Kiç: Estetik-Sosyoloji ve Türkiye açısından bir bakış denemesi
Sanatsal Gerçeklikler Olgular ve Öteleri
Hasan Bülent Kahraman
Everest Yayınları-2002
Üzerinde uzlaşılan bir gerçek var: Kiç toplumbilimsel bir olgudur... Ben, bu tanımı kabul etmekle birlikte eksik buluyorum. Tamamlanabilmesi için kiç’in, aynı zamanda, bir estetik kategori olduğunu eklemek gerekir diyorum.
Türk toplumunun bir kiç gerçeği yaşadığını söyleniyor ve saptanıyor ama bu gerçeği vurgulayanlar kiçin hangi genel ve hangi özel özgül koşullar altında geliştiğini belirlemiyorlar. Ya da belirleyemiyorlar. Çünkü, onların gözünde kiç, kendilerine göre anlamsız olan, yetersiz olan “düşük değerli”, sıradan, ilkel olan ve nihayet hoşlarına gitmeyen her şeydir. Ya da tersi: Kiç, geniş kitlelerin beğendiği, sevdiği ve benimsediği her şeydir... Düşündüklerini temellendirecek birkaç örnek saymak da kiçin ne olduğunu göstermek için yeterlidir; onlara göre...
Oysa gerçek bu değil!
Kiç’in tanımı, “seçkinlerin benimsemediği, kitlelerin de kopamadığı şey” diye yapılsa da önemli olan, bu tanımı hazırlayan koşulların tartışılması ve irdelenmesidir. Bu irdelemeye olanak verecek aşağıda ki soruların yanıtlanması için çaba harcanmasıdır:
a) Kiç neden kitlelere çekici gelir?
b) Kiç eğer “kötüyü” ve “değersizi” barındıran bir üretimse kiçi “kötü” kılan şey nedir?
Bu sorular kiçin estetik boyutuyla ilgili; fakat, kiçin toplumbilimsel özelliklerine değinmemizi de olanaklı kılıyor.
Toplumbilim açısından bakınca da;
a) kiçin hangi toplumlarda, hangi toplumsal yapılarda benimsendiğini;
b) kiçin üretim özelliklerinin hangi toplumbilimsel koşullarla iç içe geçtiğini;
c) geleneksel toplumlardaki “gerçek” kavramıyla, yaşanan çağdaş kapitalist toplumlardaki “gerçek” kavramı arasındaki ayırımın kiçi nasıl belirlediğini irdelemek gerekir.
Bu yazıda böyle bir yaklaşımı deneyeceğim.
Kiçin estetik özelliklerini Tomas Kulka’dan, toplumbilimsel özelliklerini de Baudrillard’dan yola çıkarak çözümlemeye ve değerlendirmeye çalışacağım. Yazının son bölümünde de sorunu Türk toplumunda özgülleştireceğim. Bunu yaparken bir yandan toplumsal ilişkiler zincirini bugüne değin yapıldığı gibi üretim ilişkilerinden çok, Baudrillard’a koşut olarak, tüketim ilişkileri ile irdeleyecek ve ayrıca da Türk toplumunun geleneksel olarak sanat yapıtını nasıl alımladığı sorusuna verdiğim yanıtı hep göz önünde bulunduracağım.

Kulka, kiçin bir estetik kategori olduğu görüşünde. Ne ki, bu tanım bir çatışmayı da içeriyor:
Madem ki, kiç bir estetik ulamdır ve madem ki estetik nitelik, aynı zamanda, estetik bir yetkinliği gereksinir, hatta bir önkoşul olarak ileri sürer, o takdirde kiçin hem estetik, hem de değersiz ya da niteliksiz olması nedendir?
Bu soruyu yanıtlayabilmek için kiçin iki ana özelliğini saptamak, bu amaçla iki de soru sormak gerekiyor:
a) Kiç kitle açısından son derecede çekicidir! Neden?
b) Kiç, sanatsal eğitimi olan seçkinler tarafından hep “kötü” diye tanımlanmıştır! Kiçi “kötü” kılan nedir?
Bu soruların yanıtlarını bulmak ve kiçi belli bir çözümleme tabanına oturtabilmek için üç temel koşulun saptaması gerekir:
a)Kiç ürünlerinin tümü yoğun bir duygusallıkla yüklüdür. Kiç üretiminde kullanılan nesneler “güzel”, “hoş”, “sevimli” ve “duygusaldır. Eğer resim söz konusuysa, yapılan çalışmalar soyuttan çok figüratif olmalıdır. Kişi, resmin duygusallığı karşısında kendisini güvenlik içinde ve rahat hissetmelidir. Duygusallık, izleyene, dolaylı yollardan değil, doğrudan iletilmelidir. Duygusallığı yaratan öğeler bireysel tercihlerle belirlenen şeyler değil, evrensel kabul görmüş şeyler olmalıdır. Duygusal diye kabul edilmiş kavramları sorgulamamıza yol açan değil, onların duygusallıklarını bir kez daha onaylamamızı mümkün kılan ve sağlayan şeyleri kapsamalı ve içermelidir.

Öyleyse ilk sonucu saptamış oluyoruz: Duygusallık ve bilinen şeylerin kiçin bünyesini oluşturması... Ağlayan bir çocuk resmi bu nedenle kiçtir: Hem tanıdık, bildik bir duygusallığı vurgular, hem de o duygusallığı sorgulamamızı değil, aynen kabul etmemizi mümkün kılar. Aynı şeyi kübist bir yaklaşımla ya da Duchamp’ın tekniğiyle vermek söz konusu olmaz. (Nedenlerine ayrıca değineceğim.) Çünkü, “o” resmedişte gerçeği zorlayan, hiç değilse öteleyen bir yan vardır. Kiçin öznesi ise basit anlamda ve düzeyde gerçekçi olmalıdır. Ne varki bu gerçekçilik 19. yüzyılın bir düşünce akımı da olan gerçekçilikle ve onun yaklaşımlarıyla karşılaştırılmamalıdır. Çünkü “o” yaklaşım da gerçeğin belli bir disiplin için (gerçekçilik) ötelenerek verilmesi demektir. Oysa kiçin gerçekçiliği biraz abartılmış, biraz da ilk bakışta göze çarpan, hiçbir değişikliğe uğramamış bir gerçekliktir Bu yönüyle ele alınırsa kiçin gerçekçiliğine gerçekdışılık demek bile olanaklıdır ya da fazla gerçek” diyebiliriz Bu nedenle de kiçin gerçekliği doğallık ötesi bir gerçekçiliktir.
b) Kiç sanatçısının, evrensel olarak hazmedilmiş herhangi bir yaklaşımın dışına çıkarak bir şey gerçekleştirmeye çalışması beklenemez. Kiç kendisini daima geleneksel (conventional) nitelik kazanmış estetiklerle bütünleştirir. 1860-70’lerde “izlenimci bir kiç” yapmak olanaksızdı. Oysa bugün izlenimcilikle kiç arasındaki sınır son derecede yakındır. İzlenimci bir kiç bugün olabilir. Çünkü izlenimcilik artık geleneksel bir olgu ve estetiktir.
Böylelikle ikinci özelliği de tanımlamış oluyoruz: Kiçin içerdiği nesne ya da konu bir çırpıda tanınacak türdendir ve bir çırpıda alımlanmasına olanak verecek biçimsel özellikleri içerir.
c) Üçüncü bir sonucu saptarken çok önemli bir noktaya değinmek gerekiyor: Kiç, sanatsal üretimde olduğu gibi, dünyaya yeni bir açıdan b olanak vermez. Kiç bildiklerimizi ve kabul ettiklerimizi önümüze bir kez daha getirir. Stereotipler yaratır. Nesneleri olabildiğince standart ve hatta şematik bir biçimde gösterir. Bu nedenle kiç resimlerde resmin ismiyle mesajı arasında tam bir beraberlik, tam bir tekabüliyet vardır. Kiçin “başarısı” da buradadır. Bir yapıt çağrışımlardan ne kadar uzakta kalarak, sadece belli bir kavramı en keskin biçimde anlatıyorsa kiç yönünden o kadar başarılıdır.
Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kiç, işaret edilen nesneyle ilgili bilgilerimizi, ona yönelik ilgilerimizi ve ona bağlı olarak ortaya çıkan çağrışımlar geliştirmez.
Şimdi sorduğumuz soruları yanıtlayabiliriz: İlk iki koşul kiçin neden bir kitle tarafından benimsendiğini açıklarken, üçüncü koşul kiçin neden “kötü” diye nitelendirildiğini ya da değerlendirildiğini belirtir.
Şimdi burada sorunu biraz daha derinleştirmek gerekiyor ve kiçle yaratıcı sanat arasındaki ilişkilere bakmak zorunluluğu doğuyor.
Yaratıcı sanatın temel sorusu “ne” değil, “nasıl”dır. Sanat tarihi, özünde biçimler tarihidir. Sanat dünyasına egemen olmuş tüm akımlar, temel felsefelerini belki düşünsel bir düzlemde saptarlar ama, önemli olan bir resimde, bir müzik parçasında sözcüklerle dile getirilen düşünsellik değildir. O resmin ya da o müzik parçasının düşüncenin temellendirilmesine olanak verecek biçimle dönüştürülmesi ve üretilmesidir.
Yukarıda 19. yüzyılın gerçekçilik akımını söz konusu ederken de değinmiştim: Gerçekçilikte bile sorun, dile getirilen görüşler olmaktan öte, o dile getirilen görüşlerin “resimde” nasıl gerçekleştirilebileceği, resmin o görüşler çerçevesinde, onların güdümünde nasıl üretilebileceğidir. Gerçekçiliğin, gerçekçiliği önceleyen ve sonralayan akımlardan hangi özgül biçimsel özelliklerle ayrılacağıdır.
Oysa kiç tüketicisinin böyle bir sorunu yoktur. O, nesnenin, simgenin içinden bakar. Kullanılan ya da üretilmiş olan nesne, aradığım gibi hiçbir dönüşüme uğramadan verildiğinden, kiç tüketicisi için önemli olan ağlayan çocuk veya eteğini kaldırmış kız çocuğudur.
Onların “ifade ettiği” şeydir. Onların arkasında yer alan ve izleyenin bir yerden sonra ancak sezgileri ya da çağrışımlarıyla ulaşabileceği noktalar değildir önemli olan.
Kiç tüketicisi bu nedenlerle, tükettiği ürünün bir şeyi gösteriyor, imliyor olmasını sever. Yani nesnenin kendisini sever. Fakat kiç tüketicileri, bir kiç ürününü beğendiklerinde bir estetik sunumu beğendiklerini sanarak kendileriyle gurur duyarlar. Kiç ürünlerinin, tüketim aşamasında özel bir önemle ele alınmasının ardındaki gerçek budur. Oysa beğendikleri zaten bildikleri, yaşadıkları “şeyler”dir.
Kısacası kiç, tıpkı güzel ya da çirkin gibi bir estetik kategoridir. Estetik bir tüketilme sürecine sahiptir. Bizim belli bir düzeye ulaşmış bilinçler olarak şunu ya da bunu kendi beğenimize uygun bulmamamız, onu kiç diye tanımlamamıza olanak vermez. Kiç, kendi özgül koşulları, öğeleri ve özellikleriyle ele alınması ve tartışılması gereken bir gerçekliktir.
Bu imlediğim noktaları biraz daha derinleştirebilmek için şimdi de soruna toplumbilimsel açıdan eğilelim.
Kiçi toplumbilim açısından irdeleyen, çözümleyen çok sayıda çalışma var ve bunların tümü kiçi kapitalist düzenin bir uzantısı, olarak görüyor ve değerlendiriyor. Sınıfsal kaymaların çokça yaşandığı, kül türel kararsızlıkların egemen olduğu toplumlarda kiçin daha hızlı bir biçimde ürediğini de gene bu çalışmalardan öğreniyoruz.
Özellikle Türkiye gibi kırsal alanın hızla çözüldüğü ama kent kültürünün aynı hızla başatlaşamadığı toplumlarda kiç, giderek ağırlık kazanan bir gerçek; fakat ondan önce de, bir edip eyleme biçimi.
Bu tanıma bakarak kiçi sadece azgelişmiş ya da gelişmekte olan toplumlarda öne çıkan bir olgu diye mi saptamalıyız?
Köyden, kırsal kesimden, feodal ilişkilerden kentsel alana geçiş burjuvazi-kapitalizm denklemine yaslandığına göre, ilk bakışta bu tanımın yadırganacak bir yanı yok. Ama bu tanım eksik; ya da bazı noktalarının vurgulanmasını gereksiniyor.
Kiç, kapitalizmin egemen, kent yaşamının geçerli olduğu toplumlarda ortaya çıkar; fakat kapitalizmle ilişkisine karşın bir yaratı olarak kapitalizmin değil, ara dönemlerin, geçiş süreçlerinin ve çatışmaların uzantısıdır.
Kiçi anlayabilmek için kapitalizmin ürettiği yeni toplumsallığın mantığını ve mekanizmasını iyi bilmek gerekiyor.
Bu nedenle ben sorunu geleneksel üretim-kapitalizm ilişkileri içinde değil, tüketim-neokapitalizm ilişkileri içinde ele almaktan yanayım. Baudrillard’dan bu nedenle yararlanacağım; çünkü o da aynı şeyi yapmaya çalışıyor: Neo kapitalist/tüketim toplumlarının anatomisiyle uğraşıyor.
Kiçi, Baudrillard’ın neokapitalist tüketim ilişkileri içinde nasıl irdelediğini görebilmek için, ilkin onun bu toplumları nasıl ve hangi kavramları kullanarak çözümlediğini izlememiz gerekiyor. Baudrillard’ın bu yolda attığı ilk adım, geliştirdiği ilk kavram “yüksekgerçek” (hyperreal) kavramı.
Yüksekgerçek gerçek olmayan (unreal) değil, gerçekten daha fazla olandır. Bu anlamıyla Kellner’e göre gerçek, “eşitinin üretilmesine olanak veren şey” diye tanımlanırken, yüksekgerçek de “zaten üretilmiş olan şey” diye koyulur.
Ama nasıl üretilmiş şey?
Üretilmiş ve “gerçek” diye tanımlanan nesne, özünde, bir mimesistir. Doğada yer alan bir şeye “benzetilerek” oluşturulmuştur. Gönderileni (referansı) doğa(llık)tır. Oysa yüksekgerçekte özgün kaynak aradan çıkarılmıştır. Nesne daha önce üretilmiş olan nesneye bakılarak “yapılır”. Gerçek nesne matrisler, bellek bankaları kullanılarak üretilir; yüksekgerçek nesne ise modele öncelik tanır.
Neokapitalist toplumları model olgusundan yalıtarak ele almak olanaksızdır. Bu toplumlar artık taklit (simulation) toplumları olmuşlardır. Her geçen gün toplumsal yaşamın bir başka parçası için modeller, davranış kalıpları, çeşitli düzgüler (code) üretilir ve önerilir. Bununla kalınsa gene de iyi!.. Toplum belli bir mimisise dayanan gerçeği aşar, yüksekgerçeğe geçer ve modayı, medyayı, mimariyi, tüketim kalıplarını ve eğilimlerini üretilmiş modellere ve matrislere bakarak yeniden üretir...
Bu nedenle neokapitalist toplumlar yüksekgerçek toplumlardır. İşin kötüsü bu yüksekgerçek, düşünceyi ve davranışı da boyunduruğu altına alır. Düşünce ve davranış da günlük toplumsal ilişkilerle çoğalan düzgüler, modeller ve göstergelerle (sigrts) belirlenmektedir artık.
Yaşamı ve insan ilişkilerini oluşturan her şey (önceden) tasarlandığı, düzenlendiği ve nihayet denetlendiği için böyle bir evrende patlamaya dönüşen çelişkiler ve çatışmalar yoktur; olmayacaktır da... Çünkü bu toplumlarda ve bu yaşamda insanın kendisine sıkıntı veren şeyi “adına”, “yerine” eleştirebileceği bir gerçeklik yoktur; kalmamıştır. Dolayısıyla bu yüksekgerçek evrende toplumsal bir eleştirinin ya da eleştirel bir sanatın olması bile olanaksızdır.
Bu, Baudrillard’ın kiç olgusunu çözümlerken yaptığı ilk saptama:Yüksekgerçek; yani modellerin modeller aracılığıyla üretimi ve o modelin de bir başka modele modellik etmesi... Dolayısıyla gerçeğin yok olması; yitmesi ve gerçek olmayanın gerçeğin yerine ikame edilmesi...
Baudrillard, buradan bir başka noktaya sıçrar ve tüketim kavramını tanımlamaya çalışır. Elbette gerçek-yüksekgerçek ilişkisi içinde.
Baudrillard’a göre “tüketim, tarihsel ve yapısal olarak şeylerin gerçekliğini yadsıyan göstergelerin yüceltilmesidir.”
Burada da aynı ilişkinin kurulduğunu söylemeye gerek yok. Gerçeği yadsıyan göstergenin yüceltilmesi, yani yaşamla özdeşleşmesi; hatta onu aşması, giderek “onların” bir değerler sistemi oluşturması... Bunlar Baudrillard’ın daha önce gözden geçirdiğimiz ve neokapitalist toplumlarda temel özellikler diye gördüğü olguların bir başka boyutta tanımlanması. O boyut da bu olguların nesnel birer gerçeklik olmaktan çıkıp bireyin yaşamında temellük edilmesidir. Bu temellük tüketimi oluşturuyor.
Baudrillard az önce gördüğümüz “taklit modelini” yalnız nesnelerle bağlı bir kavram olarak ele almıyor. Onu, insanın kendisine ait gerçeğiyle de iç içe geçiriyor. Bunu yaparken de simülasyon modelini bütünleyecek yeni bir kavram koyuyor ortaya: Yenidençevrim (recycling).
Baudrillard’a göre “profesyonel bilgi, toplumsal konum ve kişisel ilerlemeyle birlikte ele alındığrnda toplumlarımızın (neokapitalist toplumların) en karakteristik öğelerinden birisi yenidençevrimdir. Örneğin vücudun yeniden keşfedilmesi (check-up’lar yoluyla) vücudun yenidençevrime sokulmasıdır; yenidençevrilmesidir...”
Bu, doğanın yeniden çevrilmesiyle aynı anlama gelir. Doğa, artık simgesel de olsa, kültürün karşısına dikilen, ona muhalefet eden birincil ve özgün bir varlık özelliğini yitirmiş, kendisine ait simgelerin kullanılmasıyla bir “taklit modeline” (simulation model) dönüşmüştür.
Böylece Baudrillard, kiçin ne olduğunu toplumbilimsel açıdan tanımlama yolunda ikinci önemli kavramı koyar:
Yenidençevrim.
Kiçin bu iki kavram aracılığıyla nasıl çözümleneceğini anlayabilmek için burada da durmaz, “yeni” bir kültür tanımı yapar.
Baudrillard, bugün, toplumsal olan her şeyin çevrimle yüz yüze olduğunu söyler. Eğitimden sağlığa, doğadan bilimsel, teknik değerlere kadar her şey bu gerçek tarafından kuşatılmıştır... Her şey, der, moda gibi değişmek zorundadır. Kitle kültürünü egemenliği altına almış olan da bu temel ilkedir. Medyalar aracılığıyla “kültürlüleştirilmiş” olanların kültürü değil, ancak yenidençevrilmiş kültürü edinmeye hakları vardır; ama, “kültürlü” olanlar da kendilerini bu gelişmeden kurtaramazlar. Kültürel alanda bugün kısa erimli, moda gibi sürekli değişen, dolayısıyla da birçok kısıtlaması olan bu gerçeğin yaşanmasından doğan sıkıntılara göğüs germektir.
Bu
a) çeşitli ürünlerden, üretimlerden, düşüncelerden ve geleneklerden tevarüs eden özellikler ve
b) kuramsal yansımalardaki süreklilik ve bu yansımanın aşkın eleştirel ve simgesel işlevi diye tanımlanan kültür kavramının tümüyle zıttı olan bir yaklaşımdır.
Çünkü kültür de tıpkı eşyalar gibi “son moda” olmak zorundadır. Bu da kültürün medyalardan üretilmesi anlamına geliyor. Medyaların başvuru düzgülerini (referance codes) kullanarak, tıpkı eteklerin boyunu saptar gibi bir kültür üretmek artık olanaklı. Bu, bizi, taklit modelleriyle karşı karşıya getiriyor. Onları da, “teknolojik yapıların kullanılmasıyla oluşturulmuş şeyler diye tanımlayabiliriz”.
Peki, böyle bir kültürde yaratıcılık, tekdüzelik arasındaki çatışma, çelişki ya da uzlaşma nerelerde ortaya çıkıyor?
“Bu anlamda kültürel yaratıcılıkla andığım teknik uygulama arasında hiçbir fark yoktur. Avangart yaratıyla kitle kültürü arasında hiçbir farkın olmaması gibi... Kitle kültürü stereotip konuları ve olguları içerik olarak sunarken (Kulka’nın söylediklerini anımsayalım) avangart da ifade kiplerini biçim diye sunmaktadır. Ama sonuçta ikisi de belli bir amplitütten ve frekanstan geçirerek belli bir düzgüyü kullanmaktadırlar.”
Kiçe ulaşan yolda iki temel kavram, yüksekgerçek ve yenidençevrim kavramlarını kültürel üretim ya da kültürel yapı içinde belirleyebildik. Ayrıca yenidençevrimin, yüksekgerçeğin, dolayısıyla da taklit modellerinin esas olduğu bir kültürel ortamda avangart, öncü, eleştirel yaklaşımların ve sanatların gerçekleştirilemeyeceğini de gördük.
Buraya kadar olanlar kiçin neden neokapitalist ve neden tüketim toplumlarında adeta kaçınılmayacak bir yazgı gibi yükseldiğini bize örtülü bir biçimde de olsa anlatmaktadır. Fakat biz bununla yetinmeyelim ve son olarak Baudrillard’ın kiç konusuna bakış açısını ve temel savlarını ele alalım:
Ona göre kiç olgusunun ardında tüketim toplumlarının sosyolojik gerçeği yatmaktadır. “Tüketim toplumları devingen toplumlardır. Büyük insan kitleleri toplum merdiveninde yukarı çıkar, daha yüksek bir yerde olmayı ister, yanı sıra da kültürel istemlerde bulunurlar. Kültüre yönelik istemlerinin bir tek nedeni vardır: Bulundukları yeri çeşitli göstergelerle vurgulamak. -. Kısacası kiç, toplumsal hareketliliğin bir bağıl değişkenidir.Toplumsal devinimi olmayan toplumlarda kiçten söz etmek de olanaksızdır…”
Galiba başta yaptığım saptamanın altını bir kez daha çizmiş oluyoruz: Kiçi üreten, kent yaşamına yerleşmemiş, ona yabancı olan kesimlerdir; fakat, belli bir kiç gerçeğinden söz açabilmek, o gerçeği algılayabilmek için yerleşik bir kent yaşamının mevcudiyeti kaçınılmazdır. Bu da yetmez; kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliği adeta bir ön koşuldur. Kısacası kırsal üretecek, kapitalist ve kentsel olan algılayacaktır.
Öyleyse şu önemli saptamayı yapmak zorundayız: Kıç üretilirken otantik bir şeydir ama, algılanması ancak bilinçle olanaklıdır. Bu da kiçi belli bir kategoriye yerleştiren en sağlam ve en güçlü savdır.
Baudrillard, sorunu bu sınıfsal çerçevede ele almayı sürdürür:
“Büyük insan kitleleri belirli bir gösterge kategorisine yönetip onu kendileriyle bütünleştirdiklerinde, üst sınıflar başka göstergelere yönelerek ve onları kullanarak araya bir uzaklık sokarlar. Bu ikinci kategorilerin (üst sınıfların kategorileri) nicelik yönünden sınırlı olduğunu vurgulamak gerekir. (Az bulunan ‘şeyler’ ve onlara yönelme mantığı.)
Kiç, “farklı olmak mantığına, o mantığın bir türevi olduğundan yeni hiçbir şey eklemez. Sonuç bellidir: Kiç nicelik olarak çoğaldıkça çoğalırken, “yüksek sınıf’a ait mallar nitelik boyutlarını daralttıkça daraltırlar ve sayılarını da gitgide azaltırlar...”
Peki, bütün bunlardan sonra kiçin toplumbilimiyle estetiğinin kesiştiği bir düzlem yok mudur?
Vardır! Üstelik Baudrillard o düzlemi, kiçin türevsel dediği işlevinden yola çıkarak bulur.
“Bu türevsel işlev kiçin estetik ya da anti-estetik işleviyle de bağlantılıdır. Kiçin güzellik ve özgünlük estetiğinin karşısına ona muhalif olarak çıkardığı taklit (simulation) estetiğidir: Kiç, nesneleri doğal olmayan boyutlarda, daha küçük, daha büyük ölçeklerde yeniden üretir; malzemeyi taklit eder biçimlerle oynar; farklı biçimleri uyumsuz bir yaklaşımla birleştirir; modayı tekrar ettikçe eder. ama modanın oluşum süreciyle ve bağlantılarıyla ilgili değildir; sadece sonucunu kullanır.
Bu taklit (simulation) estetiği kiçin yüksek sınıflara ve toplumsal beklentilere yönelik arzuları dile getirmesiyle yakından ilgili ve aynı zamanda da (nesnenin altkültürünü öne çıkarması nedeniyle) kültürsüzleşme estetiğiyle bağlantılıdır.”
Böylece Kulka’nın, sorunu felsefi ve estetik özellikleriyle ortaya koymasından sonra Baudrillard’ın da aynı sorunu sosyo-filozofik bir yaklaşımla ele aldığını gördük. Kiç, bu iki düzlemin kesiştiği, birleştiği bir noktada beliriyor.
Fakat önemli olan bunların biraz daha ötesinde yer alan bir başka gerçek; o da şu: Kiç, Baudrillard’ın önemi de burada, görüldüğü gibi salt nesneye yönelik, neredeyse fetişleştirilmiş bir yaklaşımın ve tanımlamanın ürünü ya da sonucu değil. Neokapitalist, tüketim toplumlarını, Baudrillard’ın açtığı izlekten yürüyerek, düşünürseniz, kiçin, bir yaşama, bir edip-eyleme türü olduğunu göreceksinizdir! Belki bu da ye ni bir şey değil; insanın sezgileriyle ulaşabileceği bir başka sonuç. İşin “vahim” yanı, kiçin farkında olmadan içinde yaşadığımız toplumlarda tümümüzü, bireysel yaşantılarımızla birlikte kuşattığıdır.
Ya da şöyle söyleyeyim: Eğer kiç yüksekgerçek ve yenidençevrim olgularıyla bu denli yakından ilgiliyse ve iç içe geçmişse, yenidençevrim de bizim bedenlerimizi bile kuşatan, tutsak eden bir olguysa, o takdirde hepimiz farkında olmadan bir kiçin içinde yaşıyor ve belki de kiçe onca karşı olmamıza rağmen onu üretiyoruz... Bu nedenle kiçe bir kavram olarak karşı çıkmaktan öte, onu üreten koşulların bireysel yaşamlardan nasıl kopartılabileceğini araştırmak, onun üstünde düşünmek gerekiyor. İşin bu yanını Türk toplumunu söz konusu ederek tartışalım...
Çok yeni bir şey söyleyecek değilim; Kulka’nın ve Baudrillard’ın verilerini kullanarak Türk toplumuna bir kez daha bakmak istiyorum:Her şeyden önce Baudrillard’ın kiçi tüketim toplumlarıyla ilişkilendirmesi üstünde durmak gerekir. Tüketim toplumları eğer deyin- gen toplumlarsa ve kiç, üst sınıflara yükselmek isteyen kişilerin arzularını imleyen üretimler ve yaklaşımlarsa, Türk toplumunun kiçle neden bu denli iç içe geçtiğini açıklamak kolaylaşıyor.
Birkaç kültür düzlemi arasında sıkışmış, birkaç ideoloji arasında bunalmış bir toplum, kırdan kente yönelik bir göç olgusunu yıllardır yaşıyorsa, bununla da kalmayıp, kent kültürü içinde sınıfsal konumunu sürekli bir biçimde değiştirme çabasındaysa, yurt dışına gönderdiği binlerce, milyonlarca insanın geriye şu ya da bu biçimde dönmesiyle, yaşadığı ve yaşattığı kültürü sorgulamaya açıyorsa, kiç o toplumun “doğal” bir üretimi olacağı gibi, sağlıklılığının da bir koşulu, bir göstergesi olacaktır. Öncelikle bunu iyi bellemek gerekiyor.
İkincisi, Türk toplumunun yaşadığı garip bir para patlaması söz konusu. Para, sermaye olarak ele alındığında eğer bir süreç içinde oluşmuyorsa, sınıfsal bilincini de oluşturamaz. Türkiye 150 yıldır burjuvazisini oluşturmaya çalışıyor ve bunu da henüz başarabilmiş değil. 1980 sonrasının bu doğrultuda yalan yanlış, çarpık çurpuk da olsa attığı önemli adımlar var. Fakat bu dönemin biriktirdiği sermaye de, işin kötüsü, bilinç ve ideoloji üretiminde son derecede yetersiz; son derecede kısıtlı, hatta “sakıncalı”. Feodal değer yargılarının denetlediği ve belirlediği bir burjuvazidir bugün söz konusu olan. Bu bir; bir de toplumun ideoloji olarak yaşadığı “değişim” gerçeğini bunun yanına ekleyiniz; o takdirde kiçin niye bu kadar benimsendiği anlaşılacaktır. Benimsenmesinden öte, kiçin neden günlük yaşamlarımızı egemenliği altına aldığı sorusu nesnel bir gerçek olarak yerli yerine oturtulacaktır.
Son olarak bir noktanın altını daha çizmek gerekiyor: Ben, 1980 sonrasında giderek artan bir şiddetle yaşanan nostalji rüzgârlarını “eksik burjuvazi”ye bağlıyor, kendisini nostaljiye kaptırmış olanları “eksik burjuvalar” olarak görüyorum. Yoktur değil, vardır; nostaljinin de estetiği, toplumbilimi yapılmıştır, o haritalar da çıkarılmıştır ama, insan nostaljiyi bir yaşama biçimine dönüştüremez; dönüştürmemelidir. Dönüştürürse neler olacağını Beyazlar Kirli isimli kitabında anlattığımdan burada ona değinmeyeceğim ama, insanların akıllarını kiçe takmış olmalarını, fakat onu da hiç çözümlemeden, kendi beğenmedikleri şeylerle özdeleştirmelerini ben bu gerçeğe bağlıyorum: Hani, kiçi kırsal üretir, kentsel algılar ve tartışır dedik ya, işte kentsel kendisini belli bir sistemle bağladığından, onu görmediği zaman karşısına çıkan her şeyi bir nostalji içinde, kiç diye alımlıyor. Ne kadar yanlış olduğunu söylemeye gerek var mı?
Kentli daha gerçekçi, daha kalıcı bir değerler sistemine ulaştığında olur olmaz şeyi kiç diye nitelendirmeyeceği gibi, kiçi bir veba gibi tanımlamaktan da kurtulacaktır.
Çok önemli bir diğer nokta ise Türk toplumunun sanata yönelik ve bu konudaki geleneksel denebilecek bakış açısı.
Ben, Selçuklu-Osmanlı döneminden bu yana oluşturucu güçlerin sanatı hep bir işlevsellik çerçevesi içinde algıladığını düşünüyorum.
Yerleşik düzene geçmesi bir hayli güç olan, geçtikten sonra da devingenliğini yüzyıllar boyunca sürdüren bir toplumun sanatsal üretimini ancak işlevsel araç ve gereçlerin çevresinde, biçimi ancak onları bütünleyecek bir işlevsellikle gerçekleştirmesini doğal karşılamak gerekir. Özellikle de cemaat ruhunun egemenliği altında kalmış, bireyselliğin gelişmesine engel olmuş, bu nedenle de ifade olanaklarını ve özgürlüklerini kısıtlamış bir toplumun, “farklılık” tabanına dayanan bir sanatsal üretimi gerçekleştirmesi kolay değildi.
Bu nedenle olsa gerektir; Batı, Türk-İslam sanatına eğildiğinde onu hep belli “işlevsel” üretimlerle özdeşleyerek tanımlar: Halılar, kilimler, hamam tasları, mangallar.., Biraz daha soyutlamaya yönelik çabalar alarak da en çok minyatürlerle mimariyi vurgular.
Saydığım son iki üretimden hangisini alırsanız alın, benim ilk saptamam pek değişmez: Minyatürlerin neyle bütünlendiği ve ne ölçüde işlevsel olduğu bellidir. Mimari ise son derece somut bir sanattır. Hiç değilse “öncelikle” somuttur. Soyutlamaya yönelik arayışları, yorumları işin ikinci boyutunu oluşturur.
Bu gelenek ve bu alışkanlıkla bakıldığında kırsal üretim ilişkileri içinde yer alan bugünün insanı da sanatın soyut ve kavramsal yanıyla değil, somut ve işlevsel yanıyla ilgileneceğini düşünmek olanaklı.
Kulka, kiç izleyicisinin simgenin ve nesnenin içinden baktığını söylüyordu. Doğrudur. İzleyen, kiçin çağrışımlarından, kiçin soymalarından etkilenmez. Kiç üretimin de böyle bir arayışı, böyle bir çabası yoktur. O takdirde bu tavrın Türk toplumunun geleneksel yaklaşımına da bilincine de ters düşmediğini söylersek acaba çok mu ileri gideriz? Sanmıyorum; aksine, ancak buradan hareket edersek toplumun bu konudaki girişimlerini ve arayışlarını temellendirebileceğimiz kanısındayım.
Öyleyse... Kiç Türk toplumunun toplumbilimsel gelişme öğeleriyle olduğu kadar, bu toplumun sanat yapıtına bakış açısıyla da örtüşen bir kavramdır. Kiç’i, bir edip-eyleme biçimi olarak tanımlarsak, kiçin, tüketim toplumlarının genel eğilimleri ile her yanımızı kuşattığını vurgularsak iki sonucu işaret etmek gerekir:
Hepimiz kiçle iç içe yaşıyor ve kiçi üretiyoruz, bir; bir de arabesk dediğimiz şey, bir kavram kaydırmasıyla artık genel olarak kiç diye tanımlanmalıdır, iki. Yalnız bunu yaparken kiçi kendi gerçeğimizle, kendi öznel seçimimiz ve beğenilerimizle değil, nesnel boyutuyla ele almak zorundayız. |