1934'e Kadar Almanya / K.D. Bracher
Weimar Cumhuriyetinin sorunları, savaştan yıkıntıya dönmüş ve yenilgiden burnu sürtülmüş bir ülkenin sorunlarıydı. Cumhuriyetin önünde yepyeni bir olgu başgöstermisti: «Meşru devrim». Hitler'in iktidar emelleri Almanya'yı hazırlıksız yakalamıştı. Bütün demokrasiler için bir uyarmaydı bu.
Bir yüzyıllık bir çatışma ve başarısızlık döneminden sonra, Almanya'da demokrasi nihayet başarı kazanmış, anayasa ve kurumlar yerleşmişti. Fakat gerçekte Weimar Cumhuriyetinin konumunu tayin eden şeyler, Alman İmparatorluğunun örneği görülmemiş askerî yenilgisi ile bütün iktidar gücünün Versailles Antlaşması tarafından sınırlandırılmış olması idi. Daha başlangıcından itibaren bu geri çekilişin kabul edilmek istenmemesi, Almanların, yeni demokratik düzen pahasına da olsa, savaş öncesinin ulusal Alman güçlü devleti fikrine yoğun bir şekilde sarılmalarına sebep olmuştu.
Barışçı bir ortaklık yolunda yapılan bütün girişimler; Batı ülkelerine duyulan güvensizlik, Milletler Cemiyetinin zayıflığı ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrupa'dan yalıtılır olması yüzünden, ulusçu revizyonistlerin baskısı ile karşılaşıyordu. Özellikle 1922 - 1923 ve 1929 - 1930 ekonomik bunalımları bu güçler etkisini artırmıştı. Doğu ile Batı arasında kayıp duran Cumhuriyet dış politikası, bunları altetmek bir yana, denetlemekten bile âcizc Sosyal Demokratlardan, Merkez Partisinden ve Liberallerden meydana gelen 1919'un demokrasici çoğunluğu, yerini kısa zamanda, karakterleri durmadan değişen zayıf koalisyonlara bırakmıştı. 1929'dan yana ise, Nazilerle Nasyonalistleri Weimar Cumhuriyetine karşı giriştikleri ittifak yüzünden —buna bir de komünizmin gösterdiği gelişme eklenince— parlamenter bir hükümetin varlığını sürdürebilmesi büsbütün güçleşti.
Weimar'ın başarısızlığı, bu ilk Alman demokratik tecrübesinin içinde taşıdığı sayısız zayıflıktan ileri geliyordu. Herşeyden önce, temel değişikliklere yönelmiş bilinçli bir çaba değil, fatkat doğrudan doğruya savaşa son vermeye yönelmiş bir genel grev karakterinde olan bir sahte-devrimin üzerine oturuyordu. Solun ve sağın radikalliği, devlete ve topluma yeniden biçim vermek ve askerî yenilgi ile ekonomik bunalımın izlerini silmek için gösterilen gayretleri engelliyordu. Üstelik, teknik bakımdan mükemmel olan Weimar Anayasası, sıkıntıda olan halk kitleleriyle şaşkınlığa uğramış elit tabakaları hiçbir zaman memnun etmemişti; ulusu kaynaştıracak ve demokrasiye geçiş döneminin emniyetini sağlayacak güçten yoksundu. Öte yandan, eski güçler ile yeni güçler arasındaki dengesiz uzlaşmaların sonucu olarak, otoriter devletin bazı zorlayıcı elemanları da Anayasa yapısı içinde yer almıştı. Bu otoriter ve anti demokratik elemanlar, özellikle çoğunluk demokrasisine karşı olan bürokratların kendilerine özgü ideolojileri yüzünden, toplum içinde de, devlet içinde de yürürlükteydi. Karakteri bakımından tarafsız ve partilerüstü gibi görünen, fakat aslında parti fikrine karşı ve çoğu kere de anti demokratik olan bu cumhuriyet - öncesi ideolojisi, adalet mekanizması içinde bile ağır basıyordu. Mahkemeler sağın anti demokratik eylemlerine prim vermekteydiler. Öte yandan hükümet koalisyonlarının kurulup işlemesi de gitgide güçleşiyordu. 1920'de yapılan ilk Reichstag seçimleri merkezcilerle ılımlı solcuların koalisyonunu yenilgiye uğratmıştı. Partiler, birbirlerinin ateşli muhalifi kesilen küçük küçük gruplara ayrılmış; toplumsal, ekonomik, dinsel ve ideolojik sarsıntıların parça parça ettiği politik toplulukta hiçbir asgarî müşterek kalmamıştı. İç ve dış güçlüklerle azınlık hükümetlerinin uğraşması gerekiyordu. Kamuoyu, zayıf kabinelerle, acil hallerde kullanılan yan diktatör cumhurbaşkanlığı yetkilerinden meydana gelen karışık bir yönetim biçimine alışmıştı. Parlamenter sisteme bir karşı - denge olarak düşünülen ve anayasanın verdiği bazı haklarla da donatılan cumhurbaşkanlığı, neredeyse yıkılmış olan otoriter monarşinin vekili gibi davranıyordu.
Sol ve sağın radikal anti parlamenter muhalefetleri, bir yandan durmadan hükümet bunalımını körüklüyorlar, bir yandan da hem hükümetleri anayasa doğrultusunda hareket etmekten alıkoyuyorlar, hem de demokratik sistem içindeki muhalefetlerini sürdürüyorlardı. Cumhuriyete karşı bu temel muhalefet desteğini, hem devrimci hem de tepkici olan askeri kuvvetlerde buluyordu.
Versailles Antlaşmasıyla onda birine indirilmiş ve kendi içinde «poli-tikadışı» olduğunu ilan etmiş olan ordu, Cumhuriyete karşı gelen önemli bir güçtü. 1918'den başlayarak çoğu hükümetler, devleti koruması için zaman zaman ordudan yardım istemişlerdi. Ordu da buna dayanarak, kendisini, Almanya'nın kurtarıcısı ve bu «geçici» cumhuriyetçi aradan sonra tekrar kurulacak olan imparatorluğun garantisi olarak görüyordu. Bu gibi koşullar, anti demokratik ideolojilerin çoğalmasını ve yayılmasını kolaylaştırıyordu. Bu ideolojiler ulusçuluk ve ırkçılık şeklinde ortaya çıkıyor, üstelik eylemi düşüncenin, heyecanlan aklın, savaşı bansın, düzeni özgürlüğün önüne koyan politik ve meşru felsefeler geliştiriyorlardı. Özellikle ekonomik bunalımların en çok ziyanını gören ve toplumsal prestijlerini yitiren orta sınıfın alt tabakaları, kendilerini ekonomik bunalımdan ve sınıf kav-galanndan kurtaracağını vadeden bu öğretilere kolayca kapılıyorlardı. Komünizm ve kapitalizmin getirdiği problemlere, toplumsal düzensizliğe ve uluslararası başansızlığa çare bulmanın yolunun «açıkça» otoriter ve diktatör çözümlerden geçtiği şeklindeki propagandalar, daha son bunalıma gelmeden Cumhuriyetin ayağının kaymakta olduğunu belli etmişti.
Nasyonal Sosyalistlerin öncülüğü, toplumsal yönden iyi bir üne sahip olan Alman Nasyonalistleri tarafından da kabul edilince, Cumhuriyeti ortadan kaldırmak yolunda pek güçlük kalmamıştı. Öte yandan «ulusçu muhalefet» de sağlam bir ittifaka dayanmıyordu. Demokratik partilerin ortalıktan çekilmesi, komünistlerin engelleyici rolü ve ekonomik bunalımın getirdiği sefalet, Hindenburg'un ve çevresindeki güçlerin 1933 darbesi için kullanılmasına yetti. Üstelik, revizyoncuların en radikal partizanı olarak Hitler, modern kitle bildirişmelerinin (mass communication) yöntemlerini, ikna etme gücünü, tatminsizlik ve dargınlık gibi duyguları yönlendirip kanalize etme yeteneğini, totaliter bir devlet kurulması yolunda ustalıkla kullanmaktaydı. Bu, sadece kuvvet zoruyla değil; ulusal birlik ve toplumsal düzen adına, bütün düşüncelerin sahte demokratik bir tavır etrafında başarıyla toplanmasıyla yapılıyordu.
Nazi akımının kökleri, Alman gelenek ve davranışlarına ne derece uzanıyordu? Bugüne kadar bu konuda verilen cevaplar birbirinden farklıdır. Bütün anti demokratik hareketler gibi, Nazizmin de, Almanya'nın bir yüzyıllık özel sorunlarının üzerine kurulduğu belliydi. Hit-ler'in iktidara yükselişi de yenilmiş bir Almanya'nın savaş - sonrası bu-nalımlanna bağlıydı. Öte yandan Nazi iktidannı doğuran problemlerin ve duyguların genel bir karakteri de vardı. Endüstriyel topluma hızlı bir geçiş döneminin getirdiği ekonomik panik, modern hayatın kar-maşıklıklanna ve demokrasi politikasına uyumsuzluk ve herhangi bir parlamenter hükümetin bünyesindeki sorunlar, Weimar Cumhuriyetinin yıkılma nedenidir, ama bunlar aynı zamanda, bugünkü bütün modern toplumların da sorunlarıdır. Avrupa'nın bütün savaş - sonrası demokrasileri, birkaç tanesi dışında, bu sorunların kurbanı olmuştur. Üçüncü Reich, daha sonra bü-gelleyebilecek maddelerden yoksundu.
1930'dan sonra, Hindenburg'un başkanlık rejimi, bu süreci daha da hızlandırdı. Aynı yılın ekim ayında Nazilerin lideri, Leipzig Reichs-wehrinin davasında, mahkeme önünde şunları açıklıyordu: «Anayasa sadece mücadelenin arenasını tarif etmiş, hedefi belirlememiştir. Biz meşru örgütlere girip partimizi karar verici öge haline getireceğiz. Bunu gerçekleştirmek için gereken anayasal haklan elimize geçirdiğimiz zaman, devleti de elbette kendi doğru bulduğumuz biçime sokacağız...» Goebbels gibi bazı Nazi liderleri de, amaçlarının parlamentoya girmek, partiyi demokrasinin kendi silahlanyla donatmak ve Weimar esprisini kendi yardımıyla felce uğratmak olduğunu, daha 1928'de, açıkça söylüyorlardı. Nazi Partisi, henüz başa geçmeden önce, 1932 yazındaki en parlak durumunda bile parlamenter bir çoğunluğa sahip, değildi: Oyların yüzde 37'sine sahipti. 1932 kasım seçimlerinde bu oran daha da düştü, yüzde 33'e indi ve parti içinde bazı bunalımlar ortaya çıktı. Ne var ki bundan iki ay sonra, meşruluk politikası meyvelerini vermeye başladı ve yeni Hitler kabinesi, parlamentoya başvurmaksızın, kararnamelerle hükümet etmeye başladı. Weimar Anayasasının başlıbaşma bir rezalet olan ve aslında Cumhuriyeti savaş - sonrası bunalımlanna karşı korumak amacını güden 48. maddesi, Hindenburg'un yönetiminde bunun tam tersi bir amaçla kullanılmıştı. 1930'daki Brüning ve 1932'deki Papen ve Schleicher kabineleri, bu maddeden yararlanarak aldıkları anti parlamenter kararlarla, parlamentonun ve partilerin ortadan kaldırılması yolunu zaten hazırlamışlar, politik ve ekonomik bunalımdan ancak «meşru bir diktatörlük» ile kurtulunacağı görüşüne zemin yaratmışlardı. 1932 ve 1933 boyunca Hitler sürekli olarak, kararnamelerle hükümet etmek yetkisi istemekteydi. «Meşruluk» temasını işleterek ve Weimar Anayasasının yetersizliklerini ortaya koyarak, yavaş yavaş iktidara doğru ilerlemekteydi ve bu işi, parlamenter bir çoğunluk koalisyonunun lideri değil, bir azınlık hükümetinin başı olarak yapmaktaydı. Meşruluk politikası, 30 ocak 1933'te Hitler'in, Başbakan olarak, Anayasaya bağlılık yemini etmesiyle zirveye vardı. Artık gerçek iktidar başlamıştı ve Hitler, anayasayı iyice tahrip ederek, bu konudaki asıl düşüncesini ortaya koydu. Meşruluk taktiği totaliter bir koordinasyon «Gleichschaltung» stratejisiyle birleşerek, politik, toplumsal ve entellektüel bütün karşı güçleri yoketmeye yöneliyordu. Muhafazakarlardan kurulu olup içinde sadece üç Nazi lideri bulunan bir kabine, Hitler'in iktidar tutkusu için uygun bir maske olmaktaydı. Başbakan Yardımcısı Papen, Hindenburg'la yakın ilişkisine güveniyor ve Hitler'in kabinedeki çoğunluk, ordu ve yüksek dereceli memurlar gibi baskı grupları tarafından kolayca denetlenebileceğini söylüyordu. Bu konuda eleştirildiği zaman, «daha ne istiyorsunuz?» diyordu Papen, «iki aydan kısa bir zamanda köşeye o kadar sıkıştırdık ki Hitler'i, cıyaklamaya başladı.»
Sıkıştıranlar Sıkışıyor
Aradan daha iki ay geçmeden görüldü ki, köşeye sıkıştırılanlar Naziler değil, tersine, kendilerine fazla güvenen ortakları olmuştur. Hitler onlar gibi değildir, ne istediğini bilmektedir. Hugenberg'in muhalefeti üzerine parlamentoyu feshettiği zaman, kabinenin Nazi olmayan cephesi zaten parçalanmıştı. Bu, daha sonraki kabine toplantılarında giderek iyice açığa çıktı. Nazilerin kabine içindeki çoğunluğu sağlamaları çok daha sonra gerçekleştiği halde, bu kabine içi muhalefetin hiçbir pratik sonucu olmuyor, eleştiriler sadece lafta kalıyordu. Gerçekte, Başbakan ile Reich'taki ve Prusya'daki İçişleri Bakanlarının sağlam durumu, meşru devrimi yürütmek ve ulusal devrimi bir Nazi iktidarına dönüştürebiimek için Hit-ler'e yetiyordu. Savunma Bakanı General Blomberg'in, ordunun yeniden silahlandırılması konusunda vaatlerde bulunan Hitler'e hemen bağlanıvermesi, bu durumu daha da kolaylaştırıyordu. Subaylar ile endüstricilerin durumu da aynıydı. Öte yandan Hindenburg da, Meissner gibi oportünistlerin tavsiyeleriyle hareket ediyor ve Nazilerin bu haftalar içinde kullandıkları ulusçu —ve hatta Hristiyan— sloganlardan fena halde etkileniyordu. Kendisinin, gittikçe hayatın bütün sektörlerine hâkim olmaya başlayan iktidarları için, bir paravana olarak kullanılmasına göz yumuyordu. Cumhurbaşkanının 1933 şubat ve martında imzaladığı kararnameler üzerinde pek fazla durulan meşruluğu defalarca zedelemişti. 6 şubat 1933'de, Goering'in Prusya'da uyguladığı rejim, Anayasa Mahkemesinin kararı da hiçe sayılarak, tasdik ediliyor, bundan daha önce, 4 şubatta çıkarılan bir kararnameyle ise, basın ve toplantı özgürlükleri kısıtlanıyordu. Son olarak Reichstag yangını, bütün temel hakların kaldırılması için bahane olarak kullanılıyor (28 şubat) ve bu kısıtlama, Üçüncü Reich'ın sonuna kadar yürürlükte kalıyordu. Artık gerçek anayasa, Weimar Anayasasının kalıntılarının gerisinde, bir acil kararnameler yığınıydı. Bu şiddet hareketlerine karşı, anayasal otoriteler pek az direnme gösterdikleri için, bir yandan da meşruluk iddiaları hâlâ sürdürülüyordu. Ve bu yola, Nazi olmayan bütün gruplar sindirilip güçleri iyice yokedile-ne kadar devam edildi. Hugenberg ile Papen'in ortaklık kurarak veya etkinliklerinden yararlanarak Nazi tehdidinden sıyrılma çabaları tersine sonuç verdi ve Hitler'in hiçbir riske girmeden, daha meşru yollardan amacına varmasına yardım etti. 5 mart 1933 seçimleri, umulanın aksine, Nazilere çoğunluk sağlamayınca, Hitler'in propaganda ustası Goebbels, 21 mart 1933'de Potsdam'-da Garrison Kilisesinde fiyakalı bir «ulusal ittifak» gösterisi düzenledi. Hindenburg'un ve Veliaht Prensin huzurunda, Büyük Frederik'in tabutu üzerinde, Hitler çok heyecanlı bir konuşmayla, muhafazakar ulusçuluğun orta sınıflar, memurlar ve ordu üzerindeki etkilerini dile getirdi ve kitlenin dikkatini, iktidar hevesine eşlik eden şiddet hareketlerinden uzaklaştırdı. Demek ki «Yeni Almanya» ideali, ulusçu ve otoriter, hatta monarşik olmalıydı. Bundan iki gün sonra, 23 martta Naziler bir «Yetki Kanunu» tasarısı öne sürdüler; ulusça yaratılan hava o kadar baskılıydı ki, Liberallerden Katolik Merkez Partisine varana kadar bütün orta sınıf partileri bile, bu tasarıyı desteklemek zorunda kaldılar. Bu kanunla parlamento bütün yasama yetkisini hükümete bırakıyordu; Sosyal Demokratlarla Komünistlerin muhalefetleri de kitle halinde tutuklamalar ve işkenceyle bastırıldı. Aslında, parlamentonun yasama gücünün elinden alınmasıyla ortaya çıkan yeni «meşru diktatörlük» durumu, sadece ve sadece son kararnameler ve geçen yedi hafta içindeki eylemlerin yarattığı karmaşık ortamın sonucuydu. Bunu izleyen aylar içinde Hitler, Nazi olmayan partilerin güvenebileceklerini sandıkları maddeleri de, kendi işine gelecek şekilde bir şiddet yaratma . aracı olarak kullandı. Öteki partiler, artık hükümetin saçma sapan kararnameler çıkarmasına engel olacağını düşün-ükleri bu yeni kararnameyle, sahte meşruiyetçiliğin krubanı olmuşlardı.
Bürokratlarla yargı organlarının kooperasyonu —ki Nazi rejimi büyük ölçüde bunlara dayanmaktaydı— bu sürecin görünürde doğru olan gelişmesini çabuklaştırıyor; şiddet hareketlerini, bu gibi büyük ulusal olaylar sırasında, kaçınılması olanaksız olan «aşırılıklar» olarak karşılıyordu. Çoğu yüksek memurlar, nasıl olsa kaçınılmaz olan devrimin titiz ve düzenli bir meşruiyet içinde yürüdüğü kanısmdaydılar. Dolayısıyla «meşru devrim» in bürokratik başarısını kolaylaştırıyorlardı. Uzmanların bu davranışını Nazi Hükümetinin özellikle uzmanların danışmanlığına ihtiyaç duyduğu yasama ve yürütme görevlerine değgin bütün alanlarda gözlemek kabildi. 7 nisan 1933 tarihli Kamu Hizmeti Yasası, bu durumu iyice perçinledi. «Kamu Hizmeti Kariyerinin Islahı» adıyla ortaya çıkan bu yasa, hizmet kurumlarını Yahudilerden ve politik yönden istenmeyen kişi olanlardan temizlemek amacını güdüyor; kişisel düşmanlıkların, çıkar sağlamak için gammazlamanın v.s. ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Buna benzer davranışlar toplumsal ve kültürel hayatın her alanına, özellikle okul ve üniversitelere yayılıyor, bütün vatandaşları gerek korktukları için, gerekse çıkarları uğruna rejime bağlayarak Nazi koordinasyonunu (Gleichshaltung) kolaylaştırıyordu. Böylece totaliter bir rejimin temel taşları teker teker yerine konmuş oluyordu. Bu aldatma ve kendini aldatma hali, Nazileri bile şaşırtan bir hızla gelişiyor ve solu büsbütün ortadan kaldırıyordu. 1930'dan bu yana muhalefette kalmakla kooperasyona katılmak arasında kararsızlık geçiren Sosyal Demokrat Parti, Papen'-in 1932'de Prusya'daki darbesinden sonra büsbütün yıkılıyor, böylece en büyük cumhuriyetçi parti de ortadan çekilmiş ve yalıtılmış oluyordu. Bütün burjuva partileri yeni rejimle anlaşmış olduğu için, Komünistleri de içine alacak bir an-ti faşist cephe kurma çabalan sonuç vermiyordu. Gerçekte, Komünistler ilk yıllarda bir iç savaş çıkarmak için her türlü fırsatı değerlendirmişler, Weimar Cumhuriyetini zayıflatmak istemişlerdi. Yıllar geçtikçe, esas kavganın odak noktasını kaydırıp «Sosyal Faşistler» dedikleri "Sosyal Demokratlara karşı hücuma geçtiler. Komünist liderler, anti faşist propaganda uğruna Prusya'daki Sosyal Demokrat Hükümetin yıkılmasına çalıştılar ve Cumhuriyete karşı zaman zaman Nazilerle işbirliği de yaptılar. Bu yıkıcı ortaklığın gerisinde, Cumhuriyetin yıkılmasının Almanya'da bir Komünist devrimin koşullannı hazırlayacağı umudu vardı. Bu eylem biçimini onaylayan Stalin'in kendisi bile, Nazi diktatörlüğünün çok kısa ömürlü olacağını düşünüyordu. Hitler rejimiyle dostane ilişkiler sürdürmek için derhal bazı davranışlarda bulunmuş ve Komünistlere yapılan eziyetlere karşı bile doğru dürüst bir protesto göstermemişti. Hitler rejiminin, yabancı bir iktidar tarafından da tanınmasını belirleyen ilk uluslararası olay, 1931'de süresi biten Rus - Alman Ticaret Anlaşması'nın 1923 nisanında yenilenmesi olmuştu.
Bu gibi taktikler gerçekte, Nazilerin başa geçişinin bir devrim değil, fakat kapitalizmin bir son bunalımı olduğunu sanan dogmatik bir inancın sonucuydu. Bu inançla, solun muhalefetini parçaladılar ve yanlış yönlere sürüklediler. Nazilerin henüz genel bir grevden korktuklan sırada, Sosyalistler ve sendika liderleri, meşruiyete sadık kaldılar, örgütlerini —muhtemel bir yasaklanma tehlikesine karşı korumak için— ortada görünmediler, Nazi rejimi iyice açığa çıkana kadar bütünlüklerini koruma yolunu tuttular. Meşru muhalefet rolünü oynamaya devam ettikleri için, meşruluk taktiğinin bir başka kurbanı da bunlar oldu. Bütün muhalefetlerini, Hugenberg'in çevresinde toplanan «kapitalist karşı-devrimciler»e yöneltirken, öte yandan Nazi liderliğinin gücünü gözlerinden kaçırdılar. Gerçek bir direnme hareketi örgütlenmeye başladığı zaman da iş işten
geçmişti. 1934'te Hindenburg'un ölümünden ve Röhm tensikatından sonra, totaliter diktatörlük artık bütün kurumlarıyla yerleşmiş ve Hit-ler kendisini tam yetkili lider olarak atamıştı. Bu da önceden belliydi, 14 temmuz 1933'de çıkartılan bir yasa, «tek siyasal partinin Nasyonal Sosyalist Alman İşçilerinin Partisi olduğunu» belirtiyordu. Bu durumun, zamanında bu kadar kolaylıkla kabul ettirilebilmiş olması, çoğunlukla Almanların ulusal karakterlerinde ve tarihsel gelenek-lerindeki bir bozukluk olarak yorumlanmıştır, Gerçekte ise bunda, kitle bildirişmesinin modern bir ustalıkla kullanılışının, bireyin devasa ve karmaşık devlet mekanizmasına olan bağımlılığının ve olayları basitleştiren ve durumu rahatlatan sloganlara kolayca kanma eğiliminin büyük payı olmuştur.
Fakat buna iki nitelik daha eklemek gerek: Hitler'in iktidara yavaş yavaş tırmanmasında ve sonunda ele geçirmesinde yaptığı barış konuşmalarının ve makul görünen düşüncelerinin, sadece Alman halkını değil, Avrupa'nın öteki iktidarlarını da kandırmış olmasının rolü vardır. İçerideki meşru devrim sloganının dışarıdaki karşılığı barış ve sükun politikası idi.
İkinci nokta da şudur: Bu iktidar tırmanışı sadece Alman vatandaşını değil, modern demokrasinin kendisini de hazırlıksız bulmuştur. Bütün bu olan bitenler, bu demokrasi pahasına ve yine bu demokrasinin sağladığı araçlar sayesinde gerçekleşebilmiştir. Hitler'in demokrasinin sonucu ortaya çıktığını söylemek pek doğru olmaz ama şu da gerçektir: Modern demokrasinin kaypak oluşu ve istenildiği gibi yo-rumlanabilme özelliği Nazi tipi ik-tidarlann işine yaramıştır. Ayrıca karmaşıklığı ve bunalımlardan kolay zedelenen karakteri, totaliter bir diktatörlüğün kansız olarak ortaya çıkmasına olanak vermektedir, ve bu tür diktatörlükler inandırma ve aldatma güçlerini, sahte meşruiyetçi ve sahte demokratik tavırlarından almaktadırlar.
(Türkçesi, Selçuk Batur)
20Yüzyıl Ansiklopedisi, Arkın Kitabevi