ne de kadın olan, geleneksel cinsiyet göstergelerinin boşa çıktığı şeffaf bir cinsiyette, transseksüel Michael Jackson kimliğinde örneklendiğini belirtmektedir. Baudrillard’a göre gerçekte cinsiyet bile değildir bu kimlik, çünkü cinsiyet kavramı kavramsal belli bir seçiklik varsayar. Dahası, Jackson hem beyaz ırka hem de siyah ırka meydan okuyarak, siyahlığına çözündürüp eriterek ne beyaz ne de siyah olmayan alabildiğine şeffaflaşmış bir ırkın ilkörneği olarak görünmektedir. Kusursuz bir melezliğin, yani şeffaf bir ırkın öncüsü Jackson şeffaflık dünyasının ırklar sonrası yeni ari ırkıdır aynı zamanda.

 

Baudrillard, özce “Aynı” ile “Ayrı” arasındaki seçiklik üzerine kurulu bulunan hemen bütün düşünme yapılarının devrilerek tepetaklak olduğunu, bir zamanlar birtakım yaşamsal ayrımları dillendirmek adına kurulmuş bütün karşıtlıklar için de durumun aynı olduğunu dile getirmektedir. Bu noktada Baudrillard, kavram kavram olmaklıklarını güvence altına alan ayrımların yitirildiği bir dünyada, kavramların açıklığı üzerine hâlâ bir dolu savaşımın veriliyor olmasını postmodern toplumların ironik bir insanlık durumu olarak okumaktadır. Bu gereksinim Baudrillard’ın deyişiyle bir başka şeffaflık aşamasına taşıyacaktır bizi, yani kavramların seçikliğine dayalı olarak işleyen “seçik düşünce” yok olduğunda, şeylerin de büsbütün ortadan kalkmayıp tam tersine bu durumu hiç umursamadan işlemeyi sürdürecek olmalarına. Baudrillard’ın sözleriyle: ilerleme düşüncesi yok olmuşken ilerlemenin sürüyor olması; siyasette düşüncenin kendisi yokken siyaset oyununun gizli bir umarsızlık içinde herkesin gözleri önünde sürüyor olması; kullanılabilir nükleer gücün binde biri dünyayı ortadan kaldırmaya yeterliyken dünyanın hâlâ var olmayı sürdürüyor olması bu tuhaf durumun yalnızca birer değişkesidirler.

 

Baudrillard, gelinen bu durumun ne denli ciddi boyutlara vardığını daha açık kılmak amacıyla aynı şeffaflık mantığının, çeşitli kavramların beraberce bulunmasıyla varolan birtakım soy kavram alanlarına dahi bulaşıp yayıldığını dile getirmektedir. Bütün soy kavram gökyuvarları, sınırları içinde dolaştırdıkları, dolaşıma soktukları kavramlarla aynı yazgıyı paylaşmak zorundadır; yani onlar da  şeffaflık değergesine uçuşmuşlardır. Tıpkı kavramların seçikliğinin ortadan kaybolması gibi toplumsal yaşam alanları da aralarındaki keskin sınırların şeffaflaşmasıyla, seçikliklerini seçemez olduğumuz bir sanal anlamsallığa gömülmüşlerdir.

 

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 06.04.2007 Saat 10:03 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Cinsellik eğretilemesinden yürüyen Baudrillard, cinsel özgürleşme dönemiyle birlikte en az üremeye karşı, olabildiğince çok cinsel ilişkiye gitmenin en başat cinsel yaşam ilkesi konumuna gelerek cinselliğin de içinin boşaldığını bildirmektedir. Cinselliğe ilişkin bu temel düşüncesini desteklemek için Baudriilard, bedenin soykütüğünü çıkarırken şunları söylemektedir: “Vaktiyle beden ruhun eğretilemesiydi; ardından cinselliğin eğretilemesi oldu; bugünse hiçbir şeyin eğretilemesi değil.” Daha açıkça söylemek gerekirse, Baudrillard’ın gözünde modern tüketim toplumlarının yaşamında eskiden olduğunun tersine belli bir şeyin belli bir şeyi eğretilemesi yerine, her şeyin her şeyi eğretilediği şeffaflık dönemine geçilmiştir. Baudrillard bu söyledikleriyle bir gün gelip şeffaflığın da yitirilmiş olacağı, hiçbir şeyin hiçbir şeyi eğretilemeyeceği kaotik bir dünyanın gelmekte oluşunu haber vermektedir.

 

Nitekim, kaos öncesinin şeffaflık dünyasında her şey ekonomiktir, her şey cinseldir, her şey felsefidir ve hepsinden önemlisi de 1968 döneminin en başat sloganlarından birinde dile geldiği gibi: “Her ey siyasaldır; arzu, bilinçdışı, önceleri siyasal olmadığı düşünülen her şey, hatta siyasal olmayanın kendisi bile.” Şeffaflık bu açıdan bakılınca kategorilerin olabildiğince genelleşerek bütün özgüllüklerini yitirmelerinin, bütün diğer kategorilerce emilmelerinin doğal bir sonucudur. Her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir; cinselliğin bütün anlamını yitirmiş olduğu anlamına gelir bu. Her şey siyasal olunca siyaset sözcüğü anlamsızlaşır. Her şey estetik olduğunda, güzel ya da çirkin diye bir şey kalmaz geride.

 

Modern tüketim toplumlarında değeri birbirlerine dolanıp kendi üzerlerine katlanarak şeffaf kendilikler olarak dolaştıklarını söyleyen Baudrillard, bütün tikel kategorilere şeffaflık virüsü bulaştığından böyle bir dünyada taşıyıcı kategorilere karşı savaş verecek, Arşimet noktası olabilecek virüse karşı bağışıklığı olan bir antivirüsün, yani şeffaf olmayan bir kategori aramanın boşuna olduğunu savlamaktadır.

 

Bağışıklık kaybı, bütün varlık kategorilerinin gerçekte yokken varmış gibi varolmalarına yol açmaktadır. Cinsellik artık yalnızca cinsellikte değildir, başka her yerdedir; medyada, sinemada, edebiyatta. Siyaset siyasette değildir yalnızca, bütün -alanlara saçmaktadır mikrobunu; dine, sanata, felsefeye, bilime, üniversiteye. Baudrillard durumu daha iyi canlandırmak amacıyla şöyle sormaktadır: “Çiçolini bugün Italyan Parlamentosu’nda milletvekili seçilebiliyorsa bu tam da transseksüel ile transpolitiğin aynı yerde ironik birlikteliği demek değil midir?” Böylece siyasal, medyatik, iletişimsel bir kültür çorbası içinde her birey ancak belli belirsiz anımsayabildiği bir insanlığın insanımsı kalıntısı haline gelmektedir.

 

Baudrillard açısından bakıldığında, şeffaflık çağı her şeyi her şeye katmaktan kendimizi alamadığımız, her şeyin her şey olabildiği, herkesin her şeyi söyleye bildiği, herkesin her şeyi yapabildiği bir çağın adıdır. Ironik olanı ise kirnileriace yönetimde, siyasette, parti içi demokra side modem toplumun yükselen değeri olarak hıiki daha çok şeffaflık isteniyor olmasıdır. Baudrillard’ın gözünde, böyle bir dünyada zorunlu olarak hepimiz de “transekonomik”izdir çünkü üretime dayalı gerçek ekonomi yerine sanal ekonominin seyrine tutsağızdır; “transpolitik” izdir çünkü politik açıdan ayrımsız varlıklarızdır, transseksüel, olduğumuzu da düşünürsek zihinsel açıdan siyasetin travestileri olup çıkarız bir anda. Hangi alanda olursa olsun bir şeyi o şey olarak kavramamız olanaklı değildir bundan böyle. Şeffaflık Çağı’nın asil özniteliğini oluşturan çağın bir simülasyon, düzmece, yapay dünyalardan oluşan bir taklitçeler (simülacres) evreni olmasıdır. Taklitçe evrenindeki her şey insandan tutun da bilgisayarlardaki virüslere değin sanal bir dünyanın varlıksılarıdır. Varlıksıdırlar çünkü hepsi de gerçekten varolmayan, varoluyormuş gibi yapan; kaynağı, kökeni, ilkörneği olmayan birer kopyadırlar. Dahası, hep bir orijinali olduğu varsayılan, bir yerden aşırmaya, devşirmeye, alıntılamaya dayalı kopya tasarımı dahi başkalaşmış, şeffaflaşıp tuhaflaşmıştır. Bu yüzden Baudrillard, taklitçe teriminin kesinlikle taklit ya da kopya etmeye karşılık gelmediğinin altını önemle çizmektedir.

 

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 07.04.2007 Saat 15:57 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Taklitçeler Dünyası, tarihte yazılmış olanaklı bütün senaryolar gerçek ya da sanal olarak defalarca oynandığından, bütün bu senaryoları yeniden oynamaktan başka bir çıkar yol da olmadığından her şeyin “mış gibi” deneyimlendiği bir yaşama aykırıdır. Bütün toplum ütopyaları gerçekleştiğinden, sanki gerçekleşmemişler gibi yaşamayı sürdürmek gerekmektedir. Soru, olanakları her şeyin gerçekleştiği bir dünyada insanın ne yapacağıdır? Baudrillard’ın deyişiyle “aşırıgerçekleştirmektir” yapılacak olan, çağın yeni gerçeklik kipi de “aşırıgerçeklik”tir bu anlamda.

 

Aşırıgerçeklik, tıpkı yalandan bir soygun yapan düzmece bir çetenin, gerçekten silahlı soygun yapan halis çete üyelerinden daha ağır bir cezaya çarptırılmasını andırmaktadır. Burada anadüşünce şudur: Gerçeklik ilkesinin çiğnenmesi gerçek saldırıdan çok daha ciddi bir saldırıdır. Gerçekten kurtulunca gerçekten daha gerçek, aşırıgerçek olur insan. Yeniden üretmeye, yeniden yaşamaya zorunlu olduğumuz bütün düş ve ülküler yapmacık, yapmacık olduğu kadar da şeffaf görüntülerle sonsuz biçimde çoğalırlar. Artık aranan şey güzellik, çirkinlik ya da cinsellik değil, eni sonu reklamda sorulan o taklitçe sorunun yanıtıdır “Sen hangi televizyonun görüntüsü sün?” Bu bir zamanların “Düşünüyörum, demek ki varım” varlık kanıtsavının yerine, “Görülüyorum, demek ki görüntüyüm” yapıntısının geçmesi demektir. Ne var ki Baudrillard’a göre, burada dile getirilen ya da dile gelen şey, çağcıl bir özseverlik tarzının gelişini muştulayan bir “olma” yordamı değil; herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir dünyanın şeffaflığına uyanmış reklamcının düzmecesidir.

 

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 08.04.2007 Saat 10:08 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Simülakrlar ve Simülasyon
Jean Baudrillard
Çeviri: Oğuz Adanır.
Doğu Batı Yayınları.

GERÇEĞİN YERİNİ ALAN SİMÜLAKRLAR



Hakikat, ortada bir hakikat bulunmadığını gizlemeye çalıştığından —simülakrların hakikati gizleme şansı yoktur. Simülakr hakikat demektir.
Ekleziyast

İnsanın aklına gelebilecek en güzel simülasyon alegorisi olduğunu düşündüğümüz bu Borges masalında: İmparatorluğun hizmetindeki haritacıların çizdikleri harita sonunda imparatorluğun topraklarına birebir eşit boyutlara sahip bir belgeye dönüşmektedir (ancak çökmeye başlayan imparatorlukla birlikte lime lime olmuş bu harita parçalarıyla çölde karşılaşan insanlar vardır -sonuçta bu harap olmuş soyut metafizik güzelliğin ,imparatorluğun şanına yakışan bir görünüme sahip olduğu ve eskidikçe gerçeğiyle birbirine karıştırılan sahtesi gibi İmparatorluğun da bir leş gibi çürüdükçe özüne yani toprağa dönüştüğü görülmektedir).

Bu güncelliğini yitirmiş masal ikinci basamak (ordre) simülakrların gizli çekiciliğine sahiptir.Günümüzdeki soyutlama biçimlerinin haritacılık, suret çıkarma, aynadan yansıma ya da kavramla bir ilişkisi kalmamıştır. Simülasyon kavramının harita üzerindeki bir toprak parçası, bir töz ya da referans sistemiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesine
hipergerçek yani simülasyon denilmektedir.

Bir başka değişle ne harita öncesinde ne de sonrasında bir toprak parçası vardır. Bundan böyle önce harita, sonra topraktan yani gerçeğin yerini alan simülakrlardan - söz etmek gerekecektir. Borges’in masalını günümüze uyarlayacak olursak artık harita üzerinde lime lime olmuş toprak parçalarıyla karşılaşıldığını söylemek gerekecektir. Bundan böyle sağda solda karşılaşacağımız harabe ve yıkıntılar haritaya değil gerçeğe, çölde karşımıza çıkan kalıntılarsa İmparatorluğa değil bize yani çöle dönüşmüş bir gerçeğe ait olacaklardır.

Tersine çevirdiğinizde bile artık bu masaldan yararlanabilmek olanaksızdır. Olsa olsa İmparatorluk alegorisinden yararlanabilirsiniz o kadar. Çünkü gerçeği gerçeğin simüle edilmiş modelleriyle birebir çakıştırmaya çabalayan çağdaş
simülatör ler de benzer bir dayatmacı yaklaşım sergilemektedirler. Ancak bu kez ortada ne harita vardır ne de toprak, çünkü soyutlamayı ilginç ve çekici kılan haritayla toprak arasındaki o kesin ayrım artık yoktur. Oysa bu ayrım haritaya bir şiirsellik, toprağaysa bir çekicilik kazandırıyordu.

Günümüzde maliyetleri düşürmek için değişik alanlarda simülatörler kullanılmaktadır. Örneğin pilotlar, bir uçuşun tüm gerçekliğini yansıtan kokpit benzeri simülatörlerde onlarca saat uçmaktadırlar.

Sihirli bir kavramla, çekici bir gerçek işte bu ayrımın içine gizlenmişti. Haritayla toprak arasındaki bu ideal beraberliği önce göklere çıkartıp yücelten sonra da yerin dibine batıran haritacıların bu çılgın projesinde yeniden canlandırıcı bir özelliğe sahip olan -günümüzde spekülatif ve söylevsel özelliklerini yitirerek nükleer ve genetik bir işleme dönüşmüş- düşgücü de simülasyonla birlikte artık tarihe karışmıştır.

Burada ortadan kalkan şeyin adı metafiziktir. Bundan böyle bir varlıkla çeşitli görünümleri; gerçekle gerçek kavramına özgü bir ayna/yansıma (metafizik) yoktur. Bundan böyle gerçekle gerçek kavramı arasında düşsel bir beraberlik de olmayacaktır. Çünkü genetik minyatürleştirme denilen şey simülasyon evrenine özgü bir boyuttur. Günümüzde gerçek artık minyatür hücreler, matrisler, bellekler ve komut modelleri tarafından üretilmektedir -bu sayede gerçeğin sonsuz sayıda yeniden üretimi mümkün olmaktadır. Bundan böyle rasyonel bir gerçeğe ihtiyacımız olmayacaktır zira gerçek ideal ya da negatif süreçlerle başa çıkabilecek (boy ölçüşebilecek) bir durumda değildir. Çünkü gerçek artık işlemsel bir şeye dönüşmüştür. Aslında gerçek bu değildir çünkü onu sarıp sarmalayan bir düşsellikten yoksundur. Bu sentetik bir şekilde üretilmiş, atmosferden yoksun bir hiperuzamda kombinatuvar modellere ait bir ışığı yaymaya çalışan bir gerçek diğer adıyla
hipergerçek tir.

Gerçek ya da hakikate özgü perspektifle bir ilişkimizin kalmadığını gösteren bu farklı bir uzama geçiş olayıyla birlikte, tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bir
simülasyon çağına girilmiştir —daha da kötüsü gösterge sistemleri bu gönderen sistemlerini yapay solunumla yaşatarak, tüm kombinatuvar hesapları, tüm ikili karşıtlıklarla, tüm eşdeğerlik sistemlerinin işine yarayabilecek anlamdan daha da esnek (ductile) malzemelere dönüştürmektedirler. Burada bir taklit, suret ya da parodiden değil aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçek, bir başka değişle her türlü gerçek süreç yerine işlemsel ikizini koyan bir caydırma olayından söz ediyoruz.

Gerçeğin tüm göstergelerine sahip, gerçeğin tüm aşamalarına kısa devre yaptıran kusursuz, programlanabilen, göstergeleri kanserli hücreler gibi çoğaltarak dört bir yana savuran bir makineden.

Gerçek bir daha asla geri dönmeyecektir —bir ölüm sistemi ya da daha doğrusu ölüm olayına bile bir şans tanımayan bir “saptanmış tarihten önce dirilme” sistemine özgü model böyle bir hayati işleve sahiptir. Bundan böyle her türlü düşsel ve gerçek ayrımından yoksun, yalnızca yinelenebilen bir yörüngeye sahip modeller ve farklılık simülasyonu üretiminden ibaret bir
hipergerçek ten söz edebiliriz.

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
S.Yildiz
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 26.10.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 3298
Gönderen: 09.04.2007 Saat 13:12 | Kayıtlı IP Alıntı S.Yildiz

Reklam Egemenliğindeki Medya

Jean Baudrillard’ın gözünde reklam, “çağımızın en dikkate değer kitle iletişim aracı”dır. Reklamın bu işlevi, onun özerkleşmiş yani gerçek nesnelere, gerçek bir dünyaya, bir göndergesele değil, bir göstergeden diğerine, bir nesneden diğerine, bir tüketiciden diğerine gönderme yapan araç mantığından kaynaklanmaktadır. Medyanın en büyük gelir kaynağı olan reklamlar, düşünüre göre, bir derinlikten yoksun olup, anında unutulma özelliğine sahiptir. Kuramcı, tüm güncel eylem biçimlerinin reklama benzemeye çalıştıklarını ve bir çoğunun da bu biçim içinde yok olup gittiğini belirtmektedir.

         Baudrillard, propagandanın da her şeyi yüzeyselleştirebilen, her şeyi reklam malzemesi haline getirebilen, salt bir kombinezonlar düzenine dönüştüğünü vurgulamaktadır. Bu süreçte reklam da, nötr, birbirinin aynı, duyarlıktan yoksun, sözdizimsel karşıtı bir nebula’ya benzeyen bir retoriğe dönüşmüş durumdadır. Bu açıdan bakıldığında reklam, günümüzde anlam ve önemini yitirmiştir. Reklam giderek geleneksel bir alışkanlığa dönüşmektedir.

         Sistemlerin de reklam büyüleyiciliğinden yararlanmaya kalkıştıkları görülmektedir. Baudrillard, reklamın egemenliğine son verecek, hatta son vermiş şey olarak bilgiyi (yani enformasyonu) görmektedir. Reklam bir iletişim aracı olarak yoğunluğunu yitirmiş ve ortadan kaybolmuştur. Reklamcılık da artık bir iletişim ya da haber, bilgi verme aracı olarak kabul edilmemektedir.

         Medyayla tüketiciye ulaştırılarak onlarda kültürel değişikliklere yol açan reklamlar özellikle televizyonda ağırlıklı olarak yer edinmektedirler. Ancak reklam ticari bir mala dönüşmüş bulunmaktadır. “Kendi kendinin mesajına dönüşen bir iletişim aracı olarak reklam toplumsalla tam bir uyum içindedir. Çünkü bu aşamada tarihi zorunluluk denilen şey saf ve yalın bir toplumsallık talebi tarafından emilip yutulmuştur.” Kuramcı reklamın, haber gibi yoğunlaşmalara son vererek tepkisizliği hızlandırdığını vurgulamaktadır.

         Düşünüre göre, reklamın belirleyebildiği özgün bir alandan söz edilememektedir. Reklamın biçimleri ya da görüntüleri artık bir anlam ifade etmemektedirler. Reklamlardan geçilmeyen alanlarda aslında hiç kimsenin hiçbir firmanın reklamı yoktur. Beaubourg’un bir kültür merkezi olmaması buna örnek olarak gösterilmektedir.

 

Kadife Karanlık

Su Yayınevi

Yukarı dön Göster S.Yildiz's Profil Diğer Mesajlarını Ara: S.Yildiz Ziyaret S.Yildiz's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 09.04.2007 Saat 18:25 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Kutsal Gönderenden Yoksun İmgeler.

Gizlemek (dissimuler) , sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak;
simüle etmek ise sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmaktır.

Birincisi bir varlığa (şu anda burada bulunmayan) diğeri ise bir yokluğa (şu anda burada bulunmamaya) göndermektedir.

Ancak bu olay sanıldığından daha da karmaşık bir şeydir.

Çünkü simüle etmek “- mış” gibi yapmak değildir. “Hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır. Bir hastalığı simüle eden kişi ise kendinde bu hastalığa ait semptomlar(belirtiler) görülen kişidir”(Litré) Öyleye “mış” gibi yapmak (feindre) ya da gizlemek (dissimuler) gerçeklik ilkesine bir zarar veremez yani bunlarla gerçeklik arasında her zaman açık seçik, gizlenmeye çalışılan bir fark vardır.

Oysa
simülasyon “gerçekle” “sahte” ve “gerçekle” “düşsel” arasındaki bu farkı yok etmeye çalışmaktadır.

Gerçekle sahte ve gerçekle düşsel olanı, belli bir amaç için , bilinçli olarak yoketmek olgusu çok önemli. Biz sıradan insanların, bir yerlerde kurgulanan bu tür yaklaşımlara tanı koymamız gerçekten güç. Örneğin gerçek olmayan “sahte düşmanlara” karşı olmamız, ya da “sahte dostlar”a yakınlık duymamız, çıkarları açısından, uluslar arası aktörlerin arzu ettiği bir şeydir.anlamak

Simüle eden kişi gerçekten hasta mıdır, değil midir? Çünkü bu insan gerçek semptomlar üretmektedir. Simüle eden kişiye ne hastasın ne de değilsin denebilmektedir. Bu kişiyi nesnel bir şekilde hasta yada sağlam olarak değerlendirebilmek mümkün değildir.

Hakiki bir hastalık olup olmadığı anlaşılamayan bu şey, psikolojiyle tıbbın elini kolunu bağlamaktadır. Çünkü bütün “semptomlar” üretilebiliyorsa ve bir hastalığa ait “semptom” “doğal” bir olgu olma özelliğini yitirmişse o zaman her hastalığın simüle edilebileceğini hatta edilmekte olduğunu düşünebiliriz. Ama o zaman da tıbbın bir anlamı kalmamaktadır çünkü tıp yalnızca nesnel nedenlerini belirleyebileceği “gerçek” hastalıklarla ilgilenmektedir.

Psikosomatik rahatsızlıklarsa hastalık ilkesinin kıyısında köşesinde kalan kuytu alanlarda pek de inandırıcı olmayan gelişmeler sergilemektedir. Organik bir semptomu bilinçaltına havale eden psikanalizde ise semptom aslından daha “hakiki” görülmek durumundadır —simülasyon neden bilinçaltının girişine takılıp kalsın ki? Bilinçaltı “faaliyeti” de klasik tıbbi semptomlar gibi “üretilemez mi”? Düşler birer semptom olarak kabul edilmiyor mu?

Oysa yabancılaştırma yorumuna dayanan bir hekimlik “her zihinsel rahatsızlık biçiminin, simülatörün bilmediği bir semptomlar düzenine sahip olduğunun ve hekimin bu düzendeki bir aksamanın farkına varmamasının mümkün olmadığını ileri sürmektedir”. Bu (1865 yılından miras kalan) düşüncenin amacı ne pahasına olursa olsun hakikat ilkesinin varlığını koruyabilmek ve simülasyonun yol açtığı soruları engelleyebilmektir -çünkü bu sorgulama hakikat, gönderen ve nesnel nedenin ortadan kalkmasına yol açmaktadır.

Hekimler hastalık ya da sağlığın ötesinde ya da berisinde dolanan bu verileri, başka bir deyişle hastanın hastalığı konusunda (hastalığı yeniden üreten söylev) söylediklerini doğru ya da yanlış olarak değerlendirme konusunda aciz kalmaktadırlar. Simüle edilen öyleyse maskesini indirmenin mümkün olmadığı çünkü yalan söylediğini kanıtlayabilmenin imkansız olduğu bir bilinçaltı söylevinin bu şekilde tekrarlanması karşısında psikanalizin yapabileceği bir şey yoktur.

Örneğin ordunun eli kolu simülatörler karşısında bağlanmaktadır. Gelenekselleşmiş uygulamalara dayanan ordu bugüne kadar belli kanıtlardan yola çıkarak onların maskelerini düşürür ve cezalandırırdı. Oysa günümüz ordusu, bir  simülatörü de tıpkı gerçek bir eşcinsel, bir kalp hastası ya da bir deli gibi çürüğe ayırabilmektedir.

Askerlik psikolojisi denilen şey bile kartezyen belirtiler karşısında gerilemekte ve gerçek mi yoksa sahte mi, “üretilmiş” bir semptom mu yoksa gerçek bir semptom mu ayrımını yaparken tereddüde düşmektedir. “Deliyi bu kadar iyi taklit edebilen biri herhalde gerçekten delidir” düşüncesine sığınmaktadır . Ordu pek de haksız değildir, çünkü bu bakış açısı doğrultusunda bütün delilerin birer simülatör oldukları ve deli ile simülatör arasındaki bu farkı ayırt edememeninse akla gelebilecek en pis yıkıcı eylem biçimi olduğu söylenebilir.

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 10.04.2007 Saat 08:57 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Klasik mantık simülasyona karşı tüm kategorileriyle silahlanmaya çalışmaktadır. Oysa günümüzde, simülasyon bu mantığı çoktan aşıp geçerek hakikat ilkesinin yerini almıştır.

 

Batı bu yeniden canlandırma olayının önemine yani göstergenin derin bir anlama sahip olabileceğine, bir göstergenin bir anlamın yerini alabileceğine ve bir şeylerin -bu tabii ki Tanrıdır- bu değiş tokuşun gerçekleşmesini sağladığına bütün kalbi ve iyi niyetiyle inanmaktadır. Tanrı bile simüle edildikten yani Tanrıya olan inanç, göstergelerine indirgenebildikten sonra gerisini yarın siz düşünün! Işte o zaman bütün sistem yer çekiminin etkisinden kurtulmuş bir kütle, devasa bir simülakra dönüşmektedir- bu gerçek dışı bir şey değil bir simülakrdır yani gönderenden yoksun ve nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen, hiç bir şeyin durduramadığı bir kapalı devre içinde, gerçeğin değil yalnızca kendi kendinin yerine geçebilen bir şey.

Yeniden canlandırmanın karşıtı olan simülasyon işte budur. Yeniden canlandırma: gösterge ve gerçeklik arasında bir eşdeğerlik (bu eşdeğerlik ütopik bir şey bile olsa temel bir aksiyomdur) bulunduğunu kabul etmektedir.

Oysa simülasyon, eşitlik ilkesi ütopyasının tam tersiyle, bir değer olarak göstergenin yadsınması ve her türlü gönderenin tersine çevrilmesi ve öldürülmesi anlamına gelen bir göstergeden yola çıkmaktadır. Simülasyonu sahte bir yeniden canlandırma biçimi olarak yorumlayarak onu emmeye çalışan yeniden canlandırmaya karşılık; simülasyon bir simülakra dönüştürdüğü yeniden canlandırma düzeninin tamamını sarıp sarmalamaktadır.

İmgeye özgü çeşitli aşamalar/basamaklar şöyle sıralanabilir:
* bir gerçekliğin yansıması olarak
imge
*derin bir gerçekliği
değiştiren ve gizleyen imge
*derin bir gerçekliğin
yokluğunu gizleyen imge
*gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan yani
kendi kendinin saf simülakrı olan imge

Birinci durumda imge olumlu bir niteliğe sahiptr - çünkü burada imge bir ayin görevini üstlenmiştir.

İkinci durumda imge olumsuz bir niteliğe sahiptir- kötü büyü türünden bir şeydir.

Üçüncü durumda imge bir görünümün yerini almaya -yani bir büyüleme aracı olmaya çalışmak tadır.

Dördüncü durumdaysa imge artık görüntü düzenine değil simülasyon düzenine ait bir şeydir.


Bir şeyleri gizleyen göstergeler aşamasından gösterilecek bir şey kalmadığını gizleyen göstergeler aşamasına geçiş bir dönüm noktasıdır. Çünkü birinciler (ideolojinin de ait olmayı sürdürdüğü) bir hakikat sır teolojisine gönderirken; ikinciler bir simülasyon ve simülakrlar çağına girilmiş olduğunu yani artık ortada ne kendi kullanıma sahip çıkabilecek bir Tanrı, ne de gerçekle sahte ve gerçekle yapay bir yöntemle diriltilmiş ‘gerçeğin’ birbirinden ayrılmasını sağlayacak bir kıyamet Gününden söz edilemeyeceğini - çünkü her şeyin zaten ölmüş ve yaşama dönmelerinin beklendiği tarihten çok önce diriltilmiş olduğunu- haber vermektedirler.

Gerçek gerçekliğini yitirdiği gün nostalji denilen şey gerçek anlamına kavuşmuştur. Çünkü dünyanın oluşum sürecini anlatan efsane ve gerçekliğe ait göstergelerin sayısı inanılmaz derecede artmıştır.

İkinci sınıf hakikat, nesnellik ve doğruların sayısı aşırı derecede artmıştır. Nesne ve tözün ortadan kaybolduğu bir yerde gerçek, yaşanmış ve figürün dirilmesi tırmanışa geçmiştir. Maddi üretim çılgınlığına paralel hatta ondan daha ileri bir çılgınlık düzeyine ulaşan gerçek ve gönderen sistemleri üretilmektedir. Bizi ilgilendiren aşamaya özgü simülasyon bu türden bir şeydir - her yerde bir caydırma stratejisiyle örtüşen gerçek, neogerçek ve hipergerçeği kapsayan bir stratejiyle karşılaşıyoruz.

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 11.04.2007 Saat 09:08 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

DÜŞSEL VE HİPERGERÇEK
Disneyland bütün simülakr düzenlerinin iç içe geçmiş olduğu kusursuz bir modeldir. Disneyland her şeyden önce:

Korsanlar, Geleceğin Dünyası, vb şeylerden oluşan bir illüzyon ve fantazm oyunudur. Bu düşsel evren kendine düşen görevi başarıyla yerine getirmektedir. Aslında kalabalıkları buraya çeken şey çelişkileri ve güzellikleriyle gerçek Amerika’nın minyatürleştirilmiş toplumsal bir mikrokozmosuna benziyor olması ve alınan kolektif (dini denilebilecek türden) keyiftir.

Aracınızı otoparka bıraktıktan sonra içerde kuyruğa giriyor ve sonunda dışarıya yapayalnız ve kendi halinize terk edilmiş bir vaziyette çıkıyorsunuz. Bu düşsel evrendeki tek olağanüstü şey içerdeki kalabalıktan yayılan sıcaklık ve sevecenliğin yanı sıra insana pek çok değişik duygu yaşatan bol miktardaki oyun ve oyuncağın varlığıdır.

 

Bir konsantrasyon kampına benzeyen otoparkla içerdeki kalabalık arasında tam bir tezatlık vardır. Bir başka deyişle içerdeki bin bir çeşit oyuncak insanları bir nehir misali oradan oraya sürüklerken, dışarı çıkan insan yalnızlığa (oyuncağına), arabasına doğru ilerlemek zorunda kalmaktadır. Olağanüstü bir rastlantı sonucu (bu türden rastlantılar hiç kuşkusuz bu evrene özgü bir çekiciliğin bir ürünüdür)bu dondurulmuş (zamanın dondurulduğu) çocuksu evren, bugün kendisi de dondurulmuş bulunan bir adam tarafından tasarlanarak hayata geçirilmiştir. Adı W. Disney olan bu adam —180 derecelik bir ısı altında dünyaya yeniden döneceği günü beklemektedir.

 

Disneyland’ın her köşesinde nesnel bir Amerika modeliyle karşılaşabilmek mümkündür. Bu görüntü kalabalık ve bireylerin morfolojik yapısına kadar giden bir benzerlik göstermektedir. Burada Amerika’nın sahip olduğu tüm değerler minyatürleştirilmekte ve çizgi filmler aracılığıyla çoğalıp, coşarak, kendilerinden geçmektedir. Tıpkı içi doldurularak süs eşyasına dönüştürülen ölü vahşi hayvanlar gibi.

