1908'e Kadar Avusturya-Macaristan / Z. A. B. Zeman
Franz Joseph İmparatorluğu
Habsburg İmparatorluğu, yarım yüzyılı aşkın bir süre, çeşitli ulusların isteklerine ve aralarındaki çekişmelere göre yönetilmişti. Emekçi sınıfının hareketleri bile, uluslara göre değişiyordu. Bu ulusların dağılmasını önleyen tek kişi, bir çeşit yargıçlık görevini de yüklenmiş olan İmparatordu.

1908 yılında büyük devletler arasında, Avrupa'nın dışına taşmamış olan tek devlet Habsburg İmparatorluğuydu; denizaşırı ülkelerde hiç sömürgesi yoktu; olması için de hiç çaba göstermemişti. Avusturya-Macaristan, adından da anlaşılacağı gibi, iki devletin birleşmesinden meydana geliyordu. Viyana ve Budapeşte'de iki ayrı hükümet vardı; devletlerin, meclisleri de ayrıydı. Sadece Maliye, Savunma ve Dışişleri Bakanları aynıydı. Başta da Habsburg hanedanı bulunuyordu. Hanedan, on bir ulusu yönetiyordu: Alman, Macar, Polonyalı, Çek, Slovak, Sloven, Sırp, Hırvat, Ukraynalı, İtalyan, Romen. Ama bu ulusların birleşip kaynaşmaları sağlanamamıştı.
Franz Josef: İmparator ve Kral 1908 yılında, Avusturya-Macaristan, I. Dünya Savaşı'ndan önceki en büyük Avrupa buhranını yarattığı sırada, Avusturya İmparatoru ve Macaristan Kralı Franz Josef 78 yaşında bulunuyordu ve hükümdarlığının 60. yılını kutlamaktaydı. Kendisinden önce gelen hükümdarlar gibi, Franz Josef de, Tanrının Habsburg Hanedanını hükümdarlıkla görevlendirdiğine inanıyordu. 1848'de tahta geçen tüysüz delikanlı, kısa zamanda ciddî bir yönetici olup çıkmıştı. Çenesine kadar inen uzun favoriler ve kocaman bir bıyık bıraktı. Bu favori ve bıyık modası kısa zamanda bütün Orta ve Doğu Avrupa'yı sardı. Habsburg ordusunda olsun, devlet memurları arasında olsun, hatta Doğu Galiçya'daki uzak istasyonlarda olsun; Franz Josef'e benzemek isteyen bir sürü insana raslanıyordu. Franz Josef'in favori ve bıyık modası yeniydi, ama kendisi modası geçmiş bir hükümdardı. Son sözün kendisinde olmasını istiyordu her zaman. Düşüncelerine karşı çıkan devlet adamları olursa, onlara kendisini Tanrının tahta geçirdiğini hatırlatıyordu.
1867 Anayasasına göre bazı hakları elinden alınmıştı, ama buna aldırdığı yoktu. Dilediği gibi hareket ediyordu. İstediği zaman savaş açıyor, istediği zaman barış anlaşması imzalıyordu. Meclisi toplamak da, dağıtmak da onun elindeydi. Devlet adamlarını görevlerinden uzaklaştırabiliyor, yerlerine istediği memurları getirebiliyordu. İki devleti yöneten Bakanlar Konseyine, «Gemeinsame Ministerrat» a başkanlık ediyordu. Bu davranışlarına rağmen, Franz Josef, Avusturya-Macaristan'daki başarılı devlet adamları tarafından bile hem seviliyor, hem de beğeniliyordu. Çok çalışkandı. İstediği zaman son derece cana yakın olabiliyordu; büyük bir etki gücüne sahipti. Devlet adamlarıyla sadece resmî konularda görüşmeler yapardı. Hangi konularda ve kaç dakika konuşulacağına ancak o karar verirdi. Dışişleri Bakanıyla yarım saatlik bir görüşme mi yapılacak; bu süre otuz dakikayı hiçbir zaman aşmazdı. Bir keresinde, Hanedanı eleştirmeye kalkan Sosyal Demokratlardan birini yirmi dakikalık bir görüşmeye çağırmıştı. Yirmi dakikanın sonunda Sosyal Demokrat toplantı salonundan çıktığında, Franz Josef orada bulunan bir bakana dönüp, «Ne kadar kibar davrandı» dedi. İmparatorun 68 yıllık hükümdarlığı boyunca yaptığı birkaç nükteden biriydi bu.
Prusya yenilgisinin etkisiyle ve Macar ileri gelenlerinin baskısıyla Franz Josef, 1867 yılında Avusturya ile Macaristan'ın ayrı hükümetler tarafından yönetilmesini kabul etti. Geçici bir yenilgi olarak görüyordu bunu. Bir süre sonra devleti yine merkeziyetçi bir yönetime kavuşturmak amacındaydı. Ama durum istediği gibi gelişmedi; 1908 yılına gelindiğinde, bu sistem bütün özellikleri ve sonuçlarıyla yerleşmisti; 1918'de İmparatorluk yıkılıncaya kadar da devam etti. Bu iki hükümet sistemi sağlam temellere dayanıyordu aslında. Dışişleri, Savunma ve Maliye Bakanları «ortak» bakanlardı. Bu bakanlar ve iki devletin meclislerinden gelen delegeler, birliğin korunmasını sağlıyorlardı. Macar ileri gelenleri kendi meclis ve hükümetlerini kontrol ediyor, Almanlar da Avusturya meclis ve hükümetini etkiliyordu.
1867'den sonra, işler o kadar kötü gitmedi. İki devletin ortak kurumları işbirliği yaptılar ve bu işbirliğini aksatmadan sürdürdüler. Bu arada İmparatorun öteki milletler üzerindeki yetkileri de artmıştı. Söz gelişi, İmparator bir devlete üniversite kurma yetkisini verebilir, öteki devletin okullarını da kapatabilirdi; böylece, istediği devleti eğitim bakımından daha güçlü kılabilirdi; iki devletten istediğini koruyabilirdi. Büyük bir silahtı bu; İmparator da bu silahı gerektiği gibi kullanmasını bildi. Ama zamanla siyasetçiler, İmparatorun bu yetkilerinden bıktılar, durumu hoşgörüyle karşılamamaya başladılar. Bu arada, Macarlarda milliyetçilik hareketi yeni yeni gelişiyordu. 1910 nüfus sayımına göre, Macaristan'da 10 050 575 Macara karşılık Macar olmayan 10 885 943 kişi vardı. Macar yöneticilerinin bu korkunç duruma aldırdıkları yoktu. Ancak onlar da Hırvatistan-Slovenya şeklinde bir Hırvat muhtariyeti tanımışlardı, ama bu bağımsızlık Macarların Avusturya içindeki durumuna benzemiyor, Hırvatlar aynı durumda bulunmuyorlardı. Macarların başka uluslara tanıdığı hak bundan ibaret kaldı. Budapeşte Hükümeti, Macarların dışından gelen her türlü milliyetçilik hareketini daha başlarken bastırıyordu. Macarlarda milliyetçilik duyguları uyanmıştı gerçi, ama halkta bu bilinç yerleşmemişti. Macar ileri gelenleri ve toprak sahipleri halkı eziyordu. Onlar için, ezilenlerin Macar ya da Hırvat olması hiç önemli değildi. Bu da, yöneticiler ile halkın arasında bulunması gereken dayanışmanın bir türlü kurula-mamasma yol açıyordu Viyana, Macaristan'da cılız bir biçimde de olsa başlayan bu milliyetçilik hareketlerine ses çıkarmıyordu. Daha doğrusu, ikili hükümet sistemi, Viyana'nın bu işe karışmasına, el koymasına engel oluyordu.
Millet Hiyerarşisi
Avusturya'daki durum, Macaristan'daki durumdan çok daha karışıktı. 1910 nüfus sayımına göre, Almanlar azınlıktaydı; bir Almana karşılık Alman olmayan iki kişi vardı ülkede. 1867 ile 1908 yılları arasında Avusturya'daki bu milliyetçilik meselesi iyice karıştı. Sanayileşme hareketi yüzünden, Alman olmayan köylüler, Alman şehirlerine akın edip oralara yerleşmeye başladılar. Bu arada, Alman olmayan orta sınıf halkta da sayıca bir artış görüldü. Almanlar üstünlüklerini devam ettiremiyorlardı artık. Bu durum çeşitli partilerin kurulmasına, Habsburg Hanedanına karşı bir akımın başlamasına ve Almanların Berlin ile Hohenzollern Hanedanına dönmesine yol açtı. Avusturya'daki Almanların kurtuluşu böyle sağlanabilirdi ancak. 1908 yılına gelindiğinde, Avusturya'da bir milletler hiyerarşisi kurulmuştu: En tepede Almanlar vardı, ama durumları pek sağlam değildi. İmparatorun şimşeklerini de üstlerine çekmişlerdi. 1878'de Almanlar Bosna-Hersek'in işgaline karşı çıkmışlardı; bu da İmparatoru sinirlendirmiş, İmparatorun Slavları tutmasına sebep olmuştu. Ama aynı yanlışlığı iki kere yapacak insanlardan değildi Almanlar; 1908'de Bosna-Hersek'in ilhakını desteklediler.
Avusturya'daki Slavlara gelince, imparatorluğun kanatları altında en sağlam yeri tutanlar Çeklerdi. 10. yüzyılın başlarında kendi dillerinde edebiyat eserleri vermeye başlamışlardı. Daha önceki yıllarda, Çekçeyi sadece köylüler konuşurdu; iki yüzyıl bu dilde aşağı yukarı hiç edebiyat eseri yazılmamıştı. Dilin edebiyatta ölümsüzlüğünü bulmaya başlamasıyla Çek milliyetçilik akımı da ilk filizlerini verdi. Bu akımı küçük bir topluluk başlattı önceleri. 1848'de Prag'da yapılan bir toplantıda, bu topluluğu üyelerinden biri, «Şu anda tavan çökerse Çek milüyetçilik akımı altında kalır, sona erer,» dedi. Yalan söylemiyordu, böbürlenme değildi bu; gerçeğin ta kendisiydi.
Çek milliyetçiliğinin gelişmesi: Franz Josef'in imparatorluğu zamanında oldu: Çekler için okullar kuruldu, tarihleri yazıldı; bu tarihi kaleme alan Frantişek Palacl Millet Meclisine üye seçildi. 1882'de Prag Üniversitesi Çek ve Alman bölümlerine ayrıldı; Çek Tarihçisi Josef Pekar'a göre, bunu «Bilim Akademisinin, sonra Sanat Akademi'sinin, daha sonra da Brno'daki Teknik Üniversitenin kuruluşu» izledi. Josef Pekar, bu Akademilerin ve Üniversitenin kuruluşunu önemli olaylar olduğunu belirtiyor. «Daha üstün bir kültürel hayata ulaşmamızı sağladı bunlar. Bilinçli bir millet olabilmek ve varlığımızı sürdürebilmek için kültürümüzü son derece geniş olması gerekmektedir...» Ama aynı tarihçi, Franz Josef’in ölümünden sonra yazdığı bir yazıda, İmparatoru değerlendirirken onun Çek milliyetçiliğine sağladığı yararları bütün bütün unutmuş görünüyor: «Bir tarihçi, Franz Josef'in hükümdarlığını özetleyetlecek bir fomül araştırmaya kalkarsa, bu formülü hanedanlık ilkesiyle milliyetçilik ilkesinin çatışımasında ve çelişmesinde bulacaktır. Çeklerle hanedanlık arasındaki çekişme zaman zaman oldukça artl Ama I. Dünya Savaşının çıkışına kadar, Çek siyasetçilerinin büyük çoğunluğu kendilerini Avustuya nın sorunlarına öylesine vermişledi ki, Çek milliyetçiliğini ancak İmparatorluğun sınırları ve imkanla içinde düşünebiliyorlardı.
Polonyalıların Viyana üzerindeki etkileri Çeklerin etkilerine göre çok daha büyüktü. Bohemya ve Moravya aristokrasilerinin Viyana'yla ilişkleri daha düzenliydi. Polonyalıların Hükümette her zaman bir üyeleri bulunurdu; Mecliste de Almanlarla işbirliği yaptıkları için çoğunluktan yanaydılar. Franz Josef Polonyalılara pek güvenemiyordu; onun için Doğu Galiçya'da yeni bir milletin gelişmesine yardımcı oldu: Ukraynalıları korudu. Ukraynalıların Avusturya yöneticileri, tarafından desteklenmelerinin bir nedeni daha vardı: Çoğu Çarlık Rusyası'nda yaşıyordu; Ruslar da Bosna buhranından önceki yıllarda, Ukraynalıları Avusturya-Macaristan'a karşı durmadan kışkırtıyorlardı. Avusturya-Macaristan, Ukraynalılara iyi davranarak önlemeye çalıştı bunu. Başarı da kazandı; sonunda Rusların çabaları boşa çıktı, Ukraynalılar Ruslara düşman kesildi. I. Dünya Savaşı sırasında da Ukraynalıların bağımsızlık hareketleri Avusturyalılar tarafından desteklendi. Habsburg Hanedanının milliyetçilik akımlarıyla doğrudan doğruya bir ilişkisi yoktu; bu akımlar üstünde baskı kurmak istiyordu sadece. Böylece ortaya özel bir durum çıkmış oluyordu: Habsburgların özel durumu. Avrupa'daki bütün hanedanlar kendilerini hiç olmazsa bir millete bağlı görüyorlardı. Birçok milletin bir araya gelmesinden doğan Rusya'da bile Romanovların durumu böyleydi. Habsburg Hanedanı ise hiçbir millete bağlı değildi; gücü de, zayıflığı da bundan ileri geliyordu.
Ülkenin ekonomik durumuna göz atılınca, az gelişmiş bölgelerin yanı sıra sanayileşmiş bölgelerin de bulunduğu görülüyordu. Çek milliyetçiliğinin gelişmesi ve zamanla siyasî bir güç kazanması, sanayileşme hareketleriyle yakından ilgilidir. Bosna Buhranı ise, bu bölgede sanayileşme hareketinin son derece cılız olmasına bağlanabilir. 1878 Berlin Kongresinden sonraki dönemlerde Maliye Bakanlığı Bosna-Hersek'in gelişmesi konusuna önemle eğildi. Avusturya memurları, ülkenin başka bölgelerinde olduğu gibi, ekonomik bilince sahip kimselerdi. Bu bakımdan, Avrupa'daki birçok meslektaşlarından üstündüler. Söz gelişi, Avrupa'da demiryolunun büyük bir hızla geliştiği dönemde, en büyük ve en hızlı gelişmeyi gösteren, Avusturya demiryolları olmuştur. Yaratılan karışık sistem başarıyla uygulanmıştır. Bu sisteme göre, devlet hem devletin demiryollarını, hem de özel şirketlerin demiryollarını işletebiliyordu; özel şirketler de hem kendi demiryollarını, hem de devletin demiryollarını işletebiliyorlardı.
Bosna-Hersek'i ilgilendiren ekonomik meselelerin çözülmesi gerekiyordu, ama bu başarılamadı. I. Dünya Savaşından önce devlet kademelerine sızan «ilkel asiler» her yanda kargaşalıklar çıkarmaya başlamışlardı çünkü. Bu delikanlıların kafalarında bir tek düşünce vardı: Başkaldırmak. Bazıları anarşist, bazıları sosyalist ve milliyetçiydi. Ateş etmeyi, bomba, yapmayı, sınırları gizlice geçmeyi biliyorlardı. Bu bilgilerini, Habsburg tahtının Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand 28 Haziran 1914'de Saray-Bosna'yı ziyaret ettiğinde ortaya döktüler. Habsburg monarşisinin başka dönemlerinde, başkaldıranlarla yöneticiler arasında diyaloglar kurmak, anlaşma zeminleri aramak mümkün olmuştu; ama Bosnalı genç asilerle yöneticiler arasında bir diyalogun kurulması imkansızdı. Habsburg İmparatorluğunu ayakta tutan en önemli temellerden biri ekonomik bilinçti Bu bilinçle büyük meseleler çözülebiliyordu. Ama Bosna-Hersek'in ilhakından sonra «ekonomik sistem» işlememeye başladı; bunun sonucunda da Habsburgların gücü zayıfladı.
Sosyalizm: Birlik mi, Bölünme mi?
İşçi sınıfı hareketinin öncüleri, bütün Habsburg Devletinde faaliyet gösterecek siyasî bir parti kuramadılar; daha doğrusu, böyle bir parti kurmak için gerekli birliği sağlama çabasını göstermediler. Avusturyalılarla Macarların birleştiği yıl, 1867'de kurulan Viyana İşçileri Eğitim Derneği sadece Avusturyalılarla ilgileniyor, Macaristan'daki emekçilerle bağ kurulmasına hiç çalışmıyordu. Bu dernek kısa zamanda milliyet problemlerine önem vermeyen Marksist bir parti haline geldi. 1863 Polonya ayaklanması sırasında Karl Marx'in belirttiği gibi, her milletin kendi kaderini kendinin çizeceğine inanıyordu. Yöneticileri de yine Marx gibi, bütün dünya işçilerinin kardeşliğinden söz açıyorlardı. Ama bu kardeşlik, partiler kademesinde gerçekleşeceğe benzemiyordu. 1878 yılında Çekler, Viyana'daki merkezden ayrı olarak kendi Sosyal Demokrat örgütlerini kurdular. Sosyal demokratlar, siyasî amaçlarını gerçekleştirmek için uluslararası düşmanlıklardan yararlanmak istemedikleri halde, yüzyılın başında Avusturya İmpara-torluğundaki ulusların ayrı partileri ve sendikaları olması hakkını tanıdılar. İkinci Enternasyonali yönetenlerin bu zorunluluğu anlamaları için Avusturya-Macaristan haritasına bir göz atmaları yeterdi. Marksist bir birliğin doğması imkansız gibiydi. Bu alanda aşağı yukarı hiç bir çaba gösterilmedi. Bazı işçi bölgelerinde (söz gelişi Almanlarla Çeklerin bir arada yaşadığı, bir arada çalıştığı bölgelerde) milliyetçi işçiler, Marx'ın sözünü ettiği «kardeşlik»i anlamadılar, buna karşı çıktılar; aynı «kardeşlik» düşüncesi, orta sınıf politikacılarının da yıldırımlarını üstüne çekti. İmparatorluğun bütün bölgelerinde Sosyal Demokratlar, bu kardeşlik düşüncesi havasını yayacaklarına kendi milletlerinden olan işçilerle ilişki kurmak ve sadece onların yaşama şartlarını daha iyiye götürmek yolunda çaba gösterdiler. Başka milletten olan kişilerle hiç ilgilenmiyorlardı... aynı devletin bayrağı altında yaşasalar bile. 1874 yılında bir konferanstan dönen Çek Sosyal Demokratlarından bir delege, partilerin birleştirilip daha güçlü bir hale getirilmesi düşüncesini ortaya atmış olduğu için epey hırpalanmıştı.
Sosyal Demokratların liderleri güçlü kişiler değillerdi, halkın milliyetçilik duygularını kullanarak büyük kitleleri peşlerinden sürükleyemiyorlardı. Onun için, 1898 yılında Çekler bir Nasyonal Sosyalist Parti kurdular. Bu partinin amacı, sosyal meseleleri milliyetçilik çerçevesi içinde çözmekti. Marksizmin diyalektik materyalizmine, özellikle sınıf mücadelesi ve sosyal ihtilal düşüncesine bütün bütün karşıydı. Milliyetçiliğini, bir yerde ırkçılığa kadar dayandırıyordu. Bohemya'daki Almanlar da Çek Nasyonal Sosyalistlerinin izinden giderek 1904'de Avusturya İşçi Partisini kurdular.
İşçi Partisi de aynı amaçlarla kurulmuştu. Sosyal Demokratlar bir yerde milliyetçilik duygularını ikinci plana atabilen kişilerdi; ama Çek Nasyonal Sosyalistleri de, Avusturya İşçi Partisi yöneticileri de, partilerinin gelişebilmesi için milliyetçilik duygularını alabildiğine sömürmek gerektiğine inanıyorlardı. Habsburg İmparatorluğunun çöküşünden sonra, İşçi Partisi yöneticileri Hitler Hareketiyle önemli ideolojik ve kişisel ilişkiler kurdular. Bir süre sonra, eski Avusturya Alman İşçi Partisine Naziler sahip çıktı.
Habsburg İmparatorluğunun taşra şehirlerinde marksist olmayan yeni bir sosyalizm hareketi de gelişiyordu bu arada. Ama başkentte Yahudi düşmanlığı gittikçe güçlenmekte ve halkın duyguları oy kazanmak için sömürülmekteydi. Yahudi düşmanlığı, Orta ve Doğu Avrupa'da yeni bir şey değildi; kökleri ortaçağa kadar dayanıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında yeni şartlara bağlı olarak yeniden ortaya çıkmıştı. Orta Avrupa'da şehirleşme ve sanayileşme hareketlerine karşı çıkanlar vardı; bu hareketlerin gerektiği gibi düzenlenemediğini, geliştirilemediğini ileri sürüyorlar, ekonomik bunranlardan devlet memurlarının yolsuzluklarına kadar her şeyde suçu düzene (Avusturya'daki liberalizme) yüklüyorlardı.
Liberalizme karşı çıkan ve Yahudi düşmanlığını sürdüren politikacılar arasında en önemlisi Kari Lueger'-di. Lueger büyük bir oportünistti; Viyana Belediye Başkanlığını ele geçirmeyi ve Hıristiyan Sosyalist Partinin lideri olmayı başardı. Yahudi düşmanlığını kullanarak Viyana'nın kenar mahallelerinde sayıları gittikçe artan «sokaktaki adam»ları kendine çekti. Lueger'in Yahudi düşmanlığı, hiç bir ırkçı teoriye dayanmıyordu aslında. «Kimin Yahudi olduğuna ben karar veririm,» diyordu. Ama Viyana'da çeşitli ırkçı teoriler ortaya atılmaktaydı o sıralarda; modern sanayi uygarlığına düşmanlık, gittikçe Yahudi düşmanlığı biçiminde gelişmekteydi.
Genç Adolf Hitler, 1907 yılında Viyana'ya gelip bu şehirde altı yıl kaldı; bu altı yıl içinde çok şeyler öğrendiği muhakkak.
Franz Josef ve Seçim Hakkı Bosna Buhranından önce Avusturya daki son önemli siyasî olay, erkeklerin hepsine oy hakkı verilmesi oldu. Bu mesele, İmparatorun buyruğuyla, ilk olarak 1905 kasımında kabine toplantısında görüşüldü. Yapılan kanun tasarısı, 1907 nin ocak ayında Mecliste kabul edildi. Bu arada kabine düşmüş ve ülkede büyük huzursuzluklar baş göstermişti. Bütün erkeklere oy hakkı verilmesi düşüncesine karşı koyanlar çoktu; bu karşı koyma, özellikle büyük toprak sahipleririden geliyordu. Kabinenin böyle biri kanun tasarısı hazırladığını öğrenen toprak sahipleri, Başbakanına çıldırmış olduğuna karar verdiler.! Önce, Veliaht Arşidük Franz Ferdinand'a baş vurarak kendilerini! desteklemesini, bu reform tasarısı aleyhinde bulunmasmı, meseleyi İmparatorla görüşmesini istediler. Ama Franz Josef, kanun tasarısını Meclisten geçirmeye ve düşündüğü reformu gerçekleştirmeye kararlıydı. Sosyal Demokratlar gibi, o da oy hakkının birçok meselenin çözülme-sine yardımcı olacağını düşünüyordu. Herkese oy hakkı verilirse politikacılar, toplumsal meselelerle daha yakından ilgilenirlerdi. Bu düşüncesi bir bakıma doğru çıktı. Herkese oy hakkının verilmesiyle, toprak sahipleri siyasî güçlerini bir ölçüde kaybettiler. Almanlar Mecliste çoğunluk sağlayamadılar. Sosyalist milletvekillerinin sayısında bir artış görüldü. Ama eski milliyetçilik çekişmelerinin sonu gelmedi. Macaristan'da ise eski seçim kanunu yürürlükteydi hâlâ. Viyana'daki yöneticilerin bütün siyasî meseleleri, Batı Avrupa'yla ilgiliydi. Franz Josef'in hükümdarlığının ilk yarısında bütün karışıklıklar Batı Avrupa'da çıkmıştı; Avusturya-Macaristan, Fransa'daki başkaldırma hareketlerini, Almanya ve İtalya'da birlik sağlama çabalarını, savaşları büyük bir dikkatle izliyordu. Kendi ülkelerini tehlikeye düşürebilecek her hareketin ancak Batıdan gelebileceğine inanıyorlardı. 1878'de Bosna-Hersek'in ilhakından sonra dikkatlerini Doğuya çevirdiler.
(Türkcesi, Ülkü Tamer)
20.Yüzyıl Tarihi, Arkın Kitabevi
Savaş Sonrası Viyana