Usta Ve Atölyesi
Zeynep Oral
Amsterdam, yeryüzünün en güzel kentlerinden biri... Amsterdamlılar da “Kuzey”in en “Güney’lisi”... Yani en güleryüzlüsü, en sıcakkanlısı ve en dışa dönük olanı... Hollanda’yı tanımlayan sayısız slogandan biri de şu: “Yeryüzünde insan başına en çok müze düşen ülke...” ülke nüfusu 15 milyon, müze sayısı 700’ün üstünde!..
Yüzyılların kültür birikiminin kentin her köşesine sindiği ve bu birikimden yeryüzü vatandaşı olarak tad almadan durulamayan bir ortamda müze müze dolaşıyorum. Bosch’dan Van Gogh’a uzanan Amsterdam’daki müzeler gezimde (anılar, mutluluklar, güzellikler, sevinçler, çağrışımlar gezimde) dönüp dolaşıp kendimi Rijksmuseum’da buluyorum...
Geçen yılın sonlarıyla, bu yılın Mart ayı arasında yalnız Hollanda’nın değil, sanat dünyasının yüreği Amsterdam’daki Rijksmuseum’da attı.
Dünyada Rembrandt koleksiyonlarıyla en iddialı üç müzenin (Londra National Galery, Berlin Gemaldegalerie ve Rijksmuseum’ un) işbirliği, Hollanda, Almanya ve İngiltere hükümetlerinin desteğiyle, yeryüzüne dağılmış çeşitli Rembrandt eserleri bir araya getirildi ve dev bir sergi düzenlendi. Serginin adı “Rembrandt: Usta ve Atölyesi”... .Berlin, Amsterdam ve Londra’yı dolaşan bu sergi nedeniyle yayınlanan iki ciltlik katalog (biri Rembrandt’ın desenlerini, öteki us tanın ve atölyesinden çıkma yağlıboyaları içeriyor) en az sergi denli insanın soluğunu kesiyor.
(…)
Henüz Rembrandt sergisine girmeden, Rijksmuseum’un görkemli merdivenlerini, salonlarını geçiyorum. Ve tam sergiden önceki salon da, tek başına Rembrandt’ın “Yahudi Nişanlı” adlı eseri duruyor. Sergiye çağırır gibi...

Bir yüzyıl önceydi. Yıl 1885. Bir sonbahar sabahı. Genç bir adam Rijksmuseum’dan içeri girdi. Bu tablonun önüne oturdu. Akşam oldu. Müzenin kapanış saatinde, tablonun önünden zar zor ayrılan genç adam arkadaşına dönüp şöyle dedi: “Bu eserin önünde üç gün üç gece oturabilmek için, inan bana yaşamımdan on yılı seve seve verirdim.”
Rivayet böyle.
Genç adam Van Gogh’dan başkası değildi. Birkaç yüzyıl arayla bir Hollandalı bir başka Hollandalıya hayranlığını dile getiriyordu. Van Gogh’a göre, Rembrandt “yeryüzündeki hiçbir dilde sözcüklerle söylenemeyecek şeyleri söylüyordu.”
Sergiye girer girmez iki eserle büyüleniyorum: “Sanatçı Atölyesinde” ve “Sanatçının Gençlik Portresi”. Her ikisi de 1629’da yapılmış. 23 yaşındayken...
Sayısız otoportre ve portre yapan Rembrandt, henüz Amsterdam’a gelmeden önce, Leiden’da gerçekleştirdiği bu gençlik eserlerinde sonrakilerin ipuçlarını da veriyor:
Sanatçı kendisine uzaktan bakıyor. Modellerine de öyle bakacak (Sanki bir aynadan mı bakıyor?) Uzak, mesafeli.. .Ama bu uzaklık, bu “bakış” ve model arasındaki mesafe, gerçeği daha da gerçek kılmanın yollarından biri... Kendisi, kendisine poz vermiş gibi... Kendisi ya da modeli sanki sahnedeymiş gibi... Hele daha sonraki portreler de ve otoportrelerde kendisinin ya da modellerinin giydiği (giydirdiği) o şatafatlı “kostümleri” gördükçe bu “sanki sahnedeymiş gibi” duygusu iyice yerleşecekti içime (“Oryantal Giysili Adam”, “Zırhlı Adam”, “Kürk Şapkalı Adam” vb...)
Portrelerin peşine takılmadan önce bir geriye- dönüş: Leidenli bir değirmenci ve yulaf satıcısı Harmen Van Rijn’le fırıncının kızı Neeltje Willemsdochter’ın on çocuğundan dokuzuncusuydu Rembrandt (1606-1669), l925’e dek Poete Lastman’ın yanında “çıraklık” dönemini geçirecek, bu tarihte yine Leiden’de kendi atölyesini kurup, ilk öğrencilerine kavuşacaktı. l931’de Amsterdam’a taşınır, resim taciri Hendrizk Uylenburgh’un yanına yerleşip, kızı Saskia Uylenburgh’la evlenir. Bu evlilik onu ekonomik açıdan rahatlatır. Artık “Amsterdam vatandaşıdır.”
Rembrandt’ın yaşamıyla, “Modern kapitalizmin öncüsü” diyebileceğimiz Amsterdam’ın öyküsü arasında sıkı bir bağ var. Amsterdam kayıtlarına Rembrandt “Amsterdamlı tüccar” diye geçecekti. Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü 17. yüzyılda Amsterdam’da herkes tüccar. Küçük ya da büyük, ama mutlak tüccar. Rembrandt orta boy “tüccarlardan”...
Kentteki yaşama biçimi, ekonomi politika, mimariyi, sanatları da etkiliyor: Kenti oluşturan o sıra sıra kanallar uzak Doğu’dan gelen malların kente ulaşabilmesi için; yapı ları belirleyen yüksek tavanlı han garlar, malların depolanması için, vb...
Descartes, Amsterdam için şöyle diyecekti: (1596-1630): “Bu kentte, benden başka herkes ticaretle öyle meşgul ki, yaşamımın geri kalan bölümünü kimse tarafından farkedilmeden özgürce geçirebilirim...
Tüccar sınıfının yükselmesi, bu insanların kendilerini ölümsüz kıl mak istemeleri, portre ressamlığını yaygınlaştıracaktı. Üstelik bu geliş meler (sömürgeler, Hollanda Batı Hint Ticaret Anlaşması, ticaretin altın yılları vb.) kiliselerin resim siparişinde azalmaya yol açacaktı.
Rembrandt’ın sürekli para sorunu var. Bu nedenle sık sık portre siparişleri alıyor (Hani neredeyse zor la!) Bu nedenle desenlerini açık artırmalara sokuyor, kimi zaman fiyatları yükseltmek için kendi satın alıyor... Bu nedenle, her ünlü ressam atölyesine on öğrenci alıyorsa, o elli öğrenci alıyor... Ve parasal açıdan biraz rahatladı mı, yaşama biçimini değiştiriyor (Amsterdam’ da kimi görkemli, kimi yoksul bir sürü ev dolaşıyorsunuz “Rembrandt’ın evi” diye diye...)
Bahtsızlıklar yakasını bırakmıyor: Doğan çocukları fazla yaşamıyor. Yalnız dördüncü çocuğu, Titus yaşayacak. Titus’un doğumundan bir yıl sonra karısı ölüyor. Karısının mirasından yararlanabilmek için sevdiği kadınlardan hiçbiriyle evlenemeyecek (Bunların ilki Titus’un evdeki bakıcısı Geertje Dircx. Rembrandt onu akıl hastahanesine kapattıracak. İkincisi, yine evdeki bir bakıcı: Hendricke Stoffles. Rembrandt’ın ondan bir kızı olacak.)
17. yüzyıl Amsterdam’ında yalnız ticaret değil her şey sıkı kurallara bağlı: Ressamların atölyelerin de usta-çırak ilişkilerinden, miras, evlilik, hangi mezhepten kim birlikte yaşayabilir vb... Rembrandt bu kurallara ve kanunlara uymaya çalışırken, sık sık cezalar ödemek zorunda kalacak, zaman zaman iflas edecek; oğlu dahil, tüm sevdiklerini yitirecekti. Rembrandt 63 yaşında öldüğünde, Amsterdam’da bilinmeyen bir yere gömülecekti...
“Temsil tutkusu”
Amsterdam’ın ve Rembrandt’ın yaşamı aklımda, sergide tablodan tabloya ilerliyorum. Bıraktığım yer den, portrelerden devam ediyorum.
Rembrandt, 1630’la 1640 arasın da altmış kadar portre yapmış. Tümünde modelleri görünmek istedikleri gibi görünüyorlar: Haşmetli, varlıklı, güçlü, ciddi, güvenilir, “ben buradayım” dermişcesine... “İç dünyalarını” değil, göstermek istediklerini gösteriyorlar. O uzaktan bakış, ayrıntıları daha da öne çıkarıyor. “Sahnedeymiş gibi”lik gelip içime yerleşiyor. Sanki onlar aynanın Öteki yanındalar.
Portrelerin yanı sıra ‘büyük sahneler”in önünden geçiyorum. Tarih, İncil, mitolojiden aldığı konuları, öyküleri ve sahneleri o güne dek hiç alışılmamış bir biçim de resmediyor Rembrandt. Konuyu, öyküyü çarpıcı bir biçimde (sanki) önce sahneye koyuyor. Röprodüksiyonlarını kaç kez gördüğünüz “Dokuma Loncası Üyeleri”, ‘Anatomi Dersi’ ni Balthazar’ın Ziyafeti”ni, “Gece Gezisi”ni düşünün... Poz vermişler, bir sahneden bize bakıyor o insanlar. Ve Rembrandt’ın büyücülüğü şu ki, bizim o “sahneye” bakışımızı renk kullanımıyla ışık kullanımıyla yönetiyor.

Belki de tiyatroya bunca yakınlığımdan, Rembrandt’ın o ünlü büyük eserlerine bakarken kendimi hep bir temsilde sandım. Rembrandt, o temsilin ışık tasarımcısı, ışık teknisyeni, spotları elinde tutan ve sahne üzerinde gezdirendi... Ve bunu yaparken sahnedeki her şeyi yeniden keşfediyordu... Sanki... Portreler, “Büyük sahneler”i yanı sıra! Çıplak... Rembrandt’ın ‘Çıplak’ ‘ları (“Banyo Yapan Kadın”, “Diana ve Callisto”, “Susanna ve Yaşlılar” ama özellikle ‘Yataktaki Genç Kadın”) çağırır gibi..
Burada çağıran tendir. O kadınların tenler ... Bir perdenin (yine tiyatro perdesi) arasından belli belirsiz görünen, kumaş kıvrımlarının arasından fışkıran, sularla yıkanmış, ışığa bürünmüş, ışık saçan, gölgeyi örtünmüş, şehvetli, çağıran tenler... Bu çağrının nedeni o tenlerin dokusudur. Rembrandt’ın fırçasının yarattığı doku...
Bir resimden, ötekine geçerek, “Bugün bile sırları çözülmemiş tekniği”, “ışığın ve ışıksızlığın oyunlarını”,”gerçeği ve olasılıkları bir arada öneren dehayı”, “görülenin ardında görünmeyen ama hissedilen metafiziki”, yani yaratıcı gücü izliyorum.
Atölye
Bu yüzyılın başında Rembrandt’tan kalan eserlerin bin kadar olduğu söyleniyordu... l969’da sanatçının ölümünün 300. yıldönümünde bu sayı 630 diye belirlendi. O günden bu yana da sayı hızla azalıyor... Hayır, “ötekiler”, “sahte Rembrandt’lar” değildi. Yalnızca. Rembrandt ‘ın atölyesinden çıkma, bu atölyede çalışanların yaptıkları eserlerdi. Üstelik bu “ötekiler”in kimileri de Rembrandt imzalıydı. Bunda da şaşılacak bir şey yok.
17. yüzyıl Amsterdam’ında bir atölyeye giren öğrenciler, “Hoca”ları gibi resim yapmak zorundaydılar. Onun tekniğini benimsemek., onun işlediği konuları işlemek zorundaydılar. Bir atölyeden birbirinden çok da farklı eserler çıkamazdı. Ve çoğu kez Hoca’nın başladığı bir seri öğrenci bitirebilir, öğrencinin başlayıp Hoca’nın bitirdiği esere de bolca imzasını atabilirdi.
Amsterdam’daki serginin özelli ği hem Rembrandt’ın eserlerini hem de atölyesinden çıkma usta işi eserleri birbirleriyle karşılaştırarak, farklılıkları, benzerlikleri ortaya koyarak bir bütünü ortaya koyması.
1%8’de uzman ve bilim adamlarından oluşan bir kurul “Rembrandt Research Project” (RRP Rembrandt Araştırma Tasarısı), o gün bugün “Gerçek Rcmbrandt”ları, ötekilerden ayırıyor.
Örneğin Berlin Müzesi’nin övünç kaynağı “La Jaconde” la eş değerde tutulan “Altın Miğferli Adam’ ‘ın Rembrandt’ın olmadığı; New York’taki “Polonyalı Şövalye”nin ustanın elinden çıkmadığı anlaşıldı. Yüzyılın başında 13 Rembrandt eserine sahip olmakla övünen Londra’daki Wallace’ Koleksiyonu, bugün yalnızca tek Rembrandt’a (Oğlunun melankolik portresi “Titus” tablosuna) sahip olduğunu öğrenince büyük düş kırıklığına uğradı. Bir açık artırmada Sotheby’s, 14 milyon dolar fiyat koyduğu . Rembrandt eserinin Rembrandt değil atölyesinin olduğunu öğrenince, fiyatı 800 bin dolara düşürdü. vb...
Rembrandt Araştırma Projesi, işini 20. yüzyılın en gelişmiş teknikleriyle sürdürüyor: radyografi ışınları, nötronların harekete geçirilmesi, kimyasal analizler.,.. Sergide bütün bu araştırma ayrıntılarla gösteriliyor: Hem Rembrandt’ın, hem bir öğrencinin tablolarını yapış süresini... İlk boya tabakasının vuruluşuyla, ikinci, üçüncü, dördüncü tabaka boyanın vuruluşu arasında geçen zamanı... Resmin yapılış sürecinde geçirdiği evreleri... Tek tek fırça darbelerini, bu darbelerdeki, hız, ağırlık, yoğunluk farklarını... Fırçayı tutan elin “hafifliğini”, “ağırlığını”.... Bütün bunları izleyebiliyorsunuz.
Sergide, “Gerçek Rernbrandt” ların azalışına tanıklık ederken, belki bugün hiç bilinmeyen ama gelecek kuşakların mutlak tanıyacakları 17. yüzyılın “yeni” ustalarını keşfediyorsunuz. Ve şölen, “Rembrandt: Usta ve Atölyesi” şöleni daha da büyük boyutlara ulaşıyor.
Milliyet Sanat Dergisi, 1985 |