Buradan yola çıkarak (L. Martin’in, Utopiques, jeux d’espacedda çok güzel bir şekilde açıkladığı gibi) ideolojik bir Disneyland çözümlemesi yani digest of American way of life’la (Amerikan yaşam biçiminin özetlenmiş halinin) övülen Amerikan değerleri, idealleştirilmiş zıtlıklarla dolu bir gerçekliğin bu mekana uydurulmuş halinin eleştirisini yapabiliriz. Bütün bunlar kesinlikle doğrudur ancak bütün bunların gizlediği başka şeyler vardır. Bu ideolojik “tezg
âhın” kendisi üçüncü basamak bir simülasyon olayını gizlemeye yaramaktadır yani Disneyland “gerçek” ülkenin, “gerçek” Amerika’nın bir Disneyland’a benzediğini gizlemeye yaramaktadır (bu durum sıradan gündelik yaşantısının bir hapishaneyi andırmadığını gizlemeye çalışan toplumsal bir yapının hapishaneler inşa etmesine benzemektedir).

 

Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika gerçeğe değil hipergerçek ve simülasyona aittir. Burada sorun yanıltıcı bir yeniden canlandırılmış gerçeklik(ideoloji)ten çok gerçeğin gerçeğe benzemediğini gizleyebilmek ve gerçeklik ilkesinin devamını sağlayabilmektir.

 

Disneyland’daki düşsellik ne gerçektir ne de sahte. Burası gerçeğe özgü bir düşselliği, gerçeğe simetrik bir şekilde yeniden üretebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma (ikna) makinesidir. Bu çocuksu düşselliğe özgü sefalet ve yozlaşmışlığın nedeni de zaten budur. Bu evrene çocuksu bir görünüm verilmek istenmesinin nedeni, yetişkinlere özgü “gerçek” ve başka bir evren bulunduğu düşüncesini onaylatma arzusudur. Disneyland bir çocuksuluğun gerçek anlamda her yere hakim olduğunu gizleyebilmek için, yetişkinlerin de buraya gelerek çocuklaşmalarına olanak tanımak ve gerçekte çocuk olmadıklarına inandırma amacıyla kurulmuş bir evrendir.

 

Zaten Los Angeles’te Disneyland’a benzeyen Enchanted Village, Magic Mountain, Marine World vb. başka yerler vardır. Bu türden oyun ve eğlence merkezleri Los Angeles’i çepeçevre sarmış durumdadırlar. Bu türden merkezler aslında Los Angeles’in, gerçeğin enerjisinden yararlanan gerçek dışı, dur durak tanımayan bir hareketlilik (araç, insan devinimi, vb.) sisteminden başka bir şey olmadığını gösteren ve bunun kentin sahip olabileceği tek sır olduğunu belgeleyen kanıtlardır -muazzam bir alana yayılmış durumda bulunan bu kent aslında bir uzam ve bir boyuttan yoksundur. Elektrik ve atom santralleri ya da sinema stüdyoları gibi bu kent de bundan böyle kurmaca bir öykü (film senaryosu) ve sonu gelmeyen bir kaydırmaca (travelling) hareketine benzemektedir. Çocuksu gölgelerle tahrif edilmiş fantazmlardan oluşan bir sempatik sinir sistemi gibi Los Angeles’ın da pabucu dama atılmış eski düşselliğe ihtiyacı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Başka yerlerde (hatta burada) çöpleri işleyerek yararlı hale getiren fabrikalar gibi, Disneyland da düşsele o eski görünümünü iade etmeye çalışan bir mekandan başka bir şey değildir. Bugün dünyanın her yerinde herkes çöpleri yeniden yararlı bir hale getirmeye çalışmaktadır. Bu anlamda çocuklarla insanlara özgü düşler ve fantazmlarla onlara ait masalsı, efsanevi, düşgüçleri bir kalıntı ya da çöpe dönüşmektedirler.

 

Hipergerçek bir uygarlığı zehirleyen ilk önemli pislik (dışkı) Disneyland’dır. Bu eğlence merkezi zihinsel düzeyde bir “yeniden sağlığına kavuşturma” (yeniden kazanma) görevini yerine getiren bir prototiptir. Zaten Kalifoniya’da yerden mantar bitercesine ortaya çıkan tüm cinsel, ruhsal, somatik (rcyclage) yeniden kazanım enstitüleri de benzer bir amaçla kurulmuştur.

Sokaklarda birbirlerinin yüzüne bakamayan bu insanlar için yüz yüze bakma enstitüleri kurulmuş; birbirine dokunamayan insanlarsa birbirine dokunma (contacto thérapie) tedavisi görmeye başlamış; yürümeyi unutanlar içinse “jogging” keşfedilmiştir, vb.

Yaşamla ilgili her şeye örneğin yitirilmiş yetenekler, yitirilmiş vücutlar, yitirilmiş toplumsallık ya da eski tadını yitirmiş yiyecekler konusunda, evet her alanda her şeye eski işlevi yeniden kazandırılmaya çalışılmaktadır. Açlık ve oruç tutma natural food, healthfood, yoga vb. başlıklar altında yeniden keşfedilmektedir.

 

Burada Marshall Sahlins’in düşünceleri ikinci dereceden bir gerçekliğe dönüşmektedir. Çünkü Sahlins’e göre açlığın kökeninde doğa koşulları değil, Pazar ekonomisi vardır. Gereksiz ayrıntılarla arap saçına döndürülmüş bu muhteşem pazar ekonomisinde sonuç itibariyle açlık bir gösterge/açlık, simülakr/açlığa dönüşmüştür. Bu ise az gelişmiş bir ülke insanını simüle eden bir davranış biçimidir (buna herkesin benimsemiş olduğu Marksist az gelişmiş insan modelini de ekleyebilirsiniz).

 

İnsanı dışlamayan bir kültürün kazandığı zafere, çevre sağlığı ve temizliğinin yanı sıra enerji ve sermaye krizini de kattıktan sonra, buna bir de içe dönüklük halkasını eklediğinizde bu iş tamamdır. Böyle bir sistemin daha önce hiç karşılaşmamış olduğu bir zihinsel felaket, zihinsel bir kabuğuna çekilme ve için kaynama felâketiyle karşılaşma olasılığı vardır. Bu felaketin en belirgin göstergeleri belki de şu acayip şişkoluk, lüks, Tanrı ve para arasındaki inanılmaz koalisyondur. İnanılmaz düzeydeki lüks bir yaşantı içinde karşılaşılan inanılmaz zıtlıklarla, akla gelebilecek en tuhaf düşünce ve davranışların bir arada bulunmasıdır.

[….]
Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 12.04.2007 Saat 09:28 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Jean Baudrillard

Kıta Avrupası Felsefesine Giriş

D.West

Paradigma Yayınları

 

Jean Baudrillard da, tıpkı Lyotard gibi, Batı toplumuna bir açıklama getirme teşebbüslerinde, yüzünü giderek daha fazla postmodernizm doğrultusuna çevirmiş olan eski bir Marksisttir. O, sadece çağdaş kültürün yepyeni özelliklerini değil, fakat daha özel olarak da, toplumdaki kültür alanının dönüşüme uğramış olan rolünü vurgular. Onun entellektüel konumu, hem Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi ana teziyle ve hem de ‘durumcu’ ‘görüntü toplumu’ teşhisiyle benzerlikler gösterir. (1) Kapitalist toplumun dönüşüme uğramış hâli, her ne kadar Marksist kategorilere uygun düşmese de, onun teorik yaklaşımı için bir payanda işlevi görür.(2)

 

Baudrillard için, gerek ekonomi ve gerekse toplumun, daha önce bir eşi daha görülmemiş ‘imaj’a doygunluğu, çağdaş toplum için belirleyici bir mahiyettedir. Baudrillard, ilk dönem (ve hâlâ Marksist olan) eserlerinde, ‘tüketim toplumu’nda metaların rolünde, onun sadece kapitalizmin üstyapısal bir sonucu olarak değil, fakat ‘insan türünün ekolojisinde, temel bir dönüşüm olarak gördüğü’ önemli bir değişim saptar.(3) Bu yeni toplum biçiminde, daha önce sadece çalışmayı öğrenmiş olan bireylere tüketim fikri aşılanır: ‘Modern insan, yaşamında üretime giderek daha az, kişisel ihtiyaçlarıyla refahının sürekli üretim ve yaratımına giderek daha fazla zaman harcar. O, bütün potansiyelini, tüm yetilerini tüketim uğruna hayata geçirmeye her daim hazır olmalıdır.(4) İşten ziyade, tüketim yoluyla haz elde etmek, tüketim toplumunun ”eğlence ahlâkına” göre, en önde gelen ödevdir. Reklam, pazar araştırması, televizyon ve diğer iletişim araçları gönüllü ve uysal tüketiciler yaratma amacı güder.

 

Bununla birlikte, tüketimin anlamında da temel bir değişim söz konusu olur. Liberal kapitalizm içinde, daha önce nesnelerin üretimi, insan ihtiyacından ziyade, kâr tarafından belirlenmekteydi. Marks’ın terimleriyle ifade edildiğinde, üretim, şeylerin ‘kullanım değerinden’ çok, ‘mübadale değeri’ tarafından belirleniyordu. Oysa, tüketim toplumunda, nesne kullanım ya da ihtiyaçtan daha bile kökten bir biçimde koparılır, ihtiyaca daha bile radikal bir tarzda yabancılaşır. Nesnelerin tüketimi şimdi, onların reklâmlarla ifade edilen ve reklâmlar tarafından pekiştirilen toplumsal statü v. b. g., derecelenmelerine tekabül eden, farklılaştırıcı bir anlamlar ya da ‘göstergeler’ sistemi içindeki konumları tarafından belirlenir.

 

Baudrillard’ın bariz bir biçimde yapısalcı olan yorumuna göre, ‘metalar ve nesneler, tıpkı sözcükler ve bir zamanlar kadınlar gibi, global, keyfi ve tutarlı bir göstergeler sistemi, olumsal bir ihtiyaçlar ve hazlar dünyasının, doğal ve biyolojik düzenin yerine, toplumsal bir değerler ve sınıflamalar düzeni ikame eden bir kültürel sistem oluşturur.(5) Marksçı ekonomi politik, bundan böyle bir ‘gösterge ekonomi politiği” yoluyla anlaşılması gereken yeni sosyo-ekonomik oluşum için, artık uygun değildir. Anlamlı metalarla kapitalist üretim sisteminin iç içe geçmesinden dolayı, kültür ve ekonomi bundan böyle ayrıştırılamaz bir karışım olarak anlaşılmak zorundadır. Connorun sözleriyle, ‘kültürel ürünler, imajlar, temsil, hatta duygular ve psişik yapılar bile iktisadi alanın bir parçası hâline geldiği için, ekonomi veya üretim alanını, ideoloji ya da kültür alanından ayırmak, artık mümkün değildir.(6)

 

______________________________________________

(1) Bkz., D. Kellner, Jean Baudrillard. Durumculuk konusunda, bkz., C. Gray, ed., Leaving the 2Oth Century ve G. Debord, Society of the Spectacle.

(2)Baudrillard Marksizmden en nihayet The Mirror of Production’da kopar.

(3) Jean Baudrlllard, ‘Consumer Society’, Jean Baudrillard: Selected Writings, s.29.

(4) A.g.e S.48

(5) A.g.e S.49

(6) Connor, The Postmodernist Culture, s. 51.

 

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 13.04.2007 Saat 09:00 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Baudrillardın sonraki, daha karanlık yazılarında, imaj veya gösterge, gerçekliğin bütünüyle yerini alır. Gerçekten de, postyapısalcılığın argümanları mantıksal sonuçlarına (veya daha bile öteye) götürülür. Postyapısalcılığın, Baudrillard’ın yorumuna göre, dile getirdiği gibi, eğer metnin dışında hiçbir şey yoksa, bir tasvir ve gerçeklik, bir gösterge ve gösterilen ikiliğinin aşılması gerekir. Tasvirler [imajlar] bir harici gösterilene veya dış gerçekliğe bundan böyle bağlanamazlar.

(Not: Gösterge gösterilen ilişkilerini metin bağlamında düşünmek amacıyla ilgili tabloyu alıntılıyorum.Anlamak)

Baudrillard’ın kendi örneğini seçecek olursak, harita artık gerçek bir araziye tekabül etmez, fakat daha ziyade, ondan önce gelir ve hatta onu vücuda getirir. ‘Simülasyon, artık daha fazla bir arazinin, maddi gerçekliği olan bir varlığın taklidi değildir. O, asıl veya gerçeklik olmadan, bir gerçeğin modelleriyle yaratmadır, o hipergerçekliktir.

 

Arazi artık haritadan önce gelmediği gibi, ondan sonra varolmaya da devam etmez. Artık harita araziden önce geldiği gibi, araziyi de vücuda getirir.(1) Baudrillard’ın biraz da abartılı terimleriyle, artık bir hakikat veya gerçeklik yoktur, sadece evrensel ve zorunlu taklitler vardır. Melodramlar [arkası  yarınlar] ve eğlence parkları, tek gerçekliktir. Disneyland, Amerika’nın ve Amerikan [hayat] tarzının ‘hakikatini’ somutlaştırır.(2)

 

Bu durumun bir sonucu olarak, ideoloji de geçmişe ait bir şey olup çıkar, zira ideoloji pek tahrif edilmemiş hakikat diye tanımlanır ve böyle bir standart hipergerçeklikte mevcut değildir. Geriye kalan tek ideoloji, gerçekliğin veya hakikatin kendisine duyulan inanç, toplumsal görünümün salt performanstan daha fazla bir şey olmadığı inancıdır: O, artık, gerçekliğin yanlış bir tasviri (ideoloji) meselesi değil, fakat gerçeğin bundan böyle gerçek olmadığı olgusunu gizlemeyle ilgili bir sorundur.(3)

 

Baudrillard, ‘İletişim Çılgınlığı’nda, çağdaş taklit dünyasının anlamlı ve bir şekilde etkileyici bir yorumunu ortaya koyar. O, ‘perde ve radyo istasyonları şebekesinin’ biricik ontolojik temeller ve kültürün de tam tamına ‘iletişimin kullanılmaya hazır pürüzsüz yüzeyi’ olduğu, bir enformasyon ve iletişim dünyasıdır. Reklâmın herşeyi istilâ ettiği bir çağ için, televizyon ‘nihai ve mükemmel nesne’dir.(3) Tüketimin bu dünyada oynadığı çok temel role daha önce değinmiştik. Fakat kitle iletişim araçlarının yönetimiyle salt tüketim, toplumun geri kalanını değişmeden bırakmaz. Toplumsal hayatın toplumsallığının bizzat kendisi, başka insanlarla yüzyüze gelmeye ve konuşmaya bağlı olduğu ölçüde, tehdit altında kalır: ‘Mevcudiyetleri ve konuşmaları esnasında, başka insan varlıklarından uzaklaşmış olarak ve daha çok, hep aynı söylemi, bizim şaşırtıcı gücümüzün, potansiyel servetimizle birbirimizde olmamaklığımızın söylemini tekrarlayan aldatıcı ve itaatkar nesnelerin sessiz bakışı altında yaşamaya başladık.(4) Hakiki bir kamusal alana dahi girebilme şansımızı yitirdiğimiz gibi, artık mahremiyet de kalmadı. Kamusal alanla özel alan arasındaki ayırım, enformasyon ve iletişimin ağırlığı altında çöker. İletişim bir zamanlar mahrem olanı kamuya mâl ettiği için, o açık saçık hâle gelir: ‘Tüketim çılgınlığı içinde yaşıyoruz. Ve bu çılgınlık, alenidir. Tüm gizler, mesafeler ve sahneler, tek bir malümat boyutu içinde kaybolup gitmiştir. Aleniyet, işte budur.’ (5) Artık, sınırlanmamış ilişkilerin ‘sevimsiz biraradalığı söz konusudur. Baudrillard, Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipos’undan da yararlanarak, bu evrenin patolojisinin şifozreni olduğu teşhisinde bulunur. ‘Sürekli bağlantılarıyla birlikte, bütün bu şebekelerin hazır ve nazır biraradalığının tam ortasında, kendini kaybetmiş olan şizofren’, ‘saf bir perde, tüm etki şebekeleri için düğme çeviren bir merkez olarak’, ‘hiçbir savunmanın, hiçbir sığınağın’ olmadığı duygusunun hakim olduğu ‘büyük bir karışıklık içinde yaşarken, her sahneden mahrum, herşeye kendisine rağmen açıktır.(6)

 

(1) ‘Simulacra and Simulations’, Jean Baudrillard: Selected Writings, s. 166.

(2) A.g. e., s. 171.

(3) Baudrillard’dan aktaran Z. Baumann ,Jntimations of Postmodernity, s. 151.

(4) ‘Consumer Society’, Jean Baudrillard: Selected Writings, s. 29.

(5) Baudrillard, ‘The Ecstasy of Communication’, s. 130-31.

(6) Baudrillard, ‘The Ecstasy of Communication’, s. 132-33.

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 14.04.2007 Saat 16:19 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

Bu ‘soğuk dünya’da, ‘toplumsalın tiyatrosu’na da, ‘siyaset tiyatrosu’na da pek yer yoktur. Toplum ve politika; modernitenin bu iki çocuğu, ya ölüdür ya da ölmektedir.(1) Gerek, geleneksel sosyolojinin konusu olarak toplum, ve gerekse sosyalist ideolojinin kollektif sınıf güçleri, ve onlarla birlikte de, toplumsal analiz ve kollektif eylemin halihazırdaki modellerinin uygunluğu ortadan kaybolmaktadır. Fakat toplumdan, politikadan ve bireyden sonra, geriye acaba ne kalır? Baudrillard, bir kitle iletişim araçları, salt tüketim ve kamuoyu dünyasının muadilleri olarak ‘kitlelerin’ gelişini ilan eder. Bu, Sartre’ın bir terimini kullanacak olursak, sadece istatistiksel bir anlam içinde, bir ‘bütün’dür.(2) Kitleler ‘dizi anlayışının’ ilahlaştırılmasını ifade eder. Kitleler, bir radyo yayını dinleyicileri veya televizyon izleyicileri gibi, bundan böyle yüzyüze gelmez, fakat yalnızca dağınık, edilgen ve olmazsa da, ilişkisiz hazirun olarak birarada varolurlar.(3)

 

Enformasyon ve iletişim araçlarının hakim olduğu postmodern bir dünyada, kitleler demek ki, kollektif politik eylem için gerekli olan bilinçli, örgütlü grupları yaratamazlar. Marksizm tarafından geleneksel olarak proletaryadan beklenen vurucu kollektif mücadelenin tam tersine, kitlelerin direnişi edilgenlik şeklinde ortaya çıkar, tüm konuşma, eyleme ya da katılma teşviklerinin kararlı bir reddi biçimini alır: ‘Sistemin halihazırdaki argümanı, konuşmayı azamiye çıkarıp, anlam üretimi ve katılımı en aza indirgemektir. Dolayısıyla, stratejik direniş, anlamın reddi ve konuşmayı kabul etmemedir.(4) Baumann’ın okumasına göre, ‘Şimdi bize, kitlelerin hissiz hareketliliğinin sahip olduğumuz en iyi faaliyet türü olduğu, onların hiçbir şey yapmamalarının en mükemmel direniş biçimi olduğu söylenir.(5)

 

Baudrillardın konumu, Foucault’nun yazılarının da önerdiği gibi, insan varlıklarının, onları sadece nesneler olarak değil, fakat aynı zamanda özneler olarak da kuran iktidar ilişkilerinin ürünü olduğu bir toplumun alameti farikası olarak görülebilir.(6) Foucault’nun teşhisi, en azından modernitenin, liberalizm ve sosyalizmin ‘öznenin özgürleşme haklarını’ talep eden karakteristik ideolojilerini çok şüpheli hale getirir. Acaba bu talepler, sadece ikitidara çıkar mı sağlar? Hakkını vermek gerekirse, Baudrillard da, modern politik ideolojilerce savunulan daha etkin direnişi elinin tersiyle itmez. Bununla birlikte, Baudrillard’ın uzlaşımsal politikayla ilgili teşhisi, son çözümlemede cesaret verici değildir.

 

(1) A. g. e., s. 129. ‘Sıcak’la ‘soğuk’ evren arasındaki ayrım, McLuhan’ın The Gutenberg Galaxy ‘deki ayırımını anımsatır.

(2) yukarıda s. 204-5.

(3) ‘The Masses’, Jean Baudrillard: Selected Writings, s. 53.

(4) Bauman, Intimations of Postmodernty, s. 153.

(5) Bkz., yukarıda 6. böl.

(6) Baudrillard. Selected Writings, s. 219.

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 16.04.2007 Saat 10:17 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

1983 tarihli Yazko Felsefe Yazıları 6.Sayısı’nda, Baudrillard’ın ülkemizde tanıtılmasında önde gelen isimlerden olan Oğuz Adanır ile Baudrillard’ın bir söyleşisi yayınlanmıştı. Söyleşi yapıldığı tarihte Baudrillard’ın henüz hiçbir yapıtı dilimize çevrilmemişti. Bu söyleşiyi alıntılayacağım. Metinde yer ala “imbilim”  terimi “göstergebilim” olarak da okunabilir. (Anlamak) 

 

OĞUZ ADANIR: Yöntem olarak toplum-imbilimi (sosyo-semiyotiği) kullandığımızı ileri sürebilir miyiz?

JEAN BAUDRİLLARD Bir yöntem kullandığımı söyleyemem. Benim toplumbilim ile ilgilenmem biraz raslantısal oldu (Özellikle Henri LEFEBVRE aracılığıyla) O zamanlar (1928 öncesı ben daha çok Barthes ile ilgileniyordum, ancak onun ilgilendiğim yanı imbilimci yanı değil söylencebilimci yanıdır

 

Bir şey söylemek gerekirse genel antropolojiyle ve psikanalizle toplumbilimden daha çok ilgilendiğimi söyleyebilirim. Benim toplumbilimsel bir yöntemim yok, bu da herhalde yaptığım işlerde ortaya çıkıyor. İmbilime gelince onunla uzun bir süre ilgilendim. Hiçbir zaman imbilimci olmadığımı ileri süremem. Sözünü ettiğim butun dallarda enlemesine düşüp kalktığımı söyleyebilirim. Onların özgün çalışma yöntemlerinden çok birbirlerine çarparak kısa devre yaptırarak ortaya nelerin çıkacağını görmek istedim. Bu dallar konusunda yalnızca sorular sormak, şeylerin çözülmesi için yeni oyun kurallarının özellikle imbilime getireceği yararları görmek istedim. Psikanaliz için de aynı şeyler söylenebilir, ancak ben sonuçta yöntembilim yerine sorunsal demeyi yeğlerim... Dürüst olmak gerekirse bir çalışma yöntemine sahip değilim. Yaptığım şey varsayımları gidebilecekleri en uç noktaya kadar götürmektir, eğer buna bir yöntem denebilirse? En uç noktaya kadar kuramsal köktenleştirme denebilir belki de. Kuramsal bir şiddet diyebilirim buna. Tek yöntem bu... ama buna yöntem denemez

 

O.A.: Yöntemsizlik de bir yöntem değil midir?

J.B.: — Evet, oyunun kuralıdır diyebiliriz... Oyun böyle oynanıyor, ben de bu şekilde kazanacağıma inandığımdan böyle oynuyorum. O zaman da benim için gerekli olan şey bir oyun kuralıdır, yoksa bir hesaplama yöntemi değil.

 

O.A.: Bütün göreceliğine karşın yapıtlarınızda sürekli olarak imbilimle karşılaşıyoruz..

 J.B.: Evet, imbilimi çalışmalarımda oldukça önemli bir yere sahip olduğunu ve beni uzun bir süre güdümlediğini söyleyebilirim. Ancak bütün varlığına karşın yaklaşımın temelini oluşturan şey o değildir. Onun da fenomonoloji gibi bir olasılıktan ileri gidemeyeceği söylenebilir. Hatta bir tur antifenomenoloji diyebiliriz. Özellikle başlangıçta COMMUNİCATİONS dergisi, Barthes ve diğerleriyle ilgilenirken oldukça etkilendim. Gerçekten çok çekiciydi. Daha sonraları akademikleşmeye başlayınca çekiciliğini de yitirmeye başladı... imbilim olayının içine gerçekten girebil mek için bugün artık dilbilimci olmak gerekiyor. Çünkü ortaya o kadar çok ve yeni dilbilimsel perspektivler çıkmağa başladı ki, onların açısından olaya baktığınızda günümüzde pek çok imbi limcinin gerilerde kaldığını görüyorsunuz. Ben bu farklılığı değerlendirecek bilgilere sahip değilim. Ancak imbilimci dostlarım, nelerin olup bittiğini bilenler, yapılan şeyleri para - semiyotik çalışmalar olarak görüyorlar ve onlara biraz eğlenerek bakıyorlar.

 

Kimin yönteminin en iyi yöntem olduğunu söylemeye gelince, dilbilimin çok sağlam ve açık bir araştırma alanı olduğunu söyleyebiliriz. Çok şey olup bitiyor. İmbilimde de biraz bunu görüyoruz, ancak onu mahküm etmek istemiyorum. Ben de oradan geçtim, hoşuma gitti hatta bir iki deneme bile yaptım. Ancak imbilimsel bir ahlak ve ağırbaşlılığın içine girip kapanmadım. İşime yaramadığı gün onu da bırakabilirim. Umurumda bile olmaz. Ancak insanların bağışlamadıkları şeylerden biri de bu. Bir bakıyorlar onlarla aynı çalışma alanı içindesiniz, bir bakıyorlar başka yerdesiniz. O zaman da sorunlar çıkıyor.

 

Devam edecek

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 17.04.2007 Saat 09:43 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

O.A.: Güncel anlamlarında: Neo-Kapitalizmi, Marksizmi, Psikanalizi ve Yazınkuramını aynı sepete koyuyorsunuz. Ve hiçbirine diğerinden daha çok acımıyorsunuz. Öyleyse sizce eleştirilecek iki sistem ve bunu yapmanın bir tek yolu var?

J.B.: — Hangi sistemler?

 

O.A.: Neo-kapitalizm’le Psikanaliz ve Marksizme Yazınkuramı (poétique)

J.B.: — Bir şeyler söyleyebilmek oldukça güç. Yaşamımın bir döneminde ben de marksizm olayının içinden çok ciddi bir şekilde geçtim. Belki ideolojik anlamda değil, ancak gerek okuma gerekse varsayım açısından oldukça önemliydi (Kapital’in okunması). Bu olayın içinden çıkışımın olumsuz yönde olduğu söylenemez, yaptığım eleştirilerde onu politik ve ideolojik sonuçlarına bakarak suçlamadım. Marx’ın varsayımları bana doğru olanlar gibi göründü, bugün şeylerin onun söylediği gibi olup bitmesi gerektiği düşüncesini yadsımıyorum. Bunun yanısıra başka şeyler de oldu doğal olarak. Ancak onun düşüncelerini yadsımak ve sonuçlarına bağlamak yerine olasılaştırmak ( gerekiyor. Hatta bu düşünceleri içinde bulundukları durumdan kurtararak köktenleştirmek gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü ancak bu şekilde hem marksist hem de kapitalist sorunsal aşılabilir. Zira bu ikisini de aşan bir şeyler oldu ve her ikisini de aşıp geçti ve bu birinciler onun yanında marjinal kaldılar ve beni ilgilendiren şey de zaten bu yeni değişiklik oldu. Onu nasıl adlandırabiliriz bilemiyorum... modern, post-modern, taslama (xsimuiation») nasıl adlandırılacağı da hiç önemli değil benim için, Ancak iki sisteme gelince, sistem olmak istedikleri ölçüde onların eleştirisi de olasıdır.

 

O.A.: Sonuç olarak dogmalaştırmalara karşısınız.

J.B.: — Bütünüyle... daha çok şu ikili (binaire) karşıtlıklara karşıyım, Marksizm-Kapitalizm gibi. Artık şeylerin bu boyut içinde okunabileceklerini sanmıyorum. İster olumlama isterse olumsuzlama içinde olsunlar farketmez. Artık gerçek mantığın diyalektik mantık değil «olasılaştırma mantığı» (dogique de potentialisation») olduğuna inanıyorum. Şeyler artık yenileşmekte, etki alanlarının sınırına kadar gitmektedirler. Kapitalizmin şu an hangi noktada olduğunu söyleyebilmek güçtür. Çünkü yenileneli (kendi kendini aşma biçiminde yenilenme) epey oluyor. Artık marksist tanımlamayla bile kapital, eski kapital değildir. Marksizm için de aynı şey söylenebilir.

 

Bana kalırsa olayların gelişme sinde bir tür abartma oldu ve bu yüzden de diyalektik ya da yöntemsel, karşıtsal ikili terimlerle çözümlemeler bana yetersiz gibi geliyor ve başaşağı gidenler de bunlar oldu. Marksist düşünce de kapitalist düşünce de aynı şekilde işliyor. Bir tür anlam üreten kavramların kullanım değeri ve ayrımlayıcı karşıtlıklar, her şeye karşın yine de oldukça başarılı sayılırlar (gerçekte hiç de başarılı değiller ya!). İnsanların kafasında oldukça iyi iş görüyorlar. Bütün bunlar bir ölçüde çöktüler ve bu yüzden de insan bir yerde kurama oranla çok daha kötü ve usa aykırı etkilemeler olup olmadığı sorusunu soruyor kendi kendine. Benim için örneğin akla ilk gelen soru tüketim oldu. Bu yüzden de ekonomik ve marksist bir çözümlemeye girişince işin içinde başka şeylerin de bulunabilecegini gördüm. Çok büyük bir şey sayılmaz ancak yine de bir şeyler vardı. Doğal olarak tüketim terimini kırıp parçalama ve neler olup bittiğini görme koşuluyla.. Bu anlamda ele alındığında bir imbilimci olmadığımı söyleyebilirim. Beni ilgilendiren şey artan üretiminden, imlerden iyi yararlanmadan, onların gerçekten nasıl işlediklerini anlamadan çok imlerin kötü etkileri, onların sapkın sonuçları olmuştur. Ve bu anlamda kendimi bir im bilimci olarak görmüyorum. Çünkü imbilimciler genelinde iyi bir im antropologudurlar. Dediğim gibi beni ilgilendiren şey göstergelerin coşkunluğu ve taşkınlığı idi.

 

devam edecek

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 18.04.2007 Saat 08:52 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

O.A.: “Okuma Kodları” nın değiştirilmesine büyük önem veriyor ve “Yeni okuma kodları getirmek gerekir” diyerek New York’ taki Parto Rico’luların ve zencilerin hareketlerini örnek olarak veriyorsunuz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

J.B.: — O sıralarda (1976) kod’dan bu şekilde söz ettiğim bir gerçek. Ancak bugün aynı şeyleri söyleyebilirmiyim bilemiyorum. Üstelik bu konu, imbilimcilerin alanı içinde bulunuyor. O zamanlar Umberto ECO (Açık Yapıt’ta yaptığı şeyler, vs.) vardı. Eğer var olan koda egemen değilsek yenisini bulmak gerektiğine inanıyordum. Eğer kod terimini bırakmak gerekiyorsa belki de çok eskidiği içindir.., belki de yeni oyun kuralları bulmak gerekiyor, herhalde... Kod sözcüğü aynı zamanda imbilimsel okuma ve çözmeye doğrudan bağlıdır. Hangi kod olursa olsun aynı düşünce geçerlidir. Çünkü kodlaştırmayla sınırlandırmalar, belirlemeler olduğunu sanıyorum. Ancak bir yerde sistemleştirmeler zorunlu, yoksa o zaman da kod diye bir şey olmaz herhalde. Bir kez daha şu anda beni ilgilendiren şey kodların neden çoğullaştırılamayacağı sorusu ki, bu da 1970’li yılların ideolojik konumundan kaynaklanmaktadır: düşüncelerin çoğullaştırılması, şeylerin merkezinin kaydırılması, vs. Bütün bunlar iyi, güzel ancak ben bu çoğullaştırmanın şeylerin merkezini kırabileceğinden pek o kadar emin değilim. Çünkü o zaman. ait-kodlar, alt-kültürlerden başka bir şey yoktur. Beni ilgilendiren şey.. ancak... bu... belki de bir ütopya, her türlü simgesel düzene boyun eğmeyen her şeydir. Benim simgesel olarak nitelendirdiğim şey biraz da budur.

 

Her türlü koda boyun eğmeyen şeydir bu. Ancak simgesellik üstüne o kadar çok şey söylendi ki, artık o günkü simgesellik bugün aynı anlamı taşımıyor. Çünkü önce dilbilimsel ve daha sonra Lacan’cı bir terim oldu, Benim için ise ayrımlayıcı karşıtlıkları yıkan bir terimdi. Öyleyse amaç şeylerin her türlü kodlanmış okunuşunu bozmak ve böylelikle simgesel düzenin kendisinde ani (“brutal”) bir zayıflık olup olmadığını görebilmeğe çalışmaktı.

 

Yine aynı doğrultuda devrimci eylemlere baktığımızda (her türlü devrimci eylemin) baştaki iktidara karşı, tarihsel olumsuzluk anlamında bir karşıkoyma değil, simgesel bir düzeni bozan bir eylem olup olmadığını sormak, bir tür imleyenlerin egemenliğini yıkmaktı. Şimdi bir kodu, bir diğerine karşı kullanmanın bizi pek bir yerlere götürebileceğine inanmıyorum.

 

 

Bütün bunlara evet, ancak önemli olan bu değil. Çünkü olaylar acaba gerçekte

kodlara boyun eğiyorlar mı, eğmiyorlar. mı? Acaba arada başka bir şey yok mu? Beni ilgilendiren şey az önce söylediğim gibi her türlü simgesel düzene boyun eğmeme olayıdır diyebilirim. Örneğin «Séuction»da bundan söz ediyorum. Çünkü. “baştan çıkarma” her türlü simgeselliğe ya da onun oluşmasına karşı geliyor.

 

O.A.: Özellikle “Soyut sanat” konusunda sanatın öldüğünü söylüyorsunuz. Açıklamanızı biraz genişletebilir misiniz?

J.B.: — Orada (1976) sanatın ölümü sorununu pek çok şeyin ölmüş olduğu anlamda ele alıyorum. Bu özgün alan, bu yanılsama alanı bana öyle geliyor ki artık eskisi gibi büyük harfle yazılma yasallığını yitirdi ve aynen diğer «taslama» (“simülaton” ) uğraşlarından birine dönüştü. Bu anlamda da moda’dan, iletişim araçlarından, her türlü anlam üretimi biçiminden ayırmanın güç olduğu bir üretim biçimine dönüştü. Ve anlam üretimi ve üretim biçiminin işleyiş yöntemleri konusunda soru sormağa başladığı andan itibaren sanat da benzer bir tuzağın içine ve yaralar alabilecek bir duruma düştü. O andan sonra artık kendisine sanat denemeyeceği ortaya çıktı. Bunu söyleyen ilk ve tek kişi de ben değilim herhalde...

 

MUSTAFA ALTINTAŞ: Sanatın gücünü, yetkesini yitirdiğini söylediniz, acaba sanatın gerçekten bir gücü var mıydı?

J.B.: Söylemek istediğim güç, iktidar anlamında bir güç değil, bir tür bir «aura»dır bu. Onun bir yasallığı var, çünkü gerçek belli bir şekilde var olduğu ölçüde, sanat imgeleri egemenliği altında tutuyor... Ancak gerçek gerçekliğini yitirdiği varsayımından yola çıkarak onun yeniden — canlandırılabilirliği sorunsalıyla karşılaşmaktayız. Ve bu andan başlayarak (Cézanne’dan bu yana, XIX. yy’dan sonra) sanatın kendi yokoluşunu ve kendi yokoluşu üstünde oynadığını söyleyebiliriz. Sanat artık, klasik geleneksel sanat için söylendiği gibi, yeniden- canlandırma aracılığıyla bir zevk alma değildir. Bir tür yokoluşun büyüsü gibi bir şey bu. Ancak onun kendi- kendini- yadsıdığını Hegel çok daha önce söylemişti, bunu Baudelaire de söyledi.

 

M.A.: Sanat bence her zaman için kendi varlığına karşı geldi. Sanatın yokoluşundan söz etmek gerekirse onun burjuvalaşan kentleşmeyle birlikte yokolmağa başladığını söyleyebiliriz. Böyle bir sanat için arı sanat denebilir mi acaba?

 

J.B.: Öyleyse böyle bir sanat estetik özelliğe bile sahip değildir.

M.A.: Evet, doğal olarak.

 

J.B.: Ben dıştan bir güdümlemeye inanıp inanmama konusunda şüpheciyim (Pop Art, Hyperrealisme, vs.) ve sorun artık estetik bir bakış açısı değil, güzel çirkin, vs. gibi... Yeniden- canlandırmanın ölümünü yadsıyıcı bir değerlendirme anlamında ele almamak gerekir. O, kendi ölümünü oynuyor. Kendi ölümü üstünde spekülasyon yapıyor.

 

O.A.: Bütün bir toplum gibi.

J.B.: Evet, arada büyük bir fark yok.

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
CHEMIN
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 12.02.2006
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 3772
Gönderen: 18.04.2007 Saat 13:54 | Kayıtlı IP Alıntı CHEMIN

Eski “Marksist” Baudrillard’ın Marksist Düzlemdeki İzdüşümü

 

[1]

 

İleri sanayi toplumunda üretim ilişkilerinin dünya yüzeyinde çizdiği davranım portresinin devrime uzak duran görüntülerine bakarak, olası sosyalist bir devrim için, nesnel koşulların yaratılamadığı ve daha da yaratılamayacağı hissine kapılarak “tüketim toplumu”na yönelen Baudrillard’ın unuttuğu ilk iktisadi kavram, daha işin başında, bilinçsizce arkasına sığındığı “tüketim” kavramının zaten üretim ilişkilerinin özellikli bir kavramı oluşudur. Ve ilginç olan, üretim tarzının kucakladığı tüketim biçimini, üretim tarzından yalıtık değerlendirme girişimleridir. Tüketimin tarzını belirleyen, üretim tarzıdır. Burjuvazinin mide bulandıran kokuşmuş tasarruf edebiyatlarının göklere çıkarıldığı tüketim kavramı, Marksist iktisat dilinde, ya da eş deyişle, hâlâ geçerliliğini koruyan—korumak zorunda olan— modern iktisat dilinde, bir metaın kullanım-değerinin, bu kullanım-değerinin tüketilmesi sürecinin sınıfsal ayrışma biçimine dayanan esnekliği, dayanıklılığı ve kullanım biçimidir. Bununla birlikte, kendi sınıfının(burjuvazinin) karakteristik tüketim davranışlarının gözlemlenmesine dayanarak tüketime bir teori kazandırmak isteyen Baudrillard, tüketim kavramının da sınıfsal nitelik taşıması zorunluluğunu tam olarak anlamış görünmüyor. Ama burada, Baudrillard açısından, gülünç olan, tüketim kavramının, üretim ilişkilerinin doğal gelişim düzleminde burjuva iktisatçılar tarafından, Baudrillard’tan çok daha önce, delik deşik edilerek zaten incelenmiş olmasıdır. Bu adam, Marx’tan bu yana, felsefeyle iktisatçıların, kapitalist işbölümünün doğal baskıları sonucu çoktan ayrıştığını ve bu ayrışmanın arkasındaki itici gücün modern gelişmiş sanayi olduğunu anlamadığı için, artık, günümüzde iktisatçıların bütün entelektüel yoğunluklarını mikro iktisat ve tüketim kanallarına yoğunlaştırdığını unutuyor.

Kapitalist üretim tarzında, sanayinin kâr salgılayan gözenekleri kapanmaya yüz tuttukça, burjuva iktisat disiplini, bu nedenle, kâr gözeneklerini açmanın yollarına ayrıca önem vermek zorunda kalmıştır. Dahası, bir akademik kısmi toplumsal biçimlenmenin ya da ilgili sınai kavramın nesnel zemini sağlanmadan, onun ortaya çıkabileceğini sanmak budalalıktır. Büyük sanayi, gereksinim duyduğu kavramı zaten yaratır ve bunu, tahakkümü altına aldığı topluma dayatır. Bu yüzden, büyük sanayi, yaratacağı kavramın akademik çevreye yansımasını başıboş ve keyfe bırakmaz. Bir tikel üretici gücün, belli bir üretim alanındaki kurnazlıkları ve hileleri tükenmeye başlayınca, tüketim biçiminin karakteristik toplumsal yapısını da incelemek için kolları sıvar. Postmodern burjuva iktisatçıların “tüketim” alanına yoğunlaşmalarının nedeni, Baudrillard’ın burjuva felsefesi değildir, sanayinin gelişim hareketinin kimi noktalarında açığa çıkan üretim olumsuzlanmalarını aşmak ve üretim tarzına uydurmak için, tüketim toplumunun talep kaynağını teşekkül eden bütün toplumsal girinti çıkıntıların incelenme zorunluluğudur. Bütün sınai girişimlerin nedeni bu olguya dayanır. Örneğin, günümüzde postmodern bilgisayar sanayisinin, hem bilgisayar üretmesi hem de üretilen bilgisayarları çökertici ve kullanım-değerini düşürücü virüslerin üretilmesinin taşıdığı çelişkiş buna dayanır. Bir sanayi kolu, belirli bir üretim olgunluğuna ulaştıktan sonra, bu sanayi kolunda meydana gelen arz-talep grafiğinin istikrarlı bir eğri çizmemesine tekabül eden çeşitli dönemlerde, üretici güçler, kâr midesini yeterince dolduramayan lokmaları başka yollardan telafi etmek gayretine düşerler. Bu yönelimin birinci ve olumlu yanı, üretici güçleri başka alanlara doğru çekebilmek ya da, kendi üretim kolunda daha derinlikli teknolojik atılımları kırbaçlamasıdır. Öte yandan, bu yönelimin ikinci ve olumsuz yanı, üretim fetişizmi dediğimiz yanı, halkı kandırmanın ve sömürü damarlarının genişletilmesine sebebiyet vermesidir. Ahlakın her türlü biçiminin soğuk sularda boğdurulmasının yaşandığı bu yerde, üretimin gücünü kavramak büyük önem taşıyor.

Bu yüzden, günümüzde, “ben hem iktisatçıyım hem de filozofum” diyebilmek, hele hele Baudrillard gibi zayıf beyinler için hiç kolay değildir. Yani günümüzde fakülte düzeyinde eğitim almış bir iktisatçının, felsefeyle uğraşmaya pek fazla vakti kalmayacağı, kendi geçim aracının kıskacında kaldığı sürece de felsefeyle sadece bir hobi olarak ilgilenmeye olanak bulacağı ölçüde bu böyledir. Bu incelemenin, tüketim kavramının masaya yatırılmasının toplumsal güdülerini ortaya çıkaran kuvveti anlamak için, üretim tarzıyla koşullanan tüketimin arkasındaki doğal zorunluluk aracılığıyla insanlar, ortak üretim hareketinin kendi paylarına düşen kısmı için, doğal sınıfsal davranışlar geliştirirler. Delilerin bile, parayı yakmayacağını düşünürsek, tüketim üzerindeki davranış gevşekliğinin çapı, hiç de başıboş bir davranım tipi(edaloji) içine girmez.

Baudrillard’ın temel iktisadi hatalarına Frankfurt okulunun haklı alayları eşlik ederken, biz, koro halinde yükselen alaya konu olan “tüketim toplumu”na biraz daha yakından bakacağız. Bu bağlamda, Baudrillard’ın, kapitalist tüketim toplumuna işaret etmesinin ilk çağrıştırdığı şeyler, eğitim ve toplumsal bilinç düzeyinin yükseltilmesi aracılığıyla tüketimin niteliğinde yaratılacak gerici kapitalist devrimlerin verilerine dayanarak siyasal bir çıkış atmosferinin yaratması, “hiç değilse şunu kurtaralım” türünden yaklaşımları, zaten filozofumuzun kapitalist üretim ilişkilerinin prangalarında boğulduğunu yeterince kanıtlar.

 

 

Not: Sevgili Anlamak’ın aktarımlarından yararlanarak, yazmaya başladığım yukarıdaki tamamen öznel ‘denemede’, kimi pasajları buraya alarak, onları tetkik ve analiz ederek, eleştirerek söyleşimize devam edeceğiz.

       

        

Saygılarımla

 CHEMIN

 

DEVAM EDECEK…

Yukarı dön Göster CHEMIN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: CHEMIN
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 19.04.2007 Saat 09:25 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

O.A.: Yapıtlarınızın hemen tümünde sürekli olarak şu imleyen-imlenen ( gösteren-gösterilen) (signifiant / signife) arasındaki çizgiyi kaldırmaya çalıştığınız ileri sürülebilir. Onları, «kalıntılar» bırakmamak için kaynaştırmağa çalıştığınız da söylenebilir mi?

J.B.: Evet, imleyen-imlenen ikilisiyle biraz uğraştım. Hatta bir tablo bile yaptım. Diğerleri arasında bu ayrımı da ortadan kaldırmağa çalıştım. Örneğin yazınkuramının çözümünde ilginç bir şeydi... Çünkü bu engel bir psikolojik düzende olduğu gibi imin bilinçaltına itilmiş yanıydı. Evet, bir yerde kalıntıların bulunmadığı, bırakılmadığı bir noktaya varmak istedim.

 

O.A.: Sizce, Batıda, bu engeller (çizgiler) koyma saplantısı nereden kaynaklanıyor?

J.B.: Herhalde dünyanın düzeninden kaynaklanıyor. İyi, kötü nereden geliyor? Tarihsel açıdan imleyen-imlenen ikilisinin varlığı XVII. yüzyıldan sonra söz konusu olmağa başladı. Ancak dilbilimciler bunun her zaman böyle olduğunu ileri süreceklerdir. Oysa bu doğru değildir, zira çözümlemeler bu terimlerle yapılmağa başlandığı anda ortaya çıkmışlardır

 

O.A.: Kabile toplumlarında böyle bir ayrımın bulunmadığını zaten biliyoruz.

J.B.: Evet, terimin büyülü bir anlamda kullanılmasında bu tür bir ayrım yok. İm neyse odur. Gücü de bu özelliğinden gelmektedir. Bir anlama ya da başka bir şeye göndermiyor Bu engeli ortadan kaldırmağa çalışarak imin saçmalığı içindeki gücünü de göstermek istedim. Acaba anlam iletiminin dışında örneğin, yine imlerle mi iletişim kuruyoruz? Söz konusu olan, anlam iletiminin ötesine geçebilmekti. Evet, iletişimin bugünkü anlamında her yerde ve her şeyde iletişimi bulabilmek olası. Anlam yok, ancak her yerde anlam üretiliyor. Böylelikle de anlamdan yola çıkmayan bir başka simgesel değiş-tokuş olabilecek bir iletişim biçimi de bütünüyle bir kenara itilmiş oldu. Olaya buradan baktığınızdan anlam olduğu zaman, anlamı olmayan kalıntı özelliği kazanıyor. Bilinçaltına itilmiş oluyor, kendisiyle biraz uğraşılıyor hep bu. Anlamın ipoteğinden geçmeyen bir işleyiş biçimindeyse kalıntı olmuyor. Herşey geçiyor. Geçmesi gerektiğine inanıyorum. Bu belki de bir ideal, nostaljik bir ütopya ancak, en azından bir varsayımın yapılabileceğini düşünüyorum Dilyetisinı yalnızca bir iletişim aracı olarak düşünmeyle yetinmeme gerektiği kanısındayım.

 

O.A.: “Sessiz Çoğunlukların Gölgesinde Ya Da Toplumsalın Sonu” adlı yapıtında bir toplumun sonuna haber verirken aynı zamanda yeni bir toplumu ya da yeni bir toplum biçimini müjdelediğiniz söylenebilir mi?

J.B.: Burada söyleyecek bir şeyim yok. Bir başka toplum biçimi nasıl olabilir bilemiyorum...

 

O.A.: Bu tırnak içinde ya da mecaz anlamda ‘ölmüş’ dediğimiz toplumdan çıkacak yeni bir toplum diyebiliriz belki?

J.B.: Bu başka toplum biçimi konusunda konuşmak istemiyorum. Kuşkusuz kimi perspektifler elde edilebilir, ancak bu önceden başka çözümleme yöntemlerine dayanıldığında yapılabilir. Örneğin marksist bir yöntem başka bir toplum tipi düşletebiliyor. Bu konu üstünde söyleyebileceklerim çok kısıtlı. Zaten temelde bana yöneltilen eleştiri de bu. Şeyler konusunda çok kötümser, anların bir felaketle sonuçlanacağı görüşüne sahip olduğum söylenir. Kesinlikle kötümser değilim, felaketle sonuçlanma görüşüneyse evet diyorum. Ancak bunu şu anlamda söylüyorum bu devinimde ortaya çıkmağa başlayan bir eğrilik (“courbure”) var. Düz bir çizgi halinde sonuca gitme söz konusu olamaz. Zaten bu görüş bir şeylerin ortadan kesinlikle kalktığı, bir halı gibi kendi üstüne yuvarlanan bir şeye benziyor...

 

O.A.: Ya da bu toplum artık ‘kapalı’ (‘halkalaşmış’) bir toplum olmuştur diyebiliriz

J.B.: Evet. Şu anda üretim değil, yokoluş sistemi içindeyiz.

 

O.A.: Evet, terimin eski değil yeni anlamında bir «geleneksel» toplumla karşı karşıyayız...

J.B.: Yeni toplum tipine dönecek olursak, bu toplumun nasıl bir toplum olabileceğini söylemek, bu kayboluşun getireceği yeni şiddet biçimini belirleyebilmek oldukça güç. İyi bir kökten varsayımla kolay ve ideolojik bir peygamberce görüş öne sürme arasında bence büyük bir fark var ki bu sonucu da insanı kötü bir bilim-kurgu kuramına doğru sürükler. Ben de zaten yeterince bilim-kurgu yaptığımdan daha ileri gitmek istemiyorum.

 

Sonuç olarak burada da sanat için söylediklerimizi yineleyebiliriz. Sanatın bir yokoluş süreci içinde olması, ortaya çıkan şeyin olumsuz ve niteliksiz olduğu anlamına gelmez. Bu, bir şeyin ortadan kalkması, kendi yokoluşunu yönetmesi anlamındadır... Bunun ötesinde neler söyleyebileceğimizi kestiremiyorum. Çünkü «kalıntılar» kuramına inanmıyorum. Eğer bu kurama inanmak gerekirse örneğin psikanalizde biinçaltına itilenler konusunda hemen karşımıza bir yol çıkıyor ki bu da bilinçaltına itilenlerin özgürleşmesi anlamına geliyor. Geleceğin toplumu zaten daha şimdiden baskı altında tutulma ve karşı koyma (“repousser”) toplumu olarak görünüyor. Eğer bu gözönünde tutulmazsa geleceğin toplumu konusunda görüşler öne sürebilmek olanaksızlaşacaktır. Ancak her şeye karşın bu bir kötümserlik değildir.

Devam edecek

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
Anlamak
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 06.12.2001
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 4073
Gönderen: 20.04.2007 Saat 09:56 | Kayıtlı IP Alıntı Anlamak

O.A.: Herşeye rağmen yabancılaşmanın bütünsel olamayacağı gibi, Batı’nın Ölüm’ü’de bütünsel bir ölüm olmayacaktır, çünkü sizce en azından «Şiir» yaşayan bir şeydir.

J.B.: Şiir için de yukarıdakilere benzeyen şeyler söylenebilir. Ben o yapıtta de Saussure’ün «anagramme»ları aracılığıyla incelemiştim şiiri. Gerçekte o da umurumda değil. Şu sıralarda şiir olarak yazılan her şeye karşı duyarsızım.

 

O.A.: Yapıtınızda (1976) şiir konusuyla birlikte bir sapma görülü yor, o yüzden bu konu üstünde duruyorum.

J.B.: Bir tür oyun bu. Ya da iletişim dilyetisinin parçalanması ve bu anlamda da bir deney. Ancak kimi insanların, ya da profesyonel anlamda şair olduğunu söyleyen kişilerin de aynı yanlışlığa düştüklerini sanıyorum.

 

O.A.: «Yazınkuramı» (poétique) adlı nesneye Freud - Marksist bir açıdan yaklaşan Tel Quel’cileri acımasız bir şekilde eleştiriyorsunuz, neden?

J.B.: Şu anda neler yaptıklarını bilmiyorum, ancak o zamanlar her şeyi üretilebilirlik (productivit terimi altına yerleştirmişlerdi. Dilyetisinin üretilebilirliği ki, bu da bana ideolojik bir biçimin biraz aşırı genelleştirilmesi gibi görünüştü. Her şeyi üretim imi altına sokmak gibi. Sanki dilyetisi, üretimden yola çıkıldığında bir devrimi getirebilirmiş gibi. Barthes bile bir ara- bundan etkilenmiş ve bu alanda onlarla flört etmişti. Bakış açılan bana aşırı pişmiş ve dogmatik görünüyordu. Hepsi bu. Üstelik Artaud, Bataille gibi çok sevdiğini insanların üstüne çullanmalarını görmek canımı sıkıyordu Kristeva’nın yaptığı şeyler iyi, ancak oldukça ağır ve nesnesini ezip geçen bir yöntem. Ancak Tel Quel’in insanlarına karsı kesinlikle önyargılı değildim Onlara karşı duyduğum duygular, o kendilerinden emin olmaları ve entellektüel küçümsemelerini sevmememden ileri geliyordu. Üstelik çok kurnaz bir şekilde rüzgâra uyarak yön değiştirmelerine kızıyordum. Onlarla özel bir ilişkim olmadı. Kristeva’nın yaptıklarını P. Sollers’in

yaptıklarından daha çok seviyorum. Sollers’in üretim biçimini tatsız tuzsuz, doğallıktan uzak ve yüksek sosyete işi gibi görüyorum. Bu konuda kişisel bir değerlendirmem yok.

 

O.A.: İyi bir şiir (söz oyunu gibi) kalıntı bırakmıyor, öyleyse bu konuda imbilimsel bir çözümleme girişimi boşuna olacağına göre (“kalıntı”) bırakan şiirin, romanın, filmin imbilimsel çözümlemesi yapılabilir diyebilir miyiz?

J.B.: Evet kalıntıların işlenmesi diyebiliriz buna. Böyle bir çözümleme yapılabilir. Bugün artık kalıntı bırakmayacak biçimler bulabilmenin giderek güçleştiğini sanıyorum. Söz oyunu bir tür ütopya ancak, ondan yola çıkılarak şeyler çözümlenebilir. Örneğin sözünü ettiğim, duvaryazı ve resimlerinin (graffiti’lerin)

biçimi gibi. Onlar da kalıntı bırakmayan biçimler gibi görünmüyorlar bana. Sözdizimleri, süreklilikleri olmadığı ölçüde kalıntı da bırakmadıkları söylenebilir. Geçici eylemler denebilir bunlara. Onlar için de bir oyun kuralı söz konusu doğal olarak,

 

O.A.: Evet temizleniyorlar, siliniyorlar..

J.B.: Evet, ancak hemen arkasından «graffiti» bir sanata dönüştü. Daha sonra bir takım insanlara bu sanatı yapmaları için para verilmeğe başlandı. Ancak bu kez New York Çağdaş Sanat Müzesinin estetik zorunluluklar koymasıyla gerçekleştirilmeğe başlandı bu iş. Her biçim anında ele alınarak «taslanmış» (simule) bir hale getiriliyor. Ancak özgün olduğu kısa bir an var doğal olarak. Bu ortaya çıkış anı oluyor bir anlamda. Bence ilginç olan iki an var: biri şeylerin ortaya çıktığı ve anlamlarının olmadığı, çok güçlü, etkin oldukları, sürekliliklerinin olmadığı an ve bir de kayboldukları an. O an dramatik ve trajik bir an. Üretildikleri an benim daha az ilgimi çekmiyor. Ortaya çıkış ve yokoluş anları daha ilginç geliyor. Belki de şeyler o anda şiirsel bir niteliğe sahip oluyorlar. Yalnızca ortaya çıktıkları anda oluyor bu. Etkilerin coşkun oldukları ve nedenlerin henüz ortaya çıkmadığı bir an bu an. Belki de neden yok. Neden- etki ilişkisinde düzenlenen bir anlam yok o sırada.

 

O.A.: Bir anlamda H. LEFEBVRE ile birlikte Batı’lı insanda kalmış insancıl yanı ya da simgesel değiş-tokuş’u kurtarmağa çalışıyorsunuz. Bunun tersi olduğu takdirde Batılı ve ‘Batılılaşma’ yolunda olan toplumların ‘ortadan kalkacağını’ söyleyebilir misiniz?

J.B.: «L’Echange Symbol et la Mort antropolojiden, Mauss’tan ve diğerlerinden yararlanmıştım. Burada da artık «simgesel değiş-dokuş terimini eskisi gibi kullanamayacağım, çünkü sözcüğün tam anlamında bir değiş tokuş değil bu. Benim için, eğer bu terimlerle konuşmayı sürdürecek olursak artık simgesel değiş-tokuş yok. Diğer toplumlara gelince, bilemiyorum. Ancak şeylerin evrensel boyutlarda —aynı anda— gelişeceğine inanmıyorum. Şöyle ki, bu toplumların kaçınılmaz bir şekilde Batı örneğini yaşayacaklarını sanmıyorum. Örneğin, Meksika, Brezilya, Fas gibi ülkeleri biraz tanıyorum ve bu toplumlar bana göre hiç

bir zaman batılılaşamayacaklar. Batı değerler sistemine indirgenemeyecek bir takım şeyler var onlarda. Uzun bir süre yakından inceleyince bu açıkça görülüyor. Bir ara batılılaşmanın gerçekleşeceğine inanılmıştı. Kapitalist bir düştü bu. Öte yandan belki de geri kalmışların inandığı bir düştü. Bana göre aradaki boşluğun doldurulamayacağı bir kesiklik vardı, iyi ki vardı. Bu da başka karşıt modellerin olabileceğine ve Batı örneğiyle karşılaştırılmayacağın 05; gösteriyordu. Batı’yla karşılaştırıldığı anda ise yitik örnekler olacaklardı. Başka bir şeyler gelişiyor. Orneğin Isam Dünyası benim için Batı örneğine indirgenemez. Bu açık ve seçik olarak görülüyor. Orada olan bitenler kötü olabilir, bu konuda ahlaki bir değerlendirilme yapılabilir, ancak bütün bu olaylar Batı’nın kandırma stratejisinin dışında kalıyorlar. Brezilya’da neler olup bittiğine baktığınızda doldurulamayacak gedikler açıldığı görülüyor. İyi ki açılıyor... Eğer şeylerde (Batının istediği anlamda bir gelişme olabilseydi) şimdiye kadar çoktan olurdu sanıyorum. Oysa beklenen gelişme kesinlikle olmadı. Ya da tam ters anlamda oldu. Örneğin İslam Dünyasında Orta Çağ’dan kalma bir kalıntı ya da barbarlıktan gelen bir güçten söz edilemez. Başka şeyler var. Genellikle din ya da diğer eski kurumlar suçlanır, oysa hayır, bunlar söz konusu olamaz. Onun da stratejisi ve özgün bir gücü var. Bunlar kendi değerlerine sahiptirler ve Batı’nın değerleri kesinlikle umurlarında bile değil. Bugün artık birinin örneğin diğerlerinden daha güçlü olduğu gerçekten söylenemez. Yirmi yıl önce söylenebilirdi... Batı konusunda, ancak bugün olanaksız bir şey bu. Örneğin Brezilya’da korkunç bir teknolojik ve ekonomik gelişme var. Diğerlerinin gerileyeceği sanılıyordu yine, tam tersi oldu ve müthiş bir şekilde gelişmeğe başladılar. Bu bağlamda hangi kültürün diğerlerini etkisi altına alabileceğini söyleyebilmek güçleşiyor. Son söz henüz söylenmiş değil. Üçüncü Dünya’nın ne olduğu belli değildi, başlangıçta köleleştirilmiş, baskı altında tutulan ve sonuçta «beyaz’laşmağa» çalışan, bunu isteyen insanlardan sözedilebilirdi, artık o da bitti.Şimdi başka şeyler oluyor.

 

O.A.: Genel imbilim konusunda, onun öldüğünü söyleyeceğinizi sanmıyorum ancak, belki de sınırları olduğunu ve onları aşmaması gerektiğini söyleyeceksiniz.

J.B.: Ben daha çok sınırlarını aşarak riskleri göze almasını söyleyeceğim. Belki de bu riskleri göze aldığında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelecektir. Ben şeylerin ortadan kalkmasından yanayım, ancak felaketle sonuçlanabilecek bir yokoluş değil bu. Kendi yokoluşlarını oynamalılar, kendi varlıkları konusunda sorular sormalılar. Başarısızlığa uğramayı kabul etmeliler. Çünkü, bence, işte bu andan itibaren olay ilginçleşmeğe başlamaktadır. Oysa bilim dallarının pekçoğu bu olanaklara sahip değildir. Örneğin psikanaliz bir bunalım içinde bulunmakla bir likte gerçek anlamda bir patlama yapamadı ve bunalımdan yararlanamadı ya da bunu ayıp örtercesine yaptı ve şeyleri dengelemeğe çalıştı. İmbilime gelince ona ne dileyebileceğimizi bilemiyorum. Toplumbilim derseniz, ortadan kalkmalıdır diyebilirim, çünkü daha uzun bir süre ortadan kaldırılamayacağını biliyorum. Tam tersi geçerli onun için.

O.A.: Teşekkürler Jean BAUDRILLARD.

 

Not: Söyleşi 1982 yılında yapılmıştır.

Yukarı dön Göster Anlamak's Profil Diğer Mesajlarını Ara: Anlamak Ziyaret Anlamak's Ana Sayfa
 
ferda
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 18.02.2004
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 12877
Gönderen: 20.04.2007 Saat 11:13 | Kayıtlı IP Alıntı ferda

....

O.A.: Kabile toplumlarında böyle bir ayrımın bulunmadığını zaten biliyoruz.

J.B.: Evet, terimin büyülü bir anlamda kullanılmasında bu tür bir ayrım yok. İm neyse odur. Gücü de bu özelliğinden gelmektedir. Bir anlama ya da başka bir şeye göndermiyor Bu engeli ortadan kaldırmağa çalışarak imin saçmalığı içindeki gücünü de göstermek istedim. Acaba anlam iletiminin dışında örneğin, yine imlerle mi iletişim kuruyoruz? Söz konusu olan, anlam iletiminin ötesine geçebilmekti. Evet, iletişimin bugünkü anlamında her yerde ve her şeyde iletişimi bulabilmek olası. Anlam yok, ancak her yerde anlam üretiliyor. Böylelikle de anlamdan yola çıkmayan bir başka simgesel değiş-tokuş olabilecek bir iletişim biçimi de bütünüyle bir kenara itilmiş oldu. Olaya buradan baktığınızdan anlam olduğu zaman, anlamı olmayan kalıntı özelliği kazanıyor. Bilinçaltına itilmiş oluyor, kendisiyle biraz uğraşılıyor hep bu. Anlamın ipoteğinden geçmeyen bir işleyiş biçimindeyse kalıntı olmuyor. Herşey geçiyor. Geçmesi gerektiğine inanıyorum. Bu belki de bir ideal, nostaljik bir ütopya ancak, en azından bir varsayımın yapılabileceğini düşünüyorum Dilyetisinı yalnızca bir iletişim aracı olarak düşünmeyle yetinmeme gerektiği kanısındayım.

....

Bu "çözündürme" oldukça ilginç ve güçlü. Tam da bu noktada, sanırım sorun şu;

Anlam-denilen, "sistemler-adına" ve bunların "sürekli-kılınabilmesi" kaygısı ile üretiliyor. Bu kaygı-ile "üretilen-anlamlar", dönüp, ""tikel/bireysel" olanı  ya "ezip-vuruyor" ya-da en azından "görmezden-geliyor". "Bireysel-olanların", "bin-bir rengi" üretilmiş olan "belli-bir rengin" içinde eriyip gidiyor ve "kendisini-gösterebilmesine" izin verilmiyor. Sanat-denilen de bu "sıkıntıdan-doğuyor".

Örneğin, "sevi-denilenin" bir-bir rengi ve biçimi, "genel-kurumlaşmış" anlamlar dünyasının "ipoteği-altında" sinip-kaybolup gidiyor.



__________________
"NE DİYEBİLİR<--İM Kİ"

Yukarı dön Göster ferda's Profil Diğer Mesajlarını Ara: ferda
 
CHEMIN
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 12.02.2006
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 3772
Gönderen: 21.04.2007 Saat 20:18 | Kayıtlı IP Alıntı CHEMIN

Eski “Marksist” Baudrillard’ın Marksist Düzlemdeki İzdüşümü

 

[2]

 

Kapitalist üretim ilişkilerinde yer alan iki temel öğe arasındaki hareketin çizdiği görünüme bakarak yapılan geleneksel yorumların genel niteliğinden, yani üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki hareketin çizdiği grafiğin sıçrama ve kırılma noktalarına bakılarak yapılan geleneksel Marksist çözümleme tarzından kesin olarak—dolayısıyla, onun saflığı da burada başlar— sıyrıldığı söylenen Baudrillard’ın, tüketim alanına yoğunlaşmasının en temel nedeni, yukarıda dile getirdiğimiz şeylerin yanında, küresel yüzey üzerinde cereyan eden üretim ilişkilerinin, artık, siyasal güç odaklarını bütünüyle ele geçirdiğini, —çünkü siyasal örgenlenmenin sosyo-morfolojik özü, herkesin bildiği gibi, burjuvazinin sınıfsal geçim araçlarını sağlaması olgusuna dayanır—  bu sebeple, toplumsal ilişkilerin yarattığı ideolojilerin ve bunların temsilcisi ideologların kendileri de dâhil olmak üzere, sınıf savaşımlarının, burjuva ideologlarının beynine yansıyan yanılsamalı biçimlerini yarattıklarını ve, üretim biçiminin ve bunun toplum bilinci üzerinde oynadığı mutlak rolün genel niteliğinden bağımsız olmayan bilinç biçimlerinin varlığına dayanır. Yani o ve onun gibi ideologların bilinci, mevcut üretim ilişkilerinin yarattığı gerçek entelektüel öğelerin onların bilincine yansımasından, öyleyse devrim hareketlerinin belirsizlikle kendini gösteren ilişkilerinin kapitalizm lehine[1] dönmesinden[2] ve bu görüngünün onların bilincine yansımasından türeyen ideologların doğal varlığından başka ne olabilir ki?

 

“Baudrillard’a göre, modern dünyadaki tüketim olgusunun tam olarak kavranabilmesi için öncelikle yapılması gereken, tüketim etkinliğinin belli şablon ya da cliché açıklamalarla kestirip atılabilecek bir konu olmadığının adamakıllı ayırdına varmaktır. Tüketim toplumu kültürü pek çok durumda yerleşik anlama alışkanlıklarımızı kökünden sallayacak denli sıradışı bir kavrayış tutumuna geçmeyi zorunlu kılmaktadır. Öyle ki çoğu kuramcının sandığının tersine modern bireyin tüketim pratikleri liberal siyaset söylemlerinin üretim sürecini açıklarken kullandıkları kavramlarla, sundukları çözümlemelerle kavranamayacak denli karmaşık bir süreçtir. Bu nedenle tüketim olgusuna, kendi iç dillendirme mantığı doğrultusunda bir göstergeler dizgesi olarak gündelik yaşam pratiklerinde nasıl işledikleri üzerine sürekli yeni örnekolaylar yoluyla yaklaşmak gerekmektedir.(ibid)”

 

Tüketim etkinliğinin belli şablon ve klişe sözlere boğulduğunu dile getirerek yakınan Baudrillard’ın kendinden önce gelen burjuva iktisatçıların görüş açısıyla, tüketim kavramına neden yeter derecede önem vermediklerini tam olarak anlayabilecek düzeyde bulunsaydı, Marksist iktisat dilinin, sermayenin evrensel hareketi varlığını ve tahakkümünü koruduğu ve sürdürdüğü sürece, ondan kurtulamayacağını da anlardı. Marksizmi, birçok dar kafalı iktisatçı veya filozof, bilinen burjuva ufkunun ötesine geçemeyerek, onu belli bir dönemin iktisatçısı ya da filozofu saydığı ölçüde onu anlamadığını kanıtlamış da oluyor. Marksist iktisat disiplini, sermaye var ve onun baskın toplumsal etkinliği varolduğu sürece, toplumun geçim araçlarına ve sanayie tabii zorunluluğu sürdükçe, var olacaktır, olmaya devam edecektir. Örneğin, Baudrillard’ı betimleyen, “…Bu iki yapıtında da Marksçı kavram ile terimleri bütün bütün bırakmadığı görülen Baudrillard’ın, Marksçı terimceye ek olarak çözümlemelerini yer yer göstergebilimsel yer yer de ruhbilimsel terimlerle beslediği gözlenmektedir.(ibid)” pasajında da açıkça görüldüğü gibi, aslında yazarın farkında olmadan yapmaya çalıştığı şey, Marksçı terimlerin, Marksın yaşadığı dönemin tarihsel niteliklerinden farklı bir toplum profilini(yani Baudrillard’ın, içinde bulunduğu toplum biçimi) Marksçı kavramlara ek bir takım kavramlarla kendi yapıtına yönelmesidir. Yani Baudrillard’ın yöntemi, Marksist çözümleme biçimini kullandığı sürece ve ölçüde Marksizm’in içine gömülmek zorundadır.

 

Genel bir deyimlemeyle, maddi niteliği ve nesnel koşulları belli bir toplumsal ilişkiler ağı, üretim ilişkilerinin içinde bulunduğu sürece(dolayısıyla toplum var olduğu sürece), Marksist kavrayış biçiminin eseri olmak zorundadır.

 

Marksizm’in bugünkü popüler okunma biçimi, Kapital’in geçerliliğini yitirdiğine ilişkin ortak görüşlerin yoğunlaşması değil, sermayenin evrensel niteliğinin küresel yüzey üzerinde almış bulunduğu şu anki konumu, ve yine sermayenin evrensel baskısının “legal” siyasi yapıya ve devlete alışkanlık kazandırması ölçüsünde, küre-toplumsal tahakkümün aldığı görüngülerin yeniden tahlil edilmesi yönünde olmalıdır. Sermayenin Küre-toplumsal tahakkümü kavramıyla benim vurgulamak istediğim, küresel üretim ilişkilerinin, sömürgeciliğin bugünkü gerçek koşullarını temel öncül varsaymasıdır. Bugün, birinci dereceden kapitalist ülkelerin, A.B.D., İngiltere, Fransa, Almaya vb. ülkelerde kapitalizmin kendini yeniden-üretmesi olgusunun gerçek nedeni budur işte. Marx, doğal olarak, kendi döneminde yeterince gelişmeyen küresel üretici güçlerin tekelleşmiş biçiminin hangi sömürge odaklarını ele geçireceğini ve artı-değerin önemli bir kaynağı yapılacağını bilemezdi. Ve bu durumun, Zizek vb. burjuva ideologların zayıf ve çelimsiz bilinçlerine yansımasının ideolojik kaynağı da budur. Bunun üzerinde, ilerde daha detaylı açıklamalar yapacağız: Öyle ki, 1970 yıllarda, bilinçsizlik ve kavrayış noksanlığı dolu bir tutumla Baudrillard’ın Marksçılıktan neden koptuğunu birlikte göreceğiz. Yani onun, tikel gelişmişlik düzeyinde birinci sırada bulunan kapitalist ülke İngiltere’yi örnek göstererek, Marksizm’in ileri sürdüğü “sosyalist kehanetin” gerçekleşememesi yüzünden Marksizmi terk etmesi olgusunu! İşte bunun için, bu bilisiz düşünürler tayfası, dünyanın dört bir yanını kana bulayan emperyalist gücün kaynağını anlayacak “kafaya” sahip değildirler. Onlar, sosyetik felsefe barlarında ellerinde lüks kadehlerle felsefe yaptıkları için bönlüklerinden kurtulamıyorlar!  

Bugünün Marksizmini 19 ve 20. yüzyılın Marksizminden ayıran, Marksizm’in temel ilkeleri ve “sanıldığı gibi geçici kimliği” değildir; bugünün sermayesinin toplum düzleminde ve özellikle küresel yüzeyde oynadığı rolün ve belirleyiciliğinin geldiği noktadır. Yani Marksist tahlil metodu sabit, ama üretim ilişkilerinin bağrında yaşayan toplumsal olgular evrilmiştir. Marksizm’de bu toplumsal olgular değil, yöntemin pratik ve ussal kavrayış biçimi sabittir, ve işte bunun için, Marksizm sermayeyi bir gölge gibi takip eder ve onun her adımından ve eyleminden bilimsel sonuçlar çıkarır. Bu nedenle, Marksizmi anlayan biri için, Marksın söylemleri geçerliliğini hâlâ korumaktadır ve korumak zorundadır.  

 

DEVAM EDECEK…

 

 



[1] Marksizmin budalaca yorumlarının başını çeken Zizek vb. burjuva ideologlarında, bu olgu, çok çarpıcı bir biçimde görülür. Sözüm ona, “devrimci” ‘özne’ betimlenmesi de gülünç bir biçimde yapılır.

[2] Yukarıda sözü geçen ve postmodern burjuva ideologların bilincine yansıyan bu olgunun nedeni, tekil kapitalist ülkenin öteki ülkelerle koyduğu yalıtık üretim ilişkilerinden değil, tersine, bu, bizzat sömürge olgusuna, sömürülen yabancı emek-gücü kitlesinin büyüklüğüne dayanır. Yani Zizek vb. burjuva ideologların bilincine yansıyan, ve kapitalizmin ‘bizzat’ kendisini yeniden üretmesine ilişkin görüngünün filozofların beynine yansıyan biçimi, işte bu olguya dayanır. Buna ilerde tekrar döneceğiz.

Yukarı dön Göster CHEMIN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: CHEMIN
 
CHEMIN
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 12.02.2006
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 3772
Gönderen: 23.04.2007 Saat 16:40 | Kayıtlı IP Alıntı CHEMIN

Eski “Marksist” Baudrillard’ın Marksist Düzlemdeki İzdüşümü

 

[3]

 

Tüketim toplumunun genel hatlarını izlerken, zorunlu olarak, sınıfsal farklılıkları göz önüne almak durumunda kalan, ama Marksizmin üretim ilişkilerine vurduğu damgayı tam olarak anlamadığı besbelli olan Baudrillard’ın Marx’tan kesin olarak kopmasına bir anlam vermek, gösterdiğimiz gibi, güç değildir. Ama onun(Baudrillard’ın) ve ona benzer “entelektüellerin” popüler birer yazar ve “düşünür” olarak ortaya çıkmalarının nedeni bu değildir. Bunun nedeni, yalnızca ülkesel çapta değil, küre-toplumsal çapta düşünsel ayrışmalar ve karşıtlıklar gösteren bilinç biçimlerinin karşılıklı soyut savaşımlarında,  küresel ölçekte yaygın ve güncel entelektüel öğelerin yoğunlaşarak dünya entelektüel gündemini oluşturmasıdır. Aklıma gelmişken J.P.Sartre, bu olguyu Marx, Engels ve Lenin’den sonra güçlü bir biçimde kavrayan bir filozof olmasına karşın, kendi felsefesinin(varoluşçuluğun) ayaklarından birini bu olgunun tümleyeni üzerine dikmiştir. İşte bunun için de, Sartre, bir burjuva filozofu olmaktan kurtulamamıştır, üretimin önemini anlamamıştır. Günümüzde postyapısalcı birçok filozofun, özellikle birinci dereceden kapitalist ülkelerin gelişim ve dönüşüm seyirlerinden çıkardıkları ampirik görüngüler üzerinden Marksizme yaklaşmaları ve bunun üzerinden sonuç çıkarma girişimleri, Marksizme mesafeli durmalarının nedenini de açıklar.

Filozofların düşünce tarzlarının kaynağını ve onların yaşam biçimlerini, konumuzla ilişkili olması bakımından biraz açmak zorundayız.

Gerçekte toplumların düşünce tarihi, ideologların ayakları yere basmayan popüler felsefi düşüncelerinin tarihi değildir, toplumların içinde bulunduğu gerçek ve maddi sorunların bilince yansımasının tarihidir. Tarihe motor rolü oynayan kuvvet, bu yüzden, gerçek yaşam savaşımıdır. Öyleyse toplumsal bilinç düzeyi üzerinde parçalanmış her bilinç biçimi, tikel bireye en yakın ve onun zihnini dolduran öğelerin, şu halde, doğal olarak, geçim araçlarının özgül niteliklerinin oluşturduğu katmansal yapının oluşumunda ortaya çıkan işbölümünün etrafında toplanan bireylerin bilincinde oynadığı belirleyici rolden, tikel bireylerin zihinsel melekelerini harekete geçirecek gerçek ve maddi bir güç demektir. İşte bu temelde, düşünce tarihi, sistemli ve kendi içinde çözümlemeli bir düşünce tarzı oluşturmasından başka bir şeyi göstermez.

Demek ki, her türden farklı bilinç biçimi, evvela, tarihsel ve yersel ölçüde oturmuş bir işbölümünü varsayar ve bu yüzden, bu alan üzerinde konuşlanmış bireyler aracılığıyla bilinç-kitlesi arttıkça, bilgi ve araçların kitlesi de artar. Toplumsal koşulların üretim araçları eleğinde savrulan her birey, bu eleğin dönük bulunduğu maddi koşulların niteliğince belli alanlara yerleştirilir, ve yerleştirilen her bireyin zeka ve yeteneklerine bu yoldan yapılan doğal baskılar, bu alan üzerinde tedrici bir bilgi ve araç birikimine neden olur. Bu konuyu daha fazla irdelemenin yeri burası değildir.

Tarihi, tarihçilerin soyut kurguları değil, toplumların gerçek gövdesi yapar. Burjuva klasik tarihçilerin edilgin bilincine yansıyan, toplumların gerçek tarih değildir. Bu tarih, bir ulusun öteki uluslar karşısında koyduğu, ulusal çıkarlar mürekkebinin belirlediği ve tarih satırlarına bu amaçla eklediği hayali bir tarihtir. İşte bunun içindir ki, bir ulusun gerçek tarihi, gerçek eylem perdelerinin arkasında yitip gitmiştir. İşte bunun içindir ki, gerçek tarih, ahmakça efsanelere ve felsefelere dönüştürülmek için çok elverişlidir. Yeri gelmişken şu kadarını söylemem gerekir ki, burjuva ideologların felsefe kurgularında açığa çıkan “tarih felsefesi” kavramı, aslında, felsefenin bir bütün olarak sorunudur. Bütün felsefelerin yitip gittiği yer, kurgusal bilinç değil, gerçek tarihin, eylemin etimolojik boyutudur.

Devam edelim.   

Baudrillard’ın felsefece yalpalayan kalemine neden olan şeyi, aslında onun istencinden büyük ölçüde bağımsız, onun zamanıyla eşzamanlı entelektüel bilinç hareketinin etkisinde kalması olgusunu, bütün filozoflarda olduğu gibi, görmüş oluyoruz.

Tüketim toplumunu üretim ilişkilerinden ayıran, üretimi bir bütün olarak ele alması gerekirken, bir bütün olarak üretim sürecinin nesnel hareketinden bağımsızmış gibi ele alarak tüketim toplumunu işlemeye kalkan Baudrillard’ın Marks’tan “kesin” bir biçimde nasıl kurtulduğunu açık bir biçimde kavrayan Frankfurt Okulu yazarları, onun felsefi kuyruğuna alaylı renkli iplikleri bu yüzden takmışlardır. Ama bu durum, bilinç edinmiş toplum tarihinin hemen her döneminde olduğu gibi, toplumsal bilinç çeşitliliği içinde, Baudrillard’ın birkaç burjuva pohpohlayıcısı tarafından ateşli bir şekilde savunulmasına engel değildir.  Gerçek yaşamda asla gerçekleşemeyecek ve yalnızca ütopya dünyasına münhasır, burjuva sınıf kurgularının sınırları içinde işlemeye kalkıştığı tüketim kavramını Baudrillard, neden doğrudan metaın “kullanım-değeri” teorisi üzerinden işlemedi? Üstelik Marx’ın, sermayenin ruhunun bütün güdülerini ve eğilimlerini ustalıkla deşifre ettiği ve kendinden sonra gelecek bütün iktisatçılara bitmez tükenmez kaynaklar sunduğu gerçeğini görmezden gelir. Net ve istikrarlı olarak sınırlarının çizildiği toplumsal ve sınıfsal üretim ilişkilerinin davranım biçimleri içerinde sanki üretim ve tüketim ilişkilerinin betimlenmesi Marksist iktisattan kurtulabilirmiş gibi bir hava içinde işlemeye kalkıyor Bay Baudrillard! Ve işte bunun için de, Frankfurt Okulu, alaylı eleştirilerini bunun üzerinden yapıyor.

Değişen toplum koşullarında —o, bununla, aslında pek de bir şey anlamadığı, evrilen kapitalist sistemi işaret etmeye çalışıyor— tüketim kavramını işlemeye kalkıyor...  Oysa tarihsel ve maddi niteliği belli bir toplumsal üretici güçler toplamı, bu toplumun önceden kazanmış olduğu her türden üretim araçlarının, şu anki mevcut maddi gelişmişlikle bir arada bulunmasından müteşekkildir. İşte bunun için, toplumsal üretici güçler, tarihten devraldıkları üretim araçlarının evrilmesinden(gelişmesinden ve dönüşümlerinden) meydana gelirler, öyleyse, şu anki toplumsal üretim organizması, bir önceki üretim organizmasından bağımsız değil, tersine, bir önceki tarihsel üretim organizmasını, şu anki üretim organizmasının var oluşunun önkoşulu sayar. Tıpkı, canlı bir insanın bir yıl evvelki organik biçiminin, şu anki organik biçiminin fiziksel varlık koşulu olması gibi.

 

Üretim ile tüketim arasındaki sıkı bağın birbirlerinden asla koparılamayacak özelliğe sahip olduğu, daha tartışmanın başında apaçıktır. Bundan öte, tüketim kavramı çok daha kapsayıcı bir kavram olarak, toplumsal üretim mekanizmasının akışkanlığını, yeniden-üretimin maddi koşullarını, sosyal ilişkilerin ticari niteliğini, ilgili tikel metaın üretim hareketinin durağanlığını veya aktivitesini, iktisadi kaosları, aşırı üretimi, sınaî anarşiyi, iktisadi bunalımların üzerinde de etki de bulunur. Ama Baudrillard’ın tüketim kavramına eğilme biçimi, belli bir tüketim toplumu görüngüsü içinde, tüketim edimlerinin, üretim ve dolaşım süreçlerinden geçen metalar kitlesinin tüketim alanına geçmesinden değil de, tüm bu sürekli ve bağlantılı akışkanlık görmezden gelinerek, yalıtık ve bağımsız bir şekilde ele alınıyor. Sanki toplumun içinde bulunduğu gerçek koşullarda her şey hal olunmuş ve sıkıntılar buhar olup uçmuş gibi, geriye yalnızca metaın(ürünün) kullanım-değerinin tüketilme biçiminden başka bir şey olmayan tüketimi sorunu kalmış gibi! İşte bunun için, tüketim kavramı, üretim kavramından yalıtık değerlendirilemez. Demek ki tüketimi anlamak, ilkin üretim sürecini sonra dolaşım sürecini anlamayı gerektirir.

Üretim sürecinden son biçimini almış ve tamamlanmış metaın dolaşım alanına intikali, gördüğümüz gibi, önce metaın bir üretim sürecini esas ve temel kabul eder, bu nedenle, son şeklini almış bir metaın dolaşım alanına girebilmesinin önkoşulu tikel bir üretim sürecidir. Bu yüzden de üretim olmadan dolaşımdan(pazardan) bahsedemeyiz. Bu üretim süreci gerçekleştikten sonra, yani meta, üretim sürecinin bağrından son şeklini alarak çıkmasıyla birlikte kendini Pazar ortamında(dolaşım alanında) bulur. Üretim sürecinin çeşitli maddi aşamalarını geçerek bir değişim-değeri ve kullanım-değerine sahip bulunan metayı Pazar ortamına sürükleyen kuvvet, kapitalist toplum bilincinin alışık olduğu sahte toplumsal özgeciliğin kendini gösterdiği bilinç biçimi olan metaın toplumsal kullanım-değeri özelliği değildir. Tersine, burada tam bir kapitalist artı-değer elde etme kaygısı vardır, ve kapitalist, üretim sürecinden geçirdiği metayı Pazar ortamına götürüyorsa, bunda, üretilen meta kitlesinde somutlaşan artı-değeri yaratmanın bir koşulu olan dolaşım alanında değişim-değerinin gerçekleşmesi kaygısı yatar. Aksi halde, metada somutlaşan emek-kitlesi mübadele edilemediğinden(satılamadığından), M—P (bu ifade, ‘Meta—Para’ mübadelesinin kısaltış biçimidir) süreci tamamlanamadığından, bu sanayi kolunda dolaşım sürecinin tikel bir olumsuzlanmasından kaynaklanan bir tıkanma var demektir. Ama bu tıkanmanın sebebi ne olursa olsun, üretilen ve Pazar ortamına getirilen artı-değer kitlesinin para cinsinden, yani para-sermaye cinsinden gerçekleşmesi olgusu, tikel üretim sürecinin istikrarı için zorunludur.

 

Devam edecek…

Yukarı dön Göster CHEMIN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: CHEMIN
 
CHEMIN
Sürekli ve Kıdemli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 12.02.2006
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 3772
Gönderen: 12.05.2007 Saat 19:09 | Kayıtlı IP Alıntı CHEMIN

ESKİ “MARKSİST” BAUDRİLLARD’IN MARKSİST DÜZLEMDEKİ İZDÜŞÜMÜ

 

[4]

 

Demek ki kapitalistin bu tikel sanayi kolunda ayakta kalabilmesi, ya da bu sanayi kolunun, sınaî organizmanın istikrarlı bir şekilde işleyebilmesi bakımından üretim alanında tutunabilmesi için, hareketin kapitalist kutbundaki satış eylemi, M—P devresi gerçekleşmek zorundadır. Gerçekleşmediği takdirde, üretim süreci kesintiye uğrar ve yeniden-üretim sürecinin maddi önkoşulu gerçekleşemediğinden, bu sanayi kolunda üretim süreci bir bütün olarak sarsılır. Üretken sermaye tarafından üretilen ama satılamayan meta-değer kitlesi, kapitalistin kaygısını, yani para-sermaye yaratma kaygısını, dolayısıyla artı-değer yaratma kaygısını onun tahayyülünde bir karabasana çevirir. Sebebi ne olursa olsun, bu üretim alanının istikrarı ve sınaî bir tikel strüktür olarak sanayi alanında kalabilmesi, varsaydığımız koşullar altında yalnızca bu olguya bağlıdır. Son olarak, rast gele seçmiş olduğumuz sınaî alanda, M—P hareketi, kimi satış periyotlarının ve ticari akışkanlığın büyüklüğüne bağlı olduğundan, rekabetin toplumsal üretim boşluklarını doldurma ya da, “nispi olarak, en çok kâr getiren alanın üretici güçler tarafından istilası yasası” gereğince(bu yasayı ben böyle adlandırıyorum) çabucak doldurulur, ve bu sanayi alanındaki cafcaflı kâr dansları yerini, yavaş ve durağan bir sınai harekete bırakır. Bu sanayi alanına antagonist üretim odakları, rekabetin fiyat zımparalayıcı özelliğini bir süreliğine düzenler. Ama şu kadarı akılda tutulmalıdır ki, bu sınaî üretim alanındaki nispi kâr büyüklüğü, büyük sanayi kapitalistlerinin dişine geldiği ölçüde, bu sınaî üretim gözeneklerini bir çırpıda kapatırlar. Bu küçük ölçekli ve mütevazi sermayeleri, büyük sermaye hamleleriyle midelerine indirirler.

 

Ama bunun yanında, hareketi bir an için tersine çevirirsek, dolaşım alanındaki akıcı hareket, seri bir takım maddi aşamaları öngörüyor ve bu nedenle dolaşım ferah bir atmosfer yaratıyorsa, bu durumda kapitalistin kaygısı kısa zamanda pembe bir rüyaya dönüşür ve kapitalistin kâr gözleyen gözleri ışıldamaya başlar. Üretken sürecin içinden çekilen meta-değer kitlesi seri bir şekilde pazara aktarılır, bunun sonucu pazara gelen meta kitlesi, bununla eşdeğer bir para kitlesine dönüşür. Meta-sermayeden para sermayeye, tekrar para-sermayeden meta-sermayeye dönüşen her bir sınaî çevrim, modern iktisada yabancı olmadığını varsaydığımız okuyucunun da bildiği gibi, hiçbir biçimde kısır ve verimsiz bir çevrim değildir. Tam tersine, artı-değer yaratmanın maddi ve temel bir zemini burasıdır. Bu çevrimin hızı ve akışı ne denli büyük olursa, üretim sürecinin canlı bir elemanı olan emek-gücünden emilen artı-değer kitlesi o kadar kısa zamanda büyür. Demek ki, belli bir zaman niceliği içinde, üretim ve dolaşım sürecinin bir bütün olarak akışkanlığı ne denli yüksek bir hıza ulaşıyorsa, artı-değer yaratma olgusu da bununla doğru orantılı olarak, o ölçüde artar. İşte bunun için, sanayi kapitalisti, üretimin ölçeğini ve hacmini büyütmek ve dolayısıyla artı-değer kaynağının ağzını genişletmek için çeşitli çare ve kaynaklara başvurur. Bu noktada, sınaî girişimci kapitalistin gereksinim duyduğu, üretken sermayenin çapını büyütecek olan, meta-sermayedir, ama bu da, doğal olarak, belli bir değer büyüklüğünde para-sermayeye karşılık düşer.

 

İşte, yeri gelmişken belirtelim ki, kredi denen kavramın ve bugün karmaşık bir yapıya bürünmüş modern bankacılığın doğuşuna sebep olan iktisadi toplumsal güdünün tarihsel kökeni budur. Bugün karmaşık iktisadi atmosferde bir bilmeceye dönüşmüş olan faizin kaynağını da, işte burada bulunması gerekir.

 

Demek ki, kredi, ilkin, örgenleşmiş üretici güç gözeneklerinde ortaya çıkar ve doğal tarihsel evrimi içinde, tefeciye, fırsatçıya, simsara, rehineciye, ipoteğe vb. ve ensonu, tüm bu unsurlar, sistemli, karmaşık ve soyut bir yapı içinde yükselen bağımsız ve “işbölümü yasasınca” ortaya çıkmış bir iktisadi kuruluş ve harekete, bankacılık sektörüne dönüşür.

      

Günümüzde, kimi umulmadık zamanlarda bazı sınaî girişimcilerin, yani bu sınaî girişimci kitlesinin yerden mantar biter gibi bitmesinin, ani ve beklenmeyen bir şekilde zengin olmalarının nedeni, genellikle bu durumda ortaya çıkar. Ama söyleşimiz bu noktaya gelmişken, konumuzun amacı bakımından, bahsi geçen sınaî görüngünün tüketim üzerinde yaptığı etkiye bakacağız.

 

Bu zenginlik, doğal olarak, üretimin ölçeği üzerinde geliştirici bir takım iktisadi-hararetlere ve baskılara neden olur.[1][1] Bu durum, benzer biçimde, üretken sermayenin hacminde bir büyümeye vesile olurken, hem emek-pazarından çekilen emek-gücü kitlesinde hem de bu tikel sanayi kolunun gereksinim duyduğu üretim malzemelerinin hacminde bir büyüme meydana gelir. Her iki hareketten, (1) Kapitalist tarafından emek-gücü kitlesine duyulan talep, bu oranda geçim araçları doğuracağından, bu yolla ve böylece, para-piyasasına, talepte bulunulan emekçi-kitleyi geçindirecek değer büyüklüğünde (ki, bu, mümkün olduğu kadar, emekçinin geçimini kıtı kıtına karşılayacak şekilde ayarlanır) para-değer katar. Son olarak, emekçi-kitlenin geçim araçlarının para-değer karşılığı, onların kendilerini yeniden-üretmesi için, geçim araçlarına yönlendirir.  Demek ki, üretken sermayenin gereksinim duyduğu emekçi-kitlesi büyüdükçe, bu yolla emekçi-kitleye ödenen ücretler piyasada geçici bir canlanmaya neden olur. Tüketim alanının, bu olgunun iktisadi hareketine bağlı olarak genişleyeceği ya da daralacağı açıktır. (2) Üretken-sermayenin madden üretim malzemesi olarak talep ettiği meta-değer kitlesi, yardımcı malzemeler, hammadde vb. arttıkça, bu yolla yine, yukarıdakine benzer bir iktisadi hareket doğar.

 

Bir bütün olarak üretim ve dolaşım süreci herhangi bir tıkanmayla karşılaşmadığı sürece, tıpkı sağlıklı bir insanın kan dolaşımında rastlanan tıbbi bir görüngü gibi, sağlıcakla devinir gider. Ne var ki, bir dolaşım hastalığı organizmayı vuruncaya kadar…

 

Doğal olaylardan esinlenerek kurgusal felsefe yapmayı pek seven burjuva iktisatçılar, bu tip örneklerle üretim arasındaki benzer ilişkilere tanrısal bir özellik de atfederler.

 

Bireysel düzlemde ele aldığımız son olguyu, örneğin bir an için, toplumsal ölçekte ele alırsak, kümeler halinde toplaşan ve yığılıp kalan üretim organizması felç olur, ve bunun sonucu, yerel ya da üretim alanının genişliğiyle bağlantılı olmak koşuluyla ulusal büyüklükte bir iktisadi banalım baş gösterir. Bu, tıpkı bir organizmada yer alan damarlardan birinin tıkanması halinde organizmanın doğal işleyiş biçiminin alt-üst olması gibidir. Tıkanan damar, bir cerrahi ameliyatla açılmadığı ölçüde kullanılamaz. Bu nedenle, piyasadaki olağan üretim ve tüketim akışkanlığını önleyen iktisadi bunalım ortadan kalkmadığı sürece, bu üretim ve tüketim alanındaki hareket benzer biçimde felç olur.

 (Devam edecek…)

 

Saygılarımla

  CHEMIN



[1][1] Bugün bile, postmodern burjuva iktisatçıların, “girişimci sınaî psikolojinin güdüleri” üzerine yaptıkları ukalaca tartışmaların özünü, aslında yalnızca burada aramak gerekir. “Sınaî girişimci ruhu” üzerinde, ne safça milliyetçilik duygularına, ne şoven-sermaye duygularına ne de siyasi iradeye gereksinim vardır. Siyasi irade, daha çok, iktisadi ilişkilere ve mutasarrıf ve baskın kapitalist tutumlara boyun eğmek zorundadır, tersi değil. Çünkü “değerin” gerçek ve somut kaynağı, soyut siyaset değil, emektir, toplumsallaşmış emek-niceliğinin nispi büyüklüğüdür. İnsanların gerçek gereksinimlerini siyaset ya da “laf” değil, üretim karşılar. Ne var ki, toplumun gerçek ve nesnel çıkarlarını organize edecek devrimci bir hareketin sürekli olumsuzlanması, siyasal perspektifin gelişmesine, burjuva toplum yapısının fetiş karakterini daha çok pekiştirmesine neden olmaktadır.

Yukarı dön Göster CHEMIN's Profil Diğer Mesajlarını Ara: CHEMIN
 
aliosmanyeten
Tecrübeli Üye

Simge

Katılma Tarihi: 02.10.2006
Yer: Turkey
Bağlantı Durumu: Offline
Gönderilenler: 139
Gönderen: 13.05.2007 Saat 15:34 | Kayıtlı IP Alıntı aliosmanyeten

özür dileyerek bir şey sormak istiyorum;

"Belki de körfez savaşı olmadı . . !" diyen felsefeci Baudrillard  mıydı? yoksa ben mi

yanlış hatırlıyorum?

__________________
Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs
Yukarı dön Göster aliosmanyeten's Profil Diğer Mesajlarını Ara: aliosmanyeten
 

Eğer Bu Konuya Cevap Yazmak İstiyorsanız İlk Önce giriş
Eğer Kayıtlı Bir Kullanıcı Değilseniz İlk Önce Kayıt Olmalısınız

  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.9
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide