ZAMANIN TİNİ

Büyük Savaş Sonrası Almanya.
19.yy.dan 20.yy.a geçiş, aynı zamanda hanedanlıklar(imparatorluklar) çağının kapanması dönemidir. Osmanlılar, Romanoflar, Hohenzollern ve Habsburglar I.Dünya Savaşı sürecinde tasfiye oldular. Romanoflar’dan Sovyetler Birliği doğdu. Osmanlı İmparatorluğu yerini Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktı. Habsburglar’ın Avusturya’sı da cumhuriyeti denedi. Hohenzollern Almanya’sı Hitler’e kadar cumhuriyet ile yönetildi. 

Gelenekçi yönetimler sonrasında, iki dünya savaşı arasındaki görece özgürlük ortamında, andığımız ülkeler coğrafyaları modernist hareketlere sahne oldu.


Weimar Anayasası.
Versailles Antlaşması’nın imzalanmasından bir ay sonra Weimar kurucu meclisi yeni anayasa taslağını hazırladı. Ortaya çıkan metin o dönemin en demokratik anayasası olarak büyük ilgi gördü. Dış politika ve silahlı kuvvetler konusunda önemli yetkiler verilen cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ve başbakanın cumhurbaşkanınca atanması benimsendi; hükümetin nispi temsile göre seçilecek millet meclisinden (Reichstag) güvenoyu alması zorunluluğu getirildi. Üst meclis (Reichsrat) federal eyalet hükümetlerinin belirleyeceği delegelerden oluşacaktı.

Weimar Anayasası’nın en yenilikçi özelliklerinden biri, halk inisiyatifi ve referanduma ilişkin hükümleriydi. Buna göre seçmenler Reichstag’a yasa önerisi sunabilecek ve öneriyi oylamak için meclisi zorlayabilecekti. Önerinin mecliste kabul edilmemesi halinde referanduma gidilerek Reichstag’ın iradesine karşın yasalaşması sağlanabilecekti. Weimar Anayasası 11 Ağustos 1919’da resmen yürürlüğe girdi. Eylülde hükümet Berlin’e taşındı. Ama cumhurbaşkanı ve Reichstag seçimleri için ortamın henüz yeterli ölçüde güvenli olmadığı düşünülüyordu. Ebert’in geçici cumhurbaşkanlığı üç yıl uzatıldı; Reichstag seçimi Haziran 1920’ye ertelendi.


Bunalım yılları: 1920-23.
Yeni Alman demokrasisi ilk yıllarını büyük çalkantılarla geçirdi. Savaşın getirdiği düşkırıklığı Versailles Antlaşması’yla daha da pekişti. Antlaşmanın uyandırdığı nefret, cumhuriyetin sosyalist ve demokrat kurucularına yöneltildi; bunların savaşın son aşamalarında Almanya’yı arkadan vurdukları iddia edildi. Saldırgan Freikorps birlikleri Alman siyasal yaşamına vahşeti getirdi. Mart 1920’de bu birliklerden biri Berlin hükümetini kısa bir süre için ele geçirdi. Tutucu siyaset adam Wolfgang Kapp’ın planladığı bu darbe Berlin’deki sosyalist ve komünist işçilerin genel greviyle başarısızlığa uğratıldı. Benzer bir sağcı darbe ise Bavyera’da başarıya ulaştı ve bu eyalet sağcıların barınağı haline geldi. 1922 sonuna gelindiğinde ülkede 400 siyasal cinayet işlenmişti.

Bunalımın etkileri Haziran 1920 seçimin de açıkça görüldü. Daha önce oyların yüzde 75’ini almış olan ve sosyalist SPD, Katolik Merkez Partisi ile Demokratlardan oluşan Weimar koalisyon partileri ancak yüzde 43,5 oranında oy toplayabildiler. Hızla yükselen enflasyon da bunalımı derinleştiren nedenlerden biriydi. Enflasyonun temelinde Almanya’nın savaş giderlerini karşılamak için girdiği ağır borç yükü yatıyordu. Ancak 1923’teki hiperenflasyon Fransız- Belçika birliklerinin Şubat ayında sanayi merkezi Ruhr Havzasını işgal etmesiyle başladı. Hükümet  işgale boyun eğmedi ve bölgedeki fabrikaların kapatılmasını istedi. Boşta kalan işçilerin ücretleri sonraki aylar da değeri her an düşen paralarla ödendi.

1923’ün ortasına gelindiğinde Alman Markı her dakika değer kaybetmeye başladı. Sabah 20 bin mark olan ekmeğin fiyatı akşamüstü 5 milyon marka çıkıyordu. Her şeyin çöktüğü 15 Kasım’da 1 Amerikan Doları’nın değeri 4,2 trilyon Alman Markı’ydı. Hiperenfiasyon sağ ve sol radikalizmi ateşledi. Komünistler devrim için uygun bir ortamın doğduğu düşüncesine kapıldı.

Münih’te Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi adlı küçük bir örgütün önderi Adolf Hitler öteki sağcı grupları birleştirmeye yöneldi. Bu amaçla Bavyera’dan Berlin’e milliyetçi bir yürüyüşü örgütlemek üzere Kasım 1923’te giriştiği darbe sonuçsuz kaldı. Sağ ve sol radikalizm umduğunu bulamadı. Hükümet bir para reformu yaptı; Ruhr’daki işgali sona erdirmek için savaş borçlarını yeni bir takvime bağladı ve Ruhr’da pasif direniş politikasına son verdi.


Weimar Rönesansı.
1920’lerin başlarındaki siyasal ve ekonomik kargaşaya karşın, Almanya’mn kültürel ve düşünsel yaşamında önemli gelişmeler oldu. 19. yüzyıl sonundan başlayarak Avrupa’daki estetik duyarlığı dönüştürmeye başlayan modernist devrim Weimar Rönesansı olarak adlandırılan bu dönemde Almanya’da yankı buldu.

Modernizmin geleneği reddeden yaklaşımı ile Alınanların savaşta yok olanların yerine yeni anlam ve değerler bulma gereksinimi tam olarak uyuşuyordu. 1918’in sonlarında cepheden dönüşünde “Bir dünya yıkıldı; şimdi radikal bir çözüm bulmalıyız” diyen genç mimar Walter Gropius, 1919’da Weimar’daki Bauhaus tasarım okulunun kurucusu ve ilk yöneticisi oldu. Almanya’da modernizmin estetik ve kültürel görüşlere öncülük eden bu okula bağlı sanatçılar, bir önceki yüzyılın sanatsal üsluplarım bütünüyle reddettiler.

Bauhaus’un dışında George Grosz, Max Beckmann ve Otto Dix gibi ressamlar dışavurumculuğu benimsediler; gerçeğin kendisi yerine gerçek karşısındaki duygusal tepkilerini tuvale dökmek istiyorlardı. Arnold Schoenberg, Anton von Webern ve Alban Berg gibi besteciler yüzyıllardır süregelen geleneği kırarak tonal müziği reddettiler. Popüler ve ciddi müziğin buluşma noktasında besteci Kurt Weill, şair Bertolt Brecht’le işbirliği yaparak Die Dreikrosche noper’in (1928; Üç Kuruşluk Opera) yaratılmasına katkıda bulundu. Dos Kabinet des Dr. Caligari (1919; Dr. Caligari’nin Muayenehanesi) gibi filmlerde, yaşamın yüzeysel görünümlerinin arkasındaki rahatsız edici gerçekleri araştırmak için çarpıtılmış dekorlar ve alışılmamış kamera açıları kullanıldı.

Ama geleneğe yönelen modernist saldırıdan herkes hoşnut değildi. Operalar ve tiyatro oyunları çoğu zaman öfkeli seyircilerce yarıda kesiliyordu. Richard Wagner’in oğlu Siegfried Wagner, babasının Der fliegende Hollünder (1843; Uçan Hollandalı) yapıtının modernist uyarlamasını kınayarak bu uygulamayı “kültürel Bolşevizm” olarak niteledi. Bu hareketli ortamın dışında kalmayı yeğleyen sanatçılar da vardı. Örneğin romancı Thomas Mann dünyayı Alman kültürünün yüce doruklarından gözlemeyi seçti. Bu çabası ona 1929 Nobel Edebiyat Ödülü’nü getirecekti.


Kaynak: Ana Britannica

   

 

 
         
 

Copyright © 2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi