SANAT ALANLARI

Barok
Sanat tarihi, kimi vakit, değişik üslupların birbirini izleyişinin tarihi olarak ele alınır.
XII.yy.ın yuvarlak kemerli Roman ve Norman üslubunun yerini, sivri kemerli gotik üslubunun aldığı, Gotik'in ise, XV.yy.ın ilk yarılarında İtalya'da doğan ve yavaş yavaş tüm Avrupa'ya yayılan Rönesans tarafından aşıldığı söylenir hep.

Rönesansı izleyen üsluba da genel olarak barok adı verilir. Barok sözcüğü, XVII. yy. eğilimlerine savaş açarak, bu eğilimlerin gülünçlüğünü vurgulamak isteyen eleştirmenlerce sonradan kullanılmıştır. Aslında saçma ve gülünç demektir barok. Klasik biçimlerin, yalnızca Yunanlılar ve Romalılarca uygulanan yöntemler içinde kullanılmasını veya bireşime sokulmasını savunanlarca kullanılmıştır.

Çeşitlilik ve çarpıcı etkiler önemli sayılmaya başlanınca, her sanatçı, özgün olmak kaygısıyla giderek daha karmaşıklaşan süslemelerle tüm gariplik duygusunu doyurmak ve hep daha şaşırtıcı buluşlar yaratmak zorunda kalacaktır. XVII.yy.ın ilk yarısında İtalya'da yapılar ve süslemeler için yeni ve şaşırtıcı düşünceler çoğalmaya devam ediyordu.yüzyılın yarısına doğru ise, barok dediğimiz üslup artık tam bir gelişme içindeydi.

Ünlü mimar Francesco Borromini (1599-1667) tarafından yapılan örneksel bir Barok kilise görülüyor. Borromini’nin uyguladığı biçimlerin de gerçek anlamda Rönesans biçimleri olduğu kolayca fark edilir. Della Porta gibi o da, öngirişi çevrelemek için klasik tapınağın önyüzünü kullanmış ve yine Della Porta gibi, daha tantanalı bir etki yaratabilmek için yan payeleri ikilemiştir.

Fakat Borromini’nin önyüzü , Della Porta’nınkiyle karşılaştırılınca, nerdeyse çok ciddi ve ölçülü görünür.
(....)

Barok binaların ve Borromini’nin yapılarının aşırı derecede gösterişsel ve süslü olduğu, ileri sürüldü. Borromini’nin kendisi belki böyle bir eleştiriyi anlamakta güçlük çekerdi. O bir kilisenin neşe, parlaklık ve devinim dolu olarak görünmesini istiyordu.

Tiyatronun görevi eğer, debdebeli, ışıl ışıl ve büyülü bir dünyanın görüntüsüyle bize haz vermekse, niçin bir kilise tasarlayan sanatçı, bize cenneti anımsatmak için, daha tantanalı ve şan dolu bir sezindirme yaratmasın?

Sanatın etkileyici ve ezici gücünün farkına yalnızca Roma Kilisesi varmamıştı. XVII.yy. Avrupa'sının kral ve prensleri, halk üzerindeki etkilerini güçlendirmek amacıyla, iktidar gösterişi yapmakta aynı derecede hırslıydılar. Onlar da kutsal hakkın, sıradan insanların üzerine çıkardığı değişik türden insanlar olduklarını göstermek istiyorlardı.

XIV.Louis'nin 1660-1680 yılları dolayında yapılan Versay Sarayı, sonsuz güçlülüğün simgesi oldu.

Her katta, parka bakan 123’den fazla pencere vardır. Park ise, budanmış ağaçları, terasları ve gölcükleriyle binlerce metrekarelik bir kır halinde uzanıp gitmektedir.

Versailles Sarayı, süsleyici ayrıntılarından çok, sonsuz büyüklüğü yüzünden Barok sayılır.

Mimarlar daha çok, kocaman mimari kütleleri açıkça belirginleşen kanatlara bölmeye, her bir kanada soyluluk ve yücelik görünümü kazandırmaya dikkat etmişlerdir. En önemli katın orta bölümünü, bir dizi heykelin süslediği sarağı destekleyen İyon üslubunda bir sütun dizisiyle vurgulamışlar, yanlara da benzer süslemeler yerleştirmişlerdir. Bu kadar geniş bir önyüzün tekdüzeliğini, yalnızca Rönesans biçimlerinin basit bir yolla bir araya getirilmesiyle parçalamak olanaksızdı; bununla birlikte mimarlar, heykel, kurna ve silah armaları kullanarak oldukça bir çeşitlilik yaratabilmişlerdir. Bu bakımdan, bu tür binalarda, Barok biçimlerin gerçek amacını ve işlevini değerlendirebiliriz.

Versailles’ı tasarlayanlar daha atılgan kişiler olsaydı, koca yapının çeşitli bölümlerini birbirine bağlayıp kaynaştırmak için kurallara daha az bağlı araçlardan yararlansalardı, kuşkusuz daha büyük bir başarı sağlarlardı.

Bu öğreti, yalnızca ikinci kuşak mimarlarınca özümlendi Çağın imgelemi, Roma kiliselerinin ve Fransız Barok şatolarının çok etkisinde kalmıştı. Güney Almanya’nın her prensi kendine bir Versailles istiyordu. Avusturya veya İspanya’nın her küçük manastırı, Bernini’nin tasarımlarının görkemli parlaklığıyla boy ölçüşmek istiyordu.

1700 dolayları, elbette yalnız mimari için değil, ama özellikle mimari için en büyük dönemlerden biri olmuştur. Bu şatolar ve bu kiliseler yalnızca birer yapı olarak tasarlanmamıştır. Tüm sanatlar, hayali ve gerçek dışı bir dünya etkisi yaratmaya katkıda bulunmalıydılar. Kentler tiyatro sahnelerine, uzanıp giden kırsal alanlar bahçelere, dereler çağlayanlara dönüştürüldü. Sanatçılar imgelemlerine kapılıp gitmekte, en gerçek dışı görüntüleri taşa ve altın kaplı yalancı mermere dökmekte özgürdüler. Çoğun, daha tasarılar gerçekleşmeden para bitiyordu. Ama bu acayip yaratıcılık atılımının gerçekleştirmeyi başardığı şeyler, Katolik Avrupa’nın birçok kentinin ve manzarasının görünümünü değiştiriverdi.

Özellikle Avusturya’da, Bohemya’da ve Güney Almanya’da, Fransız ve İtalyan Barok görüşleri, daha atak ve sağlam bir üslupla kaynaştırıldılar. Resim Avusturyalı mimar Lucas von Hildebrandt’ın (1668-1745), Marlborough müttefiki prens Savoyalı Eugen için Viyana’da yaptığı şatoyu gösteriyor.

Şato bir tepede yükselmekte ve çeşmeli, budanmış çalılarla teraslardan oluşan yeşil bir bahçe üzerinde hafiften süzülüyormuş gibi görünmektedir. Hildebrandt şatoyu, biraz da bahçe pavyonlarını andıran yedi ayrı gövdeye bölmüştür. Beş pencereli ana bölüm öne sarkarken, bunun iki yanındaki iki kanat biraz geride yer almaktadır. Bu iki kanadı da, iki yandan, daha alçak bir bölümle, tüm yapıyı dolanan kule biçimli dört tane köşe pavyonu çevrelemektedir.

1700 yılı dolayları, Barok'un Katolik Avrupa'da doruğa ulaştığı dönemdir. Protestan uluslar gittikçe yayılan bu modanın etkisini ister istemez duyuyorlardı, ama onu hiç bir zaman resmen kabul etmediler. Aynı şey Restorasyon İngiltere’sinde de meydana geliyordu. Burada Stuart sarayı gözünü Fransa'dan ayırmıyor, koyu Protestanların beğeni ve yönsemelerinden irkilerek kaçıyordu. İngiltere bu dönemde en büyük mimar'ı Sir Christopher Wren'i yetiştirdi.

1666 yangının dan sonra Londra kiliselerinin yapımı görevi ona verildi. Londra’daki St. Paul (Aziz Paulus) katedraliyle yaklaşık yirmi yıl kadar önce yapılan Romadaki bir Barok kiliseyi, Sant’ Agnese’yi karşılaştırmak ilginç olacaktır. Kütlelerin yerleştiriminde ve etkilerin yaratımında Wren, Romaya hiç gitmediği halde Romah mimarın etkisinde kalmıştır. Çok daha geniş olan Wren’in katedrali, Borromini’nin kilisesi gibi, yanlarında çan kuleleri bulunan bir orta kubbeden ve asil girişi çevreleyen klasik etkide bir önyüzden oluşmaktadır. Borromini’ nin Barok kuleleriyle, Wren’inkiler arasında, özellikle ikinci katta kesin bir benzerlik bile var.
Fakat iki yapının önyüzleri oldukça değişik özellikler gösteriyor. ‘Londra St. Paul katedralinin. Önyüzü dalgalı bir çizgiselliğe sahip değildir. Devinim izleniminden çok durallık ve sağlamlık ifade etmektedir. Önyüze görkemlilik ve soyluluk katmak için çift sütun kullanımı, Roma Barok’undan çok Versailles’ı anımsatmaktadır.


XVIII. yüzyıl İngiltere’sinin ülküsü, şato değil, kır evi olmuştur. Kır evi mimarları çoğunlukla, Barok’un garipliklerini savuşturmasını bilmişlerdir. “İyi beğeni’’ kuralını bozmamaya çalıştıklarından, doğru veya yanlış, klasik mimarinin kurallarına elverdiğince en iyi biçimde uymaya çalışıyorlardı. Antik yapı kalıntılarını bilimsel olarak inceleyip, ölçüp biçen İtalyan Rönesans’ ının mimarları. Bulgularını, mimar ve mühendislere örnekler sunacak biçimde kitap halinde bir araya getirmişlerdi. Bu kitaplardan en ünlüsünü Andrea Palladio yazmış ve kitap. XVIII. yüzyıl İngiliz mimarisinde her türlü beğeni kuralı için en yetkili bir kaynak olmuştur. Konakları Palladio tarzında” yapmak en son moda sayılıyordu.

Resim Londra yakınlarındaki, Palladio tarzında yapılmış Chiswick House konağını göstermektedir. Binanın orta bölümünü, beğeni ve modanın büyük egemeni, bina sahibi Lord Burlington (1695-1753) tasarlamış, arkadaşı William Kent’de (1685-174a) süslemiştir. Bu bölüm kuşkusuz bir XVI. yüzyıl İtalyan ustasının yaptığı bir konağın, Palladionun La Rotonda’sının çok yakın bir öykünmesidir. Fakat Hildebrandt’ın Belvederesi gibi ‘‘kanat’’lara ve “pavyon”lara bölümlenmiş. Geç XVIII. yüzyılda tamamlanmış önyüz de ise, İngiltere’de tümden yadsınamamış tantanalı Barok beğeniden bir şeyler sezinleniyor. Ama genel planda görülen bu şaşırtıcı benzerlik, ayrıntılarda yok. Çünkü Chiswickte, Hildebrandt’dan ve çağdaş Katolik Avrupa’nın öteki mimarlarından farklı olarak, klasik beğeni yasalarına karşı kusur işlenmemeye özen gösterilmiş.

Sanatın Öyküsü, E.H.Gombrich, Çeviri: Bedrettin Cömert, Remzi Kitabevi

   

 

 
         
 

Copyright © 2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi