ZAMANIN TİNİ

1934'e Kadar Almanya / K.D. Bracher
Weimar Cumhuriyetinin sorunları, savaştan yıkıntıya dönmüş ve yenilgiden burnu sürtülmüş bir ülkenin sorunlarıydı. Cumhuriyetin önünde yepyeni bir olgu başgöstermisti: «Meşru devrim». Hitler'in iktidar emelleri Almanya'yı hazırlıksız yakalamıştı. Bütün demokrasiler için bir uyarmaydı bu.

 Bir yüzyıllık bir çatışma ve başarı­sızlık döneminden sonra, Almanya'­da demokrasi nihayet başarı kazan­mış, anayasa ve kurumlar yerleş­mişti. Fakat gerçekte Weimar Cum­huriyetinin konumunu tayin eden şeyler, Alman İmparatorluğunun örneği görülmemiş askerî yenilgisi ile bütün iktidar gücünün Versail­les Antlaşması tarafından sınırlan­dırılmış olması idi. Daha başlangıcından itibaren bu geri çekilişin kabul edilmek istenmemesi, Almanların, yeni demokratik düzen paha­sına da olsa, savaş öncesinin ulusal Alman güçlü devleti fikrine yoğun bir şekilde sarılmalarına sebep ol­muştu.

Barışçı bir ortaklık yolunda yapılan bütün girişimler; Batı ülkelerine duyulan güvensizlik, Milletler Cemiyetinin zayıflığı ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrupa'dan yalıtılır olması yüzünden, ulusçu revizyonistlerin baskısı ile karşılaşıyordu. Özellikle 1922 - 1923 ve 1929 - 1930 ekonomik bunalımları bu güçler etkisini artırmıştı. Doğu ile Batı arasında kayıp duran Cumhuriyet dış politikası, bunları altetmek bir  yana, denetlemekten bile âcizc Sosyal Demokratlardan, Merkez Partisinden ve Liberallerden meydana gelen 1919'un demokrasici çoğunluğu, yerini kısa zamanda, karakterleri durmadan değişen zayıf koalisyonlara bırakmıştı. 1929'dan  yana ise, Nazilerle Nasyonalistleri Weimar Cumhuriyetine karşı giriştikleri ittifak yüzünden —buna bir de komünizmin gösterdiği gelişme eklenince— parlamenter bir hükü­metin varlığını sürdürebilmesi büs­bütün güçleşti.

Weimar'ın başarısızlığı, bu ilk Al­man demokratik tecrübesinin için­de taşıdığı sayısız zayıflıktan ileri geliyordu. Herşeyden önce, temel değişikliklere yönelmiş bilinçli bir çaba değil, fatkat doğrudan doğruya savaşa son vermeye yönelmiş bir genel grev karakterinde olan bir sahte-devrimin üzerine oturuyordu. Solun ve sağın radikalliği, devlete ve topluma yeniden biçim vermek ve askerî yenilgi ile ekonomik buna­lımın izlerini silmek için gösterilen gayretleri engelliyordu. Üstelik, tek­nik bakımdan mükemmel olan Wei­mar Anayasası, sıkıntıda olan halk kitleleriyle şaşkınlığa uğramış elit tabakaları hiçbir zaman memnun etmemişti; ulusu kaynaştıracak ve demokrasiye geçiş döneminin emni­yetini sağlayacak güçten yoksundu. Öte yandan, eski güçler ile yeni güç­ler arasındaki dengesiz uzlaşmala­rın sonucu olarak, otoriter devletin bazı zorlayıcı elemanları da Anaya­sa yapısı içinde yer almıştı. Bu otoriter ve anti demokratik ele­manlar, özellikle çoğunluk demok­rasisine karşı olan bürokratların kendilerine özgü ideolojileri yüzün­den, toplum içinde de, devlet içinde de yürürlükteydi. Karakteri bakı­mından tarafsız ve partilerüstü gibi görünen, fakat aslında parti fikri­ne karşı ve çoğu kere de anti de­mokratik olan bu cumhuriyet - ön­cesi ideolojisi, adalet mekanizması içinde bile ağır basıyordu. Mahke­meler sağın anti demokratik eylem­lerine prim vermekteydiler. Öte yandan hükümet koalisyonları­nın kurulup işlemesi de gitgide güçleşiyordu. 1920'de yapılan ilk Reichstag seçimleri merkezcilerle ılımlı solcuların koalisyonunu yenil­giye uğratmıştı. Partiler, birbirleri­nin ateşli muhalifi kesilen küçük küçük gruplara ayrılmış; toplumsal, ekonomik, dinsel ve ideolojik sarsın­tıların parça parça ettiği politik toplulukta hiçbir asgarî müşterek kalmamıştı. İç ve dış güçlüklerle azınlık hükümetlerinin uğraşması gerekiyordu. Kamuoyu, zayıf kabi­nelerle, acil hallerde kullanılan yan diktatör cumhurbaşkanlığı yetkile­rinden meydana gelen karışık bir yönetim biçimine alışmıştı. Parla­menter sisteme bir karşı - denge olarak düşünülen ve anayasanın ver­diği bazı haklarla da donatılan cum­hurbaşkanlığı, neredeyse yıkılmış olan otoriter monarşinin vekili gibi davranıyordu.

Sol ve sağın radikal anti parlamen­ter muhalefetleri, bir yandan dur­madan hükümet bunalımını körük­lüyorlar, bir yandan da hem hükü­metleri anayasa doğrultusunda ha­reket etmekten alıkoyuyorlar, hem de demokratik sistem içindeki mu­halefetlerini sürdürüyorlardı. Cum­huriyete karşı bu temel muhalefet desteğini, hem devrimci hem de tep­kici olan askeri kuvvetlerde bulu­yordu.
Versailles Antlaşmasıyla onda biri­ne indirilmiş ve kendi içinde «poli-tikadışı» olduğunu ilan etmiş olan ordu, Cumhuriyete karşı gelen önemli bir güçtü. 1918'den başlaya­rak çoğu hükümetler, devleti koru­ması için zaman zaman ordudan yardım istemişlerdi. Ordu da buna dayanarak, kendisini, Almanya'nın kurtarıcısı ve bu «geçici» cumhuri­yetçi aradan sonra tekrar kurula­cak olan imparatorluğun garantisi olarak görüyordu. Bu gibi koşullar, anti demokratik ideolojilerin çoğalmasını ve yayıl­masını kolaylaştırıyordu. Bu ideolo­jiler ulusçuluk ve ırkçılık şeklinde ortaya çıkıyor, üstelik eylemi düşün­cenin, heyecanlan aklın, savaşı ba­nsın, düzeni özgürlüğün önüne ko­yan politik ve meşru felsefeler geliş­tiriyorlardı. Özellikle ekonomik bu­nalımların en çok ziyanını gören ve toplumsal prestijlerini yitiren orta sınıfın alt tabakaları, kendilerini ekonomik bunalımdan ve sınıf kav-galanndan kurtaracağını vadeden bu öğretilere kolayca kapılıyorlardı. Komünizm ve kapitalizmin getirdi­ği problemlere, toplumsal düzensiz­liğe ve uluslararası başansızlığa ça­re bulmanın yolunun «açıkça» oto­riter ve diktatör çözümlerden geç­tiği şeklindeki propagandalar, daha son bunalıma gelmeden Cumhuri­yetin ayağının kaymakta olduğunu belli etmişti.

Nasyonal Sosyalistlerin öncülüğü, toplumsal yönden iyi bir üne sahip olan Alman Nasyonalistleri tarafın­dan da kabul edilince, Cumhuriyeti ortadan kaldırmak yolunda pek güçlük kalmamıştı. Öte yandan «ulusçu muhalefet» de sağlam bir ittifaka dayanmıyordu. Demokra­tik partilerin ortalıktan çekilmesi, komünistlerin engelleyici rolü ve ekonomik bunalımın getirdiği sefa­let, Hindenburg'un ve çevresindeki güçlerin 1933 darbesi için kullanıl­masına yetti. Üstelik, revizyoncula­rın en radikal partizanı olarak Hit­ler, modern kitle bildirişmelerinin (mass communication) yöntemleri­ni, ikna etme gücünü, tatminsizlik ve dargınlık gibi duyguları yönlen­dirip kanalize etme yeteneğini, to­taliter bir devlet kurulması yolunda ustalıkla kullanmaktaydı. Bu, sade­ce kuvvet zoruyla değil; ulusal bir­lik ve toplumsal düzen adına, bütün düşüncelerin sahte demokratik bir tavır etrafında başarıyla toplanma­sıyla yapılıyordu.

Nazi akımının kökleri, Alman gele­nek ve davranışlarına ne derece uzanıyordu? Bugüne kadar bu ko­nuda verilen cevaplar birbirinden farklıdır. Bütün anti demokratik ha­reketler gibi, Nazizmin de, Alman­ya'nın bir yüzyıllık özel sorunları­nın üzerine kurulduğu belliydi. Hit-ler'in iktidara yükselişi de yenilmiş bir Almanya'nın savaş - sonrası bu-nalımlanna bağlıydı. Öte yandan Nazi iktidannı doğuran problemle­rin ve duyguların genel bir karakte­ri de vardı. Endüstriyel topluma hız­lı bir geçiş döneminin getirdiği eko­nomik panik, modern hayatın kar-maşıklıklanna ve demokrasi politi­kasına uyumsuzluk ve herhangi bir parlamenter hükümetin bünyesin­deki sorunlar, Weimar Cumhuriye­tinin yıkılma nedenidir, ama bun­lar aynı zamanda, bugünkü bütün modern toplumların da sorunlarıdır. Avrupa'nın bütün savaş - son­rası demokrasileri, birkaç tanesi dı­şında, bu sorunların kurbanı olmuş­tur. Üçüncü Reich, daha sonra bü-gelleyebilecek maddelerden yoksun­du.

1930'dan sonra, Hindenburg'un başkanlık rejimi, bu süreci daha da hızlandırdı. Aynı yılın ekim ayında Nazilerin lideri, Leipzig Reichs-wehrinin davasında, mahkeme önünde şunları açıklıyordu: «Ana­yasa sadece mücadelenin arenasını tarif etmiş, hedefi belirlememiştir. Biz meşru örgütlere girip partimizi karar verici öge haline getireceğiz. Bunu gerçekleştirmek için gereken anayasal haklan elimize geçirdiği­miz zaman, devleti de elbette kendi doğru bulduğumuz biçime sokaca­ğız...» Goebbels gibi bazı Nazi lider­leri de, amaçlarının parlamentoya girmek, partiyi demokrasinin kendi silahlanyla donatmak ve Weimar esprisini kendi yardımıyla felce uğ­ratmak olduğunu, daha 1928'de, açıkça söylüyorlardı. Nazi Partisi, henüz başa geçmeden önce, 1932 yazındaki en parlak du­rumunda bile parlamenter bir ço­ğunluğa sahip, değildi: Oyların yüz­de 37'sine sahipti. 1932 kasım se­çimlerinde bu oran daha da düştü, yüzde 33'e indi ve parti içinde bazı bunalımlar ortaya çıktı. Ne var ki bundan iki ay sonra, meşruluk po­litikası meyvelerini vermeye başla­dı ve yeni Hitler kabinesi, parlamen­toya başvurmaksızın, kararnameler­le hükümet etmeye başladı. Weimar Anayasasının başlıbaşma bir reza­let olan ve aslında Cumhuriyeti sa­vaş - sonrası bunalımlanna karşı korumak amacını güden 48. madde­si, Hindenburg'un yönetiminde bu­nun tam tersi bir amaçla kullanıl­mıştı. 1930'daki Brüning ve 1932'deki Papen ve Schleicher kabineleri, bu maddeden yararlanarak aldıkla­rı anti parlamenter kararlarla, par­lamentonun ve partilerin ortadan kaldırılması yolunu zaten hazırla­mışlar, politik ve ekonomik buna­lımdan ancak «meşru bir diktatör­lük» ile kurtulunacağı görüşüne ze­min yaratmışlardı. 1932 ve 1933 boyunca Hitler sürekli olarak, kararnamelerle hükümet et­mek yetkisi istemekteydi. «Meşruluk» temasını işleterek ve Weimar Anayasasının yetersizliklerini orta­ya koyarak, yavaş yavaş iktidara doğru ilerlemekteydi ve bu işi, par­lamenter bir çoğunluk koalisyonu­nun lideri değil, bir azınlık hükü­metinin başı olarak yapmaktaydı. Meşruluk politikası, 30 ocak 1933'te Hitler'in, Başbakan olarak, Anaya­saya bağlılık yemini etmesiyle zir­veye vardı. Artık gerçek iktidar başlamıştı ve Hitler, anayasayı iyi­ce tahrip ederek, bu konudaki asıl düşüncesini ortaya koydu. Meşru­luk taktiği totaliter bir koordinas­yon «Gleichschaltung» stratejisiyle birleşerek, politik, toplumsal ve entellektüel bütün karşı güçleri yoketmeye yöneliyordu. Muhafazakarlar­dan kurulu olup içinde sadece üç Nazi lideri bulunan bir kabine, Hit­ler'in iktidar tutkusu için uygun bir maske olmaktaydı. Başbakan Yar­dımcısı Papen, Hindenburg'la yakın ilişkisine güveniyor ve Hitler'in ka­binedeki çoğunluk, ordu ve yüksek dereceli memurlar gibi baskı grup­ları tarafından kolayca denetlenebi­leceğini söylüyordu. Bu konuda eleş­tirildiği zaman, «daha ne istiyorsu­nuz?» diyordu Papen, «iki aydan kı­sa bir zamanda köşeye o kadar sı­kıştırdık ki Hitler'i, cıyaklamaya başladı.»

Sıkıştıranlar Sıkışıyor
Aradan daha iki ay geçmeden gö­rüldü ki, köşeye sıkıştırılanlar Na­ziler değil, tersine, kendilerine faz­la güvenen ortakları olmuştur. Hit­ler onlar gibi değildir, ne istediğini bilmektedir. Hugenberg'in muhale­feti üzerine parlamentoyu feshettiği zaman, kabinenin Nazi olmayan cephesi zaten parçalanmıştı. Bu, da­ha sonraki kabine toplantılarında giderek iyice açığa çıktı. Nazilerin kabine içindeki çoğunluğu sağlama­ları çok daha sonra gerçekleştiği halde, bu kabine içi muhalefetin hiçbir pratik sonucu olmuyor, eleş­tiriler sadece lafta kalıyordu. Gerçekte, Başbakan ile Reich'taki ve Prusya'daki İçişleri Bakanlarının sağlam durumu, meşru devrimi yü­rütmek ve ulusal devrimi bir Nazi iktidarına dönüştürebiimek için Hit-ler'e yetiyordu. Savunma Bakanı General Blomberg'in, ordunun yeni­den silahlandırılması konusunda vaatlerde bulunan Hitler'e hemen bağlanıvermesi, bu durumu daha da kolaylaştırıyordu. Subaylar ile endüstricilerin durumu da aynıydı. Öte yandan Hindenburg da, Meiss­ner gibi oportünistlerin tavsiyeleriy­le hareket ediyor ve Nazilerin bu haftalar içinde kullandıkları ulus­çu —ve hatta Hristiyan— sloganlar­dan fena halde etkileniyordu. Ken­disinin, gittikçe hayatın bütün sek­törlerine hâkim olmaya başlayan iktidarları için, bir paravana olarak kullanılmasına göz yumuyordu. Cumhurbaşkanının 1933 şubat ve martında imzaladığı kararnameler üzerinde pek fazla durulan meşru­luğu defalarca zedelemişti. 6 şubat 1933'de, Goering'in Prusya'da uygu­ladığı rejim, Anayasa Mahkemesi­nin kararı da hiçe sayılarak, tasdik ediliyor, bundan daha önce, 4 şu­batta çıkarılan bir kararnameyle ise, basın ve toplantı özgürlükleri kısıtlanıyordu. Son olarak Reichs­tag yangını, bütün temel hakların kaldırılması için bahane olarak kul­lanılıyor (28 şubat) ve bu kısıtlama, Üçüncü Reich'ın sonuna kadar yürürlükte kalıyordu. Artık gerçek anayasa, Weimar Ana­yasasının kalıntılarının gerisinde, bir acil kararnameler yığınıydı. Bu şiddet hareketlerine karşı, anayasal otoriteler pek az direnme gösterdik­leri için, bir yandan da meşruluk iddiaları hâlâ sürdürülüyordu. Ve bu yola, Nazi olmayan bütün grup­lar sindirilip güçleri iyice yokedile-ne kadar devam edildi. Hugenberg ile Papen'in ortaklık kurarak veya etkinliklerinden yararlanarak Nazi tehdidinden sıyrılma çabaları tersi­ne sonuç verdi ve Hitler'in hiçbir riske girmeden, daha meşru yollar­dan amacına varmasına yardım etti. 5 mart 1933 seçimleri, umulanın ak­sine, Nazilere çoğunluk sağlamayın­ca, Hitler'in propaganda ustası Goebbels, 21 mart 1933'de Potsdam'-da Garrison Kilisesinde fiyakalı bir «ulusal ittifak» gösterisi düzenledi. Hindenburg'un ve Veliaht Prensin huzurunda, Büyük Frederik'in ta­butu üzerinde, Hitler çok heyecanlı bir konuşmayla, muhafazakar ulus­çuluğun orta sınıflar, memurlar ve ordu üzerindeki etkilerini dile getir­di ve kitlenin dikkatini, iktidar hevesine eşlik eden şiddet hareketle­rinden uzaklaştırdı. Demek ki «Yeni Almanya» ideali, ulusçu ve otoriter, hatta monarşik olmalıydı. Bundan iki gün sonra, 23 martta Naziler bir «Yetki Kanunu» tasarısı öne sürdüler; ulusça yara­tılan hava o kadar baskılıydı ki, Li­berallerden Katolik Merkez Partisi­ne varana kadar bütün orta sınıf partileri bile, bu tasarıyı destekle­mek zorunda kaldılar. Bu kanunla parlamento bütün yasama yetkisini hükümete bırakıyordu; Sosyal De­mokratlarla Komünistlerin muhale­fetleri de kitle halinde tutuklamalar ve işkenceyle bastırıldı. Aslında, parlamentonun yasama gücünün elinden alınmasıyla ortaya çıkan ye­ni «meşru diktatörlük» durumu, sa­dece ve sadece son kararnameler ve geçen yedi hafta içindeki eylemle­rin yarattığı karmaşık ortamın so­nucuydu. Bunu izleyen aylar içinde Hitler, Nazi olmayan partilerin gü­venebileceklerini sandıkları madde­leri de, kendi işine gelecek şekilde bir şiddet yaratma . aracı olarak kullandı. Öteki partiler, artık hükü­metin saçma sapan kararnameler çıkarmasına engel olacağını düşün-ükleri bu yeni kararnameyle, sah­te meşruiyetçiliğin krubanı olmuş­lardı.

Bürokratlarla yargı organlarının kooperasyonu —ki Nazi rejimi bü­yük ölçüde bunlara dayanmaktay­dı— bu sürecin görünürde doğru olan gelişmesini çabuklaştırıyor; şid­det hareketlerini, bu gibi büyük ulu­sal olaylar sırasında, kaçınılması olanaksız olan «aşırılıklar» olarak karşılıyordu. Çoğu yüksek memur­lar, nasıl olsa kaçınılmaz olan devri­min titiz ve düzenli bir meşruiyet içinde yürüdüğü kanısmdaydılar. Dolayısıyla «meşru devrim» in bürok­ratik başarısını kolaylaştırıyorlardı. Uzmanların bu davranışını Nazi Hü­kümetinin özellikle uzmanların da­nışmanlığına ihtiyaç duyduğu yasa­ma ve yürütme görevlerine değgin bütün alanlarda gözlemek kabildi. 7 nisan 1933 tarihli Kamu Hizmeti Yasası, bu durumu iyice perçinledi. «Kamu Hizmeti Kariyerinin Islahı» adıyla ortaya çıkan bu yasa, hizmet kurumlarını Yahudilerden ve poli­tik yönden istenmeyen kişi olanlar­dan temizlemek amacını güdüyor; kişisel düşmanlıkların, çıkar sağla­mak için gammazlamanın v.s. orta­ya çıkmasına sebep oluyordu. Buna benzer davranışlar toplumsal ve kültürel hayatın her alanına, özel­likle okul ve üniversitelere yayılı­yor, bütün vatandaşları gerek kork­tukları için, gerekse çıkarları uğru­na rejime bağlayarak Nazi koordi­nasyonunu (Gleichshaltung) kolay­laştırıyordu. Böylece totaliter bir re­jimin temel taşları teker teker yeri­ne konmuş oluyordu. Bu aldatma ve kendini aldatma ha­li, Nazileri bile şaşırtan bir hızla gelişiyor ve solu büsbütün ortadan kaldırıyordu. 1930'dan bu yana mu­halefette kalmakla kooperasyona katılmak arasında kararsızlık geçi­ren Sosyal Demokrat Parti, Papen'-in 1932'de Prusya'daki darbesin­den sonra büsbütün yıkılıyor, böy­lece en büyük cumhuriyetçi parti de ortadan çekilmiş ve yalıtılmış oluyordu. Bütün burjuva partileri yeni rejimle anlaşmış olduğu için, Komünistleri de içine alacak bir an-ti faşist cephe kurma çabalan sonuç vermiyordu. Gerçekte, Komü­nistler ilk yıllarda bir iç savaş çı­karmak için her türlü fırsatı değer­lendirmişler, Weimar Cumhuriyeti­ni zayıflatmak istemişlerdi. Yıllar geçtikçe, esas kavganın odak nokta­sını kaydırıp «Sosyal Faşistler» dedikleri "Sosyal Demokratlara karşı hücuma geçtiler. Komünist liderler, anti faşist propaganda uğruna Prus­ya'daki Sosyal Demokrat Hüküme­tin yıkılmasına çalıştılar ve Cumhu­riyete karşı zaman zaman Nazilerle işbirliği de yaptılar. Bu yıkıcı ortak­lığın gerisinde, Cumhuriyetin yıkıl­masının Almanya'da bir Komünist devrimin koşullannı hazırlayacağı umudu vardı. Bu eylem biçimini onaylayan Stalin'in kendisi bile, Na­zi diktatörlüğünün çok kısa ömürlü olacağını düşünüyordu. Hitler reji­miyle dostane ilişkiler sürdürmek için derhal bazı davranışlarda bu­lunmuş ve Komünistlere yapılan eziyetlere karşı bile doğru dürüst bir protesto göstermemişti. Hitler rejiminin, yabancı bir iktidar tara­fından da tanınmasını belirleyen ilk uluslararası olay, 1931'de süresi biten Rus - Alman Ticaret Anlaşması'nın 1923 nisanında yenilenmesi ol­muştu.

Bu gibi taktikler gerçekte, Nazilerin başa geçişinin bir devrim değil, fa­kat kapitalizmin bir son bunalımı ol­duğunu sanan dogmatik bir inancın sonucuydu. Bu inançla, solun muha­lefetini parçaladılar ve yanlış yön­lere sürüklediler. Nazilerin henüz genel bir grevden korktuklan sıra­da, Sosyalistler ve sendika liderleri, meşruiyete sadık kaldılar, örgütle­rini —muhtemel bir yasaklanma tehlikesine karşı korumak için— or­tada görünmediler, Nazi rejimi iyi­ce açığa çıkana kadar bütünlükle­rini koruma yolunu tuttular. Meşru muhalefet rolünü oynamaya devam ettikleri için, meşruluk taktiğinin bir başka kurbanı da bunlar oldu. Bütün muhalefetlerini, Hugenberg'in çevresinde toplanan «kapitalist karşı-devrimciler»e yöneltirken, öte yandan Nazi liderliğinin gücünü gözlerinden kaçırdılar. Gerçek bir direnme hareketi örgüt­lenmeye başladığı zaman da iş işten
geçmişti. 1934'te Hindenburg'un ölümünden ve Röhm tensikatından sonra, totaliter diktatörlük artık bü­tün kurumlarıyla yerleşmiş ve Hit-ler kendisini tam yetkili lider ola­rak atamıştı. Bu da önceden belliy­di, 14 temmuz 1933'de çıkartılan bir yasa, «tek siyasal partinin Nasyo­nal Sosyalist Alman İşçilerinin Par­tisi olduğunu» belirtiyordu. Bu durumun, zamanında bu kadar kolaylıkla kabul ettirilebilmiş olma­sı, çoğunlukla Almanların ulusal karakterlerinde ve tarihsel gelenek-lerindeki bir bozukluk olarak yo­rumlanmıştır, Gerçekte ise bunda, kitle bildirişmesinin modern bir us­talıkla kullanılışının, bireyin deva­sa ve karmaşık devlet mekanizma­sına olan bağımlılığının ve olayları basitleştiren ve durumu rahatlatan sloganlara kolayca kanma eğilimi­nin büyük payı olmuştur.

Fakat bu­na iki nitelik daha eklemek gerek: Hitler'in iktidara yavaş yavaş tır­manmasında ve sonunda ele geçir­mesinde yaptığı barış konuşmaları­nın ve makul görünen düşünceleri­nin, sadece Alman halkını değil, Av­rupa'nın öteki iktidarlarını da kan­dırmış olmasının rolü vardır. İçeri­deki meşru devrim sloganının dışa­rıdaki karşılığı barış ve sükun poli­tikası idi.

İkinci nokta da şudur: Bu iktidar tırmanışı sadece Alman vatandaşını değil, modern demokrasinin kendi­sini de hazırlıksız bulmuştur. Bü­tün bu olan bitenler, bu demokrasi pahasına ve yine bu demokrasinin sağladığı araçlar sayesinde gerçek­leşebilmiştir. Hitler'in demokrasi­nin sonucu ortaya çıktığını söyle­mek pek doğru olmaz ama şu da gerçektir: Modern demokrasinin kaypak oluşu ve istenildiği gibi yo-rumlanabilme özelliği Nazi tipi ik-tidarlann işine yaramıştır. Ayrıca karmaşıklığı ve bunalımlardan ko­lay zedelenen karakteri, totaliter bir diktatörlüğün kansız olarak ortaya çıkmasına olanak vermektedir, ve bu tür diktatörlükler inandırma ve aldatma güçlerini, sahte meşruiyet­çi ve sahte demokratik tavırlarından almaktadırlar.
(Türkçesi, Selçuk Batur)
20Yüzyıl Ansiklopedisi, Arkın Kitabevi

   
 
         
 

Copyright © 2007 Felsefe Ekibi Tüm haklarını saklı tutar.
Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.

Grafik, tablo ve metinler kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Uymayanlar için yasal yollara başvurulur.

 
 
hit counter html code
Felsefe Ekibi