Bilindiği gibi bir çok güzel yapılar vardır ve bunlardan bazıları, gerçek anlamda birer sanat yapıtıdır.
Ne var ki, dünyada, belirli bir amaçla dikilmemiş tek bir yapı gösteremezsiniz.
Bu yapıları tapınma, vakit geçirme yeri veya konut olarak kullanan kimseler, onları özellikle işe yaralılık ölçülerine göre değerlendirirler.bundan başka, yapının çizgisini veya oranlarını kendi beğenilerine az-çok uygun bulabilirler ve yapıyı, yalnız kullanılma açısından değil, aynı zamanda onu tamam hale getiren başarılı mimarın didinmeleri bakımından da değerlendirebilirler.
Geçmişte, resim ve heykel sanatına karşı tutumun bundan farkı yoktu.Bu sanatlar, salt sanat yapıtı değil, belirli görevleri olan nesneler sayılırdı.
Kimi yapıların hangi amaçlarla dikildiğini bilmeyen birisi kötü bir mimari yargıçtır. Biz de hangi amaçla yapıldığını bilmediğimiz sürece, geçmişin sanatını anlayamayız.

Piramitler; hiç bir kral ve topluluk,yalnızca bir anıt dikmek için bunca masrafı ve eziyeti göze alamazdı.nitekim kralların ve kullarının gözünde piramitlerin pratik bir işlevi vardı. Kral, halkı üstünde egemenlik süren kutsal bir varlık sayılıyordu.bu dünyadan ayrıldığı zaman da yanlarından geldiği tanrıların arasına yükselecekti. O,gökyüzüne yükselirken, piramitler, olasılıkla onun çıkışını kolaylaştıracaklardı. Ama herşeyden önce onun bedeninin korunmasını sağlayacaklardı.

Piramid kralın mumyası için dikiliyor, ceset ise bu koskoca taş dağının tam ortasına, yine taştan bir gömüt içine yerleştiriliyordu.ölü odasının duvarlarına , tüm çevreye, dünya ötesi yolculuğunda krala yardımcı olacağına inanılan büyüsel işaretler çiziliyordu.
Mezopotamya sanatının iyi tanınmamasının nedeni mimari ve buna koşut olarak heykel yapımında taş malzeme kullanılmamasıdır. Çünkü taş ocakları o vadilerde yoktu.

Yalın ve açık-seçik düzenleyişten kimi izler, Yunanlıların o çok uzak zamanlarda getirdikleri mimarî üsluba da sızmıştır.
Aşağıdaki resim adını Dor kabilesinden alan eski üslupta yapılmış bir Yunan tapınağını gösteriyor.

Bu kabile, sertlikleriyle tanınan Spartalılar , soyundandı. Nitekim bunların binalarında, yersiz hiç bir şey, amacı bilinmeyen veya bilindiğine inanılmayan hiç bir şey bulamazdınız, "Olasılıkla, bu türden ilk tapınaklar ağaçtan yapılmıştı. Tanrının imgesini saklamak amacıyla dört bir yanından kapatılmış minicik odacıklardı. Çevresinde de tavan örtüsünün ağırlığını karşılayacak nitelikte sağlam bir destek dizisi vardı.
Yunanlılar, M.Ö. 600 yıllarına doğru, bu basit yapıları taştan yapmaya başladılar. Ağaç desteklerin yerini, enine konmuş ağır taş kirişleri ayakta tutmaya yarayacak sütunlar aldı.

Ana kiriş dediğimiz bunlardır.sütunlar üzerine oturan tüm bu birime ise, sarak adı verilir.
Eski ağaç yapıların kalıntıları, üst bölümde, kiriş başlarının belirginleşir gibi göründüğü yerde sezilir. Bu kirişlerin üzerinde, genellikle üç yiv vardır.bu üçüz yiv terimi, yunanca "triglyphs" sözcüğünden gelmektedir. Üçüz yivlerin aralarında, metop adı verilen kare yüzeyler bulunur.
Açık bir şekilde ağaç yapılara öykünen bu eski tapınaklarda insanı en çok etkileyen şey, yalınlık ve bütünün uyumudur.

Bunları yapanlar dört köşe paye ve yuvarlak sütun kullanmış olsalardı, bina ağır ve gülünç görünebilirdi. Oysa bu mimarlar, sütunları ortaya doğru genişletmek, ortadan yukarı doğru giderek inceltmek özenini göstermişlerdir.
Bu tapınaklar, çoğun geniş ve görkemli oldukları halde, Mısır yapıları gibi devsel olma eğilimi göstermezler. İnsanlarca insanlar için yapılmış gibidirler.
Sanatın özgürlüğe büyük uyanışı, yaklaşık olarak M.Ö. 520-420 yılları arasındaki yüz yıllık sürede gerçekleşmiştir. M. Ö. V. yüzyılın sonuna doğru, sanatçılar güçleri ve becerilerinin tam bilincine varmışlardır. Halk da aynı bilince ulaşmıştır. Sanatçıların hâlâ zanaatçı sayılmalarına ve züppelerce hor görülmelerine karşın, sayıları gittikçe artan bir sürü insan, sanatçının işiyle, yalnızca dinsel veya siyasal anlamı için değil, içsel değeri için de ilgilenmeye başlamıştır. Çeşitli sanat "okulları" (ekolleri), yani çeşitli kentlerin ustalıklarını birbirinden ayıran teknik ve geleneklerle değişik üsluplar üzerine tartışılıyordu. Okullar arasında yapılan karşılaştırma ve yarışma, sanatçıları daha büyük girişimlere iterek, Yunan sanatında hayran kaldığımız çeşitliliğin yaratılmasına katkıda bulunmuştur kuşkusuz.
Mimaride, aynı anda değişik üsluplar uygulanmaya başlar. Parthenon Dor üslubuyla kurul- muştur, ama Akropolis'in son yapılarında İyon denilen üslubun biçimleri kullanılmıştır. Bunun en güzel örneği, Erechtheion adı verilen tapınaktır.

Bu tapınakların dayandığı ilkenin Dor üslubundaki tapınaklarınkiyle aynı olmasına karşılık, görünüşte ve nitelikte oldukça farklıdırlar. İyon tapınağının sütunları daha az güçlü kuvvetlidir. İncecik direkleri andırırlar. Başlık ise, süssüz bir yastık değildir artık. Çatıyı taşıyan kirişin dayanağı olma işlevini görmeye başlamış ve yan kıvrımlarla çok süslü bir görünüm kazanmıştır. Bu yapıların uyandırdığı bütünsel izlenim, incelikle işlenmiş ayrıntılarıyla, sonsuz ve rahat bir zerafettir.
Akropolis'in son yapılarında iyon denilen üslubun biçimleri kullanılmıştır.
Büyük İskenderin İmp.kurması, Yunan sanatı bakımından önemli bir olay oldu. Yunan sanatı, böylece küçük kentlerin ilgi merkezi olmaktan çıkarak , dünyanın neredeyse yarısının figür dili oldu.bu değişiklik sanatın öz niteliğini ister istemez etkileyecekti.
Bundan sonraki dönemin sanatından, genellikle Yunan sanatı değil de, Helenistik sanat diye söz edilir.
Mimaride, dor üslubunun güçlü ve yalın biçimleriyle iyon üslubunun rahat zarafeti yetmez olmuştu artık.adını zengin bir ticaret kenti olan Korinthos'tan alan ve IV.yy ilk yıllarında yaratılan yeni bir sütun biçimi yeğ tutulur oldu.

Roma'ya bağlı Pompei kentinin Helenistik sanattan nice yansımalar taşıdığını gördük. Romalılar dünyayı fethedip, Helen hükümdarlıklarının kalıntıları üzerinde yeni imparatorluklar kurarlarken, sanatta öyle büyük gelişimler olmamıştı. Roma'da çalışan sanatçıların çoğunluğu Yunanlıydı. Romalı derleyiciler (koleksiyoncular) ise daha çok Yunan ustalarının yapıtlarını veya kopyalarını satın alıyorlardı.
Roma dünyaya egemen olunca, sanatta yine de bir değişiklik meydana geldi. Sanatçılara yeni görevler yüklendi. Bunun sonucu olarak teknikler değişti. Romalılar en iyi sonucu, belki de sivil mühendislik alanında elde ettiler. Onların yaptığı yolları, su kemerlerini, hamamları hepimiz tanıyoruz. Bu yapıların yıkıntıları bile bugün koca bir görünüm taşır. Roma'da, o koskocaman sütunlar arasında yürürken kendimizi sanki bir karınca gibi duyumsarız: "Roma’nın büyüklüğü"nün anısını yüzyıllar boyuncâ canlı tutan işte bu yıkıntılar olmuştur.
En ünlü yapı Colosseum diye bilinen geniş arenadır belki de ...

Sonraki yüzyıllarda çok hayranlık uyandıran örneksel bir Roma yapısıdır bu. Tüm olarak ele alındığında, işlevsel bir yapıttır: Geniş basamaklı tiyatronun (anfitiyatronun) içindeki sekilerin ağırlığını taşıyan birbiri üstüne konmuş üç kemer düzeninden oluşmaktadır. Ama Romalı mimar, bu kemerleri, Yunan tapınaklarının üç üslubunu da kullanarak klasik biçimlerle örtmüştür.
Birinci düzen Dor üslubunun bir çeşitlemesidir. Kare yüzeyler (metoplar) ve üçüz yivler bile yer almaktadır.
İkinci düzen İyon biçimindedir.
Üç ve dördüncüleri, yarım Korint sütunlarından oluşmaktadır.
Roma biçimleriyle Yunan biçimlerinin ya da başka deyişle "düzenlerinin" bir araya getirilmesi, gelecek kuşak mimarlarını çok etkilemiştir.
Yunan mimarisi, genellikle, özdeş biçimlerden oluşur ve aynı şey, Colosseum için de geçerlidir. Fakat zafer kemerlerinde, gerek ortadaki geniş kapıyı çevrelemek ve belirginleştirmek, gerekse bu kapının iki yanına daha dar açıklıklar koymak amacıyla, Yunan düzenleri kullanılmıştır. Bu düzenleme, mimarî kompozisyonda, müzikte akor kadar kullanılacaktır.
Roma mimarisinin yine de en önemli özelliği, kemerlerin kullanımıdır. Bilinmesine karşın, Yunan mimarisinde çok az, hatta hiç yeri olmayan bu buluşu, Romalılar bol bol kullandılar. Köşeli taşlarla bir kemer yapmak mühendislik açısından çok çetin bir iştir, ama yapıcı, bir kez bu tekniğe egemen olduktan sonra, onu daha atılgan tasarımlarda kullanabilir. Örneğin bir köprü veya su kemeri yapmak için payeler atabilir. Hatta bir kubbede bile bu tekniği uygulayabilir. Romalılar, değişik yöntemlerden yararlanarak, kubbe yapımında çok uzmanlaştılar. Bu yapıların en güzeli Pantheon'dur, yani tüm tanrıların tapınağı. Bugün hâlâ dinsel bir amaçla kullanılan ve klasik dünyadan kalan tek tapınaktır. Nitekim Hıristiyanlığın ilk yıllarında kilise haline getirilmiş böylece de yok olmaktan kurtarılmıştır.

Roma İmp.luğu döneminde Hıristiyanlık M.S. 330 yılında tapınç özgürlüğüne kavuştuktan sonra,kilise ibadet yeri mimarisinde arayışa girdi. İbadethaneler, antik tapınaklar örnek alınarak kurulamazdı. Onların görevleri tümden değişikti. Tapınağın içi genellikle tanrı heykelinin korunduğu kutsal bir bölmeden oluşuyordu. Dinsel törenler ve kurban kesimi dışarıda yapılıyordu.
Kilisede ise, yüksek sunak masasının ardındaki ayini yöneten papazın çevresinde, kutsal görevini yerine getirmek için toplanmış tüm bir topluluk yer almak zorundaydı.bu nedenle kiliseler, aşağı yukarı kral salonu anlamına gelen, klasik dönemde ise "bazilika" adıyla anılan, görevi açık pazar ve mahkeme olan bazı ünlü, büyük salonların örneğine göre yapıldı.
Erken ortaçağ'da klasik sanatın buluşlarından gelen ustalık tümden yok olmadı. Kendini Roma İmparatorlarının süreği sayan büyük Şarl'ın sarayında, Roma el sanatları geleneği yeniden çoşkuyla canlandırıldı. 800 yılları dolayında, oturduğu yer Aix la Chapelle 'de Şarl'ın yaptırdığı kilise Ravenna'da 300 yıl önce yapılmış kilisenin oldukça yakın bir kopyasıdır.

Kiliselerin yapımında en iyi mimarların kafasını karıştıran şey, bu etkileyici taş yapılara bir de taştan örtü koyma sorunuydu. Bazilikaların ağaç tavanları yeterince onurlu sayılmazdı ve kolaylıkla yanabiliyordu.böylesine geniş yapılar üstüne kubbe yapmadaki Roma sanatı, artık çoğu yok olmuş teknik hesap ve bilgilerini gerektiriyordu.
Bu nedenle XI. ve XII.yy. ilginç denemeler dönemi oldu. Tek bir kubbeyle orta sahanın genişliğini örtmek az bir iş değildi.
Norman mimarlar üst açıklıkları kapatmak konusunda şunu farkettiler; ağır bir tavan örtüsü yapmak zorunlu değildi.belirli sayıda sağlam kemerlerle aradaki boşluğun aşılması ve iki kemer arasındaki aralıkların daha hafif gereçlerle doldurulması yetiyordu.

Bir özellik bakımından, Batı Avrupa, doğudan her zaman çok derin bir şekilde ayrılmıştır. Doğu'da üsluplar sanki hiç değişmemesine binlerce yıl sürüp gidiyordu. Batı, bu durağanlığa düşmemiştir. Hep tedirgin, hep yeni çözümlere ve yeni yollara doğru atılım içinde olmuştur.
Roman Üslubu, XII.yy. sonuna dek bile yaşayamamıştır. Sanatçılar, kiliselerine kubbe atmayı ve yeni, görkemli bir üslupla heykelleri düzenlemeyi henüz sonuçlandıramamışlardı ki, yeni bir düşünce, yaptıkları kiliseleri daha şimdiden kaba ve eskimiş hale sokmuştu bile. Bu yeni düşünce Kuzey Fransa'da doğan gotik üsluptu.
Gotik üslup, tümden teknik bir yenilik sayılabilirdi, ama aslında bunun çok daha ötesindeydi. Çapraz kaburgalarla kiliselere kubbe atma yönteminin, Norman mimarların düşlediklerinden daha tutarlı olarak ve çok daha geniş sonuçlarla geliştirilebileceği ortaya çıktı.

Taşların yalnızca araları doldurduğu kaburgaları, alttan desteklemeye payeler yettiğine göre, payeler arasındaki kütlesel duvarların hiç de gereği kalmıyordu. Tüm yapıyı bütünüyle ayakta tutabilecek, bir tür taş iskele çıkılabilirdi.ne var ki bunun için ince payeler ve dar kaburgalar gerekiyordu.
Sanatın Öyküsü, E.H.Gombrich, Çeviri: Bedrettin Cömert, Remzi Kitabevi