ZAMANIN TİNİ

1968 Mayıs Olayları
1968 Mayıs Olayları her şeyden önce eşi görülmemiş bir öğrenci ayaklanmasıdır. Bu olay, ABD’de doğan bir uluslararası kriz sırasında patlak verdi: 1964 eylülünde Free Speech Movement, Berkeley Üniversitesi’nde Vietnam Savaşı’na karşı protesto gösterileri başlattı. Ama Fransız olayı tamamen özel bir nitelikte ortaya çıktı: hareket, Fransa’da başka ülkelere göre daha yaygın ve daha heyecan verici bir şekil aldı; özellikle üniversite öğrencilerinin ayaklanması grevlere ve yaygın bir toplumsal bunalıma yol açarak devlet üst yönetimini tehlikeye soktu.

Fransız Mayısı’nın üç bunalımı
Mayıs Olayları’nın habercisi olan ilk karışıklıklar 1963’in başında Paris’te Nanterre Üniversitesi’nde meydana geldi. Paris’in batı banliyösünde çok büyük bir gecekondu mahallesinin ortasında kurulmuş olan bu kampüs l963’te Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde ortaya çıkan sıkışıklığı gidermek için açılmıştı; Nanterre’de ki bu üniversite siyasi kaynaşmaya ve aşırı sol hareketlerin gelişmesine uygun bir yer olarak kendini gösterdi; bu aşırı sol hareket kapitalist toplumun çarklarından biri olarak değerlendirilen üniversite kurumuna karşı ayaklanmayı önerdi: Daniel Cohn Bendit 22 Mart Hareketi’ni başlattı. Nanterre’deki olayların birbirini izlemesi üzerine 2 mayısta üniversite kapatıldı. Bundan sonra karışıklık Paris’in merkezine sıçradı; basit bir olaylar dizisi olan bu durum bir ulusal bunalıma dönüştü.

3 mayısta Sorbonne’un avlusunda öğrenciler tarafından düzenlenen protesto mitingini dağıtmak için polis kaba kuvvet kullanınca bütün denge alt üst oldu. Bastırma hareketi (500 tutuklama) öğrenciler arasındaki “çılgın” militan azınlıkla dayanışmaya yol açtı. Mayıs bunalımı Paris’in ortasındaki merkez üniversitenin yanı başında Quartier Latin’in sokaklarında başladı. Barikatlar, kaldırım taşları, molotof kokteylleri, polis kuvvetlerinin karşı saldırıları, coplar ve gözyaşartıcı bombalar: çatışmalar günden güne büyüyordu ve çevredeki radyoların dinleyicileri tarafından doğrudan izleniyordu. UNEF (Jacques Sauvageot’nun başkanı bulunduğu üniversite öğrencileri sendikası) tarafından yönlendirilen hareket liselere kadar yayıldı. Liselerde eylem komiteleri oluşturuldu.

10 mayısı 11 mayısa bağlayan gece (“Barikatlar Gecesi”) hareket doruk noktasına ulaştı. Öğrencilerle polis arasında sert sokak çatışmaları meydana geldi: arabalar ateşe verildi, kaldırım taşları söküldü, vitrinler kırıldı, yüzlerce kişi yaralandı. Ulke şaşkın bir haldeydi. 0 zamana kadar okulun duvarları arasında kalmış olan öğrenci ayaklanma kamuoyunun sempatisiyle karşılaştı:

13 mayısta sendikalar polisin zor kullanmasını protesto etmek için öğrencilerle birlikte gösteri yaptılar. Bunalım artık yeni bir boyut kazanmıştı, ertesi gün, kendiliğinden ve hiç beklenmedik bir biçimde grev dalgası patlak verdi: öğrenci ayaklanmasının ardından gerçek bir sosyal bunalım geldi.

Öğrenciler sonu gelmez “genel kurul”larını toplar ve dünyayı ateşli tartışmalarla yeniden kurarken, düzenli grevlerden ve sonuç getirmeyen görüşmelerden bıkkınlık getirmiş olan işçiler patronların uzlaşmaz tavrına daha sert bir biçimde karşı çıkmayı kararlaştırdılar. 24 mayıs akşamı, Nantes banliyösündeki Sud Aviation işçileri fabrikalarını işgal ettiler ve fabrikanın müdürünü rehin aldılan 15 - 16 maysıta grev Renault’un Cléon ve Sandouville’deki (Seine-Maritime) ve Flins’deki ve Boulogne-Billancourt’daki fabrikalarına yayıldı. 22 mayısa kadar hareket giderek genişledi. Ülke 7 milyon grevciyle felç oldu.
Nihayet olayın ciddiyetini kavramış olan iktidar bu duruma tepki gösterdi. Ama, General de Gaulle tarafından yapılan referandum ilanı hiçbir sonuç getirmedi. 24 mayısta Başbakan Georges Pompidou görüşme isteğinde bulundu. Hükümet, işveren ve sendikalar arasındaki görüşme 27 mayısta önemli tavizlerle sonuçlandı. Asgari ücret yüzde 35, diğer tüm ücretler yüzde 10 artırıldı, haftalık iş saatleri süresinin indirimi sözü verildi. Ama Grenelle uzlaşması işçi tabanını tatmin etmedi: uzlaşma geleneksel olarak GGT (İşçi Sendikaları Konfederasyonu) tarafından savunulan klasik ücret artırımı taleplerini ön plana çıkarıyordu, buna karşın grevciler daha ziyade iş ilişkilerini değiştirmek ve işletmedeki iktidarın yapısında söz sahibi olmak istiyorlardı. CFDT (Demokratik işçi Sendikaları Konfederasyonu), patronlar karşısında ücret artırımı talepleri diğerleri kadar ortaya koyamadı. Patronlar, maddi tavizleri daha az tehlikeli buluyorlardı.

Grenelle uzlaşmasına rağmen grev devam etti. İşler çıkmaza girdi. İktidar ne yapacağını bilemez bir durumdaydı.

Ne Mayıs Hareketi, ne de sol partiler inandırıcı bir çözüm önerebildi. Bir tarafta UNEF’e (Üniversite Öğrencileri Sendikası) bağlı öğrenciler PSU (Birleşik Sosyalist Parti) ve GFDT ile Gharlety stadyumunda 27 mayısta bir miting düzenlediler. Mitinge 30 bin kişi katıldı. Bununla birlikte bunalıma devrimci bir çözüm sağlanamadı. Üstüne üstlük sol kesimlerin arkası kesilmeyen talepleri ve özellikle kendi kontrolünde olmayan bir hareket karşısında son derece kuşkulu olan Fransız Komünist Partisi’nin açıkça ortaya koyduğu muhalefetiyle karşı karşıya kalındı. Geleneksel sol partiler, yalnızca klasik çözümler öne sürdüler: geçici bir hükümet, yasama meclisi ve başkanlık seçimlerini öne almak gibi. François Mitterrand’ın Sosyalist Partisi ile Waldeck Rochet’in Komünist Partisi arasındaki rekabet anlaşmalarını engelledi.

Boş laf ve iktidarsızlık 28 mayısta solun patenti oldu. Mitterrand cumhurbaşkanlığı için adaylığını ilan ederken öğrenciler ve grevciler «toparlanma» çığlıkları atıyorlardı. Kamuoyunun kaygılarından yararlanacak bir karşı güç için meydan boştu.

Karşı saldırı görkemli bir dram görüntüsüne büründü: 29 mayısta General de Gaulle ortalıkta yoktu, kaybolmuştu. Anormal bir şaşkınlık vardı. Ve 30 mayısta sürpriz dönüş gerçekleşti. Aşırı dramatize edilen bu dönüşle General de Gaulle meclisin feshini ve seçimleri ilan etti. Sonunda ülke ele geçirilmişti, büyük bir rahatlama oldu. De Gaulle bir gün önce gerçek bir yılgınlık mı yaşamıştı? Baden-Baden’e gidip General Massu ile görüşerek ordunun müdahalesini mi düşünmüştü? Bunun ince bir siyasi manevra olduğu da düşünülebilir: önceden planlanmış psikolojik bir şok yaratmayı amaçlayan bir «kaybolma».

Ne olursa olsun 30 mayıs bir dönüm noktasıdır. Seçimlerin gündeme gelmesiyle bunalım yeniden siyasetin geleneksel yollarına döndü. De Gaullecüler tarafından Champs -Elysées’de düzenlenen büyük gösteri kesin bir alternatifi olmayan yorgun ve endişeli bir kamu oyunun dönüşünü ilan etti.

Sol hazırlıksız yakalanmıştı: eğer aşırı solcular bu «aptal tuzağı seçimler»i istemeselerdi geleneksel partiler onların isteklerini reddedemeyeceklerdi; ama seçimi istemekle inisiyatifi kaybettiler. Yeniden işbaşı yapılması yavaş gerçekleşti. Haziran’ın ortasında Flina’de ve Sochaux’da hala çatışmalar devam ediyordu. Çok sayıda grevci kendini aldatılmış hissediyordu, ama birbirlerinden kopuktuları 23 ve 30 haziran seçimleri sağ hükümete ezici bir çoğunluk sağladı. De Gaullecüler yapay bir komünist »komplo»su ve kargaşa korkusunu yaydılar. Hareket sona erdi. Haziran Mayısı toprağa gömdü.

Toplumsal nedenler
Mayıs Olayları’ndan geride kalan şey küçük sol grupların (Troçkistler, Maocular ve diğer fraksiyonlar) öfkeli imajı, parlak devrimci sözleri ve boş laflarıyla taşkınlıkları oldu. Ama eylemlerden yana olmak her şeyi açıklamıyordu. Çok daha önemli olan üzerinde filizlendiği şu çürük topraktı: patlamanın eşiğindeki bir eğitim sisteminin derin bunalımı.

«Otuz yıllık» mutlu kalkınmanın esenliği içinde olan Fransa 10 sene zarfında lise ve üniversite öğrencilerinin üç kat arttığını gördü. Öğrenci sayısındaki bu patlama bir anda gettoların bulunduğu banliyölerde alelacele yeni fakültelerin kurulmasına, yedek ve geçici statüdeki asistanlarla yeni eğitimcilerin göreve getirilmelerine yol açtı. Bu da üniversitenin yapısının doğal gelişimi dışında gerçekleşti. Asil hocalar kendi egemenliklerini yürütüyorlardı. Eğitim sistemi öğrencilerle kendi arasına mesafe koyuyor ve onları pasif bir duruma sokuyordu. Mayıs Hareketi liderlerinden asistanlar sendikası yöneticisi olan Alain Geismar’ın olayların içinde yer alması üniversitedeki bozukluktan kaynaklanıyordu. Buna bir de öğrenciler için öğrencilik sonrası iş bulma konusunda kaygılar eklendi: tıkanmış ve sosyal açıdan değer kaybetmiş olan edebiyat fakültesinde (özellikle de sosyoloji ve psikoloji bölümlerinde) öğrenci sayısı son derece artmıştı. Nihayet 1967’de Fnuchet reformunun uygulanışı seçimi güçleştirmişe benziyordu. Öğrenciler işsizlikten kaygılanıyorlardı: yönetici sınıfların mirasçıları mevkilerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydılar; çoğunlukta olan orta sınıf kökenli öğrenciler diplomaların kendilerine sağlaması gereken sosyal yükselmeyi elde edemeyecekleri kaygısına kapılmışlardı. Kaygılı üniversite çevresi «burjuva üniversitesi»nin geçersizliğini ilan eden bir yer haline dönüştü.

Genel olarak, gençlik, hâlâ geleneksel değerlerle biçimlenen ve gençliğin özlemlerine kapalı bir toplumda kendi yerini bulmakta güçlük çekiyordu. Entelektüel gençlik içinde bu tedirginlik UNEF tarafından dile getirildi. UNEF Cezayir Savaşı’na karşı oluşturulan, siyasallaşma denemesi olarak kalan, Sosyalist Parti’ye yakın, aynı zamanda da öğrenci örgütlerinin genel bunalımıyla biçimlenen öğrenci sendikasıydı: 1965’te Hıristiyan Öğrenci Gençliği (JEC) Katolik Kilise makamlarıyla çatışmaya girdi.

Bu özel talepler daha geniş bir toplumsal hareketin fitilini ateşleyebilmişse bunun nedeni bu taleplerin toplumsal gerilimin yankılanması olarak ortaya çıkmasıdır. 1 964’te Maliye Bakanı Valdıy Giscard d’Estaing tarafından uygulanan «stabilizasyon planı» genel bir duraklama yarattı. 1964-1966 yıllarının durgunluğu gelişmeye ve alım güçlerinin yükselmesine alışmış işçileri hoşnutsuzluğa düşürdü. 1967 yılı 300 000 işsizle hiç de parlak bir yıl değildi. Mayıs 1968 böylece iki temel merkezi sendika olan CGT ve CFDT arasında 10 ocak 1966’da imzalanan eylem birliği antlaşmasıyla desteklenen ve gittikçe gelişen işçi mücadelesi içinde yer aldı.

1968 grevleri ücret artınını taleplerinin önemi açısından önceki grevlerden ayrılıyordu. İşçiler, patronların küçümseyici ve otoriter tutumlarından kurtulmak istiyorlardı, «Işte daha fazla saygı» istiyorlardı. Yerleşik hiyerarşilerin ve otorite prensibinin bu özgün ve yepyeni reddi, özellikle, bilgili, kendilerinden öncekilerine göre daha yüksek eğitimli olan ama tam anlamıyla düzene entegre olmamış, «Mayıs ruhu» içine kolaylıkla giren genç kalifiye işçiler tarafından formüle edildi: bu genç işçiler, saygınlıktan, eşitlikten, özyönetimden söz ediyorlardı ve grevlerde inisiyatif sahibiydiler. İkinci özgünlük ise bu harekete memurların da katılmalarıydı. İşyerlerindeki mühendisler, memurlar, teknisyenler giderek artan bir sayıda tüm yetkileri en iyi biçimde kullanan modern katılımcı yönetimi savunarak eski otoriter emir-komuta üslubunu yeniden eleştiri konusu yaptılar.

Mayıs hareketinin yorumları
Mayıs olaylarından geriye, «Hiçbir şeye aldırmadan keyfinize bakın», «Yasak yasaktır» şeklindeki cüretkar sloganlar hareketin oyunu andıran atmosferi; konuşmanın ve seksin özgür kılınması; ütopyanın ve düşün filizlenmesi kaldı. Bu hazcı ve bireyci tutum, aynı zamanda Leninci ilkelerden esinlenmiş söylevlerle ve Enternasyonal Marşı eşliğinde yapılan geçit törenleriyle çelişki yaratıyordu: Mayıs Olayları’nın ilgi çekici, tuhaf anlam belirsizliğiydi bu.
Raymond Aron bu olayda bir ateşli hastalık nöbetini, bir psikodramı, uzun zamandır bilinçaltına itilmiş içtepilerin dışavurumunu görmek istedi. Görkemli ve anonim üniversitelerde, hayal kırıklığına uğramış bir kalabalık oluşturan öğrenciler ilkel Marksizmin yaldızlı parlaklığını taklit ederek “devrimi oynadılar”. Eskimiş bir kitle psikolojisi anlayışla yapılan bu açıklama çocuksu ve tehlikeli olarak değerlendirilen bir harekete karşı açık bir düşmanlık gösterisiydi. Nihayet grevler, ücretlerin dondurulması ve işsizliğin artışından ileri geliyordu.

Bu nokta üzerinde, Raymond Aron, FKP’nin CGT’nin ve nazik sosyal dokulu bir ülke imajı çizerek Mayıs 1968’i uzun sosyal çatışmalar listesi (1906, 1919-1920, 1936, 1947, 1948, 1953) içine alan bazı toplumbilimcilerin tahlilleriyle birleşti. Oysa yeni oyuncuların varlığını hesaba katmak gerekiyordu. Bu yeni oyuncular memurlar, üniversite öğrencileri ve liselilerdi.
Esasen Mayıs Olayları yeni tip bir kültürel ve sosyal hareketti. Bir yandan tüketim toplumunu ve insanların mutluluğundan çok finansal verimliliği düşünen üretim ideolojisini reddetti; eşyalarla sağlanan yabancılaşmayı ve sürekli olarak yeni ihtiyaçların yaratılması çabalarını tepkiyle karşıladı. Ote yandan geçmiş ten miras kalan disiplinlerin ve hiyerarşilerin katılığına karşı bireyin gelişmesi ve mutluluk hakkını yüceltti. Böylece ailede, okulda, işyerlerinde, devlette, kiliselerde, bütün örgütlerde ve sosyal yapılarda hakim olan otoriter model, bürokratik emir-ko muta üslubu yeniden tartışma konusu oldu. Bireyselliğe, her insanın öznelliğine verilen öncelikte Mayıs 1968’in bütün bakış açılanna bağlı ortak bir öğe bulunuyordu. Bu nedenle eski talepleri ileri süren yapılar, bu yeni hareketle uyum içinde değildiler.

Mayıs ayaklanması kısa vadede başarısızlığa uğrasa da azımsanmayacak derin bir etki bıraktı. Edgar Faure Yasası yeniden biçimlenen üniversitelerde katılımı başlattı. Sendikalarla ilgili yasa, ücret ilişkilerinde hafif bir değişikliğin yolunu açtı. Siyasi planda, Mayıs Hareketi yaşlı General de Gaulle’ün otoritesini yok etti; generalin 1969 nisanındaki referandum başarısızlığından sonra ortadan çekilişi bir bakıma bu hareketin bir başka sonucu sayılabilir. Solda, bunalım silahı ateşledi; 1972’de Sosyalist Parti’nin yeniden doğuşu ve Sosyalist Parti ile Komünist Parti’ nin 1974’teki ortak programı hep bu ateşlemelerin sonucuydu. François Mitterrand’ın 1981’deki zaferi bu durumun ileriye akseden sesiydi. Aynı şekilde feminist ve ekolojik hareketler Mayıs Hareketi’nin sonuçları ve devamıdır. Yeni davranışların doğuşunu sağlayan 1968 bunalımı devrim yerine Fransız toplumunun modernleşmesine katkıda bulunmuştur. 

 

1968 öncesi sosyal bilim teorilerinin tümünün Marksizmin egemenliğinde geliştiği söylenebilir. Bugünün paradigmasının oluşumunda temel bir rol oynamış olan iki unsur şunlardır: 1960’lı ve 70’li yılarda yapılan altyapı-üstyapı tartışmaları: sivil toplum meselesi

Fransa’da gelişen 68 pratiği hem sınıfsal hem ülkelerarası hakimiyet ilişkilerinin belirleyici olduğu bir ortamda ortaya çıktı. 68 pratiği aslında çok ilginç bir görüntü oluşturdu çünkü örgütlü bir siyasi mücadelenin dışındaydı. Yani ister sivil toplum olsun ister olmasın, örgütlü bir siyasi mücadelenin dışında kendiliğinden hareketlerle gelişti. Kendi kendine, birdenbire ortaya çıktı. Siyasi olarak ortaya çıkan 68 başkaldırı hareketinin arkasında 60’lı yılların önemli bir akımı olan uluslararası sitüasyonistler vardır. Uluslararası Sitüasyonist hareket, Guy Debord’un da üyesi olduğu Lettrist hareketin 1957 yılında IMIB hareketiyle (İnternational movement for an imaginist Bauhausonu) birleşmesiyle kurulmuştu. Sitüasyonist hareket, bilindiği gibi, özellikle Debord’un gösteri toplumu (debord gösteriyi, "metanın toplumsal yaşamı tümüyle işgal etmeyi başardığı an" olarak tanımlar. birbirine rakip iki tip gösteriden bahseder: yoğunlaşmış (liberal demokrasilerde) ve yaygın gösteri(totatiler yönetimlerde). Yoğunlaşmış gösteri toplumun ufak bir bölümünü, yaygın gösteri ise büyük bir bölümünü etkisine alır. 1988'de yazdığı gösteri toplumu üstüne yorumlar adlı makalesinde üçüncü bir gösterinin doğduğunu söyler; bu bütünleşmiş gösteridir. Bütünleşmiş gösteri daha yoğunlaşmış ve daha yaygınlaşmış gösteridir. artık ortada bir lider ya da ideoloji yoktur(çünkü buna ihtiyaç yoktur). Bütünleşmiş gösteri bütün toplumu etkisi altına alır.)çözümlemeleriyle tanınan ve bu duruma karşı birtakım direnme odakları arayan bir gruptur.

Ancak 68 pratiğinin arka planını oluşturan bir de cinsel devrim söz konusuydu. 60’lı yılların edebiyatında, modasında, müziğinde gelişen bir çizgi sonucunda, Paris Nanterre Üniversitesi’nde erkek ve kız öğrenciler ayrı ayrı yatakhanelerde yatırılmalarına karşı çıkarak, ‘biz bu ayrımcılığa karşıyız’ diyerek eyleme başlamışlardı. Bu olay tarihe ‘22 Mart olayları’ diye geçti ve arkasından 68 hareketi birdenbire üniversite dünyasını ele geçirdi.

Ona, işçi hareketleri, feminist hareketler, eşcinsel hareketleri vs., eklendi.

Bu gelişmeler sonucunda küçük küçük marjinal grupların birdenbire ortaya çıkardığı bir “moleküler devrim”le karşı karşıya kaldı Fransa. “Moleküler devrim” kavramı Felix Guattari’nin 70’li yıllarda 68’i incelerken ortaya atmış olduğu bir kavramdır. Moleküler devrim, Fransa’da, tabandan yayılan, kendiliğinden ortaya çıkan ve iktidara karşı bir hareket olarak gündeme gelmiştir. Birbirinden ayrı gibi duran, homojenleşmeyen, merkezi partiler tarafından yönetilmeyen, sendikaların egemenliğinde olmayan bir harekettir.

68 hareketi böylelikle devrim yapmadı belki, ama kültürel bir devrimi gerçekleştirdi; yani sosyalist bir topluma doğru gidiş olmamasına rağmen, sosyolojik olarak insanların davranış şekillerini, yaşam biçimlerini. cinselliğini değiştirdi. (‘Yaşam biçimleri’ ifadesi üzerinde durulması gereken bir ifadedir çünkü ‘yaşam’ kavramı burada ele aldığımız konunun doğrudan ilgi odağındadır. Bu kavramın Foucault’nun bio-iktidar dediği iktidar biçimini anlamak açısından merkezi önemi vardır: ‘Bios’ Eski Yunan’da politikayla uğraşan kişi anlamını taşır; yaşamda politika yapan insanlar, polis’i oluşturan vatandaşlar anlamına gelir).

Bu yıllarda gündelik yaşam pratiğindeki bu değişiklik her alanda, felsefede, sanatta, müzikte, modada ve cinsellikte kendini etkin olarak ortaya koydu. Dikkat edilirse, 60’lı yıllar pop-art dönemidir; bununla birlikte, yine bu dönem uluslararası sitüasyonistlerin gösteri toplumu çözümlemelerini yaptıkları bir dönemdir. “Saptırma” kavramı (‘detournement’) (international Situationniste 1958’de yayımlanan ilk sayısında détournement kavramı şöyle açıklanmıştır; ‘“Daha önce kullanılan estetik ögelerin çalınıp değiş tirlimesi’nin kısaltılmış biçimi. Geçmişteki ve bugünkü sanat üretiminin, daha üs tün bir ortam yaratmak üzere iç içe geçirilmesi. Bu anlamda sitüasyonist resim yada müzikten değil, yalnızca bunların sitüasyonist kullanımlarından söz edilebilir. Daha basit anlamıyla, eski kültürün çalınıp değiştirilmesi, bu alanların yıpranıp önemini kaybetmesini kanıtlayan bir propaganda biçimidir.),

 Guy Debord’un “direnme” mekanizmaları, tüm 68’i hatta Deleuze, Foucault gibi filozofları da etkisi altına almıştır. Saptırma, bir şeyi başka bir şey haline çevirme eylemidir. George Bataille’in yasak aşma, ihlal, ‘transgression’ diye adlandırdığı kavrama yakın bir kavramdır bu. Bu dönemde, aşağı yukarı aynı anda birçok benzer kavram değişik kişiler tarafından kuramsallaştırılmıştır. Michel Foucault 1970’li yılların başında, işte böyle bir ortam içinde yeni bir pratik geliştirmeye girişiyor.
Ali Akay-Postmodernizm

 

   

 

 
         
 

Copyright © 2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi