 Abacus (Gr. Abaks’tan Latince) Sütun başlıklarının üstüne gelen, dörtgen biçiminde genişçe ve dışa taşkın tabla, mahmel… Başlık tablası, abakus ya da abak da denir. Hellence abakstan gelen Latince Abacus (abakus/abak), Antik Hellen ve Roma mimarlıklarında sütunla baştaban (arşitrav) ya da kemer üzengisi arasında yastık görevini yapar.
Abak (Türk) Resim ve yontu... Eski Türklerde, ölmüş ataların (“aba”ların) tapılan suret ve yontularıdır. Bir totem niteliğinde olan bu abaklar, çokluk bir direğin başına oyularak ev ve çadırların önüne dikilirmiş.
Abay, Eşref
Abbasoğlu, Haluk
Acropodium (Yunan / Roma) Kaide... (Hellence; üst, yüksek, pous, ayak’tan, Latince) Bir ayak ya da destek üstünde yerden yükseltilmiş yontu kaidesidir. Çoğu zaman yontu ile aynı parçadan yapılmıştır.
Açma (Genel) (İng. trench, Fr. tranchee, Alm. Grabungsschnitt) Bir arkeolojik kazı yapmak üzere, çeşitli yöntemler kullanarak belirlenen kazı alanı… Kazılacak alan, höyük ya da yerleşmenin yüzeyi, “ızgara ya da grid sistemi” olarak bilinen yöntemle koordinat sistemine uygun olarak doğu-batı, kuzey-güney yönlerinde belli aralıklarla eşit birimlere bölünmektedir. Bu kesişen çizgiler arasında kalan alan, “plankare” olarak adlandırılır. Her plankarenin arazide, höyük yüzeyinde bulunduğu yeri gösteren bir adı ya da numarası vardır. Bu plankarelerden kazılmak üzere seçilen bir, iki ya da daha çok sayıda herhangi bir birleşim, “açma” olarak adlandırılan kazı alanını belirler.
M. Özbaşaran, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi
Açkı 1. (Genel) Sert bir madde ya da bir alet sürterek bir cismin yüzeyini düzleştirip parlatma; perdah (İng. polish, bumish, Fr. polissage, polissement, AIm. Politur). Çanak-çömlek için açkı ya da perdah sözcükleri kullanılırken, metal, taş, fildişi, kemik için genellikle perdah sözcüğü yeğlenmektedir.
Çömlekçi hamurundan, çeşitli yöntemlerle elde yapılmış (el ayası, kalıp, sıvazlama, kangal vb.) ya da tornada (hızlı dönen çarkta) çekilmiş bir kabın, fırınlamadan önce belirli bir süre kurumaya bırakılarak deri (sepi) sertliğini aldıktan sonra yüzeyi sert (perdah taşı, tahta, kemik vb.) ya da yumuşak (bez, deri vb.) bir alet sürtülerek parlatılır (perdahlanır). Sert açkıda, açkı aletinin türüne, biçimine, uygulama şekli ve yönüne bağlı olarak açkı aleti izleri, kap yüzeyinde dikine, yatay, çapraz ya da karışık yönlerde, sık ya da seyrek aralıklarla parlayarak belirginleşir. Yumuşak açkıdaysa, açkılanan kap yüzeyinde yalnızca belirli bir parlaklık elde edilir; açkı aleti izleri görülmez. Açkı, kapların biçim ve işlevlerine göre her iki yüzde, yalnızca dışta, yalnızca içte, yer yer ya da uygun görülen sınırlı alanlarda bezek biçiminde olabilir. Açkı, parçaların görünümünü daha özenli kılmanın yanı sıra, kap yüzeyindeki gözeneklerin kapanmasını da sağladığın¬dan, çanak-çömleğin geçirgenliğini azaltarak yapım kalitesini de yükseltir. Çömlekçi kilinin yapısı, varılmak istenen sonuç, gösterilen özen, yapan kişinin deneyimi ve becerisi açkı kalitesini doğrudan etkiler. Açkı zamanla aşınabilir.
Açkı 2. (Genel) Demircilikte delik büyütmeye yarayan alet.

Adak, Mustafa
Adyton (Genel) Ulaşılmaz, girilmez anlamında kutsal mekân… Antikçağ mimarlıklarında tapınaklarda tanrı ya da tanrıça yontusunun, kutsal eşyaların ya da tanrılara sunulan armağanların bulunduğu, saklandığı en dipteki bölme, tapınağın kutsal mekânı olan cellanın arkasındaki odadır. Bu dışa kapalı mekâna ancak celladan girilebilir. Hitit, Mezopotamya, Mısır, Hellen (Yunan) ve Roma tapınaklarında tanrı ya da tanrıçaların kült yontularının bulunduğu bölmedir. Penceresiz ve ışıksızdır. Bu kutsal bölmeye görevlilerden başkaları giremez. Antikçağda önemli bir kült ve bilicilik (kehanet) merkezi olan Klaros'taki Apollon Tapınağı’nın adytonu aykırı bir örnek olarak dikkati çeker. Biliciliğin yapıldığı bilinen bu adyton, yapının altında, merdivenli geçitlerle ulaşılan iki odalı bir mekândır.
Bkz. Tapınak.
Aedicula (Roma) Ölünün heykeli koyulan mihrap/dolap ya da içine yontu koymak üzere yapılan niş... Sözcük anlamı Latince “küçük dolap-küçük ev-tapınakçık” demektir. Tapınaklarda ölülerin yontularını koydukları mihrabı, evlerde de aynı iş için yapılan dolapları adlandırır.
Antik Roma mimarlığında, alnacı iki sütun, saçaklık (entablatür), üçgen ya da kemerli bir alınlıkla bezenen ve çoğunlukla bir çıkmalık üstünde yer alan aediculaların arkası her zaman sağır bir duvarla kapalıdır. Başlangıçta aedicula, aileyi ve aile ocağının koruyucu tanrıları Lares (Larlar) ve Penates'in (Penatlar) yontuları için evlerde yapılan kutsal mekândır. Zamanla kent kapılarında, Zafer takı, Nympheum, hamam vb. yapıların dış ya da iç alnaç düzenlemelerinde, tiyatroların sahne alnaçlarında (scaenae frons) sıklıkla kullanılan bir yapı unsuru olmuştur. Mezar yapılarında, urnelerin (ölü külü kabı) ya da ölenlere ait heykellerin saklandığı nişlere de bu ad verilir. Aedicula yapımı geç dönemlere değin sürmüş, Erken Hıristiyanlık döneminde de (Geç Antik) şapel ya da mezar şapeli olarak kullanılmış. Rönesans ve Yeni Klasikçilik, aedicula'yı iç ve dış mekânlara devinim kazandıran bir öğe olarak yeniden değerlendirmiştir.
Agemedes (Yunan) Hellas (bugün Yunanistan)’ın en ünlü mimarlarından... Arkadialı Trophonios ile Agemedes adlı kardeşlerden biri ya da Boiotia'nın Lebadeia kentinde üveyoğlu Trophonios’la birlikte çalışan Arkadialı baba Agemedes (M. Ö. 6.–7. yy.) olduğu aktarılmaktadır. Bu iki mimar Delphoi’deki, taştan olduğu bilinen Apollon Tapınağı’nı yapmışlar. Bir anlatıma göre, işleri bitince Apollon’dan paralarını istemişler. Apollon da altı gün yiyip içip eğlenmelerini, yedinci günde emeklerinin karşılığını alacaklarını bildirmiş. Öyle olmuş, yedinci gece uykuya dalınca iki mimar bir daha uyanmamış. Apollon yaptırdığı işin parasını vermemek için onlara en büyük ödül diye tatlı bir ölüm bağışlamış.
Delphoi ve Thebai kentlerinde yaptıkları anıtlar parmakla gösterilirmiş. Delphoi’de Apollon Tapınağı ile Arkadia Mantineia’da en eski Poseidon Tapınağı’nı, Thebai’de Herakles’in anası Alkmene’nin yatak odasını (thamolos), Lebadeia'da bir yeraltı tapınağı ile Elis'in Augeia'sında da bir hazine binası (tbesauras) yapmışlar. Başka bir anlatımda ise, şunlar aktarılmaktadır: Boiotia kralı da hazinesini saklamak için, onlara Aulis yakınında Hyrieus'ta sağlam bir yapı ısmarlamış. Para hırsına kapılan iki mimar da hazine odasını, bir taşını yerinden oynatıp kolayca çıkarabilecekleri biçimde yapmış. Söylenceye göre, geceleri buraya girer, hazineden bir şeyler çalarlarmış. Varlığının gün geçtikçe eksildiğini gören kral Girit’ten ünlü mimar Daidalos’u çağırmış. Daidalos, iki açıkgözün yaptığı aldatmacayı hemen anlamış. Bunun üzerine bir tuzak kurmuşlar. İki hırsızı tam yakalayacaklarken, Trophonios, Agemedes’in kafasını keserek kaçmış.
Bkz. Daidalos.
Agesandros (Rodos/Yunan) Rodoslu yontucu... Rodoslu üç yontu ustası Agesandros, Polydoros ve Athanodoros, Troialı bilgin-rahip Laokoon'un ve ikiz oğullarının, denizden çıkan yılanlarca boğulma betimlemesinde, yüzlerindeki acı ve umarsızlığı öylesine gerçekçi yansıtmışlar ki, bu ifade “patetik biçem”inin en belirgin örneklerinden biri olarak sanatta ve kaynaklarda yerini almıştır.
Bkz. Laokoon.
Agger (Roma) Antik Roma'da toprak ya da taş şev (Farsça şev: inişli yer, bayır; eğik, meyilli) anlamına gelen latince sözcük… Agger, Antik Roma'da bir kamp ya da kenti korumak için az çok özenle yapılmış şevlere verilen addır ("Seryius Tullius" aggeri adıyla anılan, ama M. Ö. IV. yy.a. inen [378 ?] bir agger, 11 km. boyunca. Roma'yı kuşatmaktadır. Sağlam bir duvara dayanan, yaklaşık 40 m. yüksekliğinde geniş bir şev biçimindedir. Duvarın önünde yaklaşık 15 m. derinliğinde ve 36 m. genişliğinde bir hendek vardır.).
Agora 1. (Yunan) Antik Yunan kentinin yönetsel, siyasal ve sosyal merkezi durumundaki, çoğunlukla dörtgen planlı yapı. Agora sözcüğü ilk kez, Yunan destan ozanı Homeros'ta (M. Ö. 9./8.yy.) "toplantı ya da toplantı yeri" anlamında kullanılmış, daha geç dönemlerdeyse "pazaryeri" anlamını da kazanmıştır. Tiyatro, bouleuterion ve gymnasion gibi yapıların henüz var olmadığı erken dönemlerde bunların işlevlerini de agora üstlenmişti. Halk, yöneticilerini seçmek, kararlar almak, belli günlerde yapılan şenlikleri ya da spor gösterilerini izlemek üzere kent içinde belirlenmiş bir açık alanda toplanırdı. Agora yapısının çekirdeğini oluşturan bu açık alanda Girit'in Dreros ve Lato kentlerinde görüldüğü gibi izleyiciler için oturma sıraları da bulunabilirdi. Gene Girit'te, Hagia Triada'da ve Miken döneminde Yunanistan'da Tiryns'te ilk agora örnekleri sayılabilecek açık alanlara rastlanmaktadır. Agora, Yunan kenti geliştikçe merkezde ya da liman yakınında bouleuterion, prytaneion gibi resmi yapılar ve tapınaklarla birlikte kentsel bir odak noktası durumuna gelmiştir. Hatta Atina Agorası'ndaki On İki Tanrı Sunağı bütün yolların başlangıcı sayılan bir sıfır noktasıydı. Genelde, dörtgen planlı bir meydanla, bunu çevreleyen portiklerden (stoa da denir) oluşan agora, bitkiler, çeşmeler, sunak, tapınak, eksedra ve heykellerle bezenmiştir. Anadolu'da Side (M. S. 2. yy.) ve Perge (M. S. 2. yy.) Agoraları'nın ortasında yuvarlak yapılar bulunur. Bunlardan Side'dekinin Tykbe Tapınağı olduğu kabul edilmektedir. Side Agarası, dört köşesinde yer alan yarım daire planlı eksedra'larla da dikkati çekmektedir. Bir agorada, Syrakusa'daki Timoleon'un mezarı gibi, kent kurucularının mezar yapıları da yer alabilirdi. Ender olarak da bazı kent ileri gelenleri agoraya gömülerek onurlandırılmışlardır. Agorada gerçekleşen alışveriş ve ticareti denetleyen ve agoranomoi denen memurlar bulunmaktaydı. Yunan coğrafyacı Strabon (M. Ö. 64/63-M. S. 19/24) Side Agorası'nın aynı zamanda bir esir pazarı olduğunu vurgular. Agoranın ekonomik etkinlikler dışında değişik işlevler gördüğü de olmuştur. Örneğin, Elis Agorası'nın hipodrom gibi kullanıldığı bilinmektedir. Sparta Agorası'nın bir bölümü Kbaras adını alırdı ve burada Gymnapaidia şenliklerinde gençler Tanrı Apollon onuruna dans ederlerdi. Agora, kentte yönetim ve adalet mekanizmasının yürümesine yardımcı bir mekân olarak da düşünülebilir. Atina'da ostrakismos adı verilen oylama agorada gerçekleştirilirdi ve cinayetle suçlanan kişiler yargılanana kadar agoraya giremezlerdi.
M. S. 2. yy.da Yunan coğrafyacı Pausanias (M. S. 143–176) M. Ö. 5. ve 4. yy. agoralarını arkaik ve İon üslubunda olmak üzere ikiye ayırmıştır. Elis Agorası (M. Ö. 470'ten sonra) çevresindeki öteki yapılarla uyumlu bir düzen içinde bulunmaması nedeniyle arkaiktir. Pers Savaşları'ndan sonra yeniden düzenlenmiş olan Atina Agorası da bu tipe örnektir. İon üslubundaki agora, arkaik agoradan daha simetrik ve düzenli bir plana sahiptir. Bu yapı tipinin en gelişmiş örnekleri de bu gruba girer. Batı Anadolu'da Miletos, Priene ve Magnesia Ad Meandrum'da görüldüğü gibi hippodamos planlı kentlerde gelişen İon üslubundaki agora, Helenistik ve Roma dönemlerinde de varlığını sürdürmüştür. Temel ilkeler açısından benzer olmakla birlikte bu tür agoralar yapısal özellikleriyle birbirinden farklı olabilmektedir. Örneğin, Pergamon'daki Yukarı Agora kuzeydoğu ve güneybatı yönlerinden portiklerle çevriliydi. Bunlar topografyanın yapısından dolayı dışta üç, içteyse çift katlıydı. Miletos'ta biri kuzeyde limanda, biri de güneyde olmak üzere iki agora bulunmaktaydı ve Helenistik Dönem'de Güney Agorası dört yandan portiklerle çevriliydi. M. Ö. 3. yy.da inşa edilen Dor düzenindeki Priene Agorası'nın portikleriyse meydanı at nalı biçiminde üç yönden sınırlandırmaktadır. Ephesos’ta ticaret ve devlet agoraları olarak anılan iki agora bulunur. Helenistik Dönem'in Ticaret Agorası'na Roma döneminde İmparator Augustus (hükümdarlık dönemi M. Ö. 27-M. S. 14) ve İmparator Neron (hükümdarlık dönemi 54–68) tarafından ekler yapılmış; İmparator Caracalla zamanındaysa (211–217) yapı onarılmıştır. Agoranın ortasında bir borologion, yani su ve güneş saati bulunmaktaydı. Roma döneminde kurulmuş Smyrna'nın Devlet Agorası M. S. 178'deki bir depremden sonra İmparator Marcus Aurelius'un (hükümdarlık dönemi 161–180) karısı Faustina tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. M. S. 150'de Smyrnalı hatip Aelius Aristeides yapının ortasına Zeus'a adanmış bir sunak yerleştirildiğinden söz etmektedir. Roma İmparatorluk Dönemi'nde Roma kentinde ve İstanbul'da Forum adını alan, karmaşık planlı agoralar yapılmıştır.
Ş. Anadol, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi.
Bkz. İonia, İzmir.
Agora 2. (Yunan) Halk meydanı (Yun. Yurttaşlar meclisi, daha sonra halk meydanı)... Bir sitenin halk meydanı; yönetim, din ve ticaret merkezi.
Agora 3.
Ağaç Baskı (Genel) İng. woodcut, wood engraving, Fr.gravure sur bois, bois de fil, bois de bout, Alm.Holzscbnitt.
Bir "yüksek baskı" tekniği. Sert ya da yumuşak dokulu bir ağaçtan enine (İng. wood engraving, Fr. bois de bout) ya da boyuna (İng. woodcut, Fr. bois de fif) kesilen bir blok üstüne oyularak hazırlanan desen kağıda basılır. Ağaç baskıda renkli basım elde etmek istendiğinde her renk için ayrı bir blok oyulur ve aynı kâğıda üst üste basılır. Boyuna ve enine ağaç baskı yöntemleri bazı örneklerde birbirlerinden ayırt edilemeyecek kadar benzerlik gösterdiğinden Fransızlar her ikisini de gravure sur bois olarak adlandırmıştır.
Boyuna kesme yönteminde desen önce ağaç bloğun düzgün yüzeyi üstüne çizilir, sonra bu çizgiler bir bıçak ya da oluklu marangoz kalemiyle oyularak desenin kabarık olarak ortaya çıkması sağlanır. Yüksek kalan bölümlere mürekkep sürülerek baskı gerçekleştirilir. Tüm yumuşak ağaçlar bu tür oymaya elverişli olmakla birlikte en yaygın kullanılanları armut, kiraz ve çınardır. Bu tür ağaç baskıların en tipik özelliği, ağacın doğasından ve oyma aletlerinin basitliğinden kaynaklanan yalınlık, kabalık ve çizgilerin sertliğidir. Çizgiler ağaç blok üstüne keskin bir bıçakla lifleri boydan boya keserek güçlükle oyulduğundan köşelidir. Desense bu çalışma güçlüğünden ötürü genellikle basit tutulmuştur. Bu tür ağaç baskının ilk örnekleri M. S. 5. yy.da Ortadoğu’da ve Çin'de dokuma üstünde görülür. Kâğıt üstüne en erken uygulamaya ise M. S. 868'de Çin'de Jingang Jing adıyla basılan Vacraççedika Sutra (Elmas Sutra) adlı Budacı bir kitapta rastlanmıştır. Ağaç baskı, Batı'da da ilk kez 14. yy. başlarında dokuma üstüne uygulanmış, yüzyılın sonuna doğru kâğıdın üretilmesiyle 15. yy.ın başlarında Bavyera, Bohemya ve Avusturya'da oyun kartları, kitap resimleri ve dinsel resimler bu yöntemle basılmıştır. Kısa sürede Hollanda ve İtalya'da da yaygınlık kazanan teknik, izleyen yüzyıl içinde hızlı bir gelişme göstermiş ve 16. yy. da Dürer, Cranach ve Holbein gibi sanatçıların yapıtlarıyla altın çağını yaşamıştır. 17. yy.da da yaygın kullanımı olan bu teknik 18. yy.da daha kolay bir yöntem olan enine kesilmiş ağaç baskının geliştirilmesiyle gözden düşmüştür. Ancak 20. yy. başlarında Gauguin, Munch ve Vallotton ağacın yüzey niteliklerini zorlayarak çeşitli yöntemler uygulamış ve üst düzeyde baskılar elde etmişlerdir. Daha sonraları Fransa'da Derain ve Dufy, Almanya'daysa Die Brücke sanatçılarından Kirchner'le Der Blaue Reiter'den Marc, Dışavurumcu nitelikte güçlü özgün baskılar üretmişlerdir.
Şimşir, gürgen, meşe ve karaağaç gibi sert ağaçların kullanılabildiği enine kesme yöntemindeyse çizim blok üstüne tığ kalemle oyulur. Bu yöntemde de oyulan çizgilere mürekkep sürülmez. Ancak ağacın sertliğinden ve lifleri kesme zorunluluğu olmadığından çizgiler daha yumuşak, sürekli ve kesin, desenlerse daha karmaşık ve hacimseldir. Dolayısıyla bu yöntemle daha doğalcı ve özgün çizime uygun örnekler üretilebilmektedir. Enine kesilmiş ağaç baskının en önemli ustası İngiliz metal oyma sanatçısı Thomas Bewick' tir (1755–1828), Sanatçı History of Britisb Birds (1797, 1804; İngiliz Kuşlarının Tarihi) adlı kitapta bu teknikle birçok kuş resmi yapmış; şair ve sanatçı Blake de bu alanda özgün yapıtlar üretmiştir. 19. yy.da gelişen uzmanlaşma eğilimiyle işbölümü yapılmış; John Tenniel (1820–1914), Charles Samuel Keene (1823–91), Adolf Menzel (1815–1905) ve Gustave Dore (1832–83) gibi sanatçılar desenlerini ağaç blok üstüne kurşunkalemle çizmiş, oyma ustaları da bu desenleri oymuşlardır. Bu dönemde birçok kitap, dergi hatta gazete bu yöntemle resimlenmiştir. 1870 öncesinde fotoğraf, ağaç blok yüzeyine basılırken, 1880'lerde mekanik yöntemle daha ucuz ve kusursuz baskılar elde edilince ağaç baskı gözden düşmüştür. Amerikalı Timothy Cole (1852–1931) ünlü tablolardan ürettiği baskılarla bu tekniğin son önemli ustası sayılır. 1920'Ierde ağaç baskının yeniden canlandığı görülür. Birçok sanatçı Bewick'in yöntemini inceleyip kendi özgün baskılarını ya da kitap resimlerini bu yolla basmaya başlamıştır.
Bkz. Özgün Baskı, Dışavurumculuk, Fotogravür.
Ağırlık Kulesi (Genel) Büyük Kubbelerin açılma kuvvetlerini karşılamak amacıyla, kubbe kemerlerini taşıyan ayakların üstlerine inşa edilen, içi boş da olabilen, kule biçiminde yapı öğesi.
Ağırşak (Genel) Bayrak ya da çadır direklerinin tepesindeki küçük, yuvarlak tahta; gönder ağırşağı, çadır ağırşağı.

Ahunbay, Zeynep
Aighina 1.(Yunan) Anıt... Aighina (Aigina) Adası’ndaki antik anıtlara verilen ad.
Aighina 2. (Yunan) Aighina (Aigina) Okulu... Aighina’da eski bir heykelcilik ve mimarlık okulu.
Yapılan kazılar, Yenitaş çağından beri burada oturulduğunu göstermiş (pek çok seramik örneği) ve bronz çağından çeşitli kalıntıları (megaron, dökme eşya, seramik) ortaya çıkarmıştır. Eskiçağda ve adanın Atinalılar egemenliğine girmesine kadar, Aighina ünlü bir yontu ve özellikle bronz işçiliği okulunun merkezidir. Bu okul üstüne fazla bilgimiz yoktur. En önemli arkeolojik kalıntılar, kentin kuzeyinde yer alan, M. Ö. VI. yy. sonuna ait Apollan Tapınağı (temeli ile bir sütunu kalmıştır) ile Aghia Marina Koyu’nun üst kesimindeki Aphaia Tapınağı'dır. M. Ö. V. yy. başlarından kalan bu Aphaia Tapınağı, Athena ile özdeşleştirilen eski bir yerli tanrıça için yapılmıştır. Boyutları 13,80 x 28,50 m. olan heksastylos, "distylos in antis" ve yan tarafı on iki sütunlu dor üslubunda bir yapıdır. Cella, iki katlı çift revakla (bir bölümü restore edilmiştir) üç sahına bölünmüştür. Sunak, anıtsal bir rampa ile tapınağa bağlanmıştır. 1811'de keşfedilen ve Bavyeralı Ludwig II tarafından Münih Heykel Müzesi için satın alınan alınlık yontuları, Aighinalı ve Troialı kahramanları Athena'nın önünde dövüşürken göstermektedir. Thorvaldsen tarafından eklemelerle restore edilen bu yontular, biraz farklı tarihlere ait iki bütün oluşturmaktadır. Daha serbest bir üslupta olan doğu alınlığı figürleri, arkaik havadan yoksun kalmıştır. Bir üçüncü alınlığa ait pek çok başka parça da Atina Müzesi’ndedir Kaplumbağa (deniz ya da kara kaplumbağası) biçimindeki Aighina paraları, Eskiçağ paracılık sanatının güzel örnekleridir.
Aighina Sistemi Aighina'da geliştirilmiş antik tartı sistemi. Bu sistemde, ticari ağırlık birimi olan mina, 628 gr., drahmi de 6,28 gr. çekmektedir. M. Ö. VI. yy. 'da Aighina'da basılan paralar, gümüş drahmidir, ağırlığı yaklaşık 12,5 gr.dır. ve kaplumbağa biçimindedir. Aighina para sistemi, özellikle birçok Peloponnesos ve Girit kentinde uygulanmıştır.
Aiolis (Anadolu/Yunan) Sütun başlığı, sütun gövdesinden düşey olarak çıkan ve araları palmetli iki kıvrımdan oluşan sütun başlığı tipi. (M. Ö. VI. yy. başlarında Anadolu'nun kuzey-batı kıyılarındaki mimarlık yapıtlarında kullanıldı ve el sanatlarında Helenistik çağa kadar varlığını sürdürür,)
Aiolis
Aiskhylos (Yunan) Tragedya yazarı (Eleusis M. Ö. 525'e doğru-Gela, Sicilya, 456) Kimon ve Aristides'in çağdaşı olan Aiskhylos da onlar gibi eski Attike'nin görkemini temsil eder. Kendilerini Atina'nın başarısına adamış bu kuşağa katılarak Marathon'da on yıl, sonra da Salamis'te dövüşür. Oyun yazmaya 500 yılında başlar ve sahnede ilk başarısını 484'te elde eder. 472'de herkesin beğenisini kazanan Perslerin (Persai) başarısı üzerine Hieron'un sarayına çağırılır. Bu, Sicilya'ya ilk yolculuğudur. Oresteia (458) adlı yapıtının başarısından sonra, Hieron'un sarayına döner ve orada ölür.

Aiskhylos, doksan kadar trajedi yazmıştır. Bunlardan çoğunu, ancak elimize geçen parçalardan tanıyoruz. Yalnız yedi tanesi tam olarak kalmıştır: Hiketides (490'a doğru); Persler (Persai, 472); Hepta epi Thebas (467); Prometheus Desmotes (tarihi bilinmiyor); Oresteia, Trilogia (Agamemnon, Khoephoroi, Eumenides–458). Yunan trajedisinin kurucusu olarak kabul edilen Aiskhylos, sahneye ikinci oyuncuyu sokan ilk yazardır. Ayrıca, tiyatro tekniklerini (diyaloglar ve lirik bölümlerin art arda gelişi, araç gereç kullanımı ve dekor) geliştirerek kişilerine daha gösterişli kostümler giydirmiştir.
Aiskhylos'un trajedilerindeki temel nitelikler, din duygusunun egemenliği, olay örgüsünün ve kişilerin sadeliğidir. Aiskhylos'a göre insanların ve tanrıların isteklerinden önce gelen birtakım değişmez yasalar vardır: "gereklilik" (Anagke),"kısmet" (Moira), "kaderin laneti" (Ate). Olayların akışını belirleyen bir üst düzen vardır ve bu olayların ortaya çıkışı ve birbirlerine zincirlenişi değiştirilemez. Karanlık ve anlaşılmaz güçlerin varlığına dayanan bu evren anlayışı, yine de tanrıların, kimi zaman kıskançlıkla (Prometheus'da Zeus), kimi zaman kayırmayla (Eumenides'te Oresteia'nın önce Apollon, daha sonra da Athena tarafından kurtarılması) insan kaderiyle oynamalarına engel değildir. Aiskhylos'un kınadığı şey, doğal dengeyi bozan (Agamemnon, Hepta epi Thebas) gururdur (hybris, aşırılık). Yazgısından kaçınamayacak bir durumda olan insanoğlunun ve ne kadar büyük olurlarsa olsunlar bütün imparatorlukların güçsüzlüğünü (Persler) ortaya koyarken bile, Aiskhylos'un insana bakışı kötümser değildir. Kötümserliği yalnızca, insanın geçiciliğini ve kurulu düzeni değiştirmeye kalkışmanın ne kadar tehlikeli olduğunu vurgulamasındadır. Yine de insanlara baskı yapan katı ve acımasız eski yasaların, zamanla yerlerini daha hak gözetir bir adalete bırakacaklarına inanır. Atina ahlakı işte bu adalete dayanacaktır (Eumenides).
Aiskhylos'un trajedisinin özelliği, konusundan çok havasındadır, Olay örgüsü hiç önem taşımaz. Aiskhylos yalnızca mitler arasından seçimini yapar ve bu mitlere bağlı efsaneleri işler. Bütün oyunlarında (ve özellikle Agamemnon, Khoephoroi, Hepta epi Thebas'da), hep iç daralması, kaygılı bekleyiş, korku vardır. Bazı oyunlarında hiç olay yoktur: hiç, ya da hemen hemen hiçbir şey geçmez (Persler, Hiketides). Trajedi kahramanına gelince, o da iç çelişkilerden habersizdir: kendisini harekete geçiren bir yüce gücün ifadesinden başka bir şey değildir (Khoephoroi'de Klytaimnestra, Hepta epi Thebas'da Eteokles). Gerçekliğini, bilincindeki değişikliklerin incelenmesinden çok, kendi yoğun varlığına borçludur.
Yunan trajedisi, bu soylu ve görkemli tiyatroyla başlar. Soluğunun genişliği, ağırbaşlılığı, görkemi ve yetkinliğiyle sayısız başyapıta yol göstermiştir, Eskiler de bunu hissetmişlerdir. Gerçekten de Kurbağalar'da Aristophanes kendine örnek olarak, Euripides'i değil, Aiskhylos'u seçer.
Bkz. Agamemnon*.
Aisopos (Frig) Masalcı... M. Ö. VII. yy. - VI. yy.da yaşadığı kambur, çok zeki bir Phrygialı (Frigyalı) köle olduğu, azat edildikten sonra doğuya bir yolculuk yaptığı söylenir. Onunla ilgili anlatılan birçok fıkra, XIV. yüzyılda rahip Planudes tarafından Aisopos’un Hayatı adlı kitapla bir araya getirilmiş. Atinalıların M. Ö. V. yy.ın sonlarından beri bildiği kısa masallar bu yarı efsanevi yazara atfedilmiş. Konusunu halktan alan ve hayvanların başrolü oynadığı bu masallarda, küçük yalın öykücükler aracılığıyla ahlak dersleri verilir. Hıristiyanlık çağına doğru bu masalları Babries, diziler halinde yazar. Phaedrus, ortaçağ masalcıları ve daha sonra da Fransız yazar La Fontaine bunlardan esinlenirler.
Masalcının yontuları arasında en tanınmışı, çok gerçekçi bir ilkçağ büstüdür. (Villa Albani, Roma). Velasquez, Aisopos'u Menippos ile birlikte gösterir (Madrid). Bu tablo Goya tarafından ofort olarak yeniden yapılır.
Herodotos Tarihi’nde, Hephaistopolis oğlu Samoslu İadmon’un kölesi olduğu geçmektedir. Ayrıca, Delphoililer, Aisopos’un ölümünden ötürü kime diyet vermeleri gerektiğini araştırdıklarında bir tek kişinin ortaya çıktığını ekler: Bu kişi, İadmon Oğullarından birinin oğlu olan İadmon’dur.
Herodotos, Herodotos Tarihi, II. Kitap / Bölüm.
Akademi

Akademia
Akademik
Akademizm
Akalın, Ayşe Gül
Akant (Yunan/Roma) Grekçe akantha'dan Latince acanthus. kalın, etli yapraklı akanthus (kenger, yabanenginarı) bitkisinden esinlenerek, antikçağda bezeme örgesi… Sepet bölümü akanthos yapraklarıyla bezenmiş Korinthos sütun başlığının yaratıcısı, Vitruvius’un deyişine göre, Hellaslı (bugünkü Yunanistan) yontucu Kallimakhos’tur. Başka bir görüşe göreyse, sanatçı bu betiyi yalnızca yetkinleştirmiştir. Önce natüralist, sonra klasik biçimde ele alınan bu Yunan motifi başka yapı öğelerine de gittikçe yayılır (kıvrık dallar, gülçeler). Öte yandan Yunan mimarisinden etkilenen Roma, Bizans, gotik ve İslam mimarlıklarının da esinlendikleri bir motif olur. Bu örgenin en gelişmiş örneği, M. Ö. 5. yy.ın sonunda, Atina'da Erekhteion'da görülür.
Akanthos
Akarca, Aşkıdil
Akbabalar Dikilitaşı (Sumer/Babil) M. Ö. III. bin yılın ortasında Lagaş kralının umma kentine karşı kazandığı bir utkunun anısına dikilmiş Sumer dikilitaşıdır. XIX. yy. sonunda parçalar halinde bulunmuş. Tepesi değirmi ve iki yanıyla üst kesimi işlenmiş, bir yanda bir savaş sahnesini, öte yanda utkudan sonraki bir dinsel töreni canlandıran kabartmaların bulunduğu bir kapak taşı biçimindedir. Üzerinde Sumer yazısıyla olayı anlatan uzun bir yazı vardır.
Bkz. Lagaş.
Akdeniz

Akeramik
Akheiropoites (Yunan) Tansıklardan (mucize) doğduğuna inanılan resimleri verilen ad... Hellence el anlamındaki “kheir” ve yaratıcı anlamındaki “poietes” sözcüklerinden yapılmıştır.
Bkz. Tansık.
Akinakes (Med/Pers/İskit) Med, Pers ve İskit ordularında kullanılan uzun hançer.
Akkaya, Tayfun
Akok, Mahmut
Akrolit (Yunan) Uçları taş ya da mermer yontu... Hellence akros, üst, yüksek; lithas, taş'tan gelmektedir. Antik Hellen yontuculuğunda baş, el ve ayakları taştan, gövdesi genellikle ahşaptan yapılmış yontudur. Ahşap bölümlerinin altın ya da benzeri parlak bir malzemeyle kaplandığı bu tür yontularda, taş olarak çoğunlukla mermer, bu gerecin bulunmadığı Mısır gibi yerlerdeyse alçı kullanılmış. Kimi zaman fildişinden el ve ayak yapıldığı da olmuştur. Antik kaynaklarda Pheidias'ın akrolit Athena yontusudan söz edilmektedir. Romalı mimar ve yazar Vitruvius ise Leokhares'in bu teknikte bir yontusu bulunduğunu aktarır.
Akropolis 1. (Yunan) Eski Hellen sitelerinde, aşağı kente egemen olan, berkitilmiş yüksek mevki (Gr. Akros, yüksek; polis, kent)… (Mykenai dönemi boyunca, krallık sarayı burada inşa edilmiştir (Mykenai ya da Tiryns'te). Daha sonra akropolisler, sitenin siyasal (Teb'de meclis Kadmeia'da toplanır) ya da dinsel (Atina'da) yaşamının merkezi olur. Helenistik dönemde, yurttaşları denetim altında tutmak için, akropolise bazen yabancı garnizonlar yerleştirilmiştir (örneğin Akrokorinthos'ta).
Bir tepe üzerinde, berkitilmiş her tür öntarih dönemi sitesi olarak Anadolu'da Troia, Hattuşaş (Boğazköy), Alişar, İncirli, Kargamış kentlerinin iç kaleleri de akropolis olarak nitelenebilir. Atina akropolisi ölçüsünde olmamakla birlikte Anadolu'daki antik kentler arasında de önemli örnekler bulunmaktadır. Smyrna, Sardeis, Selge, Assos, Aigai, Alinda, Neonteikhos kentlerinin akropolisleri bunlar arasında sayılabilir. Bizantion'un akropolisi Topkapı Sarayı'nın bulunduğu kesimdedir. Helenistik dönemin önemli kentlerinden olan Pergamon'un (Bergama) akropolisi özellikle Eumenes II zamanında Atina akropolisi örnek alınarak zenginleştirilmiştir (M.Ö. II. yy.). Buna karşılık Priene kenti gibi, akropolisinde önemli yapıların bulunmadığı kentler de vardır.
Bkz. Pan.
Akropolis 2. (Yunan) Atina Akropolisi aşağı kente en az 100 m.lik bir yükseltiden bakan kalkerli kayalık; 270 x 150 m. boyutundadır. Akropolıs önceleri siyasal merkez ve kale olarak kullanılır. Mykenai sarayının, Pelasgoslardan kalma duvarın ve M. Ö. VII ve VI. yy. tapınaklarının (Peisistratos) kalıntıları vardır. Yapılmakta olan ilk Parthenon'un ve Athena'ya sunulan yontuların (atlılar, koreler, dikilitaşlar) yağmalanmasıyla sonuçlanan Pers yayılımcılığından sonra Akropolis, kale olmaktan çıkar, tapınma yeri durumuna gelir. M. Ö. V. yy.da ünlü tapınaklarla (Parthenon, Erekhtheion) ve anıtsal bir girişle (Propylaion) bezenir. Bu görkemli giriş, M. Ö. V. yy. sonunda yapıların ve yontulmuş bir parmaklığın çevrelediği Athena Tapınağı'nın yerine kurulan kalenin yakınındadır. Bu yeni düzenlemenin yaratıcıları, çevrelerinde İktinos, Kallikrates ya da Mnesikles gibi büyük sanatçılar bulunan Perikles ve Pheidias’dir. Çok sayıda exvoto ve yontu (ikisi de Pheidias'ın yapıtı olan Athena Promakhos ve Athena Lemnia), quadrigae ve dikilitaşlar, tapınakların çevresindeki alanı süslemektedir. Propylaion ile Parthenon arasında Artemis Brauronia Tapınağı ve tanrılara sunulan bronz armağanların saklandığı silahlık yükselmektedir.
Akropolis'in eteğinde, Roma dönemine değin birçok kez elden geçirilen Dionysos tiyatrosu (M. Ö. V.-IV. yy.), Asklepios Tapınağı (M. Ö. V.-IV. yy.), Eumenes revağı (M. Ö. II. yy.) ve Herodes Atltcus Odeonu (M. S. II. yy.) bulunur. Kayalık içine oyulan mağaralarsa çeşitli tapınma yerlerini barındırır: Pan mağarası, Aglauros Tapınağı, "bahçeli" Aphrodite Tapınağı.
Roma döneminde çok az değişiklik geçiren Akropolis (Parthenon'un karşısında Augustus ve Roma Tapınağı, Agrippa ayaklığı), ortaçağda da korunur. Parthenon Meryem Ana'ya adanan bir kiliseye dönüştürülür. XIV. yy.da Propylaion üzerinde, "Frank Kulesi" diye anılan, ama gerçekte Floransa biçeminin izlerini taşıyan kule (Nerio Acciaiuoli'nin yapıtı) inşa edilir. Anıtlar, Frankların ve özellikle Venediklilerin yayılımcılığı sırasında, yeni işlevlerle donatılıp özgün çizgilerini yitirerek ya da yıkılarak büyük zarar görür. 1816'da lord Elgin, bugün British Museum'da bulunan çok sayıda mermer yapıtı ülkesine götürmüş, Parthenon'daki bir metope ve levha da Louvre'a taşınmıştır.
1830'dan sonra, yunanlı ve yabancı bilim adamlarının çabalarıyla, Akropolis'in onarımı için çalışmalar ve arkeoloji araştırmaları (1885–1889 arasında yapılan büyük Yunan kazıları) başlatılır. Akropolis Müzesi düzenlenerek halka açılır. Çevre kirliliği nedeniyle bozulan taşların bakım ve onarımı için bazı anıtlar yer yer sökülür.
Akroter (Yunan/Roma) Çatıda, bir alınlığın köşelerinde ya da tepesinde, kimi zaman taban üzerinde yer alan çıkıntılı bezeme öğesi... Bir tırabzanda ayaklık biçiminde pekişme öğesi... Bezeme öğesi niteliğindeki beti ve kaidesi… Düz bir çatıyı ya da bir terası gizleyen alçak duvar... M. Ö 6. yy.da bu öğeler pişmiş topraktan yapılmaktadır. Sonrakiler ise çoğunlukla mermerdendir.
Akson (Yunan) Atina’da bir eksen üzerinde dönen ve üstüne Solon yasaları kazınmış tablet...
Akşit, Oktay
Akuamanil (Roma) Latince aqua, su; manus, el'den gelmektedir. Ortaçağda bakır ya da sarıdan (pirinç) yapılmış bir tür sıvı kabıdır. Hayvan ya da atlı gibi alışılmamış biçimlerde olan bu kapları, Hıristiyan Kilisesinde rahipler ayinden önce el yıkamakta kullanır.
Bkz. Liturji.
Akurgal, Ekrem
Akurgal, Meral
Akyol, Osman F.
Akyürek, T. Engin
Alabastron (Yunan) "Alabastrum" ya da "alabaster" de denir. Antikçağda, içine banyo yağı ya da parfüm konan kap türlerinden biri. İnce uzun bir şişeye benzeyen alabastronlar, altı genişçe olup yukarı doğru daralan bir silindir biçimindedir. İçindeki sıvı, tepesinde bulunan ve genişçe bir kapağa benzeyen diskin ortasındaki küçük delikten dökülür. Yükseklikleri 2,5–40 cm. arasında değişen bu şişeler çoğu kez metal bir üç ayak üstüne konur ya da iple bileğe asılırdı. Bir figür biçiminde örnekleri de vardır. Yuvarlak dipli, küçük ilmek kulplu, ince uzun ilk örnekler bombylios olarak bilinir. Alabastron, çoğunlukla adını aldığı taştan (albatr) yapılmakla birlikte cam, pişmiş toprak, seramik ve metalden de üretilmiştir.
Albatr (Yunan) Grekçe alabastrostan... "Kaymaktaşı", "sumermeri" ve "alabastr" adlarıyla da anılan taş türü. Tortul kütleler grubuna giren iki ayrı taş, albatr adıyla bilinir. Kalsiyum karbonat esaslı birincisi, antikçağda kullanılmış bir tür mermerdir. Özellikle Mısır uygarlığında heykel ve süs eşyası yapımında, Ortadoğu'da ve Çin'de kullanılmıştır. Geç ortaçağda Avrupa'da yaygınlaşan ikincisi, bir kalsiyum sülfatı, alçıtaşının tanecikli bir türüdür. Yumuşak ve parlatılmaya elverişlidir. Yarı saydamdır; beyaz, sarımtırak ya da pembe renkte olabilir. Küçük heykel ve süs eşyası yapımında, yapıların hava etkilerinden korunmuş yerlerinde kullanılabilir. En ünlü albatr yatakları Fas, Cezayir, Peru, Meksika ve Brezilya'dadır. Türkiye'de de Kırşehir, Bilecik ve Turhal çevrelerinde bulunmaktadır.
Albüm (Latince, albus: beyaz'dan) Roma döneminde, üstüne resmi ya da özel ilanların yazıldığı, alçıyla kaplı duvar panosu.
Alçı
Alçı Bezeme
Aleipterion (Yunan/Roma) Antik Yunan gymnazyumları ve Roma dönemi hamamlarında tepidariuma (ılıklık) bağlı yağlanma mekânı.
Aleksandros Polyhistor (Yunan) Hellen derlemeci (Miletos, Anadolu-Öl. Laurentum, Roma yakınında, M. Ö. 35)… Dilbilgisi, tarih, coğrafya, müzik ve felsefe konusunda kırk iki yapıtı vardır; bunlardan günümüze ancak bazı parçalar kalmıştır.
Alın (Genel) Geniş bir nesnenin önyüzü, ön bölümü…
Bkz. Alın Duvarı, Alınlık.
Alın Duvarı (Genel) Beşik çatılı yapılarda çatı üçgeni içinde kalan alnaç (cephe) duvarı bölümü… Saçaklar üçgen biçimli bu duvar parçasının üstünden dışa taşar. Bu özellikleriyle kalkan duvarından farklılık gösteren alın duvarları ana alnaçta ya da yan alnaçlarda yer alabilir. Çatı arası penceresiyle bölünmüş olabilir. Günümüze değin farklı yörelerde özellikle ahşap yapılarda kullanılmıştır. Geleneksel Türk evlerinde de pek çok örneği vardır.
Bkz. Alınlık.

Alınlık (Genel) Bir yapıyı taçlandıran, genellikle üçgen, bazen da daire parçası biçiminde mimari öğe… Herhangi bir kapı ya da pencere açıklığı üstünde yer alan aynı biçimdeki öğe de bu adla tanımlanır. Alınlıklar biçimlerine göre, "basık alınlık", "düz tepeli alınlık", "eteksiz alınlık", "yuvarlak alınlık", "kesik alınlık" gibi adlar alır.
Alınlık, antik Yunan tapınaklarında, beşik çatının ön ve arka cephelerde oluşturduğu kalkan duvarlarının özel olarak biçimlendirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Saçaklığın bir bölümünün kalkan duvarının eğimli kenarları boyunca sürdürülmesiyle abartılan üçgen alınlık yüzeyinde (Tympanum) genellikle kabartmalar, üç üst köşesindeyse akroterler yer alır. Üst kenarı bir yay biçimindeki alınlıkların Roma Döneminde ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Gene bu dönemde, üçgen ve eğrisel alınlıklar, pencere ve kapı açıklıklarının taçlandırılmasında da kullanılmıştır. Mimarlık tarihi boyunca alınlıklar bir üslup öğesi olarak değerlendirilmiştir; ama ortaçağ mimarlığında görülen benzer biçimli öğeler kalkan duvarı adıyla anılır. Rönesans mimarlığında antikçağ alınlıkları örnek alınmıştır. Daha sonra değişik biçimlere bürünen alınlıkların, işlevsel niteliklerini yitirerek cephede bir bezeme öğesi görevi üstlendikleri de görülmüştür. Maniyerizm döneminde, kırık ya da kesik alınlıklar kullanılmıştır. Böyle bir kullanımın en uç örneği, barok dönemde, Buontalenti'nin, eğrisel bir alınlığı ikiye böldükten sonra, iki parçanın yerlerini değiştirdiği Floransa Porta delle Supplicbe'dir (1580).
E. Özden Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi.
Bkz. Alın Duvarı.
Alınlık Tablası (Genel) Bir alınlığın iki eğik kenarı ya da kemeri ile alttaki yatay kaidesinin çevrelediği üçgen ya da yarım daire bölüm… Burası çoğunlukla kabartma resimlerle süslenmiştir.
Alkaios/Alkaius (Yunan) Lesbos (Midilli) Adası’nda yaşamış lirik ozan... Herodotos Mytileneli bir ozan olduğunu aktarır. Sappho’nun dostu olan sanatçı, ülkesindeki iç karışıklıklara aristokrat partisi safında katıl mış ve Atina’ya karşı mücedele etmiş. Atinalılar ile Mytileneliler arasındaki bir kapışma sırasında kaçıp canını kurtarmış. Ama silahları Atinalıların elinde kalmış. Onlar da bu silahları Sigeion’daki Athena Tapınağı’na asmışlar. Alkaios bu olayı bir şiir konusu olarak işlemiş ve başına gelenleri yazmış.
Herodotos, Herodotos Tarihi, V. Kitap / Bölüm 95.
Şiirlerinde aşklarını, siyesal kinlerini dile getirir, aristokratları eleştirirmiş. Latin şairi Horatius’a esin kaynağı olan Alkaios kıtasını onun yarattığı söylenir.
Alkamenes (Yunan) Yontucu... M. Ö. 5.yy.ın ikinci yarısında (ya da son otuz yılında) yaşamış Hellaslı (bugün Yunanistan) yontucudur. M. Ö. 5. yy.ın sonunda Atina'da ünlenmiştir.
Lemnos (Limni) Adası'nda bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen sanatçı, ünlü heykelci Pheidias'ın genç çağdaşlarındandır. Bir süre onun öğrencisi olduğu düşünülmektedir. Pheidias'ın Atina'dan ayrılması üzerine kentin en önemli anıtlarının yapımıyla görevlendirilmiştir. Gerek dramatik ve duygusal anlatımlı portreleri, gerek döneminin saydam ve incecik giysilerinden farklı olarak, vücut hatlarını ve devinimi abartan zengin kıvrımlarla bezeli giysileri yeğlediği heykelleri, Arkaik üsluba bir dönüş olarak değerlendirilir. Bugüne kalan tek yapıtı Atina'da Partbenon'la Erekhteion arasında bulunan 1,83 m. yüksekliğindeki mermer heykel grubu Prokne ve Itys'tir. Akrapolis Müzesi'nde sergilenmekte olan bu yapıtı dışında pek çogu döneminin sikkeleri üstünde betimlenmiş kayıp yapıtları arasında, M. Ö. 432'de Atina'da Athena Nike Tapınağı korkuluğu üstüne yerleştirilen ve tanrıçanın üç görünümünün yansısı üç gövdeyi birleştirdiği söylenen Hekate; M. Ö. 421'den sonra Akropolis'teki Dionysos Tapınağı için altın ve fildişinden (krizelefantin tekniğinde) yaptığı ve bugüne yalnızca temelleri kalmış olan oturur pozdaki Dionysos; M. Ö. 418'den önce Mantineia'da (Yunan) Asklepios; Atina Agorası yakınında yer alan Hephaisteian için, Roma döneminde pek çok kopyası yapılmış olan Hephaistos ve bir olasılıkla tunç Athena Hephaisteia; M. Ö. 403'te 30 tiranı yenen Thrasybulus'un Thebai'deki Herakles Tapınağı’na sunu olarak yaptırdığı büyük mermer kabartma Athena ve Herakles; Atina Agorası'nda Ares Tapınağı için Ares; bir olasılıkla "Hermes Propylaios" olarak bilinen Arkaik üslupta sakallı Hermes heykeli bulunmaktadır. Sakallı Hermes'in Pergamon ve Ephesos'tan çıkarılan iki Roma dönemi kopyasından biri İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde, ötekiyse İzmir Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Ayrıca, Atina ve Phaleron arasındaki bir tapınak için Hera; yeri bilinmeyen tunç Atlet sanatçının yapıtları arasında sayılmaktadır. Kimi kaynaklarda, İlyssus yakınlarındaki Aphrodite Kutsal Alanı'nda bulunduğu bilinen mermer Bahçelerde Aphrodite'in, sanatçının Paroslu Agorakritos'la Aphrodite heykelleri konusunda yaptığı yarışmayı kazanmasını sağlayan yapıt olduğu ya da Pheidias'ın yarım bıraktığı bu heykeli Alkamenes'in tamamlamış olabileceği ileri sürülmektedir. Ayrıca Atina kenti için bir Asklepios heykeli yaptığını, Olympia Zeus Tapınağı’nın batı alınlığıyla Erekhteion'un frizlerini ve ünlü karyatidlerini gerçekleştirdiğini anlatan antik kaynaklar bulunmakla birlikte bu görüş benimsenmemektedir. Panthenon'un alınlıklarında ve frizlerinde çalışmış olduğu da söylenmektedir.
M. Beykan Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi.
Alkım, Uluğ Bahadır
Alkman/Alkmanos (Lidya) Ozan... Milattan yedi yüzyıl önce yaşamış Lydialı (Sardis) bir ozandır. Yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Sparta’da resmi bayramlar için ilahiler yazmış. Genç kız korolarının söylediği lirik “partheneion” biçimini yaratmış.
Almaşık (Genel) İki ya da daha fazla değişik öğenin birbirini izlemesiyle oluşan...
Almaşık Duvar Örgüsü: 1) Duvar işçiliğinde, taş sırası yüksekliklerinin bir düzen izleyerek değişmesi; 2) Birbirini izleyen taş ve tuğla sıralarından oluşmuş duvar örgüsü. Antik Roma mimarlığındaki örneklere opus listatum denir. Ayrıca, opus mixtum denen bir türü de vardır.
Bkz. Duvar.
Almaşık Düzen (Genel) Birbirini izleyen farklı biçimde bezeme örgelerinden ya da ayak, sütun gibi mimari öğelerden oluşan alt dizilerin yinelenmesiyle ortaya çıkan düzen.
Alp, Sedat
Alpagut, Berna
Altar (Genel) Taş masa sunak… Latince altare, yüksek yerden gelmektedir. Çeşitli dinlerde tanrıya adanan kurbanın yerleştirildiği ya da tanrıya yakarış için kullanılan yüksekçe yer ya da masadır.
Bir tapınağın içinde ya da önünde yer alabilen altar, örneğin Pergamon'da Helenistik Dönem'in ünlü Zeus Sunağı’nda görüldüğü gibi, önünde dinsel törenlerin yapıldığı anıtsal bir yapı biçiminde de gerçekleştirilmiştir. Adandığı tanrı ya da azizin varlığını simgeleyen ve genellikle onun röliklerini barındıran altar, Hıristiyanlıkta, dinsel törenler sırasında kullanılan, çoğu zaman tek parça taştan yapılmış liturjik içerikli bir tabla biçimini almıştır. Çoğu taştandır ve takdis ayini için kullanılan masa ya da yüksekçe döşeme, tapçağı, tapçak adını alır. Ortaçağda maden altarlar da kullanılmış.
Kiliselerde birden fazla altar bulunabilir. Başaltar genellikle apsis ekseni üzerinde yer alır. Hıristiyan çağında, değişik üslup dönemlerine ve dinsel tören kurallarındaki değişmelere koşut olarak, altar yapımında ve bezemesinde büyük gelişmelerle çeşitlenmeler görülür.
Bkz. Liturji.
Al tar Panosu (Genel) Sunakların (altar) arkasında yer alan resim ya da yontulu dinsel betimleme… Hıristiyan Kilisesinde altarın arkasındaki, özellikle azizlerin, kutsal kişilerin ya da dinsel konuların betimlendiği resim, kabartma ya da dekoratif pano; kimi yabancı kaynakta reredos olarak da geçer. Altarın arkasındaki rafa benzer tabla retable, retablo ya da retablum biçiminde adlandırılır. Çok sayıda boyalı resmin bir araya getirilmesiyle oluşturulan ilk altar panoları da ancona adıyla bilinir. Liturjik eşyadan sayılan altar panosu, duvar yüzeyine yapılabildiği gibi, duvara tutturulan serbest öğelerden de oluşturulabilir. İki parçalı altar panolarına diptik, üç parçalılara triptik, dört ya da daha fazla parçalılara da poliptik adı verilir. İlk altar panosu Venedik'teki San Marea Kilisesi için 1105'te İstanbul'da yaptırılmıştır, Altından yapılmış, mine kakmalı bu panoda melekler ve azizlerle çevrili "Tahtta İsa" sahnesi yer almaktadır. Yaklaşık 1200'den sonra boyalı ahşap altar panoları çok yaygınlaşmıştır. Özellikle 15 yy.dan başlayarak bütün kiliselerde yapılması gelenekselleşen altar panolarında kutsal kişilerin yaşamları, İncil'den sahneler ve aziz figürleri işlenmiştir. Altın, gümüş vb. gereçlerden de yapılan bu panoların en ünlü örnekleri Duccio di Buoninsegna'nın Siena Katedrali'ndeki (1311), Fra Angelico'nun Floransa San Marco Müzesi'ndeki altar panoları ve Van Eyck k ardeşlerin Saint Bavon Katedrali'ndeki 12 parçalı poliptik Ghent Altar Panosu'dur (1432).
Bkz. Liturji.
Altın Kesit / Altın Oran (Yunan/Genel) Helenlerin tapınaklarına uyguladıkları ve o çağdan beri iki uzunluk arasında en güzel ilişkiyi verdiği benimsenen aritmetik oran… Bir C doğrusu A ve B gibi, eşit olmayan iki parçaya bölündüğünde A/B=C oranının sağlanmasıdır.
Bkz. Altın Sayı.
İng. Golden Section, Fr. Section d 'or. Alm. Goldener Sebnitt... "Altın Bölüm" ya da "Altın Kesit" de denir. Herhangi bir geometrik biçimde, varlığı estetik bir üstünlük sayılan oran, parçalar arasındaki orantıda, küçük parçanın büyük parçaya oranı, büyük parçanın bütüne oranına eşittir. Cebirsel olarak; a/b~b/(a+b) biçiminde ifade edilir. Parçalar arasındaki oranın değeri olan 1, 618 ya da yaklaşık 3/5, "altın sayı" adını alır. Altın Oran geometrik olarak, iki kareden oluşan bir dikdörtgenin köşegeni aracılığıyla kurulur. Antikçağdan bu yana, matematikçilere ve sanat kuramcılarına konu olan Altın Oran, bu adı 19. yy.da almıştır. Eski Yunanların kısaca "bölüm" olarak adlandırdıkları bu orana, İtalyan matematikçi Luca Pacioli divina proportione; Leonardo da Vinci'yse sectio aurea adını vermiştir. Antikçağda
 |
simgesiyle de gösterilen Altın Oran'ın aritmetik, cebir ve geometri özellikleri taşımasının yanı sıra, doğada, müzikte ve insan vücudunun organları arasında var olan çeşitli oranlarla da yakın ilişkisi bulunduğu, bütün öteki oranlara üstünlüğününse çeşitlilik içinde birlik özelliğinden kaynaklandığı öne sürülür. Bazı kaynaklara göre, insanlar, Altın Oran'a yaklaşan orantıları daha çok beğenmektedir.
M. Tapan Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi.
Altın Sayı (Yunan/Genel) İnsan bedeni ile birçok bitkide bulunan oranları gösteren ve altın oranın da sonucu olan sayıdır:
Samoslu (Sisam Adası) matematikçi Pythagoras bunu, düzgün bir beşgen içine çizilmiş beş köşeli yıldızla şöyle ifade etmiştir:
AC = AB x 1,618
AC / AB = 1,618 |
Altlık (Genel) Üstüne sütun, yontu, dikilitaş, vazo oturtulan ayak, kaide, ayaklık… Klasik bir sütun altlığı taban, gövde (kürsü) ve silmeden meydana gelir. Yuvarlak, dört köşeli ya da çokgen biçimlerinden olan altlıklar, yalın oyabildikleri gibi, silmelerle, kabartmalarla bezeli olabilmektedir. Yazıtlı örnekleri de vardır. Yüksek bir blok olarak biçimlendirilen altlıklar postament (Alm.) adıyla da tanımlanır.
Bkz. Sütun Kaidesi.
Devamlı Altlık Bir dizi sütunun silmeli ve tabanlı altlığı…
Altun, Ara
Amasis (Yunan) Atinalı çömlekçi (M. Ö. 555-525'e doğru)... Bu çömlekçinin vazolarını bezeyen ressam “Amasis ressamı”, siyah figür ustalarından biridir:
Dionysos ve Maniadlar (Bibliothèque Nationale, Paris), Apollon ve Herakles (Boston), Silenoslar Bağbozumunda (Würzburg).
Amasis

Amenhotep (Mısır) Mimar… Hapu'nun oğlu, firavun Amenofis III'ün mimarıdır. Başlıca yapıtları Luksor Tapınağı ve Malgatta Sarayı'dır (Teb'in kuzeybatısında, batı yaka üzerinde). Sanatçı, çok sonraları tanrılaştırılır.
Amenhotep
Ammonit (Mısır/Genel) Eski Mısır’da Teb tanrısı Ammon’un adından Fransızca ammonite…
İkinci çağ arazilerinde çok bol bulunan ve kıvrımlı biçimleriyle antikçağ sanatçılarının Jupiter Ammon (Amon)’unun alnını süslemek için kullandıkları koçboynuzlarını andıran fosil kabuklara verilen ad (Ammonitler, geniş bir fosil kafadan bacaklı yumuşakça üsttakımını oluşturur.
Amphiprostylos (Yunan) Biri ön cephede, öbürü arka cephede olmak üzere iki sıra sütunu bulunan tapınak için kullanılır.

Amphitheatron (Roma) Romalıların gösteriler (gladyatör dövüşleri, av törenleri vb.) düzenledikleri geniş yapı; çoğunlukla oval planlı, basamaklı, arenalı ve kulislidir. Roma mimarlığına özgü bir yapı türüdür. En ünlü örneği Roma’daki Colosseum’dur
Ahşaptan yapılmış, Sutri'de olduğu gibi tümüyle kaya içine oyulmuş, Pompei'de bulunan ve günümüze değin korunan en eski örneği gibi bir tepe içine kazılmış (M. Ö. 1. yy.), ya da Colosseum ve Nimes arenaları gibi duvar örülerek oluşturulmuş amphitheatron, araba yarışlarının yapıldığı sirkle karıştırılmamalıdır.
Amphitheatron, arena denilen, kumla kaplı oval biçiminde bir alandan ve bu alanı kat kat basamaklarla çepeçevre kuşatan cavea'dan oluşur. Cavea, izleyicilerin yer aldığı bölümdür. Basamaklar, merdiven ve sahanlıklarla (praecinctiones) bölümlenmiş, katlı üç kuşak halinde (podium, maeniana, porticus) bir huni oluşturur (cunei). Bunların tümünü halkamsı galeriler (ambulacrum), ışınsal geçitler ve basamak girişleri (vomitoria) taşır. Bazı amphitheatronlarda direklere gerilmiş bir velum izleyicileri korurdu. Kulisler ya basamakların, ya da bazı durumlarda, su dövüşü gösterileri için suyla doldurulan arena'nın altında bulunurdu.
En ünlü amphitheatron lar şunlardır: halya'da Roma Colosseumu, Capua ve Verona amfitiyatroları; Yugoslavya'da Pula amfitiyatrosu; Fransa'da, M.S. i. yy. sonundan kalma Nimes ve Arles amfitiyatroları; Tiberius döneminde yapımına başlanan L yon amphitheatronsu (Galya Konseyi'nce düzenlenen gösterilere sahne oldu); Tunus'ta III. yy.da yapılan Thysdrus (El-Cem) amphitheatronu. Galya'nın küçük kentlerinde ve kırsal bölgelerinde yarı-amphitheatronlar yapılırdı; bunlarda cavea, arenanın yalnız bir yanında yer alırdı. Eski Yunan'da ve Doğu'da amphitheatronlar, yalnız roma kolonilerinde ve ender olarak yapılırdı. Buralarda da gladyatör dövüşleri ve Batı'daki gibi yaygın olan av törenleri tiyatro, stad ya da hipodromlarda sahnelenirdi.
Amphitheatron, Roma uygarlığının gösteri alanındaki en önemli unsurudur. Burası imparatorla (ya da eyaletlerde magistratuslarla) halk arasında iletişim sağlayan başlıca yerdir.
Anadolu'da Roma amphitheatronlarından çok az örnek bulunmaktadır. Bunların en önemlisi Bergama amphitheatronsudur. Strabon, Laodikeia e epi Lykoi ve Nyssa'daki stadiumlardan da amphitheatron olarak söz eder.
Amphora (Yunan) Çömlek... Yumurta biçiminde dibi sivri ya da dar ayaklı çift kulplu çömlektir. Ölülerin küllerini saklamaya, özellikle de sıvı, tahıl, kurutulmuş balık, kuru üzüm, incir gibi yemişleri koymaya ve taşımaya yarayan kaptır. Kulpunda yer alan mühür nerede yapıldığını belirtir. Bu mührün incelenmesi antik çağda ticaret yolları tarihinin öğrenilmesi açısından çok önemli olmuştur. Amphoranın alt kısmının sivri oluşu, özel bir desteğe oturtulması ya da kuma saplanabilmesi içindir. Büyük bir sanat değeri taşıyan Panathenaia Amphorası adı verilen kapaklı amphora türü, kutsal zeytin ağaçlarının yağıyla doldurularak ödül olarak Atina’daki Panathenaia törenlerine katılan genç kızlara verilirmiş.
Amphoriskos ( Yunan) Dar boğazlı, geniş karınlı çok küçük amiora. Klasik çağda, kokulu yağları koymak için, özellikle Atina'da yapılır.
|