19. yüzyıl, İngiliz ihtişamının doruğuna çıktığı ve dünyaya damgasını vurduğu bir dönem olmuştu. Buhar gücünden, ilerleme ve gelişmeye karşı duyulan büyük inanca kadar, bu yüzyılın insan hayatına getirdiği yenilikler, her zaman ilk olarak, İngiltere'de ortaya çıkardı.
Memleketlerinin endüstri alanındaki öncülüğünü temsil eden İngilizler, sanki laik birer misyoner gibi, çeşitli ülkelere dağılmışlar ve oralardaki toplumların da İngiliz modeline göre biçimlenmesine yardımcı olmuşlardı. Örneğin, İngiliz mühendisleri, Avrupa ülkelerindeki demiryollarını, trenlerin soldan gideceğine göre kurmuşlardı. Aralarında Fransa ve İtalya'nın da bulunduğu bazı ülkelerde trenler hâlâ İngiltere'den gelen bu geleneği devam ettirmektedirler. 1884 yılından bu yanâ, bütün dünyada zaman, Greenwich saat ayarına göre tâyin olunmaktadır. Bütün haritalar da, yine Greenwich meridyeni esas alınarak hazırlanmaktadır.
19. yüzyılda İngiltere'nin diğer ülkeler üzerindeki etkisi yalnız teknik alanda görülmekle kalmamıştı. Hemen bütün Avrupa ülkeleri, para değerlerini Bank of England tarafından konulan altın standardına göre ayarlıyorlardı. Modern Avrupalıların oynadıkları tenis, golf, futbol gibi oyunların hepsi de ilk önce İngiltere'de geliştirilmişti.
Batı Avrupa ülkeleri sosyal hayatının genel bir özelliği olarak görünen, şehirlerin köylerden ağır basması olgusu da, ilk önce İngiltere'de ortaya çıkmıştı. İngiltere'de ayrıca, Avrupa ülkelerinin çoğunluğunca izlenen ve benimsenen politik bir sistem modeli de doğmuştu. 19. yüzyılın başlarında, demokrasi korku ile bakılan bir kavramdı. Demokrasinin ardından politik ve sosyal ihtilâlin geleceği endişesi yaygındı. Fakat bütün bu korku ve endişelere rağmen, İngiliz hakim sınıfı, «taviz verme» politikasını başarı ile yürütmüş, oy hakkını yavaş yavaş genişletmişti.
Bu dönemde, endüstri işçilerinin meydana getirdiği sınıflar, eğer isteselerdi, kesin bir etkiye sahip olabileceklerdi. Fakat, olaylar onların böyle bir istekte bulunmadıklarını gösteriyor. 1900 yılında, Avam Kamarasına sadece 2 İşçi Partili üye girmişti. İki geleneksel parti, yâni Muhafazakârlar ve Liberaller, kendi aralarında sıra ile iktidara gelme oyununu hep sürdürüp gidebileceklerine kesin olarak inanıyorlardı. Böylece, hâkim sınıf, hâkimiyetini yine devam ettiriyordu. İngiltere'ye hâkim olanlar, eski bir doktrine bağlıydılar: Akıllıca verilmiş tavizler, onları verenlere zarar getirmez; tam tersine, çoğu zaman yarar sağlar. Böylece, liberal-anayasal yönetim, İngiltere'de ortaya çıkıyor ve bu ülkede mutlu sonuçlar veriyordu. Bu durumda, birçok Avrupa ülkesinin, İngiltere'de başarılı sonuçlar veren politik düzeni benimseyip kopya etmelerine şaşmamak gerekiyordu.
Üstünlük Sarsılıyor
Bütün bunlar, İngilizler'e haklı bir güven duygusu ve rahatlık kazandırmıştı. Ama 19. yüzyılın sonlarına doğru, İngilizlerin bu üstünlüğü sarsılmaya başladı. Bir zamanlar, bütün dünyanın «atölyesi» olarak bilinen İngiltere artık, endüstri alanında tek başına egemenlik sürdüremez olmuştu.
Almanya, giriştiği sıkı bir rekabet çabasından sonra, ihracat alanın-da İngilterenin önüne geçmeyi başarmıştı. İngiltere'nin üstünlüğünü bütün dünyaya ispatlamak amacıyla 1851 de düzenlediği Büyük Sergi, gerçekte tam tersi bir sonuç vermiş ve bu üstünlüğün artık ortadan kalkmaya başladığını göstermişti. İngiltere, pamuk ve kömür alanlarında, eski başarılı üstünlüğünü sürdürüyordu; ama, elektrik ve kimya endüstrisi gibi yeni gelişen alanlarda diğer ülkelerden ve özellikle Almanya'dan geri kalmıştı.
Bu durum, birçok İngilizin, serbest ticaret ilkesine olan inancını yitirmesine yol açıyordu. Serbest ticaret yerine, devletin koruyucu tarifeler uygulaması ve tedbirler alması yolunda istekler ileri sürülmeye başlanmıştı.
İngilizler, endüstri malları ihracı alanındaki üstünlüklerini ve umutlarını yitirdikleri bu sırada, yeni bir zenginlik ve güç kaynağı keşfettiler; sermaye ihracı. Artık, ihracatçıların yerini, yabancı ülkelere yatırım yapan iş adamları alıyordu. Daha doğrusu, kapital sahipleri bu iki rolü kendi kişiliklerinde birleştirmeye çalışıyorlardı. Bu yeni gelişmenin sonucunda, yabancı ülkelere yapılan yatırımların getirdiği kâr, ihracatın azalmasından doğan açığı fazlasıyla kapatmaktaydı. Bu yoldan elde edilen fazla kârlar da, her yıl yeni, yeni yatırımlara gidilmesini sağlamaktaydı.
19. yüzyılın başlarında tipik İngiliz kapitalisti, fabrika sahibi veya demiryolu kralı idi. 1901 yılında ise, bunun yerini şirket hisse senetleri yoluyla yatırım yapan, finans kapitalisti almıştı. İleri görüşlü kimseler, bu gelişmenin ekonomik veya malî emperyalizme varacağını, İngiliz İmparatorluğunun geniş bir yatırım şirketi haline geldiğini söylüyorlardı. Bunlara göre, imparatorluk birkaç zengin kişinin zenginliğini artıracak yollar aramaya yönelmişti. Ne olursa olsun, herkes İngiltere'nin geleceğini «imparatorluk» ta görüyordu.
İngiliz İmparatorluğu
19. yüzyıl, İngiliz İmparatorluğunun dünyadaki tek imparatorluk olarak kalmayı başardığı bir dönem olmuştu. 19. yüzyıldan önce, İngilizler başka imparatorluklarla mücadele etmek zorunda kalmışlardı. Bu alanda, önceleri İspanya ve Hollanda daha sonra da Fransa, İngiltere'nin rakibi olmuşlardı. Ancak İngiltere bu mücadelede bütün rakiplerini saf dışı bırakmıştı. İngiliz İmparatorluğu içinde, çeşitli statülere bağlı ülkeler vardı. Bunların başında, çok eski tarihlerde ele geçmiş bulunan koloni'ler geliyordu. Buralarda oturan beyazların çoğunluğu İngiliz aslından insanlardı ve bunlar kendi kendini yöneten topluluklar kurmuşlardı. Koloniler, hukuken İngiliz tahtının emrindeydiler ama, bu ülkelerle, anavatan arasındaki bağlılık hukuktan çok duyguya dayanıyordu. Kendi kendini yönetme ilkesine dayanan bu koloniler, İngiliz İmparatorluğuna klasik anlamıyla bir imparatorluk olmaktan çok, işbirliğine dayanan bir hava veriyor ve daha sonraları ortaya çıkacak olan İngiliz Uluslar Topluluğunu (Com-monwealth) hazırlıyordu. İmparatorluğun başka bir parçası olan Hindistan ise, bunun tam zıddı olan bir yönetim biçimine bağlıydı. İngiltere'nin Hindistan üzerindeki egemenliği, Roma İmparatorluğundan bu yana, bir ülke halkının başka bir ülke halkını tarihin yazmadığı bir biçimde buyruğu altına aldığını gösteriyordu. Hindistan'daki bütün İngilizler, başta Genel Vali olmak üzere, bu ülkeyi tam bir despotlukla yönetiyorlar, Londra'daki hükümet ve parlamentonun uzaktan yaptığı göstermelik denetim ise bu despotluğu hiç de yumuşatmıyordu. İngiliz ordusunun yarısı, Hindistan'da yerleşmişti. Tabii bu askerî gücün bütün masrafları, Hint halkının sırtından çıkıyordu. Ayrıca, İngiliz subaylarının buyruğu altında, Hintlilerden meydana gelen kalabalık bir ordu daha vardı.
Öte yandan, serbest ticaret ilkesinin üstünlüğü yolundaki iddialar, Hindistan söz konusu olunca bir yana bırakılıyor ve bu ülke sadece İngiliz mallarına açık emin bir pazar olarak kabul ediliyordu. İşin doğrusu, Hindistan üzerindeki İngiliz egemenliği Doğu Hindistan Kumpanyasının ticarî faaliyetinin bir sonucuydu ve oradaki İngiliz görevlileri bütün ticarî işlerini İngiliz firmalarıyla yürütüyorlardı. Kısacası Hindistan, İngiliz İmparatorluğunun hem en büyük kâr kaynağı, hem de gücünün dayandığı bir temeldi.
Bunun sonucu olarak, imparatorluğun bütün stratejisi Hindistan'ın ve Hindistan'a ulaşan yolların güvenlik altında bulundurulmasına dayanıyordu.
İngiliz imparatorluğu için en büyük güvenlik, karşısında ciddi bir rakibin olmamasıydı. Kraliyet donanması, denizlere ve okyanuslara hâkim durumdaydı ve hiç bir Avrupa devleti bu kuvvete karşı çıkmaya cesaret edemiyordu. İngilizlerin güvenlik içinde olmalarının bir başka sebebi de, kendilerini Avrupa işlerinden tamamiyle sıyırmalarıydı.
Avrupa'daki üç «muhafazakar monarşi» yani Rusya, Prusya (sonra, Almanya) ve Avusturya (sonra Avusturya-Macaristan) Fransa'nın karşısına dikilmişler, onun yeniden bir Napolyon macerasına girişmesini engelliyorlardı. Buna karşılık, Fransa'nın gücü de onlarda uyanabilecek böyle bir isteği önlemeye yetiyordu.
Rusya gücünü ve etkisini biraz fazla artırmaya başlayınca İngiltere, Fransa ile birleşerek Kırım savaşına girişmiş, istediği sonucu elde etmişti. Fakat, bir zamanlar müdahale yapılması için bir sebep olarak görülen «kuvvet dengesinin sağlanması», artık müdahale yapılmamasının sebebi olmaya başlamıştı. Çünkü, İngilizler artık bu «denge» nin kendiliğinden sağlandığına ve müdahalenin gereksiz olduğuna inanıyorlardı.
İngiliz Egemenliğindeki Bölgelere Yeni Gözler Dikiliyor Ama, 19. yüzyılın son yirmi yılı içinde, İngilizlerin dünya üzerinde egemenlik kurmaktaki rahatlıkları son buldu. Bunun sebebi, Avrupa'daki kuvvet dengesinin biraz fazla başarılı olmasıydı. Böylece, rahatlayan Avrupa devletleri gözlerini Avrupa dışındaki ülkelere de çevirmeye başlamışlardı. Bu yeni gelişme ise, Avrupa devletleri için İngilizlerle çatışmayı kaçınılmaz bir hale getiriyordu. Çünkü göz dikilen büyük Afrika kıyıları, İngilizlerin Hindistan ulaşım yolları üzerindeydi. Öte yandan, Rusya'nın Orta Asya'ya doğru yayılması, Hindistan'ın kuzey-batı sınırları için, Fransa'nın Çin Hindi'ne yerleşmesi ise, güney-doğu sınırları için, bir tehditti. İngilizlerin kendilerini özellikle zayıf ve tehlikede hissettikleri bir nokta vardı : Mısır. İngilizler, daha Süveyş Kanalı açılmadan önce bile Hint okyanusuna çıkan bir arka kapı olarak gördükleri Mısır'ı güven altında bulundurmaya önem veriyorlardı. Süveyş Kanalı açıldıktan sonra ise, bu problem çok daha büyük bir önem kazanmıştı. İngilizler 1882 yılında, biraz da rastlantıyla, Mısır'ı ele geçirmişlerdi. Fakat bu ülkeyi açıkça ilhak etmekten çekiniyorlar ve kendilerinin, büyük devletlerin vekili o-larak davrandıklarını ileri sürüyorlardı.
İngiliz Kraliyet Donanmasının üstünlüğü, tartışmasız olarak devam etmekteydi. Alman başbakanı Bismarck, 1884'de bütün Avrupa devletlerinin donanmalarını, İngiliz donanması karşısında bir araya toplayacak bir birlik kurmayı düşündüğünü açıklamıştı. Fakat, kısa bir süre sonra bu düşüncesinden vazgeçti. İngiltere, 1889'da başladığı yeni bir gemi inşa hareketiyle, bütün rakiplerini yeniden çok gerilerde bırakmıştı. İngiliz donanması için yeni bir tehlike, ancak 1900 yılında sözkonusu oldu. Bu tarihte Almanya, kabul ettiği İkinci Donanma Kanunu ile, İngiltere'yi kendi sularında açıkça tehdit etmek istiyordu. Fakat, 20. yüzyılın başlangıç yıllarında Alman donanması, sadece bir idealdi. Üstelik de, İngilizler, denizaşırı problemlerinin bir çoğunu çözmüş bulunuyorlardı. Bütün bu işlerin planlanmasında, donanmalarının güçlü oluşunun yanı sıra İngilizlere yardım eden bir başka nokta daha vardı. İngilizler, diplomatik bakımdan da avantajlı durumdaydılar. Çünkü, karşılarındaki devletlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle, İngiltere'ye karşı birleşmelerine imkân olmadığına emindiler. Öte yandan, İngilizler Almanya'yı hâlâ kendi «tabii müttefik» leri sayıyorlardı. İngilizlere göre Almanya, gerektiği anda, İngiliz İmparatorluğunun savunulması için yardıma koşmaya hazırdı. Ama bu varsayımın gerçeğe uygun düştüğü de pek söylenemez. Çünkü, Avrupa'daki kuvvet dengesi burada da İngiliz çıkarlarının aleyhine işliyordu. Fransız-Rus ittifakı yüzünden, Almanya'nın İngiltere'nin yardımına koşması kendisi için hayli tehlikeli bir hale gelmişti. Üstelik, Almanya böyle bir yardımda bulunmaya hiç de istekli görünmüyordu.
Almanlar, İngiliz İmparatorluğunayardım edecekleri yerde, kendileri için denizaşırı topraklar elde etmek niyetindeydiler. Bu alanda, küçük çapta da olsa, kuvvetli ihtirasları vardı. Sömürgelerin paylaşılmasında kendilerine de bir pay düşmesini istiyorlardı. İngilizler, Almanların bu isteğine rıza gösterdiler ama, Almanlar İngilizlere karşı diğer devletlerle ve özellikle Fransa ile işbirliğine girişince durum kötüleşti.
İngiltere'de ortaya çıkan yeni bir düşünceye göre, Almanya geleceğin en tehlikeli devletiydi. Fakat, herşeye rağmen, bu düşünceye yaslananlar henüz azınlıktaydılar ve İngiliz devlet adamlarının çoğu, Almanya ile uzlaşmanın bir kolayı bulunacağına inanmaya devam ediyordu. Bu inançla harekete geçen Sömürgeler Bakanı Chamber-lain, 1898 yılında Almanya ile bir ittifak kurmaya teşebbüs etmişti. Fakat bu ittifak gerçekleştirilemedi ve İngiltere yine yalnız kaldı.
|