Sanatımızın Demokrat Parti dönemi ve «Vilayet Resimleri» olayı
Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu 1950 ile 1960 yılları arası sanat yaşamımızda belirgin bir yozlaşma, özgünleşmeden uzaklaşma dönemidir. Plastik sanatlarda, özellikle en canlı sanat dallarımızdan biri olan resim alanında bu durumu saptaya biliyoruz. Resmi ve özel koleksiyonlar incelendiğinde 1950 ile 1960 arasında üretilmiş dikkate değer pek az resimle karşılaşmaktayız. Bugün beğenilen, özgün değerler yansıtan yapıtların nerdeyse tümü nün 1950 öncesiyle 1960 sonrasında oluşturulmuş olduğu kesinlikle Söylenebilir. Acaba neden 1950-1960 yılları arasında sanatımız böyle olumsuz bir dönem yaşamıştır? Bu soruyu yanıtlamaya çalışmakyız.
1950’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidardan düşmesinin ve Demokrat Partinin iş başına gelmesinin yakın tarihimizdeki bu önemli siyasal değişikliğin anlamı neydi?
Cumhuriyet Halk Partisi çevresinde yetişmiş “devletçi seçkin” (élite) çabaları ile kurulan Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi, aslında “devletçi seçkin”ler yönünden bir özveri sayılmıştır. Çünkü, Demokrat Parti’nin kuruluşu sonunda devletçi-seçkinlerin iktidarı bitiyor, yerine”gelenekçi”-liberaller” geçiyordu (1).
Demokrat Parti yönetiminin ilk niteliği, sivil ve asker bürokrasiyle aydınlara karşı olumsuz bir tutum takınmasıydı (2). Çünkü bu kümeler Atatürk devrimlerinin bekçisiydi. Bunlar, yani “devletçi seçkin”ler, ‘Demokratlar”ın gözünde “Halk için halka rağmen” anlayışma dayanarak ülkeyi yönetmiş olan, halktan kopuk aydınlardı, demokrasiyle bağdaşamazlardı. Zaten halk da onları tutmuyordu. Sözün kısası yani iktidar aydınlara, dolayısıyla sanatçılara önem vermiyordu.
Kanımca 1960-1960 arasında Demokrat Parti’nin tutumundan sanatsal yaşamı, yaratıcılığı etkileyen bir başka önemli yön, yeni iktidarın Batı, doğal olarak başta Amerika Birleşik Devletleri’yle bütünleşmenin, tartışmasız işbirliğinin gereğine inanmış olması. Ülkenin sorunlarını çözmek için bundan başka çıkar yol görmemesidir.
1950’den sonra ekonomi, askerlik, siyasal alan Demokrat Parti iktidarının Batılı ülkelerle yaptığı antlaşmalardan sonra Batı kültürü bütün ürünleri ve araçlarıyla ülkeye yayılmağa başladı. Sanatçılar sel gibi gelen Batı kaynaklı renkli renksiz sanat kitapları, röprodüksiyon resimlerle karşılaştılar. Türkiye’den dışarı çıkmak da kolaylaşmıştı. Küçük bir artırımla, bir Avrupa kentinde uzun süre yaşama olanağı vardı. Savaşın sona erdiği 1945 yılını izleyen yıllarda özellikle Fransa’ya giden sanatçılar çoğaldı. Bunlardan bazıları orada yerleşmek, Batı dünyasınca kabul edilmek, ün kazanmak amacıyla kalkıp gidiyorlardı. Türkiye’nin sanatsal yaşamında gözlemlenen durum o günlere değin, şu ya da bu düzeyde bir devlet ilgisini üzerlerinde görmeğe alışmış bulunan sanatçıların kendilerini yüzüstü bırakılmış, yararsız, toplumda yeri olmayan kimseler gibi görmeğe başlamalarıdır. Bir süre sonra da, Batılı ülkelerle ve Birleşik Amerika ile yapılan antlaşmaların korunması kaygısından doğan bir hoşgörüsüzlük ortamında önce yazınsal sanatlar, şiir, öykü, roman içe kapanık, bireyci bir nitelik aldı. Şiirimizde “İkinci yeni” akımı da bu dönemde ortaya çıktı. Resim ve heykelde soyut eğilimler, özellikle, “Nonfigüratif”, “Tachiste” ve “in formel” gibi resim akımları tümden aktarmacı bir tutumla sanatçılar arasında yaygınlaştı. Olgunluk çağına gelmiş olan ve o güne kadar belli bir kişilik oluşturmuş sanatçılardan da bu akımlara uyanlar çoğaldı.
1946, 1947 yıllarında etkinlikleri bir süreden beri zoraki olarak yürütülen, “Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği” ile “D Grubu” gibi kümeler, bu kümelere uzun yıllar bağlı kalmış sanatçılar artık kendi başlarına bir yol tutmağa, çoğunluğu da, o günlere kadar topladıkları temalar içinde özellikle geometrik soyutlamaya yönelmişlerdir. 1941-1947 arasında toplumcu gerçekçi bir yönde sanatsal etkinlikleri başlayan “Yeniler grubunun çalışmayı sürdüren ve kümeye bağlı kalan üyelerinin 1950 yılının ekim ayında son bir çabayla toparlanarak İstanbul’daki Fransız Konsolosluğu’nda açtıkları sergide bile, sanatçıların yerel duyarlığa ve toplumsal konulara bağlılıklarının, “kavl-i mücerret”te kalmağa doğru gittiği anlaşılıyordu. Nitekim birkaç yıl sonra “Yeniler”in resim yapmayı sürdüren iki-üç üyesinin de, günün havasına uyarak geometrik soyutlamaya yönelecekleri, hatta bir süre daha geçince, nonfigüratifte karar kılacakları görülecekti.
Özetlemek gerekirse 1950-1960 dönemi Türk resmine genellikle egemen olan eğilim, geometrik soyutlama eğilimidir. Bir yazımda belirttiğim gibi (3), bu dönemde çoğu ressamlar, nesneleri daha çok kübizmden kaynaklanmış ortak kalıplara göre soyutlayan ve eskiden örneğin A, Lhote, M. Gromaire, F. L gibi Batılı sanatçıların öğretiınmden geçmiş ressamlardır. Bu sanatçılar bir önceki kuşağın gecikmiş ve yozlaşmış izlenimciliğinden sonra, kaynağı Batıda olan çağımız sanat akımlarının ülkemizdeki temsilcileri olmağa çalışmışlar, kübizme dayalı, düz ve eğri çizgilerin ilişkileri içine hapsedilmiş, giderek izleyicilere bıkkınlık veren, yaşamdan çok kurama dayanan işler ortaya koymağa başlamışlardır. Cemal Tollu, Cevat Dereli, Nurullah Berk, Eren Eyüboğlu, Ali Çelebi, Halil Dikmen gibi bazı ressamların konuları köy ve kent folklorundan kaynaklanan yapıtları bile, aynı zorlama, bir yenilik özenci içinde görünmekteydi Geometrik ya da informel soyutun temsilcileri de Zeki Faik İzer, Sabri Berkel, Cemal Bingöl, Hasan Kavruk gibi sanatçılardı.
“Vilayet Resimleri” Olayı
Ne var ki, 1956’da yaşanan bir olay 1950-1960 döneminde anımsanmağa, boyutları incelenmeğe değer bir gelişme neden oldu.
1951-1960 döne devlet ve sanatçı ilişkisi yönünden en büyük olayı kuşkusuz yeni Büyük Millet Meclisi yapısına konulmak üzere ressamlara ısmarlanan “Vilayet Resimleri” sergisidir. Bu olayın baş kişilerinden birisi Bedri Rahmi Eyüboğlu 1955 yılı yazında Çallı’nın da katıldığı 7 üyeli seçiciler kurulu, Meclis’e konulacak yapıtların “Vilayet Resimleri” adlı bir yarışma ile sağlanmasına karar verdi. İstekliler arasında, beri ilimize, görevli kurulca seçilecek bir ya da daha çok sayıda sanatçı gönderilecekti. Her sanatçıya zorunlu giderleri için 1000 lira verilecekti. Sanatçılar buna karşılık Meclis Başkanlığına iki tablo teslim edeceklerdi. jüri’nin beğendiği yapıtlar, her biri 500 liradan satın alınacaktı. Meclis yapısının duvarları için düşünülen büyük boyutlu işler de, başarılı görülen sanatçılara ya ısmarlanacak ya da yeni bir yarışma açılarak yaptırılacaktı (4).
Türk sanatçıları, o derece yüzüstü bırakılmışlık, sahip çıkılmamışlık gibi duyguların etkisindeydiler ki, aslında parasal yönden hiç de çekici görünmeyen bu düzenlemeye büyük ilgi gösterdiler. Yapılan duyuru üzerine, geziye katılmak üzere başvuran yüz altmış istekli arasından 1955 yılı Ağustosu içinde yüz ressam seçildi. Bu sanatçılar. 1956 Nisan ayına kadar yapıtlarını Meclis Başkanlığına teslim etmek üzere görevlendirilmiş oldular.
“Vilayet Tabloları” sergisi 100 ressamın 208 yapıtıyla 5 Mayıs 1956’da törenle açılmak üzere Ankara’da, şimdi Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın barındığı Sergievinde hazırlandı ve seçici kurulun Meclis için uygun gördüğü yapıtların üzerine “alınmıştır” bellilikleri konuldu. Ne var ki, açılış töreni yapılamadan sergi kapatıldı. Milletvekillerinden bazıları, ve bu arada D.P. Grup Başkanvekili Antalya Milletvekili Burhanettin Onat, tablolardan hiçbirinin Meclis’e yaraşmadığını, bunların sanat değeri taşımadığını öne sürerek, jüri üyeleriyle çetin bir tartışmaya giriştiler. “Alınmıştır” bellilikleri yerlerinden koparıldı, tören için hazırlanan kurdele kesilmedi (5).
O günlerin basınında sözkonusu resimlerin “modern” olduğu için “Klasik” resim yanlısı Demokrat Parti ileri gelenlerince beğenilmediği, bazı ressamların, ilerimizi küçültücü konuları işlemiş olduklarının öne sürüldüğü yazıldı. Bülent Ecevit, Ulus’taki köşesinde, Demokrat Parti liderlerine şiddetle çattı, onları “Zdanof”lukla suçladı (6). Ecevit, Stalin çağının, Sovyet kültür komiserleriyle Demokrat Partili liderler arasında davranış biçimi yönünden koşutluk olduğunu öne sürdüğü bir yazısında (7) şöyle diyordu: “Birçoğuyla zaman zaman temas fırsatını bulduğumuz ressamlarımızı, bu memleket resimlerine kendilerini verdikleri aylardaki kadar heyecanlı görmemiştik. Çoğu, omuzlarında geçim derdinin ağır yükünü taşıdıkları için, kendi imkanlarıyla geziye çıkamayan ressamlarımız, yurdun yıllardan beri özledikleri uzak köşelerine, bir sevgiliye koşar gibi koştular.”
Ecevit, DP milletvekillerinin, belki bir daha sıralarında oturamayacakları Meclis’e asılacak sanat yapıtlarının değerlendirmede söz hakkı olamayacağını belirterek, yazısını şöyle tamamlıyordu: “Bu resimler bugünkü Meclis üyelerinden birçoğunun zevkini okşamayabilir. Fakat sanat eserinin değeri, zevkleri okşamasında değil, yükseltmesindedir. Zevk bahsinde, sanatçılar politikacıların değil, olsa olsa politikacılar sanatçıların ardından yürüyebilirler. Sanat önünde bu alçak gönüllülüğü gösteremeyen politikacılar, memleket kültürüne en büyük kötülüğü yapmış olurlar.” (8)
Basındaki geniş yankısına, eleştirilere karşın Vilayet Resimleri Sergisi’nin bütünlüğünün korunması sağlanamadı. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bazı resimleri el altından satın aldı, çoğunu sanatçılara geri verdi. Gerçek bir ilgisizlik, önem vermemek gibi nedenlerle sanatsal yaratıcılığı yüzüstü bırakmış olan bir iktidarın “Vilayet Resimleri” sergisi nedeniyle sanatçılara tepki göstermiş olmasıdır (9)
Gerçekten de Demokrat Parti iktidarı döneminde, ekonomik yaşamda görülen hareketlilik, gelip geçici rahatlama sanat alanına yansımamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin devletçi seçkinlerinin, halk evleri ve partili yayın organlarının sanatsal etkinliklere gösterdikleri ilginin, kayda değer parasal olanaklar sağlayamasa bile, sanatçılara toplumda gene de bir yerleri olduğu duygusunu tattırdığı için, sanatçı gözünde bir değeri vardı. Yukarıda değinildiği gibi Demokrat Parti iktidarı döneminde resim sanatımızda soyutçuluk yaygınlaştı, ama soyutçuluk, doğal bir gelişmenin bir aşaması değildi, ülkemizde, bir öykünmeydi. Ressamlarımız arasında, “Türkiye’de resim yapılamaz” kanısının yaygınlaşması da Demokrat Parti döneminin armağanıydı. “Vilayet Resimleri” sergisi ressamlarımızı Türkiye gerçeği üzerine eğilmeye özendirdiği için, her şeye karşın, yararlı olmuştur. Demokrat Partili politikacıların bu olumlu gelişmeyi görmelerine olanak yoktu. Onların sanat konularına, özellikle resme en yakın sayılanı Dr. Burhanettin Onat’tı.
Bu kişi sergiden dört ay kadar sonra, Bedri Rahmi’nin “Bizim Koruyucu Meleğimiz” (10) başlıklı bir yazısına verdiği yanıtta, Paris’in “Üçüncü sınıf bir sokak ressamı” olarak nitelediği Léopold Levy’nin getirdiği “Soysuz” sanatın eline geçmiş bulunan akademiden yarar ummanın yersizliği gibi, tutarsız görüşler öne sürdükten sonra, anlar görünmek istediği bir konudaki beğeni düzeyini şöyle ortaya koyuyordu: “Hele benim Antalyam, semalarının ve denizinin rengini minelerden, dağlarının rengini zümrütlerden, şelalelerinin pırıltısını elmaslardan, çiçeklerinin renk ve kokusunu cennetten alan benim güzel Antalya’m, görseydiniz, orada nasıl çamurlara bulanıp rüsvay edilmişti” diyor ve yazısını, “Fakat hayır Bedri Bey, ben ne bir koruyucu melek, ne de bir zebani değilim. Ben sadece, meydanı hoş bularak memlekette güzel sanatların asıl şahsiyetini boğarak yerine soysuz sanatı yerleştirmeğe yeltenen zihniyet ve harekete karşı isyan etmiş bir Türk vatandaşıyım. Ve bu isyanım. bu soysuz sanatın, yalnız Meclis’e sokulmaması ile tavsayıvermeyecek, o kulağından tutulup ve Güzel Sanatlar Akademimizden kapı dışarı edilinceye kadar kinim sönmeyecektir. Bunu da böylece bilesiniz Sayın Bay Bedri Rahmi Eyüboğlu” (11) diye bitiriyordu.
“Vilayet Resimleri” sergisinin başına gelenler, özgür yaratıcılıkla, resmi ve güdümlü sanat ayırımı üzerine bir tartışmaya neden olduğu için, bu konuda bazı gerçeklerin ortaya konulmasına da yardım etmiştir. Ne var ki “Vilayet Resimleri” sergisinin asıl olumlu etkisi, kıyıda köşede unutulmuş birçok sanatçıyı harekete getirmesi ve çok belirgin bir ölçüde görünmese bile, resim sanatımızda konu çeşitliliğinin, yöresel motif zenginliğinin güçlenmesine yardım etmiş olmasıdır.
Türk ressamlarının, kendilerini Batılı akımlar önündeki tutumlarına göre değerlendirdikleri, sanatta başarıyı Avrupa resminin her hangi bir biçimsel sorununu anlayış ve aktarış gücüne ve uygulayış becerisine göre ölçtükleri, Batılı ustaları konularına kadar taklit ettikleri bir dönemde el değmedik yöresel motiflerle karşılaşmanın onları birdenbire değiştirebileceği, özgün bir biçim ve içerik bireşimine ulaştırabileceği, umulamazdı. Bununla birlikte çoğun Batı’dan aktarılmış kalıplara yerli motifler oturtmak biçiminde beliren bir yurt resimleri “Epoque’ ‘unun kimi ressamlarımızın sanatında silinmez izler bırakmış olduğu da bir gerçektir. Konu, motif ressam için kendini anlatmaya bir vesile sayılsa da kuşkusuz tümden önemsiz bir öğe değildir. Sanatçının bir ön seçimi olarak konuya önem vermek gerekir. “Vilayet Resimleri Sergisi” için sanatçılar, kendilerine gösterilen güvene layık olduklarını kanıtlamağa, ellerinden gelenin daha iyisini yapmağa çalıştılar. Yüz, ressam içinde bazı sanatçılar da (belki on, belki beş, belki üç) çok geçmeden belirginleşen kişiliklerini besleyen besinleri, özsuyunu bu vesileyle kendi toprağımızdan çıkarma olanağı buldular.
(1) Bak. Emre Kongar, Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Cem Yaymevi, 1978, S. 183
(2) y.a.g.e., s. Ş’
(3) Turan Erol, Resmimizin son on beş yılı”, Yeni Dergi. s. 65, (Şubat 1970) s. 147
(4) Bu konu için bak. “Meclis Binası için yapılan resimler” Dünya, 7 Mayıs 1956.
(5) y.a.g.y.
(6)Bülent Ecevit, “Bizim ‘Zdanof’lar ve Modern Sanat”, Ulus, 9 Mayıs 1956.
(7) Bülent Ecevit, “Sanat ve Politikacılar’; Ulus, 18 Mayıs 1956.
(8) y.a.g.y.
(9) Demokrat Parti iktidar döneminde düzenlenmiş ilk sergi” Hamasi Resim Sergisi”dir. Önce İstanbul’da Taşkışla’daki Mimarlık Fakültesi’nde 30 Ağustos 1952’de açılan bu sergi, 27 Kasım 1952’de Ankara’da D.T.C.F. salonunda yinelenmiştir. “Hamasi Resim Sergisi” daha çok Kore savaşıyla ilgili konularda yapılmış resimler sunuyordu. 1951 yılı kışında Güzel Sanatlar Akademisi’nde, Z.F. İzer’in Müdürlüğü zamanında öğrenciler arasında açılan “Kore” konulu resim ve heykel yarışmasıyla “Hamasi Resim Sergisi” birbirini izler. 10 Eylül 1952 tarihli Yeni İstanbul, Mrs. Ridgway’ın Hamasi Resim Sergisi’ni gezdiğini ve “Türk hamaseti” hakkında duyduğu hayranlığı” belirttiğini yazıyor. Hamasi Resim Sergisine katılan ressamlar:Hamasi Resim Sergisinde 35 ressamın 64 yapıtı yer alıyordu. Hayri Çizel’in 98 yapıtlık terekesi sergide ayrı bir bölümdü.
(10) B.R.E.,”Bizim koruyucu meleğimiz” Cumhuriyet, 1 Ekim 1956
(11) Dr. Burhanettin Onat, “Hem suçlu, hem güçlü’ Cumhuriyet 10 Ekim 1956. Bu konuda Bedri Rahmi’nin üçüncü yazısı: “Başbakana mektup” Cumhuriyet.
Turan Erol, Milliyet Sanat Dergisi, 1980 ler