Duvarlar
Taşıyıcı duvarla sınırlayıcı olan duvar arasında fark vardır. Tarihi üsluplarda duvar bu iki özelliğe, genel olarak, birlikte sahip olmuştur. Gotik üslubun gelişmiş olduğu aşamada ve kubbeli yapıların bazılarında, duvarlara sadece dolgu ve sınır öğesi olarak da bakılabilir. Birinci Dünya Savaşından sonra çelik ve betonarme strüktürlerin çok yaygın kullanılışı, duvarın taşıyıcı niteliğini ortadan kaldıran bir gelişme olmuştur.
Sürekli taşıyıcı olan duvar, örtüden gelen yükleri alarak temele iletir. Bunun için yeter derecede dayanıklı olması gerekir. Bu dayanıklılık, duvarın birim yüzeyine gelen kuvveti taşıma gücüdür. Duvara gelen yük, örtüden ve başlıca yatay öğelerden gelenle kendi ağırlığıdır. Bu yükler genellikle düşeydir. Fakat eğrisel örtülerden gelen yük eğik olur. Deprem gibi dış etkenlerle de yapıya yatay etkiler gelir. Böylece genellikle örtüden ve yatay öğelerden gelen yüklerle kendi ağırlığı duvarın genişliğini saptar.
Duvarların yatay ve düşey kuvvetlerin bileşkesini karşılayacak şekilde boyutlanması gerekir. Bunun için duvarın genişliği artırılmıştır. Öte yandan duvarın, düşey ve yatay yönlerde, bir bütün olarak çalışması da gerekir. Duvarın homojenliği taşıma gücünü etkilediği için, bu güç her noktadan birbirine yakın olmalı ve duvara gelen yükler taşıma yüzeyine eşit yoğunlukta dağıtmalıdır. Bunun için duvar, tek tek öğelerin toplamı değil, fakat bir bütün niteliğinde olmalıdır. Duvar kütlelerinin homojenliğini sağlamak amacıyla, taş veya tuğlayı birbirine bağlamak için kenetler, harç ve hatıllar kullanılmıştır. Toprak malzemenin kullanıldığı koşullarda ortaya çıkan harç, taşın esas malzeme olduğu bölgelerde daha geç meydana çıkmıştır. Taşıyıcıların uyması gereken koşullar, malzemenin doğal özellikleriyle birleşerek, duvar yapısının karakterini ve görüntüsünü saptar.
Taş duvarın en saf örnekleri Mısır ve Yunan mimarlıklarında görülüyor. Yunanlılar düzgün kesme taşlarla, yatay sıralar halinde tek tek taşları birbirlerine bazen metal kenetlerle bağlayarak taşıyıcı duvarı inşa ediyorlardı. Örtüden gelen yükler duvar boyutları için çok önemli değildi ve duvarın kendi ağırlığı, taşıdığı yükten daha fazla idi; bu duvar sadece düşey yüke göre düşünülmüştü; taşıdıkları ağaç oturtma çatı veya düz kirişleme gibi örtü sistemlerinden de taşıyıcılara genellikle düşey yükler gelmekteydi. Fakat bu duvarlar yapılara gelen dış etkilere karşı yeteri kadar dayanıklı olmamışlardır. Deprem kuşağında bulunan klasik Yunan mimarlığının ürünleri, depremin doğurduğu yatay etkileri karşılayacak statik özelliklere sahip olmadıkları için, bugün ünlü Partenon gibi birkaç yapı dışında ayakta kalmamışlardır.
Örtüden gelen yükleri karşılayabilmek için duvarlar payandalarla desteklenmiştir. Erken Mezopotamya yapılarından ve Sakkara'da Zoser piramidinden bu yana, mimarlar strüktürel öğeleri, özellikle payandaları ilginç mimari düzenler ve bezemesel etkiler yaratmak için kullanmışlardır. Duvarların biçimlenmesi, örtü etkilerine karşı en ideal düzenin aranmasından başlayıp, giderek, strüktürel ve bezemesel olanın bir yerde buluşması şeklinde olmuştur.
Taşıyıcı duvara örtüden gelen yükler, sürekli veya tek tek noktalara etkir. Yapının içerisini aydınlatmak için duvarda boşluk bırakma olanağı, gelen yükün büyüklüğüne ve etki alanına bağlıdır.
Her boşluk duvarı zayıflatır. Boşlukların açıldıkları düzlem boyunca duvara gelen kuvvetlerin boşluğun kenarlarına, ikinci bir geçit öğesi ile aktarılmaları gerekir. Geleneksel mimarlıkta, bu öğe hatıl veya kemerdir (Şekil 8). Duvarın dolu kısımlarının pencere veya kapılardaki zayıflamalardan ötürü, genel yüzeyde meydana gelen azalmayı karşılayacak boyutta olmaları gerekir. Pencere aralarındaki payanda ayaklarının işlevsel kaynağı bu zorunluluktur.
Böylece mekan sınırlayıcı öğe olarak taşıyıcı duvar, taşıma koşulları ile iç mekanın aydınlatılması gerekliliğinin ortak etkileri altında biçimlenir. Örtüden gelen kuvvetler kontrol edilebildiği oranda, aydınlatma bakımından özgür davranılabilir. Örtü yükleri, ne ölçüde tek noktalara getirilebilirse, duvar da taşıyıcı karakterinden o kadar uzaklaşır. Ayasofya'nın ve Sultanahmed'in ışıklı dolgu duvarları, Gotik kiliselerin vitraylı duvarları aynı ilkenin değişik strüktür sistemlerinde uygulanmasıdır.
Hangi malzemeden yapılırsa yapılsın, duvarın bu özellikleri değişmez. Bu sınırlar içinde her biçimi alabilir. Düz veya kıvrımlı olur; dolu veya boşluklu olur. Strüktür zorunlulukları estetik amaçlarla yapılan biçim oyunlarını bir ölçüde sınırlasa da biçimlenme olanakları yine de çok çeşitlidir. Çağdaş mimarlıkda İkinci Dünya Savaşı'na kadar salt strüktürel anlatımın yeğlendiği yapı cepheleri, duvarın tarih boyunca kazandığı zengin plastik olanakları yadsımış görünür. Fakat bunun çok uzun süreli bir eğilim olmadığı özellikle son on yıllardaki gelişmelerle ortaya çıkmıştır.