ZAMANIN TİNİ
Kutsal Roma Germen İmparatorluğu

9. yüzyılda görülen Viking, Macar ve Müs­lüman Arap (Sarazen) istilaları  ülkenin miras olarak bölün­mesini öngören Frank geleneği yüzünden zaten zayıflamış olan Karolenj İmparator­luğunu temelinden sarstı. 887'den sonra Ba­tı Frank (Fransız) ve Doğu Frank (Ger­men) ülkeleri, tıpkı İtalya gibi, kendi bildik­leri yolda yürümeye koyuldular.

919'da Doğu Frank tacını Saksonya Dükü Heinrich giydi. Bu tartışmalı seçim, Karolenjler dünyasının uzatmalı parçalanışında yeni bir aşamayı belirliyordu. Heinrich'in gücü Frankonya ile Güneydoğu Saksonya'nın ötesine pek geçe­medi. Alpler'in güneyinde, imparatorluk ta­cı nüfuzlu İtalyanlardan sözü en çok geçene verilen bir ödül durumundaydı. Ren'in ba­tısında, siyasal bölünmede etkili olan güçler iki yüzyıl daha işbaşında kaldılar. Ama doğuda yeni Saksonya ha­nedanı bu süreci belirgin bir biçimde tersi­ne döndürdü. I. Heinrich'in oğlu I. Otto (Bü­yük) direşkenlik, beceri ve talih açıklığıy­la Germen düklüklerini kesin olarak nüfuzu altına aldı, Macarları Lechfeld Savaşı'nda (955) yendi ve İtalya krallığını fethetti. Roma'da imparatorluk tacını giymesi (962) bu geniş edinimlerini meşrulaştırdı. T.D.T

Roma İmparatorluğu’nun diriltilmesi bir kez daha 800 yılından öncekine benzer koşullar altında gerçekleşti. Otto, 936'da, babası I. Heinrich'in (Kuşçu) ölümü üzerine Germanya kralı seçilmişti. Karolenj geleneklerine uyarak Aachen şehrinde kutsandı ve taç giydi.
Yıllar geçtikçe  elebaşıları arasında yakın akrabaları olan düklerin de bulunduğu ayaklanmaları bastırarak kendini kanıtladı.

Macarların saldırılarına uzun süre başarıyla direndikten sonra, onları 955’te Lechfeld'de yendi, aynı yıl içinde Slavları Recknitz Savaşı'nda yenerek ezici bir zafer kazandı. Üç yıl önce İtalya'yı ele geçirmek için bir sefer düzenlemiş ve 950’de ölen genç kral Lothaire'in karısıyla evlenerek Pavia'da Lombard krallarının de­mirden tacını giymişti. Charlemagne gibi, ama unvanlarını kul­lanmadan, Frankların ve Lombardlar’ın kralı olmuştu. Charlemagne gibi, onun da çevresi Roma İmparatorluğunun yeniden doğuşu düşüncesini beslemeye başladı.

2 şubat 962’de bu da ol­du ve I. Otto, Papa Johannes XII’nin elinden imparatorluk tacını giydi. Roma Kilisesi'ne Frank ardıllarının yaptıkları hizmetleri olduğu gibi yerine getireceğine ve Kilise'nin Aziz Petrus'un mi­rası olan mallarını koruyacağına söz verdi. Yenilik şuradaydı: imparator, Batı;nın tümü üzerinde değil, sadece Batı'da Frank Krallığı ve Doğu'da Slav ülkeleriyle sınırlı Germen toprakları ve Kuzey İtalya üzerinde egemen olacaktı.

Charlemagne nasıl Bi­zans sarayını gocundurmamaya dikkat etmiş ve oğlunu bir Bi­zans prensesiyle evlendirerek bir evlilik anlaşmasını öngördüyse, Otto da Doğu İmparatorluğuna yanaştı, oğlu ve mirasçısını Bizans prensesi Teofano ile evlendirdi. Ren kıyılarına geri dönen I. Otto, Köln’de bir «diyet» topladı ve bu büyük mecliste Fransız akrabalarını kabul etti. Kimi tarihçiler buna bakarak Otto'nun sınırları ötesinde de imparatorluk otorite­sini kullandığını ileri sürmüşlerdir. I. Otto, çok geçmeden oğlunu imparatorluğa ortak etti ve sağlığında ona taç giydirdi (25 aralık 967). Otto, 973’te ölünce, oğlu, II. Otto adıyla imparator oldu.

 

I. Otto'nun çabalarıyla doğan İmparator­luk kısa ömürlü olabilirdi; ama yalnızca bir oğlunun, II. Otto'nun, sağ kalması İmpara­torluğun ayakta kalmasına olanak verdi. 1033'de Burgundiya'nın alınmasıyla sınırlar daha da genişletildi. Hanedana ait bir dizi olağanüstü rastlantı yüzünden, saltanatının sonuna dek birden fazla oğlu sağ kalan ilk imparator I. Friedrich oldu (1190). Bu ta­rihte İmparatorluğun bölünmesi düşünüle­mezdi. 10. yüzyıl başında imparator olma id­diasındaki nüfuzlu İtalyanlar, kuzeyden başlarına inen hükümdarlara karşı direnmişler­di (1002, 1024 ve 1037). Ne var ki 1037'den  sonra bunlar Kuzey İtalya'nın Germen Kralı'nın egemenliğine girmesini kabul ettiler. Böylece Germanya, Burgundiya ve İtalya tek hükümdarın, imparatorun yönetiminde birleşti.

III. Otto, aralık 983'te Roma'da genç yaşta ölen babasının ye­rine tahta geçtiğinde henüz üç yaşındaydı. Hükümet dizginleri­ni ancak 994’te ele aldı ve hemen imparatorluğun geleceği ile uğ­raşmaya başladı. Eğitimi, hem Latinceyi, hem Yunancayı öğren­miş olması, kalbini antik kültüre yaraşır tutkularla doldurmuştu. 21 mayıs 996’da genç kuzeni V. Gregorius;un elinden giydiği im­paratorluk tacına büyük önem veriyordu. Zaten kuzenini bir sü­re önce papa yapmış olan da kendisinden başkası değildi ve bu davranışı ile Papalık ve imparatorluk arasında bir ittifak kurmak istemişti. Ancak bütün Hıristiyanlık üzerinde herkesten önce kendisinin söz ve güç sahibi olmasında diretiyordu. Roma'yı başkent yaptı ve işte o andan sonra, tıpkı Charlemagne zama­nında olduğu gibi, «Roma İmparatorluğu’nun yeniden kurulma­sı» söz konusu olmaya başladı. İmparatorun cevahirli paltosu, elinde tuttuğu arz küresi, kararlarının altına bastığı Aurea Roma (Altın Roma) resimli mühür, 999’da Gerbert d'Aurillac'ı II. Sil­vester adıyla Papalık tahtına oturtması, bütün bunlar antikite dö­neminin görkem ve sembollerini hatırlatıyordu.

 III. Otto tarihe dalış yapıyordu. «Constantinus'un Bağışı» diye bilinen ve VIII. yy'ın sonunda ortaya çıkan ünlü metni inceletti ve dünya ege­menliğini İmparator I. Constantinus ile Papa I. Silvester arasında paylaştıran bu belgenin sahte olduğunu belirledi. Aachen’de Charlemagne 'in mezarını bulmak için kazılar yaptırdı. Polonya ve Bohemya'ya kadar giderek burada krallar yarattı: bu ise, im­paratorların örnek yetkilerinden biriydi. Sadece Germanya ve İtalya'da hüküm sürüyor olsa bile, bütün Hıristiyanlık dünyası bu koyu Hıristiyan imparatoru tanıyor ve varlığını nizamı âlem için kaçınılmaz görüyordu. Ama dünyevî hükümdarlar, diğer krallar ona karşı kendilerini herhangi bir saygı ve boyun eğme borcu altında duyumsamıyorlardı.


Saksonya Hanedanının yerini Frankonya Hanedanının (1024) alması, daha son ra da Hohenstaufenler’in başa geçmesi (1138) İmparatorluğun siyasal yapısını değiştirmedi. Aynı biçimde, bütün 'dramatik ligine' rağmen, IV. Heinrich'in Papa VII. Gregorius'u görevinden almaya çalıştığı ve bunun üzerine aforoz edilerek Canossa'da Papa'dan af dileme zorunda bırakıldığı Ata­ma (Tevcih) Anlaşmazlığı (1075-1122) da, imparatorun papalığın koruyucusu rolü üze­rinde kuşkular doğurmaktan başka bir de­ğişikliğe yol açmadı.

XI. yy'da yeni bir aşama daha kat edildi. Alman prenslerince seçilen kralın elden geldiğince çabuk Roma'da imparatorluk ta­cını giymesi alışkanlık oldu. II. Heinrich 1014'te, II. Konrad 1027'de Roma'ya gittiler ve her ikisi de önce İtalya tacını giydi.

Prenslerce 1039'da seçilen III. Heinrich ilk kez «Romalıların kra­lı» unvanını aldı. İmparatorluk artık üç krallığı içeriyordu: Ger­manya ile İtalya'ya 1032'de Burgonya da eklenmişti. III. Hein­rich 1046 yılının Noel'inde Roma'ya geldi ve Ebedî Şehir'de dü­zeni sağladı: Aziz Petrus'un makamını paylaşamayan üç papayı tahtından indirdi ve Alman asıllı bir papayı (II. Clemens) bizzat seçerek ertesi gün onun elinden imparatorluk tacını giydi. Böylece, Alman kralı olan imparatorun Hıristiyan dünyasının lideri olduğu herkesçe kabul edilmiş oldu. Eski Toul piskoposu ve 1048'de papa olan IX. Leo, Mainz'de kralın ve imparatorun ya­nında oturarak bir konsile başkanlık etti (1049).

Ancak Germen hükümdarı tarafından ele geçirilen bu mutlak egemenlik reformcu yeni papanın hoşuna gitmedi ve çok geçme­den VII. Gregorius bu duruma şiddetli bir tepki gösterdi. Papa, imparatorluğun Papalık üzerinde, herhangi bir egemenlik kura­bileceği düşüncesini kabul etmedi ve seçilen her kral, piskopos veya manastır başrahibinin seçiminden Roma'daki papayı ha­berdar ederek onun onayını almasını istedi. Dictatus papae (Papa­lık kararları) diye bilinen 27 kararın anlamı ve 1075'te papa ile İmparator IV. Heinrich arasında patlak veren “atamalar kavga­sı”nın nedeni buydu. Germanya kralı Worms Meclisi'ne papayı tahtından indirtti (ocak, 1076) ve papa da buna cevap olarak imparatoru aforoz etti. Bunun üzerine bütün Alman prensleri im­paratora düşman oldular. IV. Heinrich ister istemez İtalya'ya, Canossa Şatosu'na gitti ve buraya sığınmış olan VII. Gregorius'un kapısında üç gün üç gece yalınayak ve başı açık bekleye­rek papadan af diledi (şubat 1077). Fakat IV Heinrich'i bir rakip, Rudolf von Schwaben ve VII. Gregorius'u kayıtsız şartsız des­tekleyen kontes Matilde'nin askerleri bekliyordu. Onların üste­sinden geldikten sonra, 1080'de papaca bir kez daha aforoz edil­di. Bunun üzerine tek çareyi yeni bir papa seçmekte buldu (III. Clemens) ve onun elinden imparatorluk tacını giydi (1084).
V. Heinrich'ten sonra, Saksonya dükü Lothar von Supplinburg Papalık tahtına II. İnnocentius'u oturttu ve imparatorluk tacını onun elinden giydi (1133). III. Konrad von Hohenstaufen'e gelince, tacını giymek için Roma'ya gidemediyse de, kapalı olarak imparator sayıldı, çünkü 1138'de seçimle kazan­dığı «Romalılar kralı» unvanının imparator unvanından pek bir farkı yoktu (nitekim, II. Konrad Aachen'de bir Papalık temsilcisi tarafından imparator sıfatıyla kutsandı). Böylece, Worms kararları imparatorluk ile «Toton Krallığı» arasında bir ayırım gözetmiş olsa da, imparatorluk ve seçimle elde edi­len Roma krallığı unvanları pratikte aynı şeylerdi. Sınırların ötesinde, imparatorluğun varlığı, yetkisi duyumsanmasa da biliniyordu. Birçok belgenin altında imparatorun hem adını hem de saltanatının kaçıncı yılında düzenlendiğini gösteren bir kayda rastlamak olasıdır.


Hohenstaufen Hanedanının Kutsal Roma İmparatorluğu

12. yüzyıl ortasından itibaren Batı Frank Krallığı'nın derlenip toparlanması ve İngil­tere kralı II. Henry yönetimindeki Anjou (Angevin) İmparatorluğunun yükselişi den­geyi görünür biçimde değiştirmekteydi ama, İmparatorluğun üstünlüğü II. Friedrich'in 1250'de ölümüne dek sürdü. 1200 yılına ge­lindiğinde Paris, Avrupa'nın düşün ve sa­nat merkeziydi. Başkenti ve üniversiteleri olmayan Germanya hayli gerilerdeydi. Freising'li Otto gibi Alman bilginleri felse­fe ve tanrıbilim (teoloji) öğrenimlerini Pa­ris'te sürdürüyorlardı.

12. ve 13. yüzyıllarda görülen sosyo-ekonomik gelişmeler (nüfus ve ticaretteki artış orman ve elverişsiz topraklarda yürütülen açmacılık) İmparatorluğun siyasal yapısını ancak yavaş yavaş zayıflattı. Yaklaşık 1140'dan başlayarak iç kolonileştirme, Drang nach Osten'in (Doğu'ya doğru ilerleme) et­kisiyle güçlendirilmişti. Ancak bu Germen krallarından çok, doğu sınırlarındaki prens­leri ilgilendiriyordu. Kralların ilgisini Batı, özellikle Rheinland ve İtalya çekiyordu. Bir  imparatoru ve uyruklarını ancak böyle eko-nomik açıdan ileri bölgelerde sağlanacak egemenliğin getireceği kârlar geçindirebilirdi. Hepsinden öte, Lombardiya ve Toskana kentlerinde, benzersiz bir ekonomik büyüme hızının oluşturduğu servetin dayanılmaz çe­kiciliği vardı.

 I. Friedrich (1152-1190), sal­tanatının üçte birini İtalya'da geçirdi; buna karşılık, kendisinden önceki 150 yıl boyunca başta bulunanlarda bu oran ortala ma yedide birdi. Ne var ki İtalyan kentle­rinin hızla bağımsızlaşması, İmparator'un krallık gelirlerini toplamasını gitgide güç leştiriyordu. Hohenstaufen'ler iki kez Lom bardiya Kentleri Birlikleriyle (1167 ve 1226' da kurulmuştu) çatışmaya girmiş ve uzlaş­mak zorunda kalmışlardı. Gene de komün­ler arası rekabet imparatorlara pek çok fır­sat veriyordu. Vakanüvislerin, I. Friedrich'­in İtalya'dan elde ettiği gelire ilişkin tah­minleri, onun Angevinlerle boy ölçüşmesine olanak veren kaynağın İtalya olduğunu apa­çık göstermektedir. Daha sonra, VI. Hein­rich'in zengin Sicilya Krallığı'nı alması (1194) onu ve oğlu II. Friedrich'i Avrupa'nın en zengin hükümdarları yapmıştı.

Schwaben dükünün oğlu ve Hohenstaufen Hanedanı'nın mensubu olan Friedrich Barbarossa şubat 1152'de Romalılar kra­lı seçilip de bunu Papa III. Eugenius'a haber vermeyince, papa bundan alındı ve Roma'nın onayını isteme kuralını kendisine ha­tırlattı. Böylece, bu kayser ancak uzun görüşmeler sonucunda bir antlaşma imzalandıktan sonra (Konstanz, mart 1153), papa­nın elinden imparatorluk tacını giyebildi (1155). Gerçek bir ant­laşmaya benzeyen bu belgede, papanın ve imparatorun dünya­daki karşılıklı mevkileri, hak ve yetkileri uzun uzadıya belirtil­meye çalışıldı. Friedrich'e göre, prenslerce seçilmiş olması Tan­rının kendisini böyle bir krallık için yaratmış olduğunun kanı­tıydı ve buna başka bir otoritenin karışması ve sınır koyması söz konusu olamazdı. Kendi evrensel iktidarı Tanrı'nın takdiri ve iradesiydi. Ama Friedrich Roma'ya geldiğinde Papa IV. Adrianus'un atının dizginlerini tutmayı kabul etti. Daha sonra, Arnaldo da Brescia'nın ayaklanmasını bastırarak şehirde düzen ve dirliği sağladı ve sonunda papanın elinden imparatorluk tacını giydi (18 haziran 1155). Ancak papanın buyruk altına almak istediği Nor­man Krallığına karşı askerî bir serüvene girmeyi kabul etmedi.

I.Friedrich Papalıktan biraz uzak durmak istedi ve 1157’de Besançon'da bilerek yapılmış bir çeviri yanlışı sonucunda, ilgili metinlerde imparatorun, bu unvanını papaya (bir «lütuf» olarak değil, bir «fief» olarak) borçlu olduğunun dile getirilmesi bardağı taşıran son damla oldu. İtalya'ya dönen imparator, Roncaglia di­yetinde şehirler, piskoposlar, kontlar üzerinde hakkı olduğunu açıkça ilan etti ve krallık haklarını hatırlattı. Böylece Papalıkla arası iyice açıldı ve IV. Adrianus'un ölümü üzerine kardinaller meclisi 1159’da Besaçon'da yapılan yanlış çeviri olayının kahra­manı kardinal Bandinelli'yi papa seçti. İmparatorun buna yanıtı, IV. Victor adını alan bir karşı papa seçmek oldu ve böylece Bü­yük Batı Kilise Ayrılığı (dinî bölünme) ve papanın yandaşları olan Lombard komünlerine karşı savaş başladı.

Papalık ile imparatorluk arasındaki anlaşmazlık uzun zaman sü­rüp gitti. Sonunda, Saksonya dükü Aslan Heinrichen askerlerinin kendisini terk etmeleri, Legnano bozgununa yol açtı (1176) ve Fri­edrich Barbarossa'yı papa ile barış görşümelerine başlamak zorun­da bıraktı (Venedik, 1177). İmparator, Papa III. Alexandere boyun eğdi ve III. Laterano Konsili'nde (1179) galip gelen papa Almanya'daki piskopos seçimlerine ilişkin anlaşmazlıklar konusunda imparatora bazı ödünler verdi. Papa III. Urbanus zamanında impara­torlukla Papalık arasında yeni bir gerginlik baş gösterdi. Barbaros­sa piskopos atamalarını denetim altında bulundurmayı sürdürmek istiyor, papa ise buna razı olmuyordu. İmparatorun Haçlı Seferi'ne katılmasına izin vermek için anlaşmazlık donduruldu ve Barbaros­sa bu sefer sırasında Tarsus Çayında boğularak öldü.

VI. Heinrich (1190-1197), Sicilya kralı II. Ruggero'nun kızı Costanza ile evlenerek oğlu Friedrichen bu Güney İtalya Krallı­ğına mirasçı olmasını sağladı. Bu da imparatorluk alanının Ak­deniz'e ve Roma'nın ötesine doğru genişlemesine yol açtı. Siya­sal çalkantılar, VI. Heinrichen mevsimsiz ölümü ve 1198’de iki imparatorun birden seçilmesi (Hohenstaufen Hanedanından Schwaben dükü Philip ve bir Weife [Guelfo] olan Otto von Bra­unschweig) yaman bir kuramcı olan Papa III. İnnocentius'a (1198-1216) meydanı boş bıraktı. Papa bir kez daha hem ruhani hem dünyevî iktidarın kendisinde olduğunu, insanların hem ruhlarına hem bedenlerine hükmettiğini ve imparatorun tek gö­revinin kendisine sade yardım etmek olduğunu ilan etti.

II. Friedrich çok geçmeden ardıllarının ve özellikle büyükba­bası Barbarossa'nın sorununu eline aldı. Başta Sicilya olmak üze­re İtalya'ya yerleşti. Kudüs tacını giymeyi başardı (1229), papa­nın aforozlarına göğüs gerdi (1277 ve 1239) ve böylece impara­torluk unvanına III. Otto'dan da daha büyük bir şan ve onur ka­zandırmak istedi. Romalıların kralı tacını 1212'de onların saye­sinde giymiş olmasına karşın, Alman prensliklerinin yönetimiy­le fazla ilgilenmedi, dinî ve laik prenslere bağımsızlıklarını ilan etme hakkını verdi ve imparatorluğu Germanya Krallığı'ndan ayırarak bu iki unvanın aynı şahısta birleşmesinin yararlarından ve kaynaklarından yoksun bıraktı. Henüz ortada bir Alman kra­lı yoktu ve XIX. yy'a kadar da olmayacaktı. Oysa, aynı tarihler­de Fransızlar krallarına gittikçe daha çok bağlanıyorlardı. Örne­ğin, kendini «krallığında imparator» gibi duyumsayan ve yen duyulan «Fransa kralı» unvanını sürekli olarak kullanmaya baş­layan geleceğin Saint Louis'si (IX. Louis), imparatorluk unvanı­nın II. Friedrich'e özel bir mevki sağladığını kabul ediyordu. Sa­raya yakın tarihçilerden Vincent de Beauvais, imparatorluğun durumunu, meşgalelerini, dünya tarihindeki seçkin yerini açıt bir şekilde belirtmekten geri kalmamıştı.

«Roma İmparatorluğu» terimine 1157'den beri «Kutsal» sıfatı­nın eklenmiş olması ne verileri köklü bir biçimde değiştirmiş, ne de imparatorun onurunu yükseltmişti. Öte yandan, Papalık'ın

 sürekliliği. Germenlerin krallık seçimleriyle çelişki yaratıyordu Aynı görüşü savunan bir dizi papalara karşılık, Alman prensler aforoz edilen II. Friedrich'in yerine birbiri ardınca Hollandalı Wilhelm'i (1247) ve Castilla kralı X. Alfonso'yu (1257) seçmişler ve böylece imparatorluğun kesin olarak Alman topraklarına bağ­lanmış olmadığını kanıtlamışlardı. Bu seçilenlerin ikisi de «Ro­malıların kralı» unvanını taşıyor ve bu sıfatla Alman imparator­larından miras kalan topraklar ve Alman prenslikleri üzerinde egemenlik hakkını elinde tutmuş oluyordu.

Kaynaklar:
Meydan Larousse
Ana Britannica
Théma Larousse
Times Dünya Tarihi Atlası
   
 
         
 

Copyright © 2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi