SANAT ALANLARI

Rönesans
Rönesans yeniden doğma ve canlanma demektir bu yeniden doğuş düşüncesi İtalya'da ta Giotto zamanından beri yayılmaya başlamıştı. O çağda halk, bir ozanı veya sanatçıyı övmek istediğinde, yapıtının eskilerin yapıtından hiç de aşağı olmadığını belirtirdi. Giotto'da sanatın yeniden doğmasını sağladığı için övülmüştür. Bu yeniden doğma sözüyle anlatılmak istenen şuydu: onun da yapıtı, Yunan ve Roma yazarlarının övgüsünü kazanan ünlü ustaların sanatıyla eşdeğerliydi.

İtalyanlar, geçmişte, kendi topraklarının, Roma'nın önderliğinde, tüm dünyanın merkezi olduğunu, Roma'nın güç ve ününün ise, alman kabileleri Gotlar'ın ve Vandalların ülkeyi işgal edip Roma İmparatorluğu'nun birliğini parçaladıkları gün sona erdiğini biliyorlardı.

Yeniden doğuş düşüncesi İtalyanların kafasında, Roma'nın görkemliliğinin yeniden canlanması düşüncesine bağlanıyordu.Göğüs kabartısıyla baktıkları klasik dönemle, umut besledikleri yeni çağ arasında, hüzünlü bir zaman parçası, bir ara çağ geçmişti.Mademki İtalyanlar, Roma İmparatorluğunun yıkılışından Gotları sorumlu tutuyorlardı, öyleyse o ara dönemin sanatı onlar için Got sanatıydı.

XV.yy.ın ilk çeyreğinde Floransa'da bir küme sanatçı geçmişin tüm düşünceleriyle bağları kopararak, yeni bir sanat yaratmayı amaçladı.

Floransa'da bu genç sanatçı kümesinin üstün önderi, Floransa katedralinin tamamlanması işinde çalışan mimar Filippo Brunelleschi'dir. Floransalılar, katedrallerinin görkemli bir kubbeyle örtülmesini istiyorlardı, fakat Brunelleschi uygun yöntemi bulmadığı sürece hiç bir sanatçı, kubbenin dayandığı payeler arasındaki kocaman aralığı örtebilecek yetenekte değildi.

Brunelleschi, sütünları, payeleri ve kemerleri kendi üslubuna göre öylesine biraraya getirmiş ki, önceki örneklerin tümünden değişik bir hafiflik ve zerafet etkisine ulaşmış.
Klasik alınlıklı kapı çerçevesi gibi kimi ayrıntılar, Brunelleschi'nin antik yıkıntıları ve Pantheon gibi yapıları, ne gibi bir özenle incelediğini göstermektedir

Ustaların, okulların ve deneylerin sonsuz çeşitliliğini uygun bir açıdan kavrayabilmek için, büyük sanatsal devrimin başladığı yer olan Floransa'ya bir göz atmak iyi olacak.

İkinci kuşağın, yani Brunelleschi, Donatello ve Masaccio'yu izleyen kuşağın, göğüslemek zorunda kaldığı her görevin çözümünde, kendilerini önceleyen bu sanatçıların buluşlarını nasıl kullanıp uygulamaya özen gösterdiklerini gözlemlemek ilginçtir. Her zaman kolay olmamıştır bu. Çünkü yapıtı Sipariş eden sanat koruyucularının istemleri, temelde, hemen hemen bir önceki dönemdeki gibi kalmıştır.

Yeni devrimci yöntemler, çoğu zaman geleneksel siparişlerle çatışıyordu. Mimariyi örnek verelim: Brunelleschi, klasik yapıların (sütun, Roma yıkıntılarından kopya ettiği alınlık ve silmelerini) tekrar kullanmayı düşünmüş ve bunu, yaptığı kiliselerde gerçekleştirmiştir. Onun ardılları, onunla yarışma isteğiyle yanıp tutuşuyorlardı.

Resim, Floransalı mimar Leon Battista Alberti'nin (1404-1472) tasarımladığı, önyüzünü de Roma tarzı dev bir zafer kemeri gibi düşündüğü bir kiliseyi gösteriyor.

Fakat bu yeni biçimler, bir kasaba sokağındaki sıradan bir konutla nasıl bağdaştırılabilirdi? Geleneksel evler ve büyük binalar, tapınak biçiminde kurulamazlardı. Roma çağının özel evleri yoktu artık. O güne bu evlerden örnekler kalmış olsaydı bile, gereksinimler ve görenekler o denli değişmişti ki, geçerli hiç bir yönseme sunamazlardı.

Bu durumda sorun, duvarlı ve pencereli geleneksel konut ile Brunelleschi'nin klasik biçimi arasında bir uzlaşma bulmaktı. Günümüze dek belirleyici etkisi olacak çözümü bize, Ruccellai diye anılan zengin bir Floransalı tüccar aile için bir saray tasarımlayan Alberti buldu.

Önyüzü, herhangi bir klasik yıkıntıya pek az benzeyen üç katlı sıradan bir bina çizdi. Ama Alberti, önyüzün süslenmesinde klasik biçimleri kullanarak Brunelleschi'nin programını izledi. Sütun veya yarım-sütünlar yerine, evi, basık payelerden ve sarakardan oluşan bir ağla kapattı. Bunlar, binanın yapısını değiştirmeksizin, ona klasik bir görünüm veriyordu. Alberti'nin bu yöntemi nereden öğrendiğini bulmak kolay.

Değişik Yunan "düzen"lerinin değişik katlara uygulandığı;Colosseum'u anımsayalım Ruccelai sarayında da, alt kat,'. Dor-üslubunun bir uyarlamasıdır. Ama Alberti, Roma biçimlerine dönerek, eski örnek bir kent sarayına yeni ve modern bir görünüm kazandırmış olsa da, Gotik gelenekle bağını tümden koparmamıştır. Hiç beklemediğimiz bir benzeşim bulmak için, binanın pencerelerini, Paris'teki Notre-Dame'ın önyüzündeki açıklıklarla karşılaştırmak yetişir.

Alberti, "barbarca olan" sivri kemeri yassıltarak ve klasik düzenin öğelerini geleneksel bir bağlamda kullanarak, klasik biçimler içine Gotik çizimi "aktarmakla" yetinmiştir.

Kuzeyli Mimarlar.
XV.yy.ın kuzeyli sanatçıları, çağdaşları İtalyan meslektaşlarından, amaçlarda değil, araç ve yöntemlerde ayrılıyorlardı belki de. Kuzey ile İtalya arasında ayrım, daha belirgin olarak, mimaride görülür.

Kuzeyli mimarlar, tüm XV.yy boyunca, bir yüzyıl öncesinin gotik üslubunu sürdürdüler.
XV.yy.da karışık oyma süsler ve hayal dolu süsleme beğenisi daha da arttı.

Fransız gotik'in geç evresinde,binalardan bazıları,zenginlik ve yaratıcılık bakımından, neredeyse masalımsı bir özellik taşır. Ama bu yapıtların mimarlarının, böylelikle, gotik mimarinin en son olanaklarını tükettiklerini ve buna tepkinin er geç kaçınılmaz olduğunu duymamak olanaksızdır. Gerçekte kuzeyli mimarların, İtalya’nın doğrudan etkisi olmaksızın da daha yalın yeni bir üslup geliştirebilecekleri kanıtlanabilir.

Özellikle İngiltere'de, dikey diye bilinen gotik üslubun son evresinde de bu eğilimlerin etkili olduğunu görüyoruz.

Rönesans döneminde sanatçı özgürleşmişti. Sanattaki değişiklik, başka hiç bir alanda, mimarideki gibi olmadı. Brunelleshi zamanından beri mimara, hiç olmazsa bir parça klasik bir kültür gerekliydi.eski Yunan düzenlerinin kurallarını, sütunların, dor, iyon ve korint sarakların oran ve ölçülerini bilmek zorundaydı.

Rönesans mimarının özlemi; bir binayı,herhangi bir işlev endişesine düşmeksizin, sadece oranların güzelliği,içinin genişliği ve bir bütün olarak binanın güçlü görkemliliği için tasarımlamaktı.

Bramante'nin günümüze eldeğmeden ulaşan yapıtlarından bir tanesi, onun klasik mimarinin ilke ve kurallarını, bağımlı bir uygulayıcı haline gelmeden ne denli özümlediğini göstermektedir.

Basamaklar üzerinde yükselen, yuvarlak yapılı, küçük bir bina. Üstü kubbeli, çevresi ise dor üslubunda bir sütun dizisiyle çevrili.saçak silmesinin üstündeki parmaklık yapıta, hafif ve zarif bir görünüm kazandırıyor.

Floransa'lı mimar Jacopo Sansovino 'nun yaptığı kitaplık gözlendiğinde;

Alt kat, dor üslubundaki gürbüz sütun dizisiyle en geleneksel klasik tarzda yapılmıştır. Sansovino burada, Colloseum'un mimari biçimlerini hemen hemen aynen uygulamıştır. Aynı geleneği, parmaklıkla çevrili olan, üstünde bir heykel dizisi bulunan ve "çatı katı" denilen bölümü alttan destekleyen ikinci katta da, iyon düzenini uygulayarak izlemiştir. Fakat Collosseum'da olduğu gibi kemer açıklıklarını payelere oturtacak yerde, burada, daha küçük iyon sütunlarından oluşan bir diziye oturtmuş. Böylece de birbirine geçişmiş düzenlerden zengin bir etki elde etmesini başarmıştır

Kuzeyde Rönesans
Gotik bir sanat yapıtı, bir Rönesans yapıtıyla büyüklük yönünden eş olabilir. Herneyse, o dönem insanlarının, Güney'in başyapıtlarıyla karşılaşınca kendi sanatlarının birden eskidiği izlenimine kapılmış olmaları doğaldır. İtalya ustalarının elle tutulur şu üç başarısına ulaşmak istiyordu onlar:

Birincisi, bilimsel perspektifin bulgulanmasıydı.
İkincisi güzel bir insan vücudunun tam bir izdüşümüne olanak sağlayacak anatomi bilgisi.
Üçüncüsü ise, o çağda, ağır başlı ve güzel hiç bir şeyden ayrı düşünülemeyen klasik mimarî biçimlerin tanınması.

Çeşitli sanatçıların ve çeşitli geleneklerin bu yeni bilgiler karşısında, kişiliklerinin güçlerine veya görüş açılarının genişliğine göre, bu alanda nasıl başarıya ulaştıklarını veya kimi zaman nasıl başarısız kaldıklarını görmek ilginçtir. Mimarların durumu belki daha çetindi. Alıştıkları Gotik üslup ve antik mimarinin yeniden doğuşu, hiç olmazsa kuramsal olarak, mantıksal ve tutarlıydı, ama iki üslubun birbirinden apayrı şeyler oluşu gibi, bunlar da gerek amaçta gerekse özde çok ayrıydılar. Bu yüzden, yeni modanın Alp ötesinde benimsenmesi için epeyi zaman gerekti. Bu iş daha çok, İtalya'da bulunup çağına ayak uydurmak isteyen soylularla prensler sayesinde oldu.

Mimarlar yine de, sadece görünüşte, yeni üslubun gereklerini yerine getiriyorlardı. Yeni düşüncelerle yakınlıklarını göstermek için, şuraya bir sütun, buraya bir süs kuşağı koyuyorlardı. Yani açıkçası, süs motiflerinin zenginliğine birkaç öğe daha katılıyorlardı o kadar.

Fakat binanın asıl gövdesi, çoğunlukla, olduğu gibi kalıyordu. Örneğin Fransa'da, İngiltere'de ve Almanya'da kimi kiliseler vardı. Buradâ, tonozu taşıyan, ama sütun başlıklarının eklenmesiyle sütun gibi gösterilmek istenen payeler yer alıyor veya oymalı Gotik pencereler olduğu gibi kaldığı halde, sivri kemerin yerine yuvarlak kemer geçiyordu.

Şişe biçiminde acayip sütunların taşıdığı manastırlar, kuleli, destek payeli, ama klasik ayrıntılarla zenginleştirilmiş şatolar, klasik bir süs kuşağı ve heykellerle süslenmiş alınlığı bulunan konaklar vardır.

Klasik kuralların yetkinliğine inanmış bir İtalyan sanatçısı, böylesi şeyler karşısında saçlarını yolardı, ama biz, kılı kırk yaran akademik bir ölçütle onları ölçüp biçmekten vazgeçip, değişik üslupları bir araya getirerek kaynaştıran zekâ ve yeteneğe hayran kalabiliriz.

Geç XVI.yy.
Andrea Palladio gibi mimarlar derin bilgilerini ve klasik yazarları tanıdıklarını kanıtlamak istediler.

Palladio'nun Vicenza kenti yakınlarında yaptığı ve La Rotonda adı verilen ünlü konağı da kendine göre bir kapris sayılabilir.Çünkü dört özdeş kenarından her birisi, klasik tapınaklara özgü revaklarla çevrilidir ve ortada Pantheon'dan esinlenerek yapılmış bir salon bulunur. Ne denli hayranlık uyandırırsa uyandırsın, böyle bir yapının içinde insanın isteyerek oturacağı söylenemez. Yeniliğe ve etkiye kendini kaptıran Palladio, her mimari yapıda olması gereken alışılmış amaçla özdeşleşmeyi başaramamıştır.

Sanatın Öyküsü, E.H.Gombrich, Çeviri: Bedrettin Cömert, Remzi Kitabevi

   

 

 
         
 

Copyright © 2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi