YAZILAR

Türk modernleşmesinin kentsel sahnesini yeniden düşünmek.
Uğur Tanyeli
Modernité ile büyük kentin ilişkisi, 19. yüzyıl Pa­ris'ini bu bağlamda irdeleyen Walter Benjamin'den beri sorgulanıyor. Tafuri ve onun izinden giden diğer İtalyan mimarlık tarihçileri de ana ilgi eksenleri olarak bu sorunu saptamışlardı. Hepsinin ortak bakış açısı, büyük kentin modernleşmenin hem sah­nesi, hem de varedicisi olduğu biçiminde özetlenebilir. Benzer bir bakış açısı Türkiye özelinde günde­me getirilmiş değildir. Tam aksine, Türk modernleş­me sürecini inceleyen araştırmalarda büyük kent, modernleştirici atılımları edilgin biçimde bekleyen durağan bir alan olarak sunulur. Yaşayan, kendi di­namikleriyle modernleşen ve aynı zamanda da modernleşmeye direnen bir mekân diye görülmez. Türkiye'deki genelgeçer historiyografik yaklaşım­da. Modernleşme yandaşı azınlık bu "amorf" ala­nı kendi özlemleri doğrultusunda yeniden planlayan grup olarak onaylanmış bir tarihsel misyonla donatılmıştır. Plansız kenti planlıya dönüştürerek, onu Modernite eşiğine "ite kaka" getirdiği varsa­yılır onların. Böyle bir metodolojiyle, olgular Os­manlı bürokratik yönetici grubunun ideolojik göz­lükleriyle ve dolayısıyla da, paternalist bir çerçeve­de görülmektedir. Yani, toplumu modernleştiren­ler, onun için neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilen bir "her şeye kadir" seçkin gruptur. Kent de, toplum da söz konusu grubun eylemlerinin nesne­si olmak için vardır sanki.

Acaba, Türk modernleşmesi gerçekten de böyle­si durağan bir kentsel ve toplumsal alan üzerinde kendi modernleştirici zorba iradesini uygulayan seçkinlerin ürünü müdür? Yoksa, dünyanın her ye­rinde olduğu gibi burada da karmaşık, tüm grup­ları ilgilendiren ve sahnesi öncelikle büyük kent olan uzun bir süreç midir modernleşme? Ve hep­sinden önemlisi, kentsel modernleşme sadece fiziksel planlama mı demektir; yoksa, kentin görün­tüsünden çok, içinde yaşayanların varolma ve dü­şünme süreçlerine ilişkin epistemolojik nitelikli kök­lü bir durum değişikliği midir? Bu soruların yanıtla­rı yalnız toplumsal tarihçiler değil, mimarlık tarihçi­leri tarafından da verilmeli ve amuda duran Os­manlı/Türkiye modernleşme tarihi ayakları üzerine yerleştirilmelidir.

Türkiye modernleşmesinin en iyi temsilcisinin An­kara olduğu çok söylenmiştir. Kent uzunca bir süre genç Cumhuriyet’in vitrini olduğu için bu vurgu yanlış da değildir. Ne var ki, bu yazıda konu böyle bir bakış açısıyla ele alınmayacak. Burada Anka­ra'nın Birinci Cumhuriyet dönemi ve sonrasındaki onyılda (1923-70) bir modernleşme "show"u de­ğil, gerçek bir modernleşme odağı olarak işlev gör­düğü savlanıyor. Kuşkusuz/İstanbul'un modernleş­mede tüm ülke içinde bir kıdem önceliği vardır An­cak, Cumhuriyet kurulduğunda ne fizyonomi olarak kentin, ne de kentli tip olarak istanbullu'nun geometrik bir yol ağı ve parselasyona sahip kentsel alan yüzdesi bağlamında belki de İmparatorlukla birinci sırayı almaktadır. Yangınlar ve onları izleyen sistematik yeni planlamalarla geleneksel dokusu büyük oranda değişmiştir. Ama, en "Avrupai" par­çası olan Beyoğlu kesimi de dahil, hala Modernite nimetleriyle tanışık bir geleneksel kent sayılmalıdır. Bunu 1920'ler ve sonrasının Ankara'sıyla yapılacak bir karşılaştırma kolayca göz önüne serer.

Her şeyden önce, Ankara Türkiye'deki ve hatta tüm İslam dünyasındaki ilk komple kentsel mo­dernleşme projesidir. Daha önce başka kentlerde bu doğrultuda pek çok girişim yapıldığı biliniyor. Ne var ki, bunlar çoğunlukla fiziksel çevre üzerindeki revizyonlar düzeyinde kalırlar ve tüm kentsel etkin­lik ve olguları kapsayıcı olmaktan uzaktırlar. Anka­ra'da gerçekleştirilense kentliden kentin yapısına uzanan alanda, kamusaldan bireysele her ölçekte olmuştur.

Bunun nedeninin Cumhuriyete başkent seçilme­sinden ibaret olduğunu düşünmek kolaycı bir açık­lama olur. Kentin kendi niteliklerini ve geçmişini de hesaba katan bir açıklama gereklidir. Böyle bir bakış, Ankara'nın modernleşme için uygun bir başlangıç noktası olduğunu ortaya koyuyor. Anadolu'nun kentsel işlevler bazında en az geleneksel merkezi ol­muştur geçmişte. Yaygın biçimde bilinmesine kar­şın, tarihsel etkileri çerçevesinde pek az dikkate alın­mış bir özelliği vardır: Kentin ekonomisi birkaç yüz­yıl boyunca sof, yani yünlü kumaş üretimine dayan­mıştır. Bu, Ankaralılar'ın geleneksel topluma özgü davranış örüntülerini başka Anadolu kentlerine gö­re çok daha az geliştirmelerinde ve yaşam kaynak­larının gerektirdiği biçimde, erken kapitalist bir tu­tumla davranmalarında etken olmuş olmalıdır. Ör­neğin, 16. yüzyılda Anadolu'da Bursa'dan sonra en kalabalık kent olduğu halde, Ankara'da hanlar gibi ticaret tesisleri dışında anıtsal kamu yapıları yok de­necek kadar azdır. Varlıklı Ankaralılar servetlerini prekapitalist dünyada kural olduğu gibi hayır amaç­lı yapımlara harcamak yerine, ticari-üretimsel yatırımda değerlendirmiş olmalıdırlar. Bunun anlamı, Ankara'da Modern rasyonalitenin tarihsel bir teme­li olduğudur. Nitekim, Türkiye'nin ilk Modern zengi­nin, Vehbi Koç'un Ankaralı oluşu rastlantı değildir.

Böyle bir temel olmasaydı, yerli Ankaralılar ile bu­raya Kurtuluş Savaşı döneminden başlayarak taşı­nan "dışarlıklılar" arasında neredeyse sorunsuz bir uyum yaşanması zor olabilirdi. Söz konusu uyum ve Ankara'nın Türkiye'nin ilk Modern kozmopolit ken­ti olması hep gözden kaçmıştır. Ve bu kozmopolit yapının kolay kuruluşunda "gerçek" Ankaralılar'ın yukarıda tanımlanan tarihsel geçmişlerinin önemli rolü olmalıdır. Gerçi, kozmopolit kent tipine Doğu Akdeniz dünyası yüzlerce yıldır alışıktı, ama Modern "kozmopolis" çok yeni bir gelişme sayılmalıdır. Bu coğrafyada geleneksel kozmopolit kent hem top­lumsal, hem de fiziksel anlamda özerk yaşayan et­nik/dinsel esaslı grupları içerir. Orada birey ya da ki­şi olarak değil, ancak toplumsal "domain"i sıkı biçimde tanımlanmış ve dışına çıkma şansı büyük oranda kısıtlanmış bir grubun üyesi olarak varolma şansı vardır, örneğin, İstanbul yüzyıllar boyunca böyle bir yerleşmeydi. Türkiye'de ilk olarak Ankara bu Modern-öncesi kalıbı kıracaktı, Cumhuriyet'in küçük başkenti daha 1920'lerde bile, nüfus bileşimiyle eski hemşehrilik sisteminin dışına çıkmayı ve sadece Türkıyeli olabilmeyi başarmıştı. Geleneksel kimlik örüntülerinin yerine Modern kimlik ürüntüle­ri ilk olarak Ankara'da gündeme gelmiştir. "İstan­bullu " sıfatının anlamı ile "Ankaralı" sıfatı arasında­ki fark düşünülünce, birincinin o kentteki yerleşiklik kıdemine, bir toplumsal statüye ve giderek bir de­ğer yargısına işaret ettiği, diğerininse yalnızca içinde yaşanılan yerleşmeyi betimlediği görülür. Dolayısıy­la, Ankara Modern Türk kentlisinin doğum yeridir. Kentsel mekânın ve kentlinin örgütlenişi bağla­mında da Ankara öncü rol üstlenmiştir. Ankaralı, geleneksel mahalle strüktürünün, denetim ve dayanışmasının dışına çıkan ilk Türk vatandaşlarının me­kanı olmuştur. 19. yüzyıldan beri tüm modernleşmeciler mahallenin kişi üzerindeki denetiminden kurtulmayı asli amaçlarından biri haline getirmişler­di. Bu, kentsel ölçekte ilk olarak Ankara'da aşılmış ve Türkiye geneline yaygınlaşması uzun bir alışma sürecini gerektirmiştir, örneğin, 1960'larda bile İs­tanbul'da ilkokul öğrencilerine adres öğretilirken, hala mahalle adı özellikle belirtilirdi; Cumhuriyet döneminin Ankaralı öğrencileri ise sokak adı ve ka­pı numarasına dayanan adreslendirmenin dışındaki sistemi hiç tanımamışlardır. Ankara'da kentlinin ta­nımı daha 1920'lerin sonlarından başlayarak ait olunan toplumsal nüve bağlamından çıkıp, Modernite'nin getirdiği kadastral baza oturtulmuştur. Bu­gün de bütün televizyon kanallarındaki tüm ger­çekdışı, kitsch mahalle dizilerinin İstanbul'u mekan tutuşu şaşırtıcı değil Mahalle ve mahalleli kavram­ları Ankara için bir TV düşü düzeyinde bile geçerli gözükmüyor olmalıdır.

Çoğu Modern mekân Türkiye'de ilk olarak Anka­ra'da belirmiş, ilk olarak orada işlerlik kazanmış ya da ilk olarak Ankaralılar'ca varedilmiştir. İstan­bul'un mesireleri varken Ankara'nın parkları vardı. Geleneksel mesire kavramı İstanbul'da hala kalıntı­larını korur; başkentte kendisini yaratan Modern-öncesi alışkanlıkla birlikte çoktan tarih olmuştur. İs­tanbul'da geleneksel sayfiye kavramı hala direnir; oysa Ankara'da sadece yaz tatiline çıkılır. Dolayısıy- la, Türkiye'nin ilk yazlık mekânları Ankaralıların eseridir, örneğin, bugün unutulmuş olsalar da, 1950'lerde Abana, Amasra, Akçakoca böyle yazlık kasabalar olarak işlev kazanmışlardır. Geleneksel rekreasyon kavramlarının yerine Modern rekreas­yon dizgesinin geçişi, ilk önce Ankaralıların kimli­ğinde gerçekleşmiş, onun gerektirdiği mekanlar da önce orada biçimlenmiştir.

Gündelik alışverişin Modern normlarını yerleştir­mede de yine öncülük Ankara'dadır. Geleneksel bakkalın rakipsiz egemenliği ilk olarak üst sınıf Ankaralı'nın Kızılay şarküterilerine (ya da besin mar­ketlerine) yönelişiyle kırılır. Ankara'da daha 2. Dün­ya Savaşı öncesinde bile mahalle merkezli günde­lik alışveriş yerine kent merkezinin uzun aralarla kullanımına dayanan bir başka format belirecektir. Bu kentte geleneksel pazar bile kendisi için tanım­lanmış örgütlü pazaryeri alanlarının disiplinine alın­mıştır olabildiğince.
Ankara, Türkiye'de kentsel yaşam biçiminin modernleştiği ilk kenttir. Ancak, burada modernleşme­den söz edildiğinde, çoğu kez sanıldığının aksine, yerelin yerine Batılı giyim, fesle sarığın yerine şapka gibi değişimler kastedilmiyor. Asıl modernleşme, geleneksel kentsel yaşam ritminin yerine başka bir yaşam ritminin geçişiyle gerçekleşir. Tüm kültürler­de, geleneksel kentin gündelik ve yıllık yaşamı temelde doğanın nabzına ve aynı oranda da dinsel takvime göre biçimlenmiştir. Kimi kültürlerde bu iki­si örtüşebilir de. Örneğin, sabah uykudan kalkıştan gece yatağa girişe dek güneşin ritmine uyulup» zaten namaz vakitleri de aynı ritme tabidir. Mevsim­ler daha geniş ölçekte başka bir tempo belirleyici olarak işlev görür, önemli dini günler sonraları edi­necekleri tatil günü olma niteliklerinin dışında toplum ve kişi yaşamına eksen oluştururlar. Bunların dı­şında dinsel kimlikli olmayan, ama bir tür; ritüeli bu­lunan özel günler de çok sayıdadır.  Modernite bu sıralananları resmen silmese bile, onların üstüne saatin ve takvimin mekanik ritmini süperpoze eder. Artık yaşam doğanın ve toplumsal alışkanlıkların  karmaşık düzenine göre değil, zamanın soyut birimlerinin tanımladığı bir düzene göre yaşanacaktır.

Bu değişimi Türkiye'de önce Ankara duyumsar. Da­ha 1930'lardan başlayarak bu kent saatin egemen­liği altındadır. Sokaklar, araçlar, mekânlar hem yıl hem de gün bağlamında hep aynı kararlı ritimle do­lar, boşalır, sıkışır, gevşer. Ankara'nın bugün bile Istanbul'dakine oranla çok daha tanımlı bir "rush hour"u vardır. Ve İstanbul'un bu sarsak Modern ritmi bile ancak 1960'larda belirginleşmeye başlayacak, tırmanışı 80 sonrasında gerçekleşecektir. Ve nihayet Modern kentli bilinci de ilk önce Ankaralılar'da belirecektir. Benjamin şöyle der; (Haussmann'ın modernizasyon girişimlerinden sonra Pa­risliler) "Metropolün insancıl olmaktan uzak karakterinin bilincine varmaya başlarlar". Istanbullu’nun modernleşmenin ancak ileriki aşamalarında sine­ceği bir bilinçtir bu. Geleneksel insan, yaşam çevresinin adeta organik bir bileşenidir. Onun fiziksel yapısına ilişkin bir bilinç geliştirmez: "Ol mahiler ki derya içredir derya bilmezler". Oysa, Ankaralı için­de yüzdüğü kentsel deryayı kentin başkente dönûştüğü günden başlayarak tartışır durur. Kente ilişkin en eski ve yaygın espride olduğu gibi, burasıntnen iyi tarafını trene binerek İstanbul'a savuşmak oto& betimleyenler, yaşam çevrelerini kıyasıya efeştirip yadsırken gerçekte Modernite'yi sahiplenmiş oluyorlardı. Kentiyle ettiği kavga sayesinde Türkiye'de­ki ilk Modern huzursuz insandır o. Ve Modernte de nesne ve olgularda değil, onlara ilişkin bilinçte yeşeren bir durumdur her şeyden önce.
Arrademento

 
         
 

Copyright © 2008 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi