ZAMANIN TİNİ


Yirminci Yüzyılın İlk Yarısında İngiltere

Yirminci Yüzyılın Başında İngiliz İmparatorluğu

A.J.P.Taylor
Kraliçe Victoria, oğlu Yedinci Edward'a dünyanın en zengin ve en güçlü imparatorluğunu bırakmış ve İngiliz donanması da bu imparatorluğun güvenliğini sağlamıştı. İmparatorluğa her yandan yapılan saldırılar İngilizlerin rahatını biraz kaçırmıştı, ama  «Muhteşem Yalnızlık» ın yeni giren yüzyılda hâlâ sürdürülebileceği sanılmaktaydı.

Kraliçe Victoria, 19. yüzyılın ka­panmasından tam üç hafta önce öldü. Böylece, gerçekte 19. yüzyıl ve «Victoria Çağı» aynı zamanda kapanmış oldu.

Victoria Çağı için: Victoria Dönemi İngiltere

Yalnız, Ama Hâlâ Mağrur Bir Ülke: İngiltere
Herşeye rağmen, İngilizler umut­suzluğa düşmediler. Gerçekten, İngiltere en büyük zaferlerine, en yalnız olduğu zamanlarda ulaş­mıştı. Kraliçe Victoria'nın, 1897'de yapılan «Elmas Jübilesi», özellikle «İmparatorluk-içi» bir şekilde kut­lanmıştı. Bundan önce, 1887'de ya­pılan jübileye bütün Avrupa taht sahiplerinin davet edilmiş olması­na karşılık, İngilizler ikinci jübile için böyle bir çağrıda bulunmadı­lar. 1897'deki jübile, sadece İngiliz İmparatorluğunun temsilcilerinin katılmasıyla kutlandı. İngiltere, böylece kendi-kendine yeten ve baş­kalarına ihtiyaç duymayan bir ül­ke olduğunu göstermek istiyordu. Bu sıralarda, Fransa'nın Mısır üzerinde giriştiği hareketler, İngi­liz devlet adamlarını uğraştıran meselelerin başında geliyordu. Fransızlar, diplomatik alanda pa­zarlık güçlerini artırmak amacıyla o sıralarda Dervişlerin kontrolun-da bulunan Yukarı Nil bölgesine sokulmuşlardı. Buna karşılık İngi­liz Başbakanı Lord Salisbury, Yu­karı Nil ya da Sudan'ı ele geçirmek üzere planlar hazırlamaktaydı. Sa­lisbury, 1896'da başladığı bu plan­ları 1898'de tamamladı ve harekete geçti.

Derviş ordusu, Omdurman Sava­şında yenildi. Bu savaşı kazanan İngiliz komutanı Lord Kitchener, küçük bir Fransız birliğinin Yukarı Nil'de Faşoda'da yerleştiğini öğ­renince oraya saldırdı. Faşoda'daki İngiliz askeri gücü, Fransızlar­dan çok üstündü. Ayrıca, Kraliyet donanması da Akdenize hâkim bu­lunuyor ve Mısır'a ulaşan deniz yollarını kontrol altında tutuyor­du. İngiliz komutanı, hiçbir pa­zarlığa girişmek niyetinde değildi. Fransızların, kayıtsız şartsız çekil­melerini istiyordu. Fransızlar için yapılacak hiç bir şey kalmamıştı. Çaresiz, Faşodâ'yı terkettiler. Böylece, Fransa'nın Mısır işi yüzünden İngilizleri ra­hatsız etmesi ihtimali de kesin ola­rak ortadan kalkmış oldu. İngiltere, Faşoda'da hiç bir müttefiki olmadan ve büyük bir çaba da harcamadan zafer kazanmıştı. Böy­lece, İngilizlerin kendine güvenle­ri en yüksek noktasına ulaşmıştı. Bundan sonra, İngiltere, 1911 yılın­da Agadir buhranı sırasında Al­manya ile çatışıncaya kadar, her­hangi bir Avrupa devletiyle sava­şa girmek tehlikesiyle karşılaşma­dı.

Ama yeni tehlikeler belirmeye de­vam ediyordu. 1899 ekiminde, İngil­tere ile Boer Cumhuriyetleri ara­sında savaş başladı. İngilizler, sa­vaşın iki-üç ay içinde kendi zafer­leriyle sonuçlanacağına inanıyor­lardı. Ama, hiç de böyle olmadı ve bu savaş İngiltere'yi üç yıl kadar uğraştırdı.

Boer savaşlarında, İngiltere 500 000 kişiyi seferber etmek ve bütün as­keri kaynaklarını bu savaşa ayır­mak zorunda kaldı. İngiltere'nin, Güney Afrika'daki savaş tam bir zaferle sonuçlanınca­ya kadar, hiç bir müttefike ihtiyaç duymadan, dayanması mümkündü. Nitekim öyle de oldu. Böylece İn­giltere'nin yalnızlığı bir kere daha parlak bir şekilde sonuçlandı.

İngiltere'nin Muhteşem Yalnızlığına Düşen Gölgeler
İngiltere'nin durumu, bütün par­laklığına rağmen yine de tamamiyle rahat olmaktan uzaktı. Gerçi, gördüğümüz gibi, İngiltere hiç bir dostu olmadan da işlerini başarıy­la yürütebiliyordu ve davranışla­rının ahlâki değeri hakkında Av­rupalıların yaptığı eleştirilere de aldırdığı yoktu. Ama, İngiltere'nin kendini rahatsız hissetmesi ve hat­ta telâşa kapılması için de ortada ciddi nedenler vardı. İngiliz politikası, dünya üzerinde hiçbir imparatorluğun uçurumun kenarına gelince birdenbire yuvarlanamayacağına her zaman inan­mıştı. İmparatorluklar, ne kadar zayıf olursa olsunlar, yine de bir yaşama gücüne sahiptiler. Ama, Boer savaşlarının patlak verdiği sıralarda, bu inancın gerçeğe uy­madığını gördüler. İngiltere'nin hâlâ güçlü olduğuna inanan Baş­bakan Salisbury  daha 1896 yılında Osmanlı İmparatorluğunu defter­den silmişti.
Salisbury'nin, Sudan'a bu kadar büyük önem vermesinin nedenlerinden biri de, Osmanlı İmparatorluğunu sonu gelmiş bir dev­let olarak görmesiydi. Ona göre, İn­gilizler bir kere Mısır'a iyice yerleş­tikten sonra, Rusların İstanbul'u ele geçirmeleri önemli değildi. Oy­sa Ruslar bu isteklerine hiç bir za­man ulaşamayacaklardı.

Akdenizin öbür ucundaki Fas da, her an çöküp, dağıtabilecek bir devlet olarak görünüyordu. Salisbury'ye göre Fas er geç Fransa ile İngiltere arasında bölüşülecekti. İngiltere için asıl büyük mesele Çin'di. Çin, Avrupa devletleri ara­sında bölüşülmeyi bekleyen en bü­yük imparatorluk olarak görünü­yor ve devletlerin iştahını uyandı­rıyordu. İngiltere, Çin birliğinin bozulmasını kendi çıkarlarına da­ha uygun buluyor ve bu uğurda çaba harcıyordu. Fakat bu çaba­lar başarılı olmamıştı. 1898de, Çin toprakları üzerinde, bir paylaşma yapıldı : Almanya, Rusya ve İngil­tere Çin topraklarının çeşitli par­çalarına el koydular. Boer savaşları, başarı ile sonuçlan­makla birlikte İngiltere için tek ba­şına kalmanın tehlikeli bir şey ol­duğunu ortaya koymuş bulunuyor­du. Çin meselesi ise, İngiltere'nin yalnız kalmasının kendisi için ne kadar tehlikeli olduğunu açıkça göstermişti. Bu yüzden, İngiltere ye­niden müttefikler aramaya başladı. Bu alanda işbirliği yapılabilecek en uygun devlet herhalde Alman­ya idi. İngiliz Dışişleri Bakanlığın­da bir Alman-İngiliz ittifakının taslağı bile hazırlanmıştı. Ama Al­manlar, İngiltere'nin Çin'deki çı­karları uğruna, kendilerinin Avrupa'daki durumunu tehlikeye at­maya hiç de niyetli değildiler. Çün­kü, İngiltere ile yapılacak bir itti­fak, Almanya için, Rusya ve Fran­sa'yı açıkça kendisine düşman et­mek demekti. Üstelik, Almanlar Uzak Doğuda kendi çıkarları ile İngiltere'nin çıkarları arasında bir uyum olduğu kanısında da değil­diler. Tam tersine, İngilizlerle ça­tışmak pahasına da olsa, kendi çıkarlarını kendileri korumak isti­yorlardı. Bu yüzden, İngilizlerin tasarladığı Alman-İngiliz ittifakı suya düştü.

Fakat sonunda, İngilizler kendileri­ne müttefik olabilecek yeni bir dev­let keşfettiler; bu devlet Japonya idi. Japonya, kendisini Avrupa'ya göre geliştirmiş tek Avrupa-dışı ül­keydi ve üstelik savaşmaya da ha­zırdı. Ama Japonya yalnızca Rus­ya ile bir savaşa girişmeye istekliy­di. İngilizlerden beklediği şey, böy­le bir savaşa başkalarının müda­hale etmemesini İngilizlerin sağlamasıydı.

İngilizler için mükemmel bir fır­sattı bu. Japon-İngiliz ittifakı 1902 ocağında imzalandı ve birkaç ay sonra da Boer savaşları bitti. Böy­lece, İngiliz devlet adamları can­larını sıkacak fazla bir şeyle kar­şılaşmadan dünya haritasına bakmayı yeniden ele alabilirlerdi. Ger­çi Fas'da Fransızlarla ve İran'da Ruslarla çatışmalar vardı ama, İn­giltere kimsenin yardımına muhtaç olmadan bu işlerin üstesinden ge­lebilecek durumdaydı. İngilizler, Avrupa'da, kendilerinin müdahale etmelerini gereksiz kı­lan bir dengenin varlığından ha­lâ emindiler. Gelecekte, İngiltere'­nin özel bir Avrupa politikasına ih­tiyaç duyacağı ve hatta Avrupa'da bir savaşa katılacağı hiç kimsenin aklından geçmiyordu. Dünya devletleri arasında tek ba­şına oluşun İngiltere'ye kazandır­dığı göz kamaştırıcı büyüklük, yu­karıda anlattığımız olayların sonu­cu, biraz azalmış ve İngiltere za­man zaman güçlüklerle karşılaşmış da olsa İngiliz İmparatorluğu eski ihtişamını hâlâ da sürdürüyordu.
20.Yüzyıl Tarihi, Arkın Kitabevi, Türkçesi, Rona Aybay

İngiltere, 1924
İlk İşçi Hükümeti
1924'de İngiltere, tarihinde ilk defa olarak işçi sınıfını temsil eden bir hükümet tarafından yönetiliyordu. Bir kontes İşçi Partili milletvekillerinden birine telefon ederek boğazının kesilip kesilmeyeceğini sormuştu. Yerli Sömürgeler Bakanının Bakanlık kapıcısı tarafından içeriye alınmadığı söyleniyordu... Sarayın kırmızı ve altın rengine boğulmuş debdebesi içinde, Kral hazretlerini beklerken Evrak Me­muru MacDonald, makinist Tho­mas, dökümhane işçisi Henderson ve fabrika işçisi Clynes'ı, ataları nesiller boyu kral olan adamın ya­nı sıra bu yüksek mevkiye getiren talihin cilvesini düşünüyordum.» J. R. Clynes anılarında İlk İşçi Hü­kümetinin 1924 ocağında iş başına geçişini böyle anlatıyordu. Gerçek­ten eşi görülmemiş bir olaydı bu. Daha önce hiç bir İngiliz hüküme­tinde, James Ramsay MacDonald'ın 1924'deki kabinesinde olduğu gi­bi doğrudan doğruya emekçi sınıf­tan gelen bakanlar gören olmamış­tı.
1917'ye kadar İngiliz parlamento­sundaki işçi milletvekilleri sendi­kacılarla sosyalist propagandacıla­rın meydana getirdiği gevşek bir birlik halindeydi ve bir partiden çok baskı gurubu niteliğindeydiler. 1917'de çağdaş şeklini alan İşçi Par­tisi ancak 1922'de ana ulusal parti­lerden biri ve resmi muhalefet ha­line gelebilmişti. Partinin iktidara geçmesi de birdenbire ve neredey­se tesadüfen denebilecek bir şekil­de oldu.

Muhafazakar Başbakan Stanley Baldwin seçmenlerden İngiltere'ye giren mallara gümrük vergisi kon­ması için kendisine tam yetki ver­melerini istiyor ve bununla işsizli­ğin önüne geçilebileceğini ileri sü­rüyordu. Serbest ticaretten yana olan iki muhalefet partisi Liberal­ler ve İşçiler Baldwin'e şiddetle çattılar. Seçim sonuçları Muhafa­zakarlara 258, Liberallere 159, İşçi Partisine ise 191 sandalye kazan­dırdı. Böylece Avam Kamarasında hiç bir parti salt çoğunluğu sağlayamıyordu. Serbest ticaret konu­sundaki çatışmalarından ötürü Muhafazakarlarla Liberallerin bir­leşmesi imkânsızdı, tek mantıki çö­züm yolu İşçi Partisinin hükümeti kurması, Liberallerin de destekle-mesiydi.

Seçimlerle parlamentonun toplan­ması arasındaki altı haftalık sü­re kamuoyunun endişelerle çalkalandığı bir dönem oldu. Gelenek­çiler İşçi Partisinin iktidarı ele geçirdiği zaman Rusya'da Lenin'nin yönettiği gibi bir kızıl ihtila­li gerçekleştireceğini sanıyorlardı. Bir kontes İşçi Partisi milletve­killerinden Philip Snowden'e tele­fon ederek boğazını kesip kesmeye­ceklerini sormuştu. Baldwin ve Li­beral Parti Başkanı H. H. Asquith'e «ulusu kurtarmak» için birleşmele­ri teklifleri yağıyor, Avam Kama­rasına bile üye olmayan banker Reginald McKenna'nm yönetimi altında bir geçici hükümet kurul­masından sözediliyordu. Sonunda Kral, Baldwin ve Asquith işçilere bir şans tanınmasında gö­rüş birliğine vardılar; yanlış bir hareket halinde, partilerarası denge İşçi Partisini kolayca safdışı edebi­lecek durumdaydı.

İşçiler İş Başında
İşçi Partisi yöneticileri daha önce­ki konuşmalarında parlamenter çoğunluğu sağlamazlarsa iktidara geçmek istemeyeceklerini söylemiş­lerdi, ama o günkü durumda bu­nun sorumluluktan kaçmak anla­mına geleceğini düşünerek iktidarı kabul etmeye karar verdiler. 21 ocakta Muhafazakarlar Avam Kamarasında yenilgiye uğradılar. Ertesi gün Kral George V., Mac-Donald'ı yanına çağırttı, kendi özel meclisine aldı ve onu Başbakan ilan etti.

Kabinenin yirmi üyesinden onbiri işçi sınıfından geliyordu, geriye ka­lanların çoğu eski yönetici sınıftan­dı, sonraki kuşak İşçi Partisi yö­neticilerinin" karakteristiği olan or­ta sınıf entellektüeli olarak yalnız Ticaret Bakanı olan Sidney Webb vardı.

Kasketten Silindir Şapkaya
Yalnızca «kibar beyler»in yönetme geleneği olan bir ülke için garip bir dönem başlıyordu. J. H. Thomas Sömürgeler Bakanlığına ilk defa gidip kapıcıya yeni Bakan olduğu­nu söylediği zaman kapıcı, yanın­daki arkadaşına dönüp alnına vu­rarak «bombardımanda aklını oy­natanlardan biri daha, zavallı adam...» demişti. Kralın en çok üze­rinde durduğu şey giyim kuşam­dı. Bakanlara silindir şapka ve re­dingot giydirmeye çalışıyor, saray­daki resmî kabullerde frak ve diz­kapağından bağlı beyaz pantolon giyilip, kılıç takılmasında ısrar edi­yordu. Bakanlar seçmenlerinin alay etmesinden korkarak bu gi­yim kuşam işine pek yanaşmıyor­lardı. Nitekim Glasgow Bağımsız İşçi Partisi, Stanley Webb ve Ta­rım Bakanı Noel Buxton'in dizden bağlı kısa pantolonlarıyla çekilmiş resimlerinin üstüne «bunun için mi oy verdiniz?» diye yazıp dağıttır­mıştır.

Bütün bunların yanı sıra Hükü­met kendinden öncekiler kadar ve­rimli bir çalışma gösteriyordu'. Tek şikayet hem Dışişleri Bakanlığını, hem de Başbakanlığı bir arada yü­rüten MacDonald'ın arkadaşlarıy­la yeterince ilişki kuramayacak ka dar fazla çalışmasıydı. Gene de Hükümetin asıl başarısı dışişlerin­de oldu, MacDonald Fransa ile Al­manya'nın aralarını bularak Al­manların savaş zararlarını tazmin etmesi sorununu çözümledi. İçişle­rinde yapılan en önemli iş, mahal­li idarelerin yaptırdığı sosyal mes­kenlerin bugünkü işleyiş tarzını getiren bir konut kanunu oldu. Maliye Bakanı Snowden değişik güçte çalışan irili ufaklı yüzlerce özel elektrik santralını biraraya ge­tirmek için çalıştı, vergilerde indi­rim sağladı ve sonradan altın stan­dardının yeniden düzenlenmesini sağlayacak olan mali politikayı yürürlüğe koydu.

İşçi Partisi Hükümeti işçi sendika­larıyla ilişki kurmak için hiç bir gayret göstermiyordu. Hükümet iktidara geçer geçmez lokomotif sü­rücüleri, liman işçileri, Londra vatmanları grev yaptılar, Çalışma Ba­kanı Tom Shaw'un bu grevler kar­şısındaki tutumu eski idarelerin tu­tumlarıyla tıpatıp aynıydı. Parlamentodaki zayıflığından ötü­rü Hükümet, uzun süre işbaşındakalacağa benzemiyordu. Liberaller oylarıyla Hükümeti destekliyorlar­dı, ama içten içe de diş biliyorlar­dı. Muhafazakarların gözü ise ne olursa olsun, tekrar iktidarı ele geçirmekteydi...

Ayrılma Noktası
Hükümet iktidara geçtikten sekiz ay sonra, ağustosta Meclise, Sov­yetler Birliği'yle yapılacak bir tica­ret anlaşması tasarısını  sundu. Şartlarından biri İngiltere'nin Sov­yetler Birliği'ne borç vermesi olan tasarıyı ne Muhafazakarlar ne de Liberaller beğendi. Fakat asıl da­nanın kuyruğunu koparan olay komünist gazeteci R. J. Campbell olayı oldu. Campbell, grevcilere karşı harekete geçmeleri istendi­ğinde askerlere subaylarının emri­ni dinlememelerini öğütleyen bir makale yazmıştı. Başsavcı Campbell'in ayaklanmaya teşvik suçuyla yargılanmasını istedi, fakat sonra davadan vazgeçti. Hükümet adaletin işleyişine engel olmakla suçlandı. Liberaller Avam Kamarasından seçilecek özel bir komisyonu soruşturma açmasını istediler; MacDonald reddetti ve Hükümet 364'e karşı 198 oyla kay­betti. Kral MacDonald'ın genel se­çime gitmesine izin verdi, fakat yapılan seçim Muhafazakarların diğer partilerden 213 sandalye farkla iktidara geçmesini sağladı. Muhafazakarların başarısına sebep «Znovyev Mektubu» nun yarattığı korkuydu. Seçim propagandası sı­rasında yayınlanan Zinovyev mek­tubu Moskova'da Kominternin İn­giltere'yi yıkmak için tasarladığı sözde planları açıklayan uydurma bir belgeydi.

4 kasımda MacDonald istifasını verdi. Bu kısa süreli ilginç serü­ven, İşçi Partisini İngiliz politika çerçevesi içindeki yerine oturtmuş­tu. Seçimi asıl kaybedenler 40 san­dalye kaybeden İşçi Partisi değil, güçleri birdenbire 159'dan 40'a dü­şen Liberallerdi. Bu, eski Liberal Partinin sonu ve yeni bir politik modelin başlangıcıydı: Bundan sonra iktidar Muhafazakarlarla İş­çiler arasında değişecekti.

20.Yüzyıl Tarihi, Arkın Kitabevi

 

Açık politikalar izleyen, istikrar ve huzura öncelik veren Baldwin, partiler arasında bir anlayış havası yaratarak bazı sorunların üste­sinden gelmeyi başardı. Bu çerçevede silah­lanma harcamaları önemli ölçüde kısıldı. Ba­tı Avrupa'daki anlaşmazlıkların hakemlik yo­luyla çözülmesini öngören Locarno Paktı'nın (1925) imzalanması sağlandı. 1926'da ülkenin tek yayın kuruluşu olarak British Broadcas­ting Company'nin (BBC) kurulması, ulusal sağlık ve işsizlik sigortalarının genişletilmesi genel bir kabul gördü. Konut sorununu çöz­mek amacıyla 400 bini aşkın yeni konut yapıl­dı. 1929 Yerel Yönetim Yasası'yla vesayet kurulları kaldırıldı.

Bu dönemde üretim savaş öncesi düzeyin üzerine çıktı; işsizlik de yüzde 10'a düşürüldü, ama Britanya'nın öteki sanayi ülkeleri karşı­sındaki gerileyişi sürdü. 1929'da ihracat mik­tar olarak hâlâ 1913'teki rakamların altınday­dı; altın standardına dönme kararının alındığı 1925'ten sonra ihracat değer olarak da düş­meye başladı. Yükselen üretim maliyetlerini karşılamak için kömür sanayisine uygulanan desteklerin kaldırılması, çalışma yaşamında büyük bir bunalıma yol açtı. Güç duruma dü­şen kömür işletmeleri ücretleri düşürme yo­luna gittiler. Sendikaların yeni ücret çizelgesi­ni reddetmesi üzerine, Büyük Britanya Ma­denciler Federasyonu lokavt ilan ederek 1 Mayıs 1926'da maden ocaklarını kapattı. İşçi Sendikaları Kongresi'ne (TUC) bağlı sendi­kaların büyük çoğunluğu maden işçilerini desteklemek üzere genel grev kararı aldı. Sendika üyelerinin yüzde 70'inin katıldığı grev genelde barışçı bir çizgi izledi. Genel grevi "yasadışı" ilan ederek katı bir tutum ta­kınan hükümet, sonunda TUC genel meclisini, sanayinin düzenlenmesinden sonra ücret çizelgesinin gözden geçirilmesi önerisini ka­bul etmeye ikna etti. Böylece 12 Mayıs'ta ge­nel grev sona erdi, ama hükümet kömür sa­nayisine el atmadığı gibi, 1927'de destek grev­lerini yasadışı ilan eden bir yasa çıkardı.

Çelik ve dokuma gibi temel sanayileri can­landırmak ve güç durumdaki tarımı destekle­mek için hiçbir adım atmayan Baldwin hükü­meti, yaygın işsizliğin üstesinden gelme konu­sunda da herhangi bir program geliştiremedi. Sıkı mali politikalar sonucunda ortaöğretim­de gerçekleştirilen atılımlar durdu. Dış politi­kalarda Locarno Paktı'nı uygulamaya geçir­mek için hiçbir girişimde bulunulmadı. Buna karşılık sömürgeler sorununda bazı ilerleme­ler sağlandı. 1926'da toplanan İmparatorluk Konferansı'nda dominyonlarda İngiliz yasa­ma yetkilerinin kaldırılmasını isteyen Balfour Bildirisi kabul edildi. Bu adım 1931 tarihli Westminster Tüzüğü'ne temel oluşturdu. Hindistan'da ikili yönetimin oluşturulduğu 1919'dan sonraki siyasal durumu gözden ge­çirmek amacıyla, 1927'de Simon Komisyonu kuruldu.

Baldwin hükümetinin birçok sorun karşısın­da hareketsiz kalışını ustaca işleyen İşçi Parti­si Mayıs 1929 seçimlerinde çoğunluğu elde et­ti. Lloyd George'un 1926'da başkanlığını üstlendiği Liberal Parti, ekonomik sorunların çözümüne devlet müdahalesini savunarak oy ve sandalye sayısını artırdıysa da, üçüncü par­ti olmaktan kurtulamadı.

MacDonald'ın kurduğu İşçi hükümeti ağır­lığı gene dış ilişkilere verdi. Almanya'nın taz­minat ödemelerine ilişkin Young Planı'nın uygulanması sağlandı; Rheinland'm boşaltıl­masını gerçekleştiren Lahey Komisyonu'na öncülük edildi. MacDonald'ın çabalarıyla 1930'daki Londra Deniz Konferansı'nda de­niz kuvvetlerinin azaltılması konusunda önemli adımlar atıldı. Hindistan'ın bir fede­rasyona dönüştürülmesi yolunda bir adım olan Yuvarlak Masa Konferansı gerçekleşti­rildi.

Bütün bunlara karşılık hükümet iç poli­tikada pek başarılı olamadı. Büyük Bunalım (1929) sorunları daha da ağırlaştırdı. Yükse­len işsizliğin bütçeye getirdiği yükler, ülkenin uluslararası saygınlığını sarsan bir mali buna­lıma yol açtı. İşsizlik sigortası ve öteki top­lumsal hizmetlerde kesintiler yapılması yo­lundaki öneriler hükümet içinde bunalıma yol açınca, MacDonald Ağustos 1931'de isti­fa etti. Baldwin ve Liberallerin yeni önderi Sir Herbert Samuel tek başına hükümet so­rumluluğunu üstlenmeye yanaşmadığından, MacDonald başkanlığında Ulusal Hükümet olarak adlandırılan bir koalisyon oluşturuldu.

Olağanüstü durumun üstesinden gelmek için gerekli mali krediyi dışardan sağlayan Ulusal Hükümet, Ekim 1931 seçimlerinde büyük bir çoğunlukla onaylandı. MacDonald'a karşı çıkarak seçime bağımsız olarak katılan İşçi Partisi'nin sandalye sayısı 52'ye indi; eski hükümet üyelerinden yalnızca biri milletvekili seçilebildi. Seçimlerde koalisyon içindeki görüş ayrılıklarım olumlu bir etken olarak işleyen hükümetin bölünmüş yapısı çok geçmeden sorunlar çıkardı. Mali ve ticari durumu düzeltmek için genel bir koruyucu gümrük tarifesi getirilirken, Liberallerin ve serbest ticaret yanlısı İşçi Partisi milletvekille­rinin farklı bir tutum takınmalarına ve olum­suz oy kullanmalarına izin verildi. Gümrük tarifesinin sömürgelere öncelik verecek bi­çimde genişletilmesi ise serbest ticaret yanlı­larının hükümetten çekilmesine neden oldu.

Büyük Bunalım'ın etkileri 1933'e değin sür­dü. 1929-32 arasında yüzde 16'lık bir düşüş gösteren üretim, sonraki yıllarda eski hızına ulaşarak 1937'de yüzde 50'lik bir artış göster­di. (…)

Baldwin Haziran 1935'te MacDonald'ın ye­rine başbakan oldu. Birkaç ay sonra yapılan seçimlerde Ulusal Hükümet yeniden çoğun­luk sağladıysa da, İşçi Partisi sandalye sayısı­nı önemli ölçüde artırdı. 1931'de İşçi Parti­si'nin başkanlığını üstlenmiş olan George Lansbury bu sırada dış politika konusunda partisiyle ters düştüğünden, yerine parlak bir milletvekili olarak sivrilen Clement Attlee geçti.

Baldwin hükümetinin iç politikada karşılaş­tığı en önemli sorun taht bunalımı oldu. Ocak 1936'da V. George'un ölümüyle başa geçen VIII. Edward'in daha önce iki evlilik yapmış olan Amerikalı Bayan Simpson'la gizli aşk ilişkisinin açığa çıkması büyük tartışmalara yol açtı. Hükümet İşçi Partisi'nin desteğiyle kralın Bayan Simpson'la evlenmesine karşı çıkarken, Winston Churchill, Sir Oswald Mosley ve George Bernard Shaw gibi değişik görüşlü kimselerin çevresinde oluşan "Kralın Partisi" bu evliliği savunuyordu. VIII. Ed­ward 10 Aralık'ta parlamentoya bir mesaj göndererek tahttan çekildiğini bildirdi. Yeri­ne kardeşi VI. George geçti. Bu olayın krallık kurumunu pek sarsmadığı çok geçmeden açıkça ortaya çıktı.

Mayıs 1937'de Baldwin'in yerine başbakan­lığa geçen Neville Chamberlain, ekonomik ve toplumsal sorunlara ağırlık verdi. Bu sırada "planlama", üzerinde en çok durulan konu olmuştu.(…) Bilim adamları ve siyasetçiler planlı ekonomi düşüncesini tartışmaya başladılar. Sonradan başbakan olan Muhafazakâr siyasetçi Harold Macmillan, asgari ücret ve sanayide kısmi devletleştirmeyi savunan görüşler ortaya attı. Yetersiz beslenme, ulusal gelir dağılımı ve iş­sizlik üzerine somut incelemeler yapıldı. Planlama ve devletleştirme yönündeki baskı çok geçmeden sonuç vermeye başladı. 120 kadar demiryolu şirketi birleştirilerek dört sisteme bağlandı. Merkezi Elektrik Kurumu, elektrik enerjisinin dağıtımım üstlendi. Kam­biyo Eşitleme Fonu'nun (1932) oluşturulma­sıyla, İngiltere Merkez Bankası büyük ölçüde devletleştirildi. 1938'de kömür sanayisinin devletleştirilmesi yönünde önemli bir adım atıldı. Çelik sanayisinde işveren ve hükümet komiteleri aracılığıyla fiyat belirleme ve üre­timi denetleme uygulamasına geçildi.

Bu sırada bütün partiler Milletler Cemiyeti'nin rolü, silahsızlanma ve barışı koruma ça­balarının başarısı konusunda iyimser bir hava içindeydi. Oysa uzun hazırlıklar sonunda Şu­bat 1932'de Cenevre'de toplanan Dünya Si­lahsızlanma Konferansı bir hayal kırıkhğıyla noktalandı. Topluma egemen olan belirsiz pasifizm eğiliminde ise barışın nasıl koruna­cağı sorununa pek ilgi gösterilmiyordu. Mil­letler Cemiyeti aracılığıyla kolektif güvenlik düşüncesi herhangi bir yükümlülük getirme­diği sürece destekleniyordu.

Baldwin 1935'teki başarılı seçim kampanya­sında, İtalya ve Etiyopya arasındaki anlaş­mazlıkta Milletler Cemiyeti'nin bir bütün ola­rak hareket etmesi gereğini savundu. Hükü­met görünüşte Milletler Cemiyeti'yle birlikte hareket etmekten söz ederken, Fransa'yla yürütülen gizli görüşmelerde Etiyopya'nın yarısını İtalya'ya vererek anlaşmazlığı çözme­ye yönelik bir öneriyi hazırlamaya da girişti. Bu durumun açığa çıkması parlamentoda, ba­sında ve halk arasında yoğun bir tepki yarat­tı. Hükümet anlaşmayı tanımadığını açıkladı. Gene de İtalya'ya yaptırımlar uygulamaktan kaçınarak Etiyopya'yı işgal etmesine göz yumdu.

Nazi politikasının gerçek yüzünün belirme­ye başladığı ve İspanya İç Savaşı'nın patlak verdiği 1936 yılı, bir bunalım dönemi oldu. Almanya'nın Versailles Antlaşması'nı çiğne­yerek Ren Bölgesi'ni işgal etmesi karşısında, Muhafazakâr hükümet sesini çıkarmama yo­luna giderken, İşçi Partisi de cılız bir tepki gösterdi. Bu askeri eylemin bir oldubitti ola­rak kabul edilmesi ve herhangi bir yaptırım­dan kaçınılması, yatıştırmacılığın başlangıcı oldu. İspanya'da Cumhuriyetçiler ile Fran-co'nun öncülük ettiği Kralcılar arasındaki mücadele karşısında takınılan tutum da içten­likten uzaktı. Britanya'nın başım çektiği "mü­dahaleden kaçınma" politikası, Faşist İtalya ile Nazi Almanyası'nın "milliyetçi asiler"e yaptığı yoğun askeri yardım nedeniyle, an­lamsız ve gülünç kalıyordu. Aslında İngiliz hükümeti Kralcılara, İşçi Partisi ise Cumhuri-yetçilere sempati duyuyordu, ama kamu­oyundaki bölünme parti çizgilerini aşıyordu. İspanya İç Savaşı genelde pasifizmin geçerli bir politika olmadığını gözler önüne serdi.
Başbakan olarak Mayıs 1937'den sonra dış politikanın yürütülmesini de üstlenen Cham­berlain, kolektif güvenliğe pek inanmadığın­dan, savaşa yol açabilecek gerilimleri azalt­mak amacıyla Hitler ve Mussolini ile doğru­dan görüşmelere girme yolunu seçti. Lord Halifax Kasım 1937'de Hitler'e, Britanya'nın Orta Avrupa'da "barışçı evrim"le gerçekleş­tirilecek sınır değişikliklerine karşı olmadığı­nı bildirdi. Bir yandan da Mussolini ile anla­şarak Hitler'i yalnızlaştırma çabalarına girdi.

Yatıştırmaya dönük görüşmeler yalnızca bu­nalımın hızlanmasına yol açtı. Mart 1938'de Almanya Avusturya'yı ilhak etti. Ekimde ya-pılan Münih Konferansı'nda Chamberlain ve Fransa başbakanı Daladier, Çekoslovak­ya'nın toprak bütünlüğü için güvence vermesi karşılığında, Almanların çoğunlukta olduğu Südetler bölgesini Almanya'ya bırakmayı ka­bul ettiler. Bu anlaşmadan altı ay sonra Nazi­ler Çekoslovakya'ya girdiler. Bunun üzerine yatıştırma politikasından vazgeçilerek Polon­ya, Romanya ve Yunanistan'a destek güven­cesi verildi. Chamberlain'in SSCB'yi de gü­venlik sistemi içine alma konusunda oyalayıcı bir tutum takınması, Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı'nın imzalanmasına yol açtı. 1 Ey­lül 1939'da Polonya'yı işgal eden Almanya'ya verilen ültimatomun yanıtsız kalmasının ar­dından, Chamberlain 3 Eylülde Britanya'nın savaşa girdiğini açıkladı.

II. Dünya Savaşı.Topyekûn bir nitelik taşı­yan savaş sivil halkı da büyük sıkıntılarla kar­şı karşıya bıraktı. Savaşın ilk gününde Lond­ra'ya yönelik hava akmlan başladı. Tehlike bölgesinde bulunan 1,5 milyona yakın insan başka yerlere taşındı; kendiliğinden kırsal kesime, dominyonlara ve ABD'ye göç edenlerin sayısı 2 milyonu buldu. Okul sisteminin altüst olması yüzünden, 1 milyon kadar çocuk bir süre öğrenimden yoksun kaldı. On milyon in­sanı banndırmak amacıyla yoğun bir sığmak yapımına başlandı. Beş sterline satılan sığınaklar, düşük gelirli ailelere parasız dağıtıldı.

Chamberlain, Churchill'i deniz kuvvetleri, Eden'i de dışişleri bakanlığına getirerek hü­kümeti genişletti. Hitler'in kısa sürede sonuç­landırdığı Polonya seferini, kara harekâtları­nın çıkmaza girdiği altı aylık "sahte savaş" dönemi izledi. Morali bozulan İngiliz halkı, savaşın bir dayanıklılık mücadelesine dönüş­mesi durumunda, deniz üstünlüğünün ve Al­manya'ya karşı yürütülen ablukanın Britan­ya'ya zafer getireceği umuduyla avunmaya başladı. Almanya'nın Nisan 1940'ta Dani­marka ve Norveç'i işgal etmesi bu hesapları altüst etti. Avam Kamarası'nda çok sayıda Muhafazakânn desteğini yitiren Chamberla­in istifa ederek yerini Churchill'e bıraktı. Bir koalisyon hükümeti oluşturan Churchill, beş kişilik savaş kabinesine İşçi Partisi önderi Attlee'yi de aldı. Bir sendika yöneticisi olan Ernest Bevin'i de çalışma ve sosyal hizmetler bakanlığına getirdi.

Almanya'nın Fransa kıyılarına kadar ilerle­mesi üzerine, 400 bine varan Müttefik askeri Britanya'ya sığındı. Ağustosta Almanya'nın işgal tehdidiyle savaşın en kritik dönemi baş­ladı. Havaalanı, radar istasyonu ve Londra dokları gibi savunma noktalarını etkisiz hale getirmeye ve hava üstünlüğünü ele geçirmeye yönelik Alman saldınlanna Kraliyet Hava Kuvvetleri başarıyla karşı koydu. Bu dönem­de sivil halkın hava akınlarında verdiği kayıp­lar (23 bin ölü), silahlı kuvvetlerinkinden yüksekti.

Hava saldırılan 1941 baharı boyunca sürdü. Bu arada Avam Kamarası binası da yıkıldı. İnsan gücü açığını kapatmak için 14-64 yaş arasındaki erkeklerin yüzde 94'ü sanayi ve hizmet sektörlerinde görevlendirildi. Bu sıra­da ABD'nin savaş gereçleri için borç verme­si, Nazilerin SSCB'ye saldırması ve Japonla­rın Pearl Harbour Baskını Birleşik Krallık'm yardımına yetişti. Büyük İttifak'm oluşturul­masından sonra, 1942 sonlarında Kuzey Afri-ka'ya çıkarma yapan Müttefikler Libya'di Almanlan bozguna uğratırken, Sovyet cep-hesinde de karşı saldırı başladı.

Savaşm getirdiği tehlike içinde İngiliz toplu mu yiyecek ve barınmadan vergilendirmeye kadar birçok alanda daha önce yaşamadığı biı toplumsal eşitlik deneyimi geçirdi. 1930'lardî belirsiz olarak sözü edilen "planlama" sistem­li bir biçimde uygulamaya kondu. Bakanlıkla] arası bir komitenin Aralık 1942'de hazırladığ Beveridge Raporu'nda bütün toplumu ku­caklayacak ve belirli bir gelir düzeyini güven ce altına alacak bir toplumsal sigorta progra­mının ana hatları belirlendi. Bu rapor Avarr Kamarası'nda ancak savaşın sonunda cidd biçimde ele alınabildi. Bu dönemde savaşk doğrudan ilişkili olmayan önemli bir gelişme de geniş yetkilerle donatılmış bir eğitim ba­kanlığının kurulması ve okulların parasız hale getirilmesi oldu. Sivil halk savaşın sonuna de­ğin saldırılardan kurtulamadı. Normandiya Çıkarması'ndan sonra Alman "V-l" ve "V-2': roketleri yeni yaralar açtı. 2 Eylül 1945'te sa­vaş bittiği zaman, İngiliz silahlı kuvvetlerinir kaybı 300 bine, sivil kayıplar da 60 bine ulaş­mıştı. Savaş İngiliz ulusal zenginliğinin dörtte birini alıp götürmüştü.

Büyük Britanya İmparatorluğu'nun çöküşü.

İngiliz Uluslar Topluluğu'nun evriminde önemli bir dönüm noktası olan Balfour Bildirisi'nin (1926) ön­gördüğü "özerklik ve eşitlik" ilkelerinin Westminster Tüzüğü'yle yaşama geçirilmiş olmasına karşın, 1930'larda dominyonlara dış politikadaki konumuna ilişkin birçok soru askıda bulunuyordu. Bu sorulara savaş dene­yimi açıklık getirdi. Kanada ve Güney Afrika bir süre geçtikten sonra savaşa katılırken, İr­landa tarafsız kaldı. Avustralya ve Yeni Ze­landa Britanya'nın savaş gücüne önemli bir katkıda bulundu, ama savaşın geniş bir alana yayılması bazı dominyonlar açısından etkin diplomasiyi gerekli kıldı. Böylece savaş so­nunda dominyonların bağımsızlığı sorunu fi­ilen çözülmüş oldu.

Bu dönemde dominyon statüsü hâlâ göç­men topluluklarla sınırlıydı. En büyük sö­mürge olan Hindistan'ın özel bir konumu vardı. Londra'da ayrı bir devlet bakanlığına bağlı olarak kendi genel valisi ve ordusu bu­lunan Hindistan'da özerkliğin kapsamını ge­nişletmeye yönelik istekler daha yüzyılın baş-lannda ortaya çıkmıştı. I. Dünya Savaşı'nda-ki katkısına karşılık olarak 1919'da oluşturu­lan "ikili yönetim" eyaletler için önemli bir deneyim sağladı. Kilit yetkiler genel valinin elinde olduğundan, tam bir özerklik söz ko­nusu değildi. 1920 ve 1930'larda Hindistan Ulusal Kongresi'nin öncülük ettiği bağımsız­lık mücadelesi zamanla güçlendi. II. Dünya Savaşı'nın güçlükleri Britanya'yı dominyon statüsü için söz vermeye yöneltti. Böylece 1947'de bağımsız Hindistan ve Pakistan dev­letleri ortaya çıktı. Aynı yıl Seylan (Sri Lan­ka) ve İngiliz Uluslar Topluluğu dışında kal­mayı seçen Birmanya da bağımsızlığına ka­vuştu.

Asya dominyonlarının ortaya çıkışı, İngiliz Uluslar Topluluğu'nun yapısında değişiklik­lere yol açtı. İmparatorluk Konferanslarının yerini başbakanlann katıldığı daha kısa süre­li toplantılar aldı. 1925'te Sömürgeler Bakan­lığından ayrılmış olan Dominyonlar Dairesi ve Hindistan Dairesi birleştirilerek Uluslar Topluluğu'yla İlişkiler Dairesi oluşturuldu. Büyükelçi düzeyinde diplomatik ilişkiler ge­lişti. Uluslar Topluluğu bağının temelini bir­lik yerine, dayanışma ilkesi oluşturmaya baş­ladı. 1949'da Hindistan'ın topluluk içinde ka­larak cumhuriyet yönetimine geçmesinin ka­bul edilmesiyle, tahtın topluluk üzerindeki konumu sembolik hale geldi.

A.B.

   
 
         
 

Copyright © 2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi