M
 

Mustafa Horasan

Maskeler ve Gizledikleri

Mehmet Ergüven "Öyle maskeler vardır ki, onları gerçek yüzle karıştırmamakta zorlanırız. " Marivaux Her resim, yanılsamadan ba­ğımsız olarak, mekânla ilgili bir­takım sorunlan beraberinde geti­rir. Yanılsama ne denli yetkin ise algılanan şey ile o oranda aynı mekânı paylaşıp, kurmaca ile gerçek arasındaki ayrımı sıfırlanz. Önümüzde gibi duran, orada ol­duğumuz duygusunu uyandırır bizde; yanılsamanın bir boyutu da içinde olmaktır çünkü. Bir sa­nat eserinin dünyasına girmek, onunla aynı mekânı paylaştığımızı gösterir. Soyut resmin başat özelliği, içinde yeraldığım mekâna ilişkin bilince asla müdahale etmeyen yapısıdır; ben onun bulunduğu yerde değilim, o benim bulundu­ğum yerdedir. İnandırıcı olmak tèrs yönde işleyen bir süreçtir bu­rada; yapıtın nesneye dönüşmesi, birşey'e baktığımın farkında ol­maya zorlar beni. Resmin kendi gerçeği, birşeyin göstergesi olma­sına engeldir; inandıncı olan şey yansıttığı değil, kendisidir sadece.

Maskeler, bu bağlamda eniko­nu şaşırtıcı bir resimdir; içine gir­mekte zorlanmadığımız bir mekânın sonuçta dışında kalırız hep. Üstelik ustaca hazırlanmış bir tuzak da söz konusu değildir; herşey, resmi yönlendiren içgü­düsel bir doğallığın ürünüdür sanki. Tuhaf, anlaşılması güç bir duygu, ön planda yeralan figürler ile aynı mekânı paylaşmakta ka­rarsızlığa sürükler bizi; bu, iç ya da dış mekân arasında seçim yapmanın imkânsızlığıdır esasen. Resme bakarken bulunduğu­muz yer yanlıştır; arka taraftan, sütunların gerisinden öne doğru bakmak kendimizi güvenceye al­manın tek yoludur; axis mundi öbür taraftadır. Karabasan, henüz herhangi bir yorum yapmaya fır­sat bulamadan, izleyicinin konu­mundaki bu kararsızlıktan kay­naklanır Maskeler'de. Bir başka deyişle, burada bizi ürperten, yön duygusunu yitirmiş olmanın verdiği kaygıdır. Görmek, bulun­duğumuz mekânı ihlal etmeye dönüşmüştür sessizce; dolayısıyla ürkünç olan figürler değil, varol­dukları yerde içine düştüğümüz boşluktur.

Öte yandan mekânla ilgili bu sorunun renk ve perspektif kay­gısı güdülmeksizin ortaya çıkmış olması büsbütün hayret vericidir. Herşey, resmin 1/3'lük üst bölü­münü kapsayan sütunlu duvar­dan kaynaklanmaktadır aslında. Ancak, dolaylı yoldan farkettiği-miz bu olguyu bir kanıt gibi ileri sürmekte epey duraksanz-, çünkü duvar gibi görünen o kısım, köp­rünün ayakları da olabilir pekala. Yine aynı yerde konumla ilgili değerleri geçersiz kılan bir başka özelliğe tanık oluyoruz. Buna gö­re sütunlar oldukça geri planda yeralırken, sağdaki duvar (köprü ayağı?) çok daha yakındır bize. Ne var ki, sağ ve sol taraflarda gördüğümüz, arma gibi daire içi­ne alınmış kuş ile avuç içinin izi, mesafe duygusu ya da ön / arka ilişkisine yönelik tasanın zaten dışlandığını ortaya koymaktadır.

Maskelerde önceden tasarlan­mış bir mizansenden hareket edilse bile, başta öykünün kahra-manlan olmak üzere, herşey kur-maçanın mantığına teslim olmuş­tur. Dolayısıyla, renklendirme sü­recindeki sınırsız keyfiliğin öte­sinde, seçilen nesnelerin niteliği ve dağılımı da gizli bir çıkartma tekniğine göre tuval yüzeyine da­ğılmıştır. Leke olarak her figür, tuval yüzeyine bırakılan bir izdir neticede, boşluğun doldurulma­sından çok, düzlemde istifleme iradesi ön plandadır hep.

Renkte, çoğunlukla öztonun yeğlenmiş olmasından ötürü, oy­lumlamaya yönelik hiçbir çaba yoktur Maskelerde: tonlu geçişe en yatkın bölümlerde bile arkaik dokunun bununla örtüştüğü, hat­ta bu dokunun doğmaca oluşan tadına öncelik tanındığı görülür. Resmin başat özelliği ise, malze­meyi yakından tanımanın getirdi­ği kolaylıkla, zapturapta alınmış bu rastlantıdır hiç kuşkusuz; doğ­maca, sonucun baştan kestirile-bildiği gizli bir denetlemenin güdümündedir.

Bu arada dokuyla bütünleşen iki maskeli figürün, renk seçimini pekiştirecek yönde, önce öztonla kıskaca alınması ilgi odağını yön­lendiren bir uygulamadır. Sandal, deniz (göl?) ve bir ölçüye kadar gökyüzünün çıplak ten karşısın­daki niteliği, malzemenin farklı işlenişinde kendini belli eder; temsili özelliğinden soyutlanmış renk bu bölümlerde sadece dü­zenlemeye ilişkin sentaktik bir öğedir. Renk, ait olduğu nesne bağlamında, biçimle organik bir bütün oluşturmaksızın, ayrı bir kendilik'tir burada. Aynı kayıtsız varoluş tarzı, ışık karşısında da geçerliğini korur; çünkü açık ko­yu derecesi ışıkla değil, doğru­dan doğruya rengin özgül değe­riyle bağıntılıdır. Bundan ötürü ışığı massedip yansıtma yönünde hiçbir özelliği yoktur rengin; be­yaz varlığını sadece boya olarak sürdürür bu resimde. Beyazın temsili özelliği bakımından her türlü sorumluluktan arınmış ol­ması, sonuçta sınırsız bir devinim özgürlüğü sağlamıştır sanatçıya.

Sandalın iç kısmındaki kırmızı­nın alt (yeşil) ve üstte (camgöbe­ği) yeralan renkle girdiği tamam­layıcı karşıtlığa dayalı ilişki, do­laylı yoldan, iki prematüre figü-rün vurgulanmasına hizmet et­mektedir son çözümlemede. Ni­tekim, rengin parıldama gücünü en uç noktaya kadar geren bu düzenleme, özellikle iki figür ve yakın çevresinde kullanılmış olan mor ile mavinin tamamlayıcı kar­şıtlarını (sarı ve turuncu) kasıtlı olarak açıkta bırakarak tuhaf bir gerilime yolaçmıştır. Buna göre, resmin bütünü açısından temelde tamamlayıcı karşıtlığa dayalı fra­pan renk düzenlemesi, ayrıntılar­da kendisine bütünüyle ters dü­şen bir tutumdan ötürü, giderek daha güçlü bir etki yaratma ola­nağına kavuşmuştur. Maskelerde; gerilim, önce resmin sentaksına yedirilmiştir.

Genelde tanınabilir -dış dün­yaya açıkça gönderme yapan- ni­telikteki figürlerin ağırlıklı olduğu bir resmi yönlendiren iç mantığı burada bulamayız. Dolayısıyla is­ter avuç içinin izi, ister halka içi­ne alınmış arma benzeri şekiller olsun, anlam açısından, herhangi birşeyin hangi bağlamda ve neyi temsil etmek üzere orada yeraldı-ğı sorusuna somut bir gerekçe arayışı boşunadır. Tuval yüzeyine birbiriyle ilişkisi epey dolaylı ve yoruma açık birtakım izler düşül­müştür sadece. Daha doğrusu, birşeyin dış dünyadaki karşılığını tanıyor olmamız,göstergenin gü­venilir olduğu konusunda hiçbir güvence vermez; çünkü alegorik dil, uzlaşılmış göstergeyi sürekli zora koşmaktadır. Böylece, algı­lamakta zorlandığımız birşeyi, ra­hatlıkla anlamlı olanın yanına ko­yabiliyoruz. Örneğin solda yera­lan figürde tanık olduğumuz be­yaz daireyi, gövdeyle olan ilişkisi ve işlevini sormadan kabullen­mek bizim için güç değil. Hatta biraz daha ileri gidince, bu rast­lantısal ama o ölçüde sarsıcı bir­likteliğin farkına varmak için bile resimle enikonu hesaplaşmış ol­mak gerektiği ortaya çıkıyor. As­lında varoluş tarzı ve gerekçesi bakımından tüm resme egemen olan bir düzenleme ilkesinin so­nucudur bu. Nitekim, balıktan avuç içine (el) kadar hemen her figür aynı mantığı doğrular nite­liktedir; görünür olmak, her türlü önkoşuldan arınmış ayrıcalıklı birolgudur burada. Dolayısıyla bir dünya (atmosfer) kurmanın araç­ları sunulmuş olup, ötesi açıkça izleyiciye bırakılmıştır. Öyle ki, ti-yatral mizansen bile, anlatısal olana ilişkin en küçük bir imada bulunmaz; çünkü ne zaman, ne de somut davranış biçimiyle ba­ğıntı kurabileceğimiz herhangi bir kesit söz konusudur. Gerçekçiliğin dolaylı bir ifade­si olan 'dondurulmuş şimdi', Mas-keler'e tamamen yabancıdır; öte­leme iradesi, tıpkı prematüre fi­gürler gibi, zaman ve mekâna ilişkin herşeyi bir tür önoluşum aşamasında kendi yazgısına ter-ketmiş gibidir. Öte yandan, göv­de diline bakıldığında, bir teşhir objesi haline gelen bu yaratıkla­rın bulundukları yeri gizli bir sahneye çevirdiği görülür; zemi­nin yerini podyum almıştır. Böyle bir durumda ise, canlı yahut can­sız, diğer figürler de aksesuara dönüşmüştür kendiliğinden. Ba­lık resmi, balığı değil, butaforcu­nun elinden çıkmış bir balık-ben-zeri'ni temsil etmektedir. Maskeler, simge konusunda ol­dukça bol malzeme içermesine karşın, yine de açıklamayı bu yö­ne kaydırmanın resme ne ölçüde ışık tutacağı tartışmaya açıktır. Buna göre, -el, balık, kuş vb. fi­gürlerin simgesel anlamını çö­zümleme yolundaki bir çaba, uzun vadede zorlama ve hesabı­nı veremeyeceğimiz yorumlara sürükler bizi; kompozisyonun baştan planlanmış olması, yarat­ma sürecinde rastlantının da pa­yına düşeni alması ile çelişmez. O halde bizim için önemli olan, sağ elin hangi düşünceden hare­ketle oraya koyulduğu değil, bir kez orada yerini almış olan elin resimdeki düzenlemeye ilişkin iç mantığa ne denli uyum sağlayıp, öngörülen dil içindeki varlık ge­rekçesinin ne kadar sahici oldu­ğudur.

Resmin sağ alt köşesinde gö­rülen yüzgeç (?) ise düzenlemeye ilişkin mantık çerçevesmde, figür ile simge arasındaki ilişkinin key­fi nitelikte oluşunu ortaya koy­ması bakımından ilginç bir ör­nektir. Yüzgeç, önceden yapılmış bir plana göre değil, resmin olu-şum aşamasında orada varolması gereken bir leke olarak yerini al­mıştır; tıpkı avuç içinin izi gibi. Buna göre, ayrıntı düzeyinde ye-ralan hiçbir figür varlığını kurgu­ya borçlu olmayıp, bütünüyle sentaksın güdümündedir. Dolayı­sıyla, nesnelerarası ilişkiler bağla­mında düz mantığın iflas ettiği bir dünya tasarımı söz konusudur burada; varoluşun gerekçesi hep ötekidir. Bu arada neyin varoldu­ğu önemini yitirmiştir artık; zira belirleyici olan önce ötekiyle sağ­lanacak uyumdur. Gerçi kimi göstergeler açıkça yoruma kış­kırtmaktadır bizi. Örneğin ayası ve parmak araları kırmızı renkli el izinin -üstelik bu renk dikeyle-mesine ve düz bir hat şeklinde aşağıya inmektedir- gerilim, cina­yet, yılgı vb. kriminolojik bir at­mosferi imlediği kolayca ileri sürülebilir. Ancak, böyle bir açıkla­ma hem çok spekülatif, hem de ziyadesiyle yavandır. Buna karşı­lık tam simetrik konumda yera-lan kuşun yeşil rengiyle bu kır­mızı arasındaki tamamlayıcı kar­şıtlığa dayalı bağlantı irdelendi­ğinde, çok daha tutarlı ve doğru­dan doğruya resmin sentaksıyla ilgili veriler elimize geçmektedir. Sandalın alt ve üst tarafında di-keylemesine varolan karşıtlık, burada yatay bir hatla kesilmiştir. Ayrıca ayrıntılarda hemen hiç ye-ralmayan bu karşıtlığın yine el ile kuş arasındaki hat üzerinde do­laylı yoldan sarı/mor ilişkisinde karşımıza çıkmış olması elbette rastlantıyı aşan bir olgudur. Nite­kim, resmin bütünü dikkate alın­dığında, aynı şeyin özellikle bu­rada kuşun diliyle göğsü arasında tekrarlanması  açıkça  doğrulamaktadır bunu.

Maske, bu yaratıkların tüm gövdesini gizleyen bir kılıftır as­lında; daha doğrusu, içine hapse­dildiğimiz bedendir bizi maskele­yen; ve o maskenin ardında, Wjatscheslaw Iwanow'un deyi­şiyle, hep aynı şey sıntmaktadır: Ölüm. Maskelerin sentaktik düz­lemde yakalayarak, bir tür renk cümbüşüyle euphorie'ye çevirdiği bu tamamlayıcı karşıtlık, bir son­raki aşamaya geçildiğinde, anlam bazında sürekli gündemi belirle­yen ölümün karşı savıdır artık. Maskeler, kökeni düzenlemeye ilişkin kaygıda yatan yaşam coş­kusu ile ölüm arasındaki uzlaş­maz çelişkinin ürünüdür; gerilim, yaratmanın ötesinde, alımlama sürecini de yönlendiren niteliğiy­le, kendini üreten resmin yegâne dayancasıdır burada.

http://www.sanalmuze.org/sergiler/contentxy.php?sergi=16&ic=60&pg=0

   
 
         
 

Copyright © 2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi