ZAMANIN TİNİ

1908'e Kadar Avusturya-Macaristan / Z. A. B. Zeman
Franz Joseph İmparatorluğu

Habsburg İmparatorluğu, yarım yüzyılı aşkın bir süre, çeşitli ulusların isteklerine ve aralarındaki çekişmelere göre yönetilmişti. Emekçi sınıfının hareketleri bile, uluslara göre değişiyordu. Bu ulusların dağılmasını önleyen tek kişi, bir çeşit yargıçlık görevini de yüklenmiş olan İmparatordu.

 

1908 yılında büyük devletler ara­sında, Avrupa'nın dışına taşmamış olan tek devlet Habsburg İmpara­torluğuydu; denizaşırı ülkelerde hiç sömürgesi yoktu; olması için de hiç çaba göstermemişti. Avusturya-Macaristan, adından da anlaşılacağı gibi, iki devletin birleşmesinden meydana geliyordu. Vi­yana ve Budapeşte'de iki ayrı hü­kümet vardı; devletlerin, meclisleri de ayrıydı. Sadece Maliye, Savun­ma ve Dışişleri Bakanları aynıydı. Başta da Habsburg hanedanı bulu­nuyordu. Hanedan, on bir ulusu yö­netiyordu: Alman, Macar, Polonya­lı, Çek, Slovak, Sloven, Sırp, Hırvat, Ukraynalı, İtalyan, Romen. Ama bu ulusların birleşip kaynaşmaları sağlanamamıştı.

Franz Josef: İmparator ve Kral 1908 yılında, Avusturya-Macaristan, I. Dünya Savaşı'ndan önceki en bü­yük Avrupa buhranını yarattığı sı­rada, Avusturya İmparatoru ve Ma­caristan Kralı Franz Josef 78 ya­şında bulunuyordu ve hükümdar­lığının 60. yılını kutlamaktaydı. Kendisinden önce gelen hükümdar­lar gibi, Franz Josef de, Tanrının Habsburg Hanedanını hükümdar­lıkla görevlendirdiğine inanıyordu. 1848'de tahta geçen tüysüz delikan­lı, kısa zamanda ciddî bir yönetici olup çıkmıştı. Çenesine kadar inen uzun favoriler ve kocaman bir bı­yık bıraktı. Bu favori ve bıyık mo­dası kısa zamanda bütün Orta ve Doğu Avrupa'yı sardı. Habsburg ordusunda olsun, devlet memurları arasında olsun, hatta Doğu Galiçya'daki uzak istasyonlarda olsun; Franz Josef'e benzemek isteyen bir sürü insana raslanıyordu. Franz Josef'in favori ve bıyık mo­dası yeniydi, ama kendisi modası geçmiş bir hükümdardı. Son sözün kendisinde olmasını istiyordu her zaman. Düşüncelerine karşı çıkan devlet adamları olursa, onlara kendisini Tanrının tahta geçirdiğini hatırlatıyordu.

1867 Anayasasına göre bazı hakları elinden alınmıştı, ama buna aldırdığı yoktu. Dilediği gibi hareket ediyordu. İstediği za­man savaş açıyor, istediği zaman barış anlaşması imzalıyordu. Mecli­si toplamak da, dağıtmak da onun elindeydi. Devlet adamlarını gö­revlerinden uzaklaştırabiliyor, yer­lerine istediği memurları getirebi­liyordu. İki devleti yöneten Bakan­lar Konseyine, «Gemeinsame Ministerrat» a başkanlık ediyordu. Bu davranışlarına rağmen, Franz Josef, Avusturya-Macaristan'daki başarılı devlet adamları tarafından bile hem seviliyor, hem de beğenili­yordu. Çok çalışkandı. İstediği za­man son derece cana yakın olabi­liyordu; büyük bir etki gücüne sahipti. Devlet adamlarıyla sadece resmî konularda görüşmeler yapar­dı. Hangi konularda ve kaç dakika konuşulacağına ancak o karar ve­rirdi. Dışişleri Bakanıyla yarım sa­atlik bir görüşme mi yapılacak; bu süre otuz dakikayı hiçbir zaman aşmazdı. Bir keresinde, Hanedanı eleştirmeye kalkan Sosyal Demok­ratlardan birini yirmi dakikalık bir görüşmeye çağırmıştı. Yirmi da­kikanın sonunda Sosyal Demok­rat toplantı salonundan çıktığın­da, Franz Josef orada bulunan bir bakana dönüp, «Ne kadar kibar davrandı» dedi. İmparatorun 68 yıl­lık hükümdarlığı boyunca yaptığı birkaç nükteden biriydi bu.

Prusya yenilgisinin etkisiyle ve Ma­car ileri gelenlerinin baskısıyla Franz Josef, 1867 yılında Avustur­ya ile Macaristan'ın ayrı hükümet­ler tarafından yönetilmesini kabul etti. Geçici bir yenilgi olarak görü­yordu bunu. Bir süre sonra devleti yine merkeziyetçi bir yönetime kavuşturmak amacındaydı. Ama du­rum istediği gibi gelişmedi; 1908 yılına gelindiğinde, bu sistem bütün özellikleri ve sonuçlarıyla yerleşmisti; 1918'de İmparatorluk yıkılıncaya kadar da devam etti. Bu iki hükümet sistemi sağlam te­mellere dayanıyordu aslında. Dış­işleri, Savunma ve Maliye Bakan­ları «ortak» bakanlardı. Bu bakan­lar ve iki devletin meclislerinden gelen delegeler, birliğin korunması­nı sağlıyorlardı. Macar ileri gelen­leri kendi meclis ve hükümetlerini kontrol ediyor, Almanlar da Avus­turya meclis ve hükümetini etkili­yordu.

1867'den sonra, işler o kadar kötü gitmedi. İki devletin ortak kurum­ları işbirliği yaptılar ve bu işbirli­ğini aksatmadan sürdürdüler. Bu arada İmparatorun öteki milletler üzerindeki yetkileri de artmıştı. Söz gelişi, İmparator bir devlete üni­versite kurma yetkisini verebilir, öteki devletin okullarını da kapata­bilirdi; böylece, istediği devleti eği­tim bakımından daha güçlü kılabi­lirdi; iki devletten istediğini koruya­bilirdi. Büyük bir silahtı bu; İmpa­rator da bu silahı gerektiği gibi kul­lanmasını bildi. Ama zamanla siya­setçiler, İmparatorun bu yetkilerin­den bıktılar, durumu hoşgörüyle karşılamamaya başladılar. Bu arada, Macarlarda milliyetçilik hareketi yeni yeni gelişiyordu. 1910 nüfus sayımına göre, Macaristan'­da 10 050 575 Macara karşılık Macar olmayan 10 885 943 kişi vardı. Ma­car yöneticilerinin bu korkunç du­ruma aldırdıkları yoktu. Ancak on­lar da Hırvatistan-Slovenya şeklin­de bir Hırvat muhtariyeti tanımış­lardı, ama bu bağımsızlık Macar­ların Avusturya içindeki durumuna benzemiyor, Hırvatlar aynı du­rumda bulunmuyorlardı. Macarla­rın başka uluslara tanıdığı hak bundan ibaret kaldı. Budapeşte Hükümeti, Macarların dışından ge­len her türlü milliyetçilik hareke­tini daha başlarken bastırıyordu. Macarlarda milliyetçilik duygula­rı uyanmıştı gerçi, ama halkta bu bilinç yerleşmemişti. Macar ileri gelenleri ve toprak sahipleri halkı eziyordu. Onlar için, ezilenlerin Macar ya da Hırvat olması hiç önemli değildi. Bu da, yöneticiler ile halkın arasında bulunması gereken dayanışmanın bir türlü kurula-mamasma yol açıyordu Viyana, Macaristan'da cılız bir bi­çimde de olsa başlayan bu milliyet­çilik hareketlerine ses çıkarmıyor­du. Daha doğrusu, ikili hükümet sistemi, Viyana'nın bu işe karışma­sına, el koymasına engel oluyordu.

Millet Hiyerarşisi
Avusturya'daki durum, Macaris­tan'daki durumdan çok daha karı­şıktı. 1910 nüfus sayımına göre, Al­manlar azınlıktaydı; bir Almana karşılık Alman olmayan iki kişi vardı ülkede. 1867 ile 1908 yılları arasında Avusturya'daki bu milli­yetçilik meselesi iyice karıştı. Sa­nayileşme hareketi yüzünden, Al­man olmayan köylüler, Alman şe­hirlerine akın edip oralara yerleş­meye başladılar. Bu arada, Alman olmayan orta sınıf halkta da sayı­ca bir artış görüldü. Almanlar üs­tünlüklerini devam ettiremiyorlardı artık. Bu durum çeşitli partilerin kurulmasına, Habsburg Hanedanı­na karşı bir akımın başlamasına ve Almanların Berlin ile Hohenzollern Hanedanına dönmesine yol açtı. Avusturya'daki Almanların kurtu­luşu böyle sağlanabilirdi ancak. 1908 yılına gelindiğinde, Avustur­ya'da bir milletler hiyerarşisi kurul­muştu: En tepede Almanlar vardı, ama durumları pek sağlam değil­di. İmparatorun şimşeklerini de üst­lerine çekmişlerdi. 1878'de Alman­lar Bosna-Hersek'in işgaline karşı çıkmışlardı; bu da İmparatoru si­nirlendirmiş, İmparatorun Slavları tutmasına sebep olmuştu. Ama ay­nı yanlışlığı iki kere yapacak insan­lardan değildi Almanlar; 1908'de Bosna-Hersek'in ilhakını destekle­diler.

Avusturya'daki Slavlara gelince, imparatorluğun kanatları altında en sağlam yeri tutanlar Çeklerdi. 10. yüzyılın başlarında kendi dille­rinde edebiyat eserleri vermeye başlamışlardı. Daha önceki yıllar­da, Çekçeyi sadece köylüler konu­şurdu; iki yüzyıl bu dilde aşağı yu­karı hiç edebiyat eseri yazılmamış­tı. Dilin edebiyatta ölümsüzlüğünü bulmaya başlamasıyla Çek milliyetçilik akımı da ilk filizlerini verdi. Bu akımı küçük bir topluluk başlattı önceleri. 1848'de Prag'da yapılan bir toplantıda, bu topluluğu üyelerinden biri, «Şu anda tavan çökerse Çek milüyetçilik akımı altında kalır, sona erer,» dedi. Yalan söylemiyordu, böbürlenme  değildi bu; gerçeğin ta kendisiydi.

 Çek    milliyetçiliğinin     gelişmesi: Franz Josef'in imparatorluğu zamanında oldu: Çekler için okullar kuruldu, tarihleri yazıldı; bu tarihi kaleme alan Frantişek Palacl Millet Meclisine üye seçildi. 1882'de Prag Üniversitesi Çek ve Alman bölümlerine ayrıldı; Çek Tarihçisi Josef Pekar'a göre, bunu «Bilim Akademisinin, sonra Sanat Akademi'sinin, daha sonra da Brno'daki Teknik Üniversitenin kuruluşu» izledi.  Josef  Pekar,   bu  Akademilerin ve Üniversitenin  kuruluşunu önemli olaylar olduğunu belirtiyor. «Daha üstün bir kültürel hayata ulaşmamızı sağladı bunlar. Bilinçli bir millet olabilmek ve varlığımızı sürdürebilmek için kültürümüzü son derece geniş olması gerekmektedir...» Ama aynı tarihçi, Franz Josef’in ölümünden sonra yazdığı bir yazıda,   İmparatoru  değerlendirirken onun Çek milliyetçiliğine sağladığı yararları bütün bütün unutmuş görünüyor: «Bir tarihçi, Franz Josef'in hükümdarlığını özetleyetlecek bir fomül araştırmaya kalkarsa, bu formülü hanedanlık ilkesiyle milliyetçilik ilkesinin çatışımasında ve çelişmesinde bulacaktır. Çeklerle hanedanlık arasındaki çekişme zaman zaman oldukça artl Ama I. Dünya Savaşının çıkışına kadar, Çek siyasetçilerinin büyük çoğunluğu   kendilerini   Avustuya nın sorunlarına öylesine vermişledi ki, Çek milliyetçiliğini ancak İmparatorluğun sınırları ve imkanla içinde düşünebiliyorlardı.

Polonyalıların Viyana üzerindeki etkileri Çeklerin etkilerine göre çok daha büyüktü.   Bohemya   ve   Moravya aristokrasilerinin Viyana'yla ilişkleri daha düzenliydi. Polonyalıların Hükümette her zaman bir üyeleri bulunurdu; Mecliste de Almanlarla işbirliği yaptıkları için çoğunluktan yanaydılar. Franz Josef Polonyalılara pek güvenemiyordu; onun için Doğu Galiçya'da yeni bir milletin gelişmesi­ne yardımcı oldu: Ukraynalıları ko­rudu. Ukraynalıların Avusturya yöneticileri, tarafından desteklen­melerinin bir nedeni daha vardı: Çoğu Çarlık Rusyası'nda yaşıyordu; Ruslar da Bosna buhranından ön­ceki yıllarda, Ukraynalıları Avusturya-Macaristan'a karşı durma­dan kışkırtıyorlardı. Avusturya-Ma­caristan, Ukraynalılara iyi davranarak önlemeye çalıştı bunu. Başa­rı da kazandı; sonunda Rusların çabaları boşa çıktı, Ukraynalılar Ruslara düşman kesildi. I. Dünya Savaşı sırasında da Ukraynalıların bağımsızlık hareketleri Avusturya­lılar tarafından desteklendi. Habsburg Hanedanının milliyetçi­lik akımlarıyla doğrudan doğruya bir ilişkisi yoktu; bu akımlar üstün­de baskı kurmak istiyordu sadece. Böylece ortaya özel bir durum çık­mış oluyordu: Habsburgların özel durumu. Avrupa'daki bütün hane­danlar kendilerini hiç olmazsa bir millete bağlı görüyorlardı. Birçok milletin bir araya gelmesinden do­ğan Rusya'da bile Romanovların durumu böyleydi. Habsburg Hane­danı ise hiçbir millete bağlı değil­di; gücü de, zayıflığı da bundan ile­ri geliyordu.

Ülkenin ekonomik durumuna göz atılınca, az gelişmiş bölgelerin ya­nı sıra sanayileşmiş bölgelerin de bulunduğu görülüyordu. Çek milli­yetçiliğinin gelişmesi ve zamanla siyasî bir güç kazanması, sanayi­leşme hareketleriyle yakından ilgilidir. Bosna Buhranı ise, bu bölge­de sanayileşme hareketinin son de­rece cılız olmasına bağlanabilir. 1878 Berlin Kongresinden sonraki dönemlerde Maliye Bakanlığı Bosna-Hersek'in gelişmesi konusuna önemle eğildi. Avusturya memurla­rı, ülkenin başka bölgelerinde ol­duğu gibi, ekonomik bilince sahip kimselerdi. Bu bakımdan, Avrupa'daki birçok meslektaşlarından üs­tündüler. Söz gelişi, Avrupa'da de­miryolunun büyük bir hızla geliş­tiği dönemde, en büyük ve en hızlı gelişmeyi gösteren, Avusturya de­miryolları olmuştur. Yaratılan karı­şık sistem başarıyla uygulanmıştır. Bu sisteme göre, devlet hem devle­tin demiryollarını, hem de özel şir­ketlerin demiryollarını işletebiliyor­du; özel şirketler de hem kendi de­miryollarını, hem de devletin de­miryollarını işletebiliyorlardı.

Bosna-Hersek'i ilgilendiren ekono­mik meselelerin çözülmesi gereki­yordu, ama bu başarılamadı. I. Dünya Savaşından önce devlet ka­demelerine sızan «ilkel asiler» her yanda kargaşalıklar çıkarmaya baş­lamışlardı çünkü. Bu delikanlıların kafalarında bir tek düşünce vardı: Başkaldırmak. Bazıları anarşist, ba­zıları sosyalist ve milliyetçiydi. Ateş etmeyi, bomba, yapmayı, sınırları gizlice geçmeyi biliyorlardı. Bu bil­gilerini, Habsburg tahtının Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand 28 Haziran 1914'de Saray-Bosna'yı ziyaret ettiğinde ortaya döktüler. Habsburg monarşisinin başka dönemlerinde, başkaldıranlarla yöneticiler ara­sında diyaloglar kurmak, anlaşma zeminleri aramak mümkün olmuş­tu; ama Bosnalı genç asilerle yöne­ticiler arasında bir diyalogun ku­rulması imkansızdı. Habsburg İmparatorluğunu ayak­ta tutan en önemli temellerden bi­ri ekonomik bilinçti Bu bilinçle bü­yük meseleler çözülebiliyordu. Ama Bosna-Hersek'in ilhakından sonra «ekonomik sistem» işlememeye baş­ladı; bunun sonucunda da Habs­burgların gücü zayıfladı.

Sosyalizm: Birlik mi, Bölünme mi?
İşçi sınıfı hareketinin öncüleri, bü­tün Habsburg Devletinde faaliyet gösterecek siyasî bir parti kurama­dılar; daha doğrusu, böyle bir parti kurmak için gerekli birliği sağla­ma çabasını göstermediler. Avus­turyalılarla Macarların birleştiği yıl, 1867'de kurulan Viyana İşçileri Eğitim Derneği sadece Avusturya­lılarla ilgileniyor, Macaristan'daki emekçilerle bağ kurulmasına hiç çalışmıyordu. Bu dernek kısa za­manda milliyet problemlerine önem vermeyen Marksist bir parti haline geldi. 1863 Polonya ayaklanması sı­rasında Karl Marx'in belirttiği gibi, her milletin kendi kaderini kendi­nin çizeceğine inanıyordu. Yöneticileri de yine Marx gibi, bütün dün­ya işçilerinin kardeşliğinden söz açıyorlardı. Ama bu kardeşlik, par­tiler kademesinde gerçekleşeceğe benzemiyordu. 1878 yılında Çekler, Viyana'daki merkezden ayrı olarak kendi Sosyal Demokrat örgütlerini kurdular. Sosyal demokratlar, siya­sî amaçlarını gerçekleştirmek için uluslararası düşmanlıklardan ya­rarlanmak istemedikleri halde, yüz­yılın başında Avusturya İmpara-torluğundaki ulusların ayrı parti­leri ve sendikaları olması hakkını tanıdılar. İkinci Enternasyonali yö­netenlerin bu zorunluluğu anlama­ları için Avusturya-Macaristan ha­ritasına bir göz atmaları yeterdi. Marksist bir birliğin doğması im­kansız gibiydi. Bu alanda aşağı yu­karı hiç bir çaba gösterilmedi. Ba­zı işçi bölgelerinde (söz gelişi Al­manlarla Çeklerin bir arada yaşa­dığı, bir arada çalıştığı bölgelerde) milliyetçi işçiler, Marx'ın sözünü ettiği «kardeşlik»i anlamadılar, bu­na karşı çıktılar; aynı «kardeşlik» düşüncesi, orta sınıf politikacıları­nın da yıldırımlarını üstüne çekti. İmparatorluğun bütün bölgelerin­de Sosyal Demokratlar, bu kardeş­lik düşüncesi havasını yayacakları­na kendi milletlerinden olan işçiler­le ilişki kurmak ve sadece onların yaşama şartlarını daha iyiye götür­mek yolunda çaba gösterdiler. Baş­ka milletten olan kişilerle hiç ilgi­lenmiyorlardı... aynı devletin bay­rağı altında yaşasalar bile. 1874 yı­lında bir konferanstan dönen Çek Sosyal Demokratlarından bir dele­ge, partilerin birleştirilip daha güç­lü bir hale getirilmesi düşüncesini ortaya atmış olduğu için epey hır­palanmıştı.

Sosyal Demokratların liderleri güç­lü kişiler değillerdi, halkın milliyet­çilik duygularını kullanarak bü­yük kitleleri peşlerinden sürükleyemiyorlardı. Onun için, 1898 yılında Çekler bir Nasyonal Sosyalist Par­ti kurdular. Bu partinin amacı, sos­yal meseleleri milliyetçilik çerçe­vesi içinde çözmekti. Marksizmin diyalektik materyalizmine, özellikle sınıf mücadelesi ve sosyal ihtilal düşüncesine bütün bütün karşıydı. Milliyetçiliğini, bir yerde ırkçılığa kadar dayandırıyordu. Bohemya'daki Almanlar da Çek Nasyonal Sosyalistlerinin izinden giderek 1904'de Avusturya İşçi Partisini kurdular.

İşçi Partisi de aynı amaçlarla ku­rulmuştu. Sosyal Demokratlar bir yerde milliyetçilik duygularını ikin­ci plana atabilen kişilerdi; ama Çek Nasyonal Sosyalistleri de, Avustur­ya İşçi Partisi yöneticileri de, par­tilerinin gelişebilmesi için milliyet­çilik duygularını alabildiğine sömürmek gerektiğine inanıyorlardı. Habsburg İmparatorluğunun çökü­şünden sonra, İşçi Partisi yönetici­leri Hitler Hareketiyle önemli ide­olojik ve kişisel ilişkiler kurdular. Bir süre sonra, eski Avusturya Al­man İşçi Partisine Naziler sahip çıktı.

Habsburg İmparatorluğunun taşra şehirlerinde marksist olmayan ye­ni bir sosyalizm hareketi de gelişi­yordu bu arada. Ama başkentte Ya­hudi düşmanlığı gittikçe güçlen­mekte ve halkın duyguları oy ka­zanmak için sömürülmekteydi. Ya­hudi düşmanlığı, Orta ve Doğu Av­rupa'da yeni bir şey değildi; kökle­ri ortaçağa kadar dayanıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında yeni şartlara bağlı olarak yeniden ortaya çıkmıştı. Orta Avrupa'da şehirleş­me ve sanayileşme hareketlerine karşı çıkanlar vardı; bu hareketle­rin gerektiği gibi düzenlenemediğini, geliştirilemediğini ileri sürüyor­lar, ekonomik bunranlardan devlet memurlarının yolsuzluklarına ka­dar her şeyde suçu düzene (Avusturya'daki liberalizme) yüklüyor­lardı.

Liberalizme karşı çıkan ve Yahudi düşmanlığını sürdüren politikacılar arasında en önemlisi Kari Lueger'-di. Lueger büyük bir oportünistti; Viyana Belediye Başkanlığını ele geçirmeyi ve Hıristiyan Sosyalist Partinin lideri olmayı başardı. Ya­hudi düşmanlığını kullanarak Viyana'nın kenar mahallelerinde sa­yıları gittikçe artan «sokaktaki adam»ları kendine çekti. Lueger'in Yahudi düşmanlığı, hiç bir ırkçı teoriye dayanmıyordu as­lında. «Kimin Yahudi olduğuna ben karar veririm,» diyordu. Ama Viyana'da çeşitli ırkçı teoriler ortaya atılmaktaydı o sıralarda; modern sanayi uygarlığına düşmanlık, git­tikçe Yahudi düşmanlığı biçiminde gelişmekteydi.

Genç Adolf Hitler, 1907 yılında Viyana'ya gelip bu şehirde altı yıl kaldı; bu altı yıl içinde çok şeyler öğrendiği muhakkak.


Franz Josef ve Seçim Hakkı
Bosna Buhranından önce Avusturya daki son önemli siyasî olay, erkeklerin hepsine oy hakkı verilmesi oldu. Bu mesele, İmparatorun buyruğuyla, ilk olarak 1905 kasımında kabine toplantısında görüşüldü. Yapılan kanun tasarısı, 1907 nin ocak ayında Mecliste kabul edildi. Bu arada kabine düşmüş ve ülkede büyük huzursuzluklar baş göstermişti. Bütün erkeklere oy hakkı verilmesi düşüncesine karşı koyanlar çoktu; bu karşı koyma, özellikle büyük toprak sahipleririden geliyordu. Kabinenin böyle biri kanun tasarısı hazırladığını öğrenen toprak sahipleri, Başbakanına çıldırmış olduğuna karar verdiler.! Önce, Veliaht Arşidük Franz Ferdinand'a baş vurarak kendilerini! desteklemesini, bu reform tasarısı aleyhinde bulunmasmı, meseleyi İmparatorla görüşmesini istediler. Ama Franz Josef, kanun tasarısını Meclisten geçirmeye ve düşündüğü reformu gerçekleştirmeye kararlıydı. Sosyal Demokratlar gibi, o da oy hakkının birçok meselenin çözülme-sine yardımcı olacağını düşünüyordu. Herkese oy hakkı verilirse politikacılar, toplumsal meselelerle daha yakından ilgilenirlerdi. Bu düşüncesi bir bakıma doğru çıktı. Herkese oy hakkının verilmesiyle, toprak sahipleri siyasî güçlerini bir ölçüde kaybettiler. Almanlar Mec­liste çoğunluk sağlayamadılar. Sosyalist milletvekillerinin sayısında bir artış görüldü. Ama eski milli­yetçilik çekişmelerinin sonu gelme­di. Macaristan'da ise eski seçim ka­nunu yürürlükteydi hâlâ. Viyana'daki yöneticilerin bütün si­yasî meseleleri, Batı Avrupa'yla il­giliydi. Franz Josef'in hükümdarlı­ğının ilk yarısında bütün karışıklık­lar Batı Avrupa'da çıkmıştı; Avus­turya-Macaristan, Fransa'daki baş­kaldırma hareketlerini, Almanya ve İtalya'da birlik sağlama çabala­rını, savaşları büyük bir dikkatle izliyordu. Kendi ülkelerini tehlike­ye düşürebilecek her hareketin an­cak Batıdan gelebileceğine inanı­yorlardı. 1878'de Bosna-Hersek'in ilhakından sonra dikkatlerini Do­ğuya çevirdiler.
(Türkcesi, Ülkü Tamer)

20.Yüzyıl Tarihi, Arkın Kitabevi

Savaş Sonrası Viyana

   

 

 
         
 

Copyright © 2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi