| |
Avrupa Tarihi II
XVIII.Yüzyılda Kozmopolit Avrupa
XVIII. yy. Avrupa düşüncesinin büyük gelişme gösterdiği bir dönem oldu. Bu düşünce, Fransız yazarlarının etkisinin yanı sıra, dünyanın dört bucağında yapılan keşiflerin daha da geniş bir anlam kazandırdığı hümanizma anlayışına dayanıyordu. Ama devletlerin egemenlik iddialarının ulus kavramını pekiştirmesi, kozmopolitlikle bağdaşmayan ulusçuluk akımını doğurdu. Fransız devrimcilerinin yurtseverlik duygularıyla beslenen bu akım, Devrim ve İmparatorluk savaşları dolayısıyle öbür ülkelere de yayıldı. 1790'dan sonra, özgürlük, bağımsızlık, halkların kendilerini yönetme hakkı gibi kavramlara dayanan yeni bir uluslararası hukuk ortaya çıktı. Ne var ki, bu hukuk, hükümdarların aralarında yaptıkları anlaşmalarla kurulan her dengeyi tehlikeye düşürecek nitelikteydi. "Baskı altındaki halklar"a, "kardeşlik ve yardım" götürmek için yapılan savaşın yerini, fetih savaşları almaya başlayınca, 1793'te Avrupa, değişik görüşleri destekleyen üç topluluğa ayrıldı: Fransa' nın devrimci inançlarını benimseyenler; Fransa tarafından ele geçirilmiş topraklarda yaşayan ve Fransızlara karşı bir hareket oluşturan halklar; devrimi yenilgiye uğratıp, eski düzeni yeniden kurmayı umut eden hükümdarlar.
Bu bölünme, Napolyon'un zorla birlik kurma girişimini kolaylaştırıyordu. Nitekim, Napolyon, devrimci fetihleri genişletmiş ve yeni bir doğrultu kazandırmış, Eski Rejim'in (Ancien Régime) hükümdarlarıyla savaşırken, eylemlerini, konfederasyonlar halinde örgütlediği ve daha özgür yasalar verdiği ulusların uyanış hareketine dayandırmıştı. Ama 1808-1810 arasındaki zorlu yıllardan sonra, yabancı ülkelerin ulusçuluğu Napolyon'un zararına gelişti ve ona karşı birleşen hükümdarların kesin zaferiyle sonuçlandı. 1814-1815'te Viyana Kongresi'nde doğan Avrupa, Avrupa dengesi adına hükümdarların aralarında yaptıkları anlaşmaların çizdiği sınırların ve yasallığın Avrupa'siydi; yani eski Avrupa'ydı.
Napolyon Avrupası 
XVIII. yy: fırtınadan önceki sessizlik
Aydınlanma yüzyılı, kuşkusuz Avrupa'da büyük bir bilimsel atılım ve eleştirel aklın egemenliği dönemi olmuştur. Ama bu a-rada bazı yanlış anlaşılmalar da gözardı edilmemelidir. Filozoflar, özellikle Diderot ve Voltaire gibi Fransız düşünürleri, doğal hukuk, insanların eşitliği gibi yüce ilkeler ortaya koymuş ve toplumu iyileştirmek, ezilenleri kurtarmak, yoksulları eğitmek gereğini dile getirmişlerdir. Kuramları, aydın despotlara ilham kaynağı olmuştur. Aydın despot diye, her şeyin halk için, fakat halkın katkısı olmadan yapılması gerektiğini savunan otoriter bir yönetimden yana olan hükümdarlara denmiştir. Bunlardan bazıları (Avusturya İmparatoru II. Joseph ve bazı Alman prensleri) liberalliği yüzlerine gözlerine bulaştırmışlar, Prusya Kralı II. Friedrich'in içten pazarlıklı tutumları ve Rusya Çariçesi II. Katerina'nın sahtekârlıkları da bunlara tüy dikmiştir. Fransa'ya gelince, orada aydın despotluğu pek uygulanmamış ve sonunda halk, 1789 Devri-mi'yle sesini doğrudan duyurmuştur.
Avrupa'nın kültürlü insanları, 1714'ten beri diplomatların dili olan Fransızca'yı konuşuyordu. Avrupalı hükümdarlar, kendilerine Versailles taklidi saraylar inşa ettirmekle övünüyorlardı. Aydınlanma Çağı'nda bir «Fransız Avrupası»ndan söz etmek mümkündü. Ama bu moda, halkın ancak çok küçük bir kısmını ilgilendiriyordu. Fransa'da bile herkes «Fransızca» konuşmuyor, mahallî lehçeler ve taşra ağızları, resmî dilden çok daha fazla kullanılıyordu.
Aydın çevrelerde «hizmetçi lisanı» diye damgalanan Alman lehçeleri yavaş yavaş birleşerek Lessing ve Goethe gibi seçkin ve ünlü yazarların kullandığı bir kültür dili haline geliyordu. Devrimin yarattığı büyük şoklardan önce, Alman dil milliyetçiliği gelişti ve duygunun akla üstün gelmesiyle romantizmi doğurdu. Zaten bütün milletler dillerini savunarak ve yarattıkları edebî eserlerde kullanarak onu millî anlaşmanın temel taşı haline getiriyorlardı.
Dil özerkliği XV. yy'a kadar uzanan İngiltere, XVIII. yy'da par-lamentarizm yoluyla bir millî dayanışma modeli önerdi; bu sistemin gelişmesi birçok Avrupalı düşünürü büyülemiş ve yüzyılın son yirmi-otuz yılı içinde İngiliz hayranlığı (bahçe düzenlemelerine, daha doğrusu İngilizlerin bilinçli şekilde düzensiz bahçelerine kadar) daha önceki Fransız kozmopolitliğinin yerini tutmuştu.
Sakin bir fikir tartışması görünüşü altında, üç akım veya eğilimin çarpıştığı görülüyordu: herkesin herkesi tanıdığı ve doğrudan demokrasinin uygulanabileceği «küçük vatan» coşkusu; yavaş ve emin olmayan adımlarla ilerleyen ve henüz yeterince bilgilendirilmemiş ve çok yoksul topluluklara empoze edilmek istenilen, yabancı düşmanlığına dayanan «millet» duygusu; son olarak da, seçkinci, azınlıkçı bir düşünce enternasyonalizmi ki Avrupa denilen, kimsenin henüz itibar etmediği muazzam bir mekân içinde birlikte yaşama arzusunu yaratmaya çalışıyordu.
Ortak bir dilin ortaya çıktığı tek alan belki sanattı. Bin bir çeh-reli bir Avrupa baroku, bir Avrupa rokokosu, ortak bir Çin işi biblolar modası vardı. Bu yöntem ve amaç birliğinin en belirgin olduğu sanat, belki müzikti. Ama Rousseau artık sadece Avrupalılar bulunduğunu yazarken, amacı yeni bir büyük ortak, fikrin oluşumunu tespit etmek değil, XVIII. yy seçkinci kültürünün «vatanperver» kültürlere empoze etmek istediği tekdüzeliği çok can sıkıcı ve üzüntü verici bulduğunu ifade etmekti. |
Uluslar Avrupa’sı (1815-1871)
Fransız Devrimi ve Napolyon'un fetihleri, zafer kazanmış devletlerin, Viyana Kongresi'nde çizilen Avrupa haritasını korumalarına olanak tanımayan derin ve sürekli izler bırakmıştı. Nitekim 1815'ten sonra, birçok edebiyatta, ulusçuluk duygusunun yüceltildiği görüldü; sömürge halkları, bir ulusa bağlı oldukları bilincini, romancıların, ozanların ve tarihçilerin yapıtları aracılığıyla edinmeye başladılar. Ama bu halkları canlandıran atılım, tek bir örneğe yönelmiyor, birbirine taban tabana karşıt iki anlayıştan birinin seçilmesi gerekiyordu. Bunlardan biri, Fransa'dan kaynaklanmıştı ve iradeye dayanıyordu. İnsanın doğal haklarından kaynaklanan bu anlayış, halkların kendilerini yönetme hakkı uyarınca, bir "isteyerek sözleşme" yapmaya kadar uzanıyordu. Alman düşüncesinden kaynaklanan öbür anlayışsa, dilin kurmuş olduğu halkın birliğine, istek dışında bağlı olmanın sağladığı tarihsel hukuk üstünde temelleniyordu. Bu farklılıklara karşın, Avrupa'yı kurma düşüncesi, gücünü hiçbir zaman yitirmedi ve bunu bir amaç olarak benimseyen siyaset yazarları, özellikle 1830'dan sonra, bir Avrupa Federasyonu kurulacağını ümit etmeye başladılar. 1848'de, devrimlerin kazandığı başarı, bir aralık, bir Avrupa Birleşik Devletleri'nin doğabileceği düşüncesini uyandırdığında da, söz konusu federasyonun da kurulma zamanı gelmiş gibi göründü.
Ama hareketin başarısızlığı, bu umudu ortadan kaldırdı ve daha sonraki yirmi yıl içinde, her zamankinden daha büyük bir güçle ortaya çıkan ulusçuluk, İtalyan ve Alman birliklerinin kurulmasının temel etmeni oldu.
Eski düzenin savunulması. 1848'e kadar, eski rejimden miras kalan düzeni koruma iradesi ağır bastı. Bu irade, Napolyon'un devrilmesinden sonra toplanan Viyana Kongresi'nde (ekim 1814-hazi-ran 1815) güç kazandı ve Avrupa'nın yeniden inşasına rehberlik etti. Güçler arasındaki denge ilkesine dayanan bu yeni Avrupa düzeni, Avusturya Dışişleri Bakanı (sonra Şansölyesi) Metternich'in ese-riydi. Metternich, geçici bir süre için Rusya'nın Balkanlar üzerindeki isteklerine ve hegemonyasına set çekmeyi başardı. İtalya'nın se- kiz devlete, Almanya'nın Avusturya'nın başkanlığındaki belirsiz bir Germen Konfederasyonu'nun himayesi altında 39 hükümran dev- lete bölünmesi, milliyetçilerin umutlarını boşa çıkardı. Hükümdar ların halka karşı kurdukları Kutsal İttifak, yeni uluslararası düzenin temelini oluşturdu ve liberal veya ulusal karakterli her türlü bağımsızlık hareketini anında ezmeye hazır bir güç halini aldı.
1830'a kadar Metternich'in sistemi, bazı eksikliklerine rağmen, işledi. Avusturya Karlsbad (ağustos 1819) ve Viyana (1820) kongrelerinde alınan kararlar çerçevesinde, yer yer patlak veren libe- ral hareketleri kolayca bastırabildi. Troppau (ekim 1820) ve Lai-bach (ocak 1821) kongreleri de Avusturya'ya İki Sicilya Krallığı'n- da düzeni yeniden sağlamak için yetki verdi. Kral I. Ferdinando Di Bourbone, burada kerhen bir anayasa çıkarmıştı. Fransa da aynı zihniyete uygun olarak İspanya'da müdahalede bulunmak için yetki aldı (ağustos 1823). Ne var ki, Viyana Kongresi'nin yetkili kurulları tarafından iade edilen düzenin ömrü uzun olmadı.
1820'de başlayan Yunan ayaklanması, 1830'da, ciddî bir uluslararası bunalım pahasına, Yunanistan'ın bağımsızlığıyla sonuçlandı. Fransa'da, 1830 Devrimi, Bourbon Hanedanı'nın 1815 Resto-rasyonu'yla tahta çıkan büyük kolunu tahttan indirdi. Belçika'nın Hollanda'ya karşı, Polonya'nın Çar'a karşı ayaklanması, İtalya ve ; Almanya'da anayasa isteyen yurtseverlerin kışkırtmaları mutlak monarşilerin iktidarının bütün baskılara rağmen dayanıksız olduğunu göstermişti. Nitekim eninde sonunda, özgürlüğe susamış halk hem Fransa'da (temmuz 1830 monarşisi), hem Belçika'da (1831) meşrutî hükümdarlıkların iktidara gelmesini sağladı.
Devrimler Avrupası
Devrimleri'nden sonraysa, Metternich sistemi tümden can çekişmeye başladı. Fransa'da, şubatta patlak veren Paris Ayaklanması, muhafazakâr burjuvaziyle siyasî ve sosyal fetihlere susamış halk arasında bir güç gösterisine yol açarken, Avrupa'nın tümü büyük çapta liberal ve millî nitelikte hak arayışlarıyla sarsıldı.
Avusturya Habsburglarmın çokuluslu imparatorluğu, 1848 Devrimi'nin en büyük kurbanı oldu. Avrupa'nın dört bir yanındaki karışıklıklar, Prusya dahil olmak üzere bütün Almanya'da anayasaların kabul ve tatbik edilmesine yol açtı. Millî hareket sayesinde Frankfurt'ta bir parlamento kuruldu ve Almanya için üniter bir anayasa taslağı hazırlamakla görevlendirildi. İtalya hükümdarları da saldırıların şiddetine boyun eğmek ve anayasalar çıkarmak zorunda kaldılar. Ama bütün bunlara rağmen, 1848 yazından itibaren devrim Viyana'da, Budapeşte'de ve İtalya'da hızını kaybetmeye başladı. Devletinin anayasasını liberalleştirmeye yanaşmayan Prusya Kralı IV Friedrich Wilhelm, Frankfurt Ulusal Meclisi tarafından teklif edilen Almanya İmparatoru unvanını reddetti. Çok geçmeden, devrimci ve milliyetçi özlemlerin coşkusu bütün Avrupa'da ; sönmeye başladı. Eski düzene dönüş, Fransa'da 1852'de kurulan ikinci imparatorlukla tescil edildi. Ama buna rağmen Avrupa derinlemesine değişiyor, ekonomik ve sosyal yapıları altüst oluyordu.
Yenileşme. 1760'tan itibaren İngiltere'de kendini gösteren Sanayi Devrimi , yavaş yavaş bütün Kuzeybatı Avrupa'ya yayıldı ve Avrupa'nın yeni kimliğinin belirleyici unsuru haline geldi. Sömürge ticaretinden kaynaklanan büyük sermaye birikimi, tarımda kaydedilen ilerlemeler ve eski rejime mal edilen büyük salgın hastalıkların sebep olduğu ölümlerin gerilemesiyle desteklenen Sanayi Devrimi, yeni enerji kaynaklarından yararlandı (James Watt'ın buhar makinesi, 1769), tekstil sanayiini canlandıran icatlarla beslendi (John Kay'ın volanlı mekiği, 1733; Hargreaves'in «spinning jenny» denilen ilk mekanik iplik tezgâhı, 1767) ve demiryollarının kullanımıyla büsbütün hızlandı (1830-1860).
XIX. yy'ın ortasından beri İngiltere'nin özelliğini oluşturan sınaî kalkınma, Fransa, Belçika ve Kuzey Almanya'da daha sınırlıydı. Sanayi hamlesi, beraberinde köylerden şehirlere göçü ve kuvvetli bir kentleşme akımını getirdi. Daha 1850'lerde İngiltere nüfusunun yarısı şehirlerde yaşıyordu. Halbuki aynı tarihlerde Fransa'da veAlmanya'da nüfusun ancak üçte bire yakını kentleşmişti. Liberalizme tutkun zengin bir burjuvazinin ve yoksulluğun pençesinde kıvranan bir işçi sınıfının ortaya çıkışı Yeniçağ'ın simgesiydi. Kadınların ve çocukların sömürülmesi, ortalama ömrün kısalığı, günden güne artan suçluluk oranı, yeni emekçi sınıfların hayat şartlarını niteleyen özellikler olmaya başladı. Burjuva kamuoyu çok geçmeden bu sınıflan «tehlikeli» olarak damgaladı. Toplumsal düzenlemelerin yokluğunda, işçi dünyası, güvenliğini karşılıklı yardım sandıklarında aradı, fakat aynı zamanda yeni sosyalist doktrinlere ve bu arada Marksizme (Komünist Manifesto, ocak 1848) dört elle sarıldı. 1864;te Birinci Enternasyonal, Londra'da toplandı.,
Buna karşılık, Doğu ve Güney Avrupa, modası geçmiş eski geleneklerinin baskısı altında ezilip durdu. Kölelik, Avusturya'da 1848'e kadar devam etti. Rusya'da ancak 1861'de Çar II. Aleksandr tarafından kaldırıldı. Akdeniz dünyasında, latifundia'larda çalışan topraksız köylüler pek çoktu ve yoksulluk ve sefalet içinde yaşıyorlardı.
Sanayileşmenin değiştirdiği Batı Avrupa, aynı zamanda iki yeni devletin, nihayet birliklerini sağlamış olan Almanya'yla İtalya'nın ortaya çıkmasıyla bir başka dönüşüme daha uğramıştı. Cavour'un inisiyatifi ve III. Napoleon'un iyilikseverliği sayesinde Savoia Hanedanı 1859'da İtalyan bağımsızlık savaşını kazanmış ve Lombardia'yı Avusturya'nın elinden almıştı. 1860'tan itibaren İtalya Yarımada-sı'ndaki prensliklerin çoğu, Piemonte-Sardinya Krallığı'na bağlandılar ve bu krallık 1861'de İtalya Krallığı'na dönüştü. Avusturya'ya bağlı kalan Venezia Bölgesi, 1866'da yeni krallığa ilhak edildi. 1870'te Romayla Papalık devletleri de İtalya Krallığı'yla birleştiler.
Almanya'ya gelince, Prusya Şansölyesi Bismarck tarafından yöntemli bir şekilde hazırlanan Alman devletlerinin birliği, 1866'da Sadova'da bozguna uğrayan Avusturya'nın ve 1870-1871 Fransız-Alman Savaşı'nı kaybeden Fransa'nın yenilgileri sayesinde gerçekleşti (Fransa bu savaşta Alsace-Lorraine Bölgesi'ni kaybetti). 1871'de_kurulan Alman imparatorluğu, 1890'lı yılların başına kadar Avrupa'nın üstün devleti oldu. Bismarck'ın Fransa'yı tecrit etmeyi amaçlayan diplomatik sistemleri (Üç İmparator Antlaşması, 1872; Üçlü İttifak 1882 kıtada dengeyj korayarak refahın artmasını sağladı. |

Parçalanan Avrupa (1871-1945)
İki yeni devletin doğmasıyla, ulusçuluğun öyküsü sona ermedi. Avusturya ve Macaristan'daki çatışmaların şiddetlenmesi, Balkan yarımadasında bağımsızlık hareketlerinin ortaya çıkması, Rusya'da yabancı ırktan olanlar arasında ulus duygusunun doğuşu, tam tersine, ulusçuluk düşüncesinin varlığını koruduğunu gösterdi. 1870-1871 savaşıysa, sürekli izler bıraktı. Fransızlar ve Almanlar arasındaki bu çatışma, Avrupa'ya uzun.bir barışın yerleşmesi-ni engellemedi; bu, karşılıklı güvensizlik havası içinde, her an tehlikeye düşebilecek silahlı bir barıştı; ama gene de denge düşüncesine dayanıyordu ve bu kez ittifakların etkisi altında gerçekleşmişti. Ne var ki, devletlerin gücünde iktisadi etmenlerin günden güne daha çok yer alması, Avrupa'nın genişlemesini sürdürdüğü bir dünyada emperyalist çıkarların çatışması ve köklü Rus, Avusturya, Osmanlı imparatorluklarının içten zayıflaması, art arda bunalımlar patlak vermesine yol açtı. Birinci Dünya savaşı sonunda, barış anlaşmaları, geleceği konusunda kararsız bir Avrupa ortaya çıkardı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu, yerlerini yeni devletlere bırakarak ortadan kalktılar. Bu arada yenik düşen Almanya'nın kendisine kabul ettirilmek istenilen anlaşmayı geçersiz sayması, Avrupa'daki çeşitli devletleri kaygılandırdı. Ayrı bir barış imzalamış olan S.S.C.B'yse, doğuya'çe-kilmeye yöneldi. Avrupa'nın yeniden kurulmasına olanak verecek bir dengenin gerçekleşeceği umudu uyandıran birkaç toparlanma yılından sonra, 1929 iktisadi bunalımı her şeyi tehlikeye düşürdü: Kuvvet kullanarak ve ırkçılık ile Yahudi düşmanlığına baş vurarak zorla bir Avrupa birliği kurmak isteyen Hitler'in girişimine yol açan nasyonal sosyalizmin gelişmesine neden oldu.
İkinci Dünya savaşından sonra Avrupa, biri yabancı (A.B.D.), öbürüyse topraklarının büyük bölümü Asya'da bulunan (S.S.C.B.), iki güçlü devlet arasında kaldı; Almanya'yı ikiye bölen sınır, iki farklı dünyayı; uzun süre birbirinden ayıracak gibi görünüyordu: Avrupa'nın artık ortadan kalktığı düşünülebilirdi. Ama önce altı* sonra dokuz ülkeyi kapsayan Avrupa Ekonomik Toplulu-ğu'nun (Ortak Pazar) kurulmasıyla, Avrupalılar arasında uzun süredir özlenen birliğin temelleri atıldı ve 1989'dan başlayarak sosyalist blok ülkelerinde gerçekleşen rejim değişiklikleriyle Avrupa yeniden bütünleşti.
Gelişim Hachette
Kaynaklar:
Gelişim Hachette
Axis 2000
Times Dünya Tarihi
|
|