Bakhtin 






Bakhtin’le tanışırken
Ahmet Oktay

Bakhtin bir edebiyat kuramcısı olarak Türkiye’de, Jale Parla’nın kitabına kadar (Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yay., 2000) hemen hemen hiç bilinmiyordu.

Benim saptayabildiğim Bakhtin çevirileri şunlar:


1-“Söz Estetiği Üzerine”, Yazko Çeviri, sayı 2, Mayıs/Haziran, çev. A. Çalışlar;

2-“Romanda Söz Dokusu”, agy, çev. A. Çalışlar;

3-“Destansı Anlatı ve Roman”, Çağdaş Eleştiri, sayı 7, Temmuz 1983, çev. O. Senemoğlu (Karnavaldan Romana’da yer alan “Epik ve Roman” adlı yazının bir bölümü olan bu Bakhtin metninde, çevirmenin bazı özgül kavramları tanımladığı ya da Türkçe söylediği görülüyor. Örneğin kitapta geçen kanonik terimi (s. 168), dergideki yazıda “kural” (s. 60) olarak karşılanıyor; aynı şekilde kitaptaki “edebiyat-dışı heteroglossia” (s. 169), dergideki yazıda “yazın dışı bir çokdillilik” (s. 61) biçimini alıyor vb. Öteki çevirilere bakamadım. Belki onlarda da bu türden değiştirmeler vardır);

4-“Gülme ve Özgürlük”, Akıntıya Karşı, sayı 1, Nisan 1985, çev. M. Ahıska (aynı sayıda B. Somay’ın “Muhalif Söylemin Şenlikleşmesi” adlı Bakhtin üzerine bir yazısı da yer alıyor);

5-“Dostoyevski’de Karnaval Öğeleri”, Felsefe Dergisi, sayı 26, Nisan 1998, çev. O. Özügül;

6-“Edebiyat Dilinin Yöntemi Üzerine”, Edebiyat ve Eleştiri, sayı 8, 1993, çev. Z. Tiğrek.

Görüldüğü kadarıyla, en az iki yıl arayla çevrilmiş bu metinler, okurların dikkatini fazla çekmediği gibi eleştirmecilerin de çekmemiş, yazıların arasında bir bütünlük kurulmamış ve böyle bir bütünsel çerçevede anlamlandırılmamışlardır. Fethi Naci’nin Bakhtin’le daha 1987’den itibaren ilgilendiğini biliyoruz (bkz. Gücünü Yitiren Edebiyat: Eleştiri Günlüğü 1986-1990, Gerçek Yay., 1990, s. 73). Ne yazık ki Fethi Naci bu değerli edebiyat kuramcısının düşünceleri ve temel kavramları hakkında sonraki yazılarında, günlüklerinde geniş bilgi vermiyor. Ama benim gözümden kaçmış yazıları olabilir.

Rus biçimcilerinin edebiyatı, şiiri aşırı yalıtıcı görüşlerine karşı çıkan ve resmî ideolojinin hışmına uğramış olan Bakhtin’in nasıl görüldüğünü anlamaya çalıştım – bunu yaparken, Stalin kültünün yıkılmasından sonra beliren görece özgürlük ortamında üretilen ve Türkçeye çevrilen Marksist kuram kitaplarını da karıştırdım. M. Kagan’ın oylumlu kitabında (Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, çev. A. Çalışlar, Altın Kitaplar, 1982) adı bile geçmiyor. G. Pospelov’un Edebiyat Bilimi (çev. Y. Onay, Bilim ve Sanat Yay., 1984 ve 1985) çalışmasının ikinci cildinde biri dipnotta olmak üzere iki kez anılıyor Bakhtin: İlkin, “anlatıcı figür” açımlanırken (s. 73), sonra da “çokseslilik” sorunu tartışılırken (s. 80). Horst Redeker’in Edebiyat Estetiği de (çev. A. Çalışlar, Kuzey Yay., 1986) yer vermiyor Bakhtin’e. Anlaşıldığı kadarıyla, Bakhtin’in kuramsal girişimi ve katkısı, burada andığım kitapların yazarlarınca henüz fark edilmemiş.

Doğal karşılamak gerekiyor belki de: Beş yıl toplama kampında kalan, taşraya sürgün edilen, hastalığı nedeniyle döndüğü Moskova’da da kenarda yaşayan ve 1975’te bir yaşlılarevinde ölen Bakhtin’in düşünceleri Stalin sonrasında da resmî ideoloji karşısında hep muhalif kalmıştır. Ya da hep öyle bir kimlik altında algılanmıştır. Stalin döneminin düşünsel ve yazınsal birçok öğesi sonraki kültürel yaşamın ideolojisine içselleşmişti çünkü. Bir siyasetbilimci olan James C. Scott’un, Bakhtin’in karnaval kavramını açımladığı “Rabelais ve Çağı” için düştüğü bir dipnot bu noktada uyarıcı olabilir:

Bakhtin, Rabelais incelemesini yazarken karnavalla olduğu gibi yüksek Stalinizmle de kedi ve fare oyunu oynuyordu. Resmî yalancılık ve tahakküm altındaki söylem alanını Stalinist devletle, Rabelais’nin karnaval ruhunu da baskıya rağmen hayatta kalacak bir sahne arkası ve kuşkuculukla eşitlemek zorlama olmayacaktır. (Tahakküm ve Direniş Sanatları, çev. A. Türker, Ayrıntı Yayınları, 1995, s. 239)

Bu noktada benim Bakhtin’e karşı ilgimin yoğunlaşmasının insan bilimleri aracılığıyla oluştuğunu söyleyeceğim. Yukarıda andığım Türkçeye çevrilen yazılarında romanın yapısına ilişkin kimi öngörü ve açımlamaları uyarıcıydı elbet, ama Bakhtin’in önemini karnaval sorununa yaptığı vurguyla sezdim. Scott’un andığım kitabı bu sorun bağlamında okuduğum ilk yapıttı. Ardından P. Burke’un Yeniçağ Başında Avrupa Halk Kültürü (çev. G. Aksan, İmge Kitabevi, 1995) geldi. Sonra da A. Guryeviç’in Ortaçağ Avrupası’nda Birey’i.

Bu kitaplarda halkın egemen sınıfa karşı geliştirdiği muhalefet biçimlerinin yazınla ilişkisini kavramaya başladım. Bakhtin’in görüşleri, bu kitaplarda vurgulandığı kadarıyla eleştirel bağlamda çok yararlanılabilecek yaklaşımlar olarak göründü bana. Selim İleri’nin romancılığını kuşatmaya çalıştığım Şeytan, Melek, Soytarı adlı kitabıma (Oğlak Yay., 1998) adını veren ilk yazıda, parodi ve karnaval sorununa yer veren ve bunun İleri’nin romancılığındaki yerini araştıran düşünceler öne sürdüm. Başka eleştirel yazılarımda da karnavalesk sorununa yer verdim.

Ama hemen söylemeliyim, Bakhtin’in yazınsal önemini gerçek anlamıyla Jale Parla’nın Don Kişot’tan Bugüne Roman adlı çalışmasıyla anladım. “Epik ve Roman” adlı yazısında, romanı “diğer türlerin (tam da tür olarak oynadıkları rolün) parodisi” (Karnavaldan Romana, s. 167) olarak tanımlayan Bakhtin, romanın söylemsel yapısını çözümlerken son derece önemli sorunlara değiniyor ve onları tarihsel bir bağlam ve anlam çerçevesinde kavramanın önemini sezdiriyor.

Günümüzün “ne yapsan giderci” anlayışı ve oryantalist eğilimli yazıcılığı karşısında, Bakhtin’in sözleri son derece uyarıcı görünüyor bana: Yaratıcı anlama kendinden, zaman içindeki kendi yerinden, kendi kültüründen feragat etmez ve hiçbir şeyi unutmaz. Anlamak için, anlayan kişinin, yaratıcı anlayışının nesnesinin dışında konumlanmış olması son derece önemlidir. Çünkü insan kendi dış görünümünü bile görüp bir bütün olarak anlayamaz; hiçbir ayna ya da fotoğraf yardımcı olamaz ona bu konuda; gerçek dış görünüşümüz yalnızca başkaları tarafından görülüp anlaşılabilir, çünkü onlar mekân içinde bizim dışımızda konumlandırılmışlardır ve onlar başkalarıdır. (s. 8)

Kitaba yazdığı “Önsöz”de bu cümleyi alıntılayan Sibel Irzık, “kendini tanımlamak için gözlerini ötekine çevirmek, yabancı olanı anlamak için kendi konumuna sıkı sıkıya bağlı kalmak” olarak açımlıyor Bakhtin’in tutumunu (s. 9) ve şunları ekliyor: “(...) her düşünce, her gerçek, kendisi olmayanla karşılaşma, onun anlam dünyasında ifade edilme anında kendisini en doğru ve tam olarak ele verir.”
Buradan, Bakhtin’in kuramının temel kavramına geçilebilir: Diyalog ve diyalojiye. Diyalog olmadan hiçbir şey olanaklı değildir. Diyalog, son kertede toplumsal katmanlaşmanın göründüğü yerdir. Çünkü en kişisel, en bireysel bir konuşma da son kertede, Irzık’ın da vurguladığı üzere “toplumsal değerlendirme ve kısıtlamaların izini taşıyan söz türleri içinde gerçekleşir” (s. 15). Bir romanda ya da yazın-dışı bir metinde kullanılan sözcükler, “nesneye uzanan çeşitli rotalarının tümünde, yöneldiği tüm doğrultularda yabancı bir sözcükle karşılaşır; üstelik bu yabancı sözcükle canlı, gerilim yüklü bir etkileşime girmekten geri durmaz. Sözcük, bir diyalogda, diyalogun içinde canlı bir yanıt olarak doğar; sözcük zaten nesnede olan yabancı bir sözcükle girdiği diyalojik etkileşimde şekillenir” (Bakhtin, s. 56). Anlama dediğimiz olay bu çerçevede oluşur. Buysa konuşmacı ile dinleyici arasındaki ilişkinin çözümlenmesini, bunların karşılıklı konumlarının aydınlatılmasını gerektirir elbet. Karşısındakinin, yani dinleyicisinin varlığını, onun beklenti ve kavram ufkunu gözetmeyen, onunla iletişim kurmayı öngörmeyen hiçbir konuşma yoktur. Şöyle yazıyor Bakhtin:(...) sonuçta birçok farklı bakış açısı, muhtelif kavramsal ufuklar, anlatımsal vurgular sağlayan sistemler, muhtelif toplumsal “diller” bu yolla etkileşime girer. (…) Konuşucu, dinleyicinin yabancı kavramsal ufkunu yarıp geçer; dinleyicinin tamalgısal artalanına göre, yabancı bölgede kendi sözcesini kurar. (s. 59)

Bu çerçevede, konuşmacı ile dinleyici arasındaki “karşılaşma arenası”nın dinleyicinin “öznel inanç sistemi” olduğunu vurguluyor Bakhtin. Anlama süreci konuşmacının dinleyicisinin yanıtını alması durumunda gerçekleşir. “Anlama ve yanıt diyalektik olarak kaynaşmıştır ve birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırırlar; biri olmaksızın öbürü olamaz.” (s. 58, abç). Konuşmacının ya da anlatıcının iletisi ile dinleyicinin ya da okuyucunun yanıtı arasındaki ilişki de, son kertede sözcükle sözcük, söylemle söylem arasındaki ilişki de olduğu gibi diyalojiktir. Romanın anlaşılmasına buradan girişmek gerekiyor. Bakhtin’in düşüncesini böyle kısa bir yazıda toparlamak sanıldığı kadar kolay değil. Dahası, bir Bakhtin okumasının, onun tarafından yazıldığı bile iddia edilen Voloşinov’un Marksizm ve Dil Felsefesi’ni de okumayı ve Voloşinov’un “sözcelem felsefesi” ile Bakhtin’in söylem düşüncesinin eklemlendirilmesini gerektirdiğini söyleyeceğim.
Bu yazı Bakhtin’le tanışmanın ilk adımı olsun. Bir sonraki yazıda, onun heteroglossia, kronotop ve karnaval kavramları üzerinde durmaya çalışacağım. Bakhtin’in roman üzerine söyledikleri, değindiğim gibi her dört Türkten üçünün romancı olduğu günümüz koşullarında, son derece önemli. Roman, “öteki türlerin bir parodisi” olsa bile, bu parodi oluşun içeriğinin yine de tartışılması gerekiyor. Enis Batur’un bile felsefe ile yazın, yorum ile metinlerarasılık arasında dolaşan, sadece türleri harmanlamakla kalmayıp yöntembilimleri de harmanlayan iki metnini roman diye tanımladığını göz önünde bulundurursak, gerçekleşen mutasyonun ve ortaya çıkarılan mutant metinlerin üzerinde eleştirel bağlamda düşünmek yararlı olabilir.
Virgül-Kasım 2001-Ocak 2002 Pusula Yayıncılık


Bakhtin'in kavramları

Yazın türleri arasındaki hiyerarşilerin yıkıldığı, anlatı biçimlerinin iç içe girdiği ve harmanlandığı, daha da ötesinde, metinlerarasılık kavramının benzekleme (pastiche) ve yansılama (parody) uygulamalarının sınırını sonsuzca genişlettiği ve düpedüz “intihale” dönüşmüş alıntılamayı meşrulaştırdığı görülüyor. Bu değişinim (mutation) süreci, ister istemez türsel özelliklerini yitirmiş mutant metinlerin de meşrulaştırımını sağlıyor ve üretimini teşvik ediyor. Mikhail Bakhtin derlemesi Karnavaldan Romana, roman konusunda kafaların hayli karıştığı böyle bir dönemde ve ortamda yayımlanmış bulunuyor.

Her ne kadar Bakhtin “edebî dili bir anlatım sistemi olarak sergilediği boyut açısından, yani anlamlarını taşıyan boyut açısından katmanlaşmış” (s. 66) saysa da ve romanı tümüyle “heteroglot” (s. 40) olarak nitelese de, yani Jale Parla’nın “roman, diğer yazın türlerinin sınırlarını zorlayan, onları açık eden bir tür olabilir” (Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yay., 2000, s. 48) şeklindeki tanımına yakın duruyor olsa da, önerdiği ve kuramsal bağlam kazandırdığı kavramlarıyla, romanın öyle sanıldığı kadar başıboş olamayacağını ve yazınsal metnin ontolojik amacının sadece haz vermekten ibaret sayılamayacağını da anıştırır. “Romanda Söylem” adlı yazısının sonuna doğru yaptığı bir vurgulama bu yargımı destekleyici niteliktedir: “Romanın özgüllüğüyle başa çıkabilecek herhangi bir biçembilim sosyolojik bir biçembilim olmak zorundadır.” (s. 78, vurgulama Bakhtin’in.) Buradaki sosyolojik sözcüğü, hem Plehanov’un “tenkitçinin ilk vazifesi belli bir eserdeki fikri sanat dilinden sosyoloji diline çevirmek, belli edebî hadisenin sosyolojik muadili diyebileceğimiz şeyi tayin etmektir” (Sanat ve Sosyalizm, çev. Selim Mimoğlu, Sosyal Yay., 1962, s. 11) biçimindeki düşüncesiyle bir bağlantı noktası kurar hem de romana psikolojik terimler dışında işlevler yükler. Bu kısa yazıda Bakhtin’in bazı temel kavramlaştırmaları üzerinde durmak istiyorum.

Heteroglossia: Bakhtin, değişik ve farklı dil ve söylemlerin bir arada bulunup sürekli çatışmasını kastediyor bu kavramla. Ancak, hemen belirtmeli, bu heteroglossia yalnızca yazınsal metinlerle sınırlanmış değil. Tam tersine, alabildiğine geniş. Heteroglossia tüm toplumu kuşatır, her yanda işler.

Heteroglossia’nın tüm dilleri, kendilerine temel teşkil eden ve her birini benzersiz kılan ilke ne olursa olsun, dünyaya dair özgül bakış açıları, dünyayı sözcüklerle kavramsallaştırma biçimleri, her biri kendi nesnesi, anlamı ve değeri tarafından karakterize edilen özgül dünya görüşleridir. (s. 69)

Çeşitli diller ve söylemler “bir toplumsal heteroglossia ortamında mücadele eder ve gelişirler”. Ve tamamlamak üzere:

Heteroglossia romana girdiğinde, sanatsal bir işlemden geçer. Dili dolduran toplumsal ve tarihsel sesler, dile kendi somut kavramlaştırmalarını sunan tüm sözcükler ve biçimler, romanda, yazarın kendi çağının heteroglossia’sının ortasındaki farklı toplumsal-ideolojik konumunu dışa vuran yapılanmış bir biçemsel sistem oluşturacak şekilde örgütlenir. (s. 79)

Cümlede vurguladığım toplumsal, tarihsel, kendi çağı ve toplumsal-ideolojik sözcükleri bana son derece kuşatıcı ve bağlayıcı görünüyor ve romanın anlamsal işlevi sorununu da ışıklandırıyor. Bu heteroglossia dolayısıyla romanın sanıldığı kadar keyfî bir şey olamayacağı ortaya çıkıyor ve son kertede toplumsal-ideolojik bir işlevi karşıladığı da anlaşılıyor.

Diyaloji ve Diyalojik: Heteroglossia kavramıyla içsel bağı olan diyaloji ve diyalojik kavramları, hem sözel hem yazınsal düzlemde, anlama ve anlamlama sorunu ile bağıntılıdır. İletişim kuramı açısından ele aldığımızda verici ile alıcıdan söz etmemiz gerekir. Her iletişim işlemi son kertede bir yanıtı gereksinir. Olumlu ya da olumsuz bir yanıt gelmedikçe, verici açısından iletişim işlevi gerçekleşmemiş demektir. “Anlama ve yanıt diyalektik olarak kaynaşmıştır ve birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırırlar; biri olmaksızın öbürü olmaz,” (s. 58) diyor Bakhtin ve şunları ekliyor:

Aktif bir anlama, eldeki sözcüğü yeni bir kavramsal sistemle, anlamaya çalışan birinin kavramsal sistemiyle bağdaştıran bir anlama, sözcükle bir dizi karmaşık karşılıklı ilişki, uyum ve uyumsuzluk tesis eder, sözcüğü yeni öğelerle zenginleştirir. Dinleyicisine yönelimi, özgül bir kavramsal ufka, dinleyicinin özgül dünyasına bir yönelimdir; söylemine tamamen yeni öğeler dahil eder; sonuçta birçok farklı açısı, muhtemel kavramsal ufuklar, anlatımsal vurgular sağlayan sistemler, muhtelif toplumsal “diller” bu yolla birbirleriyle etkileşime girer. (s. 59)

Diyalog, son kertede bir düşünce alış-verişidir. Ama Parla’nın vurguladığı üzere, düşünce alışverişi, ister istemez “bireyin tarihsel ve toplumsal konumunu” göz önünde bulundurmayı gerektirir, “diyalog tarihselleştiren bir biçimdir” (Parla, a.g.e., s. 109, 72 no’lu dipnot). Tam da bu nedenle konuşmacı ile dinleyici ya da verici ile alıcı, sürekli olarak onaylama ve itiraz, anlaşma ve tartışma ilişkisi içine girerler. Bakhtin’in sözleriyle, “burada karşılaşma arenası işlevi gören, nesne değil, dinleyicinin öznel inanç sistemidir. Dolayısıyla bu diyalojizm, bazen safça iltifat eden bazen de kışkırtıcı biçimde polemik olan daha öznel, psikolojik ve (çoğunlukla da) tesadüfî bir nitelik taşır” (s. 59).

Yazar da toplumsal heteroglossia içinde uyumlu ve uyumsuz konumlar işgal edebilir ve bir yandan da “polemik bir tarzda okuyucunun inanç ve değerlendirme sistemini istila ederek okuyucunun aktif anlamasının tam algısal artalanını sersemletip yıkmaya çalışır” Tolstoy’da olduğu gibi (s. 60).

Kronotop: Bakhtin, romanın temel belirleyici göstergelerinden saydığı zaman ve uzam kavramlarına değinirken, “zamansal ve uzamsal ilişkilerin içkin bağıntılılığına kronotop” (kronos= zaman, topos= yer -A.O.) adını veriyor ve “zaman-uzama edebiyatın biçimsel olarak kurucu kategorisi anlamını atfediyoruz; kültürün diğer alanlarındaki zaman-uzamla ise hiçbir ilgimiz yok,” (s. 316) diyor. Edebiyat yapıtında, özellikle romanda zamana ve uzama ilişkin göstergelerin yaşamsal önemi vardır ve “edebî bir yapıtın fiilî bir gerçeklikle ilişkili sanatsal bütünlüğü, zaman-uzamıyla tanımlanır” (s. 316).
“Tüm fenomenlere anlam kazandırmayı bir şekilde becerdiğimizi” (s. 332) söyleyen Bakhtin şöyle devam ediyor: “(...) yani fenomenleri uzamsal ve zamansal varoluş alanına dahil etmekle kalmayıp ayrıca anlambilimsel bir alana da dahil ederiz. Bu anlam atfetme süreci ayrıca, bir değer atfetmeyi de içerir.” Bu değer atfetme sorununun “tümüyle felsefî” olduğunu belirten Bakhtin, bu soruna girmeyeceğini belirttikten sonra şunları yazıyor:

Bu anlamlar sonuçta ne olursa olsun, (toplumsal deneyim olan) deneyimimizin parçası olabilmek için işitip görebileceğimiz bir gösterge biçimine bürünmelidir (bir hiyeroglif, matematiksel bir formül, sözel veya dilsel bir anlatım, bir çizim vs.). Böylesi zaman-uzamsal anlatımlar olmaksızın, soyut düşünce bile imkânsızdır. Bu yüzden, anlamlar alanına her giriş, ancak ve ancak zaman-uzamın kapısından geçerek başarılır. (s. 333)

“Romanda Zaman ve Kronotop Biçimlerine İlişkin Sonuç Niteliğinde Kanıtlar” adlı yazısının sonunda, önemli bir soruna değiniyor Bakhtin: Zamanın uzamdan koparılmasına ya da yalıtılmasına. Şunu demeye götürüyor: Zamansal her ilişki ve durum, son kertede uzamsal bir ilişki ve durumdur. Bu koparılamaz diyalektik bağ, yazarla yapıtı arasındaki ilişkiyi de belirler ve Joyce’un Stephen’ının “sanatçı eserinin içinde ya da arkasında ya da ötesinde ya da üstünde kalır, göze görünmez, varoluşun dışına arınmıştır, ilgisizdir, bir kenarda tırnaklarını keser” (Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, çev. Murat Belge, de Yay., 1966, s. 225) biçimindeki yargısının da en azından sorgulanabilir olduğunu anıştırır.

Kendisini yapıtında temsil ettiği dünyanın zaman-uzamlarının dışında bulan yazar-yaratıcı (yine de) bu zaman-uzamların sadece dışında değildir, adeta onlara teğet konumdadır. Dünyayı ya temsil edilen olaya katılan kahramanının bakış açısından temsil eder, ya bir anlatıcının veya varsayılan bir yazarın bakış açısından ya da hiçbir aracıdan yararlanmaksızın (dolaysız yazar söyleminde) yalnızca yazar olarak öyküsünü kendisi dolaysızca anlatır. (s. 331)

Bakhtin, hemen ardından “temsil edilen dünya ne denli gerçekçi ve aslına sadık olursa olsun, asla temsil ettiği dünya ile, edebî yapıtın yazarı ve yaratıcısının bulunduğu gerçek dünya ile zaman-uzamsal olarak özdeş olamayacağını” vurgular elbet. Ama bu vurgu, son kertede üretici olarak yazarın kendi ideolojik konumunun yapıta yansımadığı ve metnin hiçbir kişisel tercih ve yönelim içermediği anlamına gelmez.

Karnavallaştırma ve Karnavalesk: İnsan bilimleri alanında kullanılan karnavallaştırma ve karnavalesk kavramlarını Bakhtin, başlı başına ve direnişçi bir rol atfederek önemsiyor. Bu kavramların gülmeyle doğrudan ilgisi var. Karnaval, Richard G. Parker’ın sözleriyle “toplumsal yaşamın baş aşağı edildiği ve zamanın geriye döndürüldüğü (...) başkaldırma töreni olarak görülmüştür. Bütün hiyerarşik yapıların tersyüz olduğu ve bütün insanlar arasında temel eşitliğin ilan edildiği bir kahkaha, çılgınlık ve oyun dünyası olarak görülmüştür” (Anan Barry Sanders, Kahkahanın Zaferi, çev. Kemal Atakay, Ayrıntı Yay., 2001, s. 182).

Bakhtin, karnaval ve karnavalesk kavramlarını Rabelais ve Çağı adlı yapıtında geliştirmiş bulunuyor. Bu kavramlarla Bakhtin halkın hiçbir baskı düzeninde yitirmediği muhalefet duygusunu açığa vurma çabasındadır. “Karnaval, tahakküm altında olmayan söylemin hüküm sürdüğü, kölece davranışların, sahte olmayan tavırların olmadığı tek yerdi.” (J.C. Scott, Tahakküm ve Direniş Sanatları, çev. Alev Türker, Ayrıntı Yay., 1995, s. 239) Yarı ciddi yarı komik yazınsal türleri değerlendirirken, bunların “bütünlüklü bir hakikat sistemi vizyonuna karşı çıktıklarını” ve “entelektüel ortodoksiye karşı üstü kapalı ya da açık meydan okuduklarını” belirtir Bakhtin (s. 217, 4 no’lu dipnot).

Bakhtin, “folklorik/karnavalesk bir temelden doğduğunu” (s. 220) söylediği ve övdüğü Sokratik diyalogun önemine şu vurguyu yapıyor:
Hakikati aramaya yönelik diyalojik araçlar, hazır mamül bir hakikate sahipmiş havası takınan resmi monolojizmin karşısına ve ayrıca, bir şey bildiklerini düşünen, yani belirli hakikatlere sahip olduklarını düşünen insanların naif özgüvenlerinin karşısına dikilir. (s. 221)

Bu noktada ve uyarıcı cümle dolayısıyla J.C. Scott’ın Bakhtin’e dair, “karnavalla olduğu gibi yüksek Stalinizmle de kedi fare oyunu oynuyordu. Resmi yalancılık ve tahakküm altındaki söylem alanını Stalinist devletle, Rabélais’nin karnaval ruhunu da baskıya rağmen hayatta kalacak bir sahne arkası olumsuzlaması ve kuşkuculukla eşitlemek zorlama olmayacaktır” (Scott, a.g.e., s. 239, 91 no’lu dipnot) şeklindeki yorumunun dikkate alınması gerekir diye düşünüyorum.

Bakhtin karnavalesk betimlemeye, yemek, sevişmek, oburluk, dışkılamak gibi bedensel işlevlere böyle bir noktadan bakar, kurumlaşmış, yasallaşmış dil dışı anlatımlara böyle bir muhalif işlev yükler ve gülmeyi yıkıcılık olarak görür.

Çokseslilik (Polifoni) ve Orkestralama: Bakhtin romanın temel özellikleri arasında çoksesliliği öne çıkarır. Tolstoy ile Dostoyevski’nin romanları üzerinde düşünürken, Tolstoy’un romanlarının farklı bakış açılarına yer vermesine rağmen, son kertede tek “doğrunun olurlandığı, monolojik (tek söylemli)” (Parla, a.g.e., s. 166) anlatılar olduğunu belirtir. Dostoyevski ise romanlarında hiçbir kez tek doğrultuyu, tek düşünceyi öne çıkarmaz. Olaylar belli bir karnavalesk hava içinde betimlendiği gibi birbirleriyle çelişir ve çekişirler. Kişilerin dillendirdiği bütün bildirimsel (declarative) ifadeler de öyledir: Birbirlerini tekzip eder, yalanlar ve tartışırlar.
Bu çokseslilik, Bakhtin’in müzik alanından devşirdiği bir terimle orkestralama sayesinde gerçekleştirilir. Karnavaldan Romana derlemesine yazdığı “Önsöz”de Sibel Irzık, şu açıklamayı getiriyor terime, İngilizce metinde bulunan “Sözlükçe”den alıntılayarak:

Bakhtin’in “roman dönemin tüm toplumsal seslerinin azamî ölçüde eksiksiz kaydıdır” diyerek yeniden yaptığı tanımlamayla işitme edimine geçme metaforudur. Bakhtin’e göre bu çok önemli bir değişikliktir. Sözel/işitsel sanatlarda bir iletişim edimine tekillik kazandıran, bu edimin “armonik sesleri”dir. Bir müzik parçasının partisyonu olarak kavranan roman içerisinde, tek bir “yatay” mesaj (melodi) birçok şekilde dikey olarak armonileştirilebilir ve kendi sabit ses perdelerine sahip olan bu partisyonların her biri de, notaların farklı enstrümanlar arasında dağılmasıyla başkalaştırılabilir. Orkestralamanın olanakları, metnin herhangi bir parçasına (segment) neredeyse sonsuz bir değişkenlik kazandırır. (s. 38, dipnot, burada toplumsal sözcüğüne vurgu benim.)

Ben romancılarımızın da eleştirmecilerimizin de Mikhail Bakhtin’in yazılarını okumalarında yarar gördüğümü söyleyeceğim. Öncelikle roman denen türün ya da biçimin ne olduğunun anlaşılabilmesi açısından. Bu okumanın E.M. Forster’ın, H. James’in, G. Lukács’ın, R. Girard’nın, M. Kundera’nın, M. Butor, A.R. Grillet’nin, J. Parla’nın vb. çalışmalarıyla güçlendirilmesi, hepsinin düşüncelerinin ve savlarının birbirleriyle sınanması gerektiği de açık elbet. Yeniden tarihsel perspektif kazanmamız gerekiyor.
Virgül Dergisi




Bölüm İçeriği
Ana Sayfa
  Yazılar
   Felsefe Alanları
    Felsefe ve Edebiyat
     Bakhtin
Üye Girişi
Üye Ol | Şifremi Unuttum
İstatistikler
Güncelleme: 17.4.2006
Gösterim: 3036
Aktif Konuk:

Hosting
Solis Bilişim Teknolojileri
© 2001-2006 Felsefe Ekibi - Felsefe Ekibi SOLİS'in sağlamış olduğu hosting hizmeti ile sizlere ulaşmaktadır